Yirmi Sekizinci Sozun Serhi

Seite 1

 

Seite 2

 

Seite 3

 

Seite 4

 

Seite 5

Cehennem’e atılmış kimseleri Cehennem’de bulunmaya ne şey sevk etti? ... 108

Cennet’in anahtarı nedir? ................................................................................................. 125

Cennette hayâl nasıl tatmîn olur? .................................................................................. 139

Ehl-i Cennetin nisâ tâifesi de cemâl-i İlâhî ile müşerref olacaklar mı? .............. 146

Nisâ-i dünya mı efdaldir; yoksa Hûru’l-Îyn’ler mi? .................................................... 189

Ehl-i Cennet, cimâ’ ederler mi? Cinsi münasebette bulunurlar mı? ................... 191

Cennet’te tenâsül (neslin çoğalması) var mıdır? ...................................................... 203

Dünyadan Cennet’e giden kadınlar, eş olarak kimlere verilir? ............................ 204

Hûrîlerin hüsnü, cemâli, nağmeleri nasıldır? ............................................................. 216

Bu îmânî ve Kur’ânî derslerde, düşünüyoruz, heyecanlanıyoruz, neş’eleniyoruz, bir şeyler hissediyoruz. Fakat dışarı çıkınca, unutuyoruz. Bu durum, neden kaynaklanıyor? .................................................................................. 231

İnsanların küfre girip Cehennem’e girmelerine Cemil-i Alelıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahman-ı Bil-Hakk’ın rahmet ve cemali nasıl müsaade ediyor? .................................................................................................................. 234

Kusûrlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? ....................................................................... 235

Hakîkî manada tezkiye nasıl olur? Bu tezkiyenin yolu, nereden geçer? ........... 240

Cennet’teki saâdet, sadece rûhânîdir.” diyenler, hangi kısım rûhu kasd ediyorlar? ................................................................................................................................ 245

Bu küçücük insanın ne ehemmiyyeti var ki; şu koca âlem, onun amellerinin muhâsebesi için harâb olsun? ................................................................. 247

Kâfir, kısacık bir ömürde, nasıl ebedî bir azâba müstahak olur? ......................... 250

İnsanın câmi’iyyeti nedir? ................................................................................................. 253

Cismânî olan dil olmazsa; insan, Rahmân ve Rezzâk isimlerinin tecelliyâtını nasıl anlayabilir? ........................................................................................... 253

“Hazâin-i rahmet” ta’bîrinden murâd nedir? .............................................................. 263

Cennet’te rûhun ve kalbin, mükâfât ve lezzet ve zevki nedir? ............................ 272

Cenâb-ı Mevlâ (cc)’nın dâr-ı saâdet olan Cennet’te ihsân edeceği mükâfât ve lezzet ve zevk nedir? .................................................................................... 272

Bu dünyada hayâta mazhâr olmak sûretiyle tecrübe kazanmayan, hayâttan nasîbini almayan, hayâtla tanışmayan Cennet’te nasıl hayât sâhibi olabilir? ....................................................................................................................... 281

 

Seite 6

Cehennem’e atılmış kimseleri Cehennem’de bulunmaya ne şey sevk etti? ... 108

Cennet’in anahtarı nedir? ................................................................................................. 125

Cennette hayâl nasıl tatmîn olur? .................................................................................. 139

Ehl-i Cennetin nisâ tâifesi de cemâl-i İlâhî ile müşerref olacaklar mı? .............. 146

Nisâ-i dünya mı efdaldir; yoksa Hûru’l-Îyn’ler mi? .................................................... 189

Ehl-i Cennet, cimâ’ ederler mi? Cinsi münasebette bulunurlar mı? ................... 191

Cennet’te tenâsül (neslin çoğalması) var mıdır? ...................................................... 203

Dünyadan Cennet’e giden kadınlar, eş olarak kimlere verilir? ............................ 204

Hûrîlerin hüsnü, cemâli, nağmeleri nasıldır? ............................................................. 216

Bu îmânî ve Kur’ânî derslerde, düşünüyoruz, heyecanlanıyoruz, neş’eleniyoruz, bir şeyler hissediyoruz. Fakat dışarı çıkınca, unutuyoruz. Bu durum, neden kaynaklanıyor? .................................................................................. 231

İnsanların küfre girip Cehennem’e girmelerine Cemil-i Alelıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahman-ı Bil-Hakk’ın rahmet ve cemali nasıl müsaade ediyor? .................................................................................................................. 234

Kusûrlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet’le ne alâkası var? ....................................................................... 235

Hakîkî manada tezkiye nasıl olur? Bu tezkiyenin yolu, nereden geçer? ........... 240

Cennet’teki saâdet, sadece rûhânîdir.” diyenler, hangi kısım rûhu kasd ediyorlar? ................................................................................................................................ 245

Bu küçücük insanın ne ehemmiyyeti var ki; şu koca âlem, onun amellerinin muhâsebesi için harâb olsun? ................................................................. 247

Kâfir, kısacık bir ömürde, nasıl ebedî bir azâba müstahak olur? ......................... 250

İnsanın câmi’iyyeti nedir? ................................................................................................. 253

Cismânî olan dil olmazsa; insan, Rahmân ve Rezzâk isimlerinin tecelliyâtını nasıl anlayabilir? ........................................................................................... 253

“Hazâin-i rahmet” ta’bîrinden murâd nedir? .............................................................. 263

Cennet’te rûhun ve kalbin, mükâfât ve lezzet ve zevki nedir? ............................ 272

Cenâb-ı Mevlâ (cc)’nın dâr-ı saâdet olan Cennet’te ihsân edeceği mükâfât ve lezzet ve zevk nedir? .................................................................................... 272

Bu dünyada hayâta mazhâr olmak sûretiyle tecrübe kazanmayan, hayâttan nasîbini almayan, hayâtla tanışmayan Cennet’te nasıl hayât sâhibi olabilir? ....................................................................................................................... 281

 

Seite 7

Cismâniyetin rûhlar üzerinde bir yüksekliği, bir makâmı, bir mertebesi 7 var mıdır? ................................................................................................................................ 288

İnsanın Cennet’teki saâdet ve saltanatı nasıldır; insan, ne kadar terakkî eder? ......................................................................................................................................... 291

Nimet-i nimet eden ve nimeti kemâle kavuşturan nedir? .................................... 299

Ehl-i Cennet, Cennet’te gerek Resûl-i Ekrem (asm) ve gerekse diğer peygamberlerle görüşebilecekler mi? ......................................................................... 327

Her peygamberin ümmeti kendine âid ayrı bir Cennet’te mi bulunacak? Yoksa bütün ümmetler beraber mi bulunacaklar? .................................................. 327

“Dost, dostuyla beraber Cennet’te bulunacaktır.” Gayr-ı mütenahî feyze mazhar Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit bedevi feyziyle nasıl birleşir? .......................................................................................................... 330

Bir kişi, bir toplumu sever, fakat onlar gibi hayırlı ameller

yapamadığından onlara ulaşamazsa bu kimsenin durumu nedir? .................... 332

Ehl-i Cennet, Cennet’te takvâ ve amel-i sâlihe göre mi lezzet alıyor? ............... 335

Cennet’te üst mertebede olanlar da alt mertebede olanları ziyârete gider mi? ................................................................................................................................. 341

Cennet ehlinden derecesi en aşağı olana ne verilecektir? .................................... 355

Cennet ehlinden en üst derecede olanlara ne verilecektir? ................................ 355

Cennet’e girmek için îmân, amel-i sâlih ve takvâ yeterli midir? ......................... 358

“Cehennem cezâ-yı ameldir, fakat Cennet fazl-ı İlâhî iledir.” Bunun sırr-ı hikmeti nedir?........................................................................................................................ 361

Cennet’teki nimetler, dünyadakilere benziyor mu? Veyahut hangi cihetleri benziyor; hangi cihetleri benzemiyor? ....................................................... 364

Hakîkî hayât, sadece Cennet’e mi mahsûs; yoksa haşir meydanına şümûlü de var mı? ............................................................................................................... 366

“Hûrîler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Böyle bir şey nasıl olur? ................................................................ 367

Cennette kocalar hûrîlerin nağmelerinin câzibesine kapılıp nerede ise, onun yanına gider. Peki, nasıl gider? ............................................................................ 386

Ebedî memleketin tapusu nedir? ................................................................................... 387

Bir hûrî, nasıl üst üste yetmiş elbise giyiyor? Bu, nasıl oluyor? ............................ 389

 

Seite 8

Cismâniyetin rûhlar üzerinde bir yüksekliği, bir makâmı, bir mertebesi 7 var mıdır? ................................................................................................................................ 288

İnsanın Cennet’teki saâdet ve saltanatı nasıldır; insan, ne kadar terakkî eder? ......................................................................................................................................... 291

Nimet-i nimet eden ve nimeti kemâle kavuşturan nedir? .................................... 299

Ehl-i Cennet, Cennet’te gerek Resûl-i Ekrem (asm) ve gerekse diğer peygamberlerle görüşebilecekler mi? ......................................................................... 327

Her peygamberin ümmeti kendine âid ayrı bir Cennet’te mi bulunacak? Yoksa bütün ümmetler beraber mi bulunacaklar? .................................................. 327

“Dost, dostuyla beraber Cennet’te bulunacaktır.” Gayr-ı mütenahî feyze mazhar Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın feyzi, bir basit bedevi feyziyle nasıl birleşir? .......................................................................................................... 330

Bir kişi, bir toplumu sever, fakat onlar gibi hayırlı ameller

yapamadığından onlara ulaşamazsa bu kimsenin durumu nedir? .................... 332

Ehl-i Cennet, Cennet’te takvâ ve amel-i sâlihe göre mi lezzet alıyor? ............... 335

Cennet’te üst mertebede olanlar da alt mertebede olanları ziyârete gider mi? ................................................................................................................................. 341

Cennet ehlinden derecesi en aşağı olana ne verilecektir? .................................... 355

Cennet ehlinden en üst derecede olanlara ne verilecektir? ................................ 355

Cennet’e girmek için îmân, amel-i sâlih ve takvâ yeterli midir? ......................... 358

“Cehennem cezâ-yı ameldir, fakat Cennet fazl-ı İlâhî iledir.” Bunun sırr-ı hikmeti nedir?........................................................................................................................ 361

Cennet’teki nimetler, dünyadakilere benziyor mu? Veyahut hangi cihetleri benziyor; hangi cihetleri benzemiyor? ....................................................... 364

Hakîkî hayât, sadece Cennet’e mi mahsûs; yoksa haşir meydanına şümûlü de var mı? ............................................................................................................... 366

“Hûrîler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” Böyle bir şey nasıl olur? ................................................................ 367

Cennette kocalar hûrîlerin nağmelerinin câzibesine kapılıp nerede ise, onun yanına gider. Peki, nasıl gider? ............................................................................ 386

Ebedî memleketin tapusu nedir? ................................................................................... 387

Bir hûrî, nasıl üst üste yetmiş elbise giyiyor? Bu, nasıl oluyor? ............................ 389

 

Seite 9

 

 

Seite 10

 

 

Seite 11

akıl ve zihnimize takrîb edilmiş; mu’dal ve müşkil mes’eleler teshîl edilmiş; böylece ehl-i imanın bu nev’ mesâil hakkındaki kuvve-i maneviyyeleri takviye edilmiştir.

Hâmisen: Taşıyla, toprağıyla hayâtdar ve nûrânî ve dâimî ve bâkî olan ve dahî nihâyetsiz rahmet-i İlâhiyye’nin, “Cennet ve saâdet-i ebediyye” şeklinde tecessüm ederek ehl-i imana ihsân ve ikrâm edilecek olan bu memleket, öyle bir mahall-i saâdettir ki; artık bunun fevkinde herhangi bir saâdet düşünülemez.

Hem o dâr-ı saâdetteki “rü’yet-i Cemâlullâh nimeti”; rûh-u beşer için öyle ulvî bir müjdedir ki ta’rîfi, gayr-ı kâbildir. Evet, ehl-i Cennet; cemâlullâh nimeti sâyesinde, Ellah’ın hadsiz lütfuna, tecellîsine ve kurbiyetine mazhar olmakla, nihâyetsiz kalbî ve rûhî ve ma’nevî lezzet ve saâdete nâil olur.

Sâdisen: Cennet’teki saâdet-i ebediyye, cismânîdir. Bunun da temel unsûrları; “mesken, ekl u şürb ve nikâh” olmak üzere üç kısımdır. İnsana bahşedilen bütün kuvâ, havâss, letâif ve hissiyât, Cennet’te tam olarak inkişâf edeceği gibi, insanın maddî âlât ve cihâzatı dahî o memlekette hakkıyla inkişâf edecek; her biri, kendine mahsûs ayrı ayrı zevk ve lezzeti bulacak; ehl-i iman, ebedî bir surette hadsiz ihsân ve ikrâma nâil olacak; böylece ehl-i Cennet’in bütün arzu ve istekleri, âlât ve cihâzâtı, cismen ve maddeten de tatmîn edilecektir.

Unutulmamalıdır ki; bu dehşetli âhirzaman fitnesi içinde yaşayan ümmet-i Muhammed (asm), ehl-i küfür ve dalâletin pek çok sinsî ve şeytânî plân ve oyunlarıyla maddeten ve ma’nen karşı karşıya kalmıştır. Onlardan birisi de “Cennet’teki saâdet-i cismâniyye” mes’elesinin inkârıdır. O gürûh-i şerîre, “Bazı ehl-i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasr, yüz binler hûrî ihsân ediliyor.” gibi rivâyât-ı hadîsiyyeyi inkâr ederek, böyle bir şeyin imkânsız olduğunu ve buna gerek ve ihtiyâc olmadığını nazara vermektedir. Aslında bunun altında, Cennet’teki saâdet-i cismâniyenin inkârı yatmaktadır. Gerçek gâye ve hedefleri, böyle bir saâdeti inkâr ettirmektir. Yani Müslümanların, bâhusûs Müslümân gençliğin bu maddî ve cismânî saâdet noktasındaki fikir ve inancını bozmak; bu husûsta şübhe îrâs etmektir.

 

Seite 12

akıl ve zihnimize takrîb edilmiş; mu’dal ve müşkil mes’eleler teshîl edilmiş; böylece ehl-i imanın bu nev’ mesâil hakkındaki kuvve-i maneviyyeleri takviye edilmiştir.

Hâmisen: Taşıyla, toprağıyla hayâtdar ve nûrânî ve dâimî ve bâkî olan ve dahî nihâyetsiz rahmet-i İlâhiyye’nin, “Cennet ve saâdet-i ebediyye” şeklinde tecessüm ederek ehl-i imana ihsân ve ikrâm edilecek olan bu memleket, öyle bir mahall-i saâdettir ki; artık bunun fevkinde herhangi bir saâdet düşünülemez.

Hem o dâr-ı saâdetteki “rü’yet-i Cemâlullâh nimeti”; rûh-u beşer için öyle ulvî bir müjdedir ki ta’rîfi, gayr-ı kâbildir. Evet, ehl-i Cennet; cemâlullâh nimeti sâyesinde, Ellah’ın hadsiz lütfuna, tecellîsine ve kurbiyetine mazhar olmakla, nihâyetsiz kalbî ve rûhî ve ma’nevî lezzet ve saâdete nâil olur.

Sâdisen: Cennet’teki saâdet-i ebediyye, cismânîdir. Bunun da temel unsûrları; “mesken, ekl u şürb ve nikâh” olmak üzere üç kısımdır. İnsana bahşedilen bütün kuvâ, havâss, letâif ve hissiyât, Cennet’te tam olarak inkişâf edeceği gibi, insanın maddî âlât ve cihâzatı dahî o memlekette hakkıyla inkişâf edecek; her biri, kendine mahsûs ayrı ayrı zevk ve lezzeti bulacak; ehl-i iman, ebedî bir surette hadsiz ihsân ve ikrâma nâil olacak; böylece ehl-i Cennet’in bütün arzu ve istekleri, âlât ve cihâzâtı, cismen ve maddeten de tatmîn edilecektir.

Unutulmamalıdır ki; bu dehşetli âhirzaman fitnesi içinde yaşayan ümmet-i Muhammed (asm), ehl-i küfür ve dalâletin pek çok sinsî ve şeytânî plân ve oyunlarıyla maddeten ve ma’nen karşı karşıya kalmıştır. Onlardan birisi de “Cennet’teki saâdet-i cismâniyye” mes’elesinin inkârıdır. O gürûh-i şerîre, “Bazı ehl-i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasr, yüz binler hûrî ihsân ediliyor.” gibi rivâyât-ı hadîsiyyeyi inkâr ederek, böyle bir şeyin imkânsız olduğunu ve buna gerek ve ihtiyâc olmadığını nazara vermektedir. Aslında bunun altında, Cennet’teki saâdet-i cismâniyenin inkârı yatmaktadır. Gerçek gâye ve hedefleri, böyle bir saâdeti inkâr ettirmektir. Yani Müslümanların, bâhusûs Müslümân gençliğin bu maddî ve cismânî saâdet noktasındaki fikir ve inancını bozmak; bu husûsta şübhe îrâs etmektir.

 

Seite 13

ve ezberlenmesi düşüncesine binâen, o esbâb-ı mûcibeden birkaç temel maddeyi burada kısaca zikredeceğiz. Şöyle ki:

1. Cehennem, şu dünyaya harâret vermek noktasında insanlara hizmet etmek için îcâd edilmiştir. Onun aslî vazîfesi budur.

2. Bazı melâike-i kirâma ibâdet mahalli olmak için yaratılmıştır.

3. Küfür, şirk ve günâhlar; Cehennem’in varlığına ve îcâdına sebebtir.

4. Cehennem; adem âlemlerinin mahsûlâtı olan küfür ve ehl-i küfrü yakıyor, kavuruyor, temizliyor. Bu cihetiyle Cehennem, temizlik vazîfesini görüyor.

Cenâb-ı Hak; bizlere ve cümle ehl-i imana, mahall-i saâdet-i ebediyye olan Cennet’e nâil olmayı ve o dehşetli Cehennem’den kurtulmayı nasîb eylesin. Cennet’e ve O’na yaklaştıracak kavl ve amelde muvaffak olmayı, Cehennem’den ve O’na yaklaştıracak kavl ve amelden mahfûz kalmayı müyesser kılsın. Bizleri ve bütün mü’minleri; ehl-i dalâletin şerrinden, bâtıl fikir ve inançlarından muhâfaza eylesin. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın ve Resûl-i Ekrem (asm)’ın şefâatlerine mazhar buyursun. Âmîn.

وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ التَّبَعَ الْهَوٰى.

 

Seite 14

ve ezberlenmesi düşüncesine binâen, o esbâb-ı mûcibeden birkaç temel maddeyi burada kısaca zikredeceğiz. Şöyle ki:

1. Cehennem, şu dünyaya harâret vermek noktasında insanlara hizmet etmek için îcâd edilmiştir. Onun aslî vazîfesi budur.

2. Bazı melâike-i kirâma ibâdet mahalli olmak için yaratılmıştır.

3. Küfür, şirk ve günâhlar; Cehennem’in varlığına ve îcâdına sebebtir.

4. Cehennem; adem âlemlerinin mahsûlâtı olan küfür ve ehl-i küfrü yakıyor, kavuruyor, temizliyor. Bu cihetiyle Cehennem, temizlik vazîfesini görüyor.

Cenâb-ı Hak; bizlere ve cümle ehl-i imana, mahall-i saâdet-i ebediyye olan Cennet’e nâil olmayı ve o dehşetli Cehennem’den kurtulmayı nasîb eylesin. Cennet’e ve O’na yaklaştıracak kavl ve amelde muvaffak olmayı, Cehennem’den ve O’na yaklaştıracak kavl ve amelden mahfûz kalmayı müyesser kılsın. Bizleri ve bütün mü’minleri; ehl-i dalâletin şerrinden, bâtıl fikir ve inançlarından muhâfaza eylesin. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın ve Resûl-i Ekrem (asm)’ın şefâatlerine mazhar buyursun. Âmîn.

وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى وَالْمَلَامُ عَلٰى مَنِ التَّبَعَ الْهَوٰى.

 

Seite 15

METİN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

(YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZ

BİRİNCİ MAKAM

Şu söz, Cennet'e dâirdir.)

ŞERH

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

(YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZ

BİRİNCİ MAKAM

Şu söz, Cennet'e dâirdir.)

Cennet kelimesi, lügatta; setr ve tesettür ma’nâsındadır.1 Cennet lafzı, bostân ma’nâsında da kullanılmaktadır.2 Hurma ve sâir ağaçları bulunan bahçeye de denir.3

Cennet kelimesinin ıstılâhî ma’nâsı ve Şer’-i Şerîf’teki ta’rîfine gelince: Cennet, “Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kalbe hutûr etmeyen maddî ve ma’nevî saadet ve lezâizi; cismani ve ruhanî sürûr ve sevinci câmi’ âhiretteki Dâru’n-Naîm’e denir.”4

“Örtmek, gizlemek” ma’nâsında olan جَنٌّ masdarından müştak olan Cennet ismi, “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe” ma’nasına gelir. Âhiret hayâtında mü’minlerin ebedî saâdet mahalli olan memleketin bu şekilde tesmiye edilmesinin sebebi; manzarası i’tibâriyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerinin, insan idrâkinden gizlenmiş olması şeklinde îzâh edilmiştir.

 


[1]  Mu’cemu’l-Mekâyisi’l-Lügat li İbn-i Fâris, (1/421).

[2]  es-Sihâhu’l-Cevherî, (5/2094).

[3]  Lisânu’l-Arab li İbn-i Münzir, (13/100).

[4]  Hâdiyu’l-Ervâh ilâ Bilâdi’l-Efrâh, (127); Rûhu’l-Meânî li’l-Âlûsî, (1/201)

Seite 16

METİN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

(YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZ

BİRİNCİ MAKAM

Şu söz, Cennet'e dâirdir.)

ŞERH

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

(YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZ

BİRİNCİ MAKAM

Şu söz, Cennet'e dâirdir.)

Cennet kelimesi, lügatta; setr ve tesettür ma’nâsındadır.1 Cennet lafzı, bostân ma’nâsında da kullanılmaktadır.2 Hurma ve sâir ağaçları bulunan bahçeye de denir.3

Cennet kelimesinin ıstılâhî ma’nâsı ve Şer’-i Şerîf’teki ta’rîfine gelince: Cennet, “Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kalbe hutûr etmeyen maddî ve ma’nevî saadet ve lezâizi; cismani ve ruhanî sürûr ve sevinci câmi’ âhiretteki Dâru’n-Naîm’e denir.”4

“Örtmek, gizlemek” ma’nâsında olan جَنٌّ masdarından müştak olan Cennet ismi, “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe” ma’nasına gelir. Âhiret hayâtında mü’minlerin ebedî saâdet mahalli olan memleketin bu şekilde tesmiye edilmesinin sebebi; manzarası i’tibâriyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerinin, insan idrâkinden gizlenmiş olması şeklinde îzâh edilmiştir.

 


[1]  Mu’cemu’l-Mekâyisi’l-Lügat li İbn-i Fâris, (1/421).

[2]  es-Sihâhu’l-Cevherî, (5/2094).

[3]  Lisânu’l-Arab li İbn-i Münzir, (13/100).

[4]  Hâdiyu’l-Ervâh ilâ Bilâdi’l-Efrâh, (127); Rûhu’l-Meânî li’l-Âlûsî, (1/201)

Seite 17

ŞERH

Hülasasıdır. Müellif, bu eserlerde şöyle bir metod ta’kîb eder: Evvelâ; âsârı eline alır. Âsâr üzerinde ef’âl-i İlâhiyye’yi isbât eder. “Fiil, fâilsiz olmaz.” kâidesine binâen, ef’âl üzerinde esmâ-i İlâhiyye’yi isbât eder. Daha sonra haşir mes’elesini, o esmâ üzerine binâ eder.

Müellif (ra), mezkûr cümlelerinde “on iki delîl” yerinde “on iki hakîkat-ı kâtıa” tabirini kullandı. Zîrâ hakîkat, delâil netîcesinde isbât edilen esmâ ve sıfât-ı İlâhiye’dir; vücûdu, ayân-beyân tahakkuk ve tezâhür eden ve sabit olan netîcedir.

Müellif (ra), “28. Söz” adlı bu eserde, Cennet’in vücudunu isbat etmemiş, Cennet’le alakalı medar-ı tenkid olmuş bir kaç suale cevab vermiş, saâdet-i ebediyyenin bazı letâif ve ahvâlinden haber vermiştir. Fakat “Eğer tevfîk-i İlâhî refîk olsa, sonra azîm bir söz, o muazzam hakîkata dâir yazılacaktır, inşâellah.” diyerek ileride böyle bir sözün yazılacağını müjde suretinde haber vermiştir.

Müellif (ra), bu cümlesiyle; “Bu Söz’de, Cennet’in letâif ve güzelliklerine dâir kısa bir mukaddime yazdım; ileride bu mes’eleyi geliştirmek suretiyle bu husûsta mükemmel ve muazzam bir eser yazacağım.” Veyahut “İleride bu Söz, başkası tarafından geliştirilecek; böylece Cennet’e dâir olan bu Söz, ikmâl edilmiş olacaktır.” demek istiyor. Yani, bu cümlesiyle ileride bu husûsta bir eserin vücûda geleceğinden bahsediyor.

“Dar-ı Saadet Cennet” ve “Dar-ı Şekavet Cehennem” adlı kitablarımızda Cennet ve Cehennem ile alakalı ayet ve hadisler toplanmış ve izah edilmiştir. Dolayısıyla Üstad’ın bu arzusu yerine getirilmiştir. İsteyen kişiler tafsilat için bu kitablara müracaat edebilirler. Bu iki eser, Üstad Hazretleri’nin bahsettiği eserin bir ferdi, bir masadakı, bir nümunesi ve bir misali olmasını, rahmet-i İlahiyeden temenni ve niyaz ederiz.

Hülasa: Müellif (ra), Lâsiyyemâlar adlı Arabî eserinde haşr-i cismânîyi teklîfî ve tekvînî delillerle mücmel bir surette izah ve isbat etmiş; Onuncu Söz’de ise bu mes’eleye tafsîlât getirmiş, haşrin hakîkatini ve Cennet ve Cehennem’in vücûdunu mükemmel bir şekilde ve mukni’ bir tarzda isbât

 

Seite 18

ŞERH

Hülasasıdır. Müellif, bu eserlerde şöyle bir metod ta’kîb eder: Evvelâ; âsârı eline alır. Âsâr üzerinde ef’âl-i İlâhiyye’yi isbât eder. “Fiil, fâilsiz olmaz.” kâidesine binâen, ef’âl üzerinde esmâ-i İlâhiyye’yi isbât eder. Daha sonra haşir mes’elesini, o esmâ üzerine binâ eder.

Müellif (ra), mezkûr cümlelerinde “on iki delîl” yerinde “on iki hakîkat-ı kâtıa” tabirini kullandı. Zîrâ hakîkat, delâil netîcesinde isbât edilen esmâ ve sıfât-ı İlâhiye’dir; vücûdu, ayân-beyân tahakkuk ve tezâhür eden ve sabit olan netîcedir.

Müellif (ra), “28. Söz” adlı bu eserde, Cennet’in vücudunu isbat etmemiş, Cennet’le alakalı medar-ı tenkid olmuş bir kaç suale cevab vermiş, saâdet-i ebediyyenin bazı letâif ve ahvâlinden haber vermiştir. Fakat “Eğer tevfîk-i İlâhî refîk olsa, sonra azîm bir söz, o muazzam hakîkata dâir yazılacaktır, inşâellah.” diyerek ileride böyle bir sözün yazılacağını müjde suretinde haber vermiştir.

Müellif (ra), bu cümlesiyle; “Bu Söz’de, Cennet’in letâif ve güzelliklerine dâir kısa bir mukaddime yazdım; ileride bu mes’eleyi geliştirmek suretiyle bu husûsta mükemmel ve muazzam bir eser yazacağım.” Veyahut “İleride bu Söz, başkası tarafından geliştirilecek; böylece Cennet’e dâir olan bu Söz, ikmâl edilmiş olacaktır.” demek istiyor. Yani, bu cümlesiyle ileride bu husûsta bir eserin vücûda geleceğinden bahsediyor.

“Dar-ı Saadet Cennet” ve “Dar-ı Şekavet Cehennem” adlı kitablarımızda Cennet ve Cehennem ile alakalı ayet ve hadisler toplanmış ve izah edilmiştir. Dolayısıyla Üstad’ın bu arzusu yerine getirilmiştir. İsteyen kişiler tafsilat için bu kitablara müracaat edebilirler. Bu iki eser, Üstad Hazretleri’nin bahsettiği eserin bir ferdi, bir masadakı, bir nümunesi ve bir misali olmasını, rahmet-i İlahiyeden temenni ve niyaz ederiz.

Hülasa: Müellif (ra), Lâsiyyemâlar adlı Arabî eserinde haşr-i cismânîyi teklîfî ve tekvînî delillerle mücmel bir surette izah ve isbat etmiş; Onuncu Söz’de ise bu mes’eleye tafsîlât getirmiş, haşrin hakîkatini ve Cennet ve Cehennem’in vücûdunu mükemmel bir şekilde ve mukni’ bir tarzda isbât

 

Seite 19

ŞERH

“Yirmi Sekizinci Söz” adlı bu eser, başta mezkûr ayet-i kerime olmak üzere Cennet ve nimetlerinden bahseden sair âyât-ı Kur’aniyenin ve Ehadis-i Nebeviyyenin tefsiri, şerh ve izahıdır. Şimdi bu âyet-i uzmânın kelime ve cümle olarak ma’nâ ve mefhûmu üzerinde duralım. Şöyle ki:

(وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا) “Ey Habîbim! Sen, iman edenleri müjdele!” (وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ) “Ve amel-i sâlih işleyenleri de müjdele!”

Burada Ellah (cc), بَشِّرْ “(Müjdele!)” emir fiilini, neye binâ etti? Müjde, ne için geliyor? Müjdenin sebebi nedir? İki sebeb beyân ediliyor:

Birinci sebeb: اٰمَنُوا yani, “İman ettiler.” cümle-i kudsiyesi ile haber verilen imandır.

تعليق الحكم بالمشتق يفيد علية مأخذ الاشتقاق للحكم

Yani, “Hükmü, müştâk (türemiş) bir kelimeye ta’lîk etmek, me’haz-i iştikâkın illet-i hüküm olduğunu ifade eder.”

Bu bir kânûndur. Bu kânûna göre; Kur’ân-ı Hakîm, bazen bir hükmü beyân eder. O hüküm içinde müştâk bir kelimeyi zikreder. Me’haz-i iştikâkın, illet-i hüküm olduğunu ifade eder.

Bu kanuna göre;الَّذ۪ينَ ism-i mevsûlünden sonra gelen اٰمَنُوا sılâ cümlesi, müştâk bir kelime olup, bu kelimenin me’haz-ı iştikakı ا۪يمَانٌ masdarıdır ve bu masdar, illet-i hükümdür; hüküm, ona ta’lîk edilmiştir. Peki, hüküm nedir? بَشِّرْ “(Müjdele!)” cümlesidir. الَّذ۪ينَ kelimesi ise, arada sadece irtibât vazîfesini yapıyor. Ne için müjde ver? Çünkü bunlar, iman etmişlerdir. O halde iman, illet-i hükümdür. Demek burada sılâ asıldır; ism-i mevsûl ise irtibâttır, bağdır.

 

Seite 20

ŞERH

“Yirmi Sekizinci Söz” adlı bu eser, başta mezkûr ayet-i kerime olmak üzere Cennet ve nimetlerinden bahseden sair âyât-ı Kur’aniyenin ve Ehadis-i Nebeviyyenin tefsiri, şerh ve izahıdır. Şimdi bu âyet-i uzmânın kelime ve cümle olarak ma’nâ ve mefhûmu üzerinde duralım. Şöyle ki:

(وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا) “Ey Habîbim! Sen, iman edenleri müjdele!” (وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ) “Ve amel-i sâlih işleyenleri de müjdele!”

Burada Ellah (cc), بَشِّرْ “(Müjdele!)” emir fiilini, neye binâ etti? Müjde, ne için geliyor? Müjdenin sebebi nedir? İki sebeb beyân ediliyor:

Birinci sebeb: اٰمَنُوا yani, “İman ettiler.” cümle-i kudsiyesi ile haber verilen imandır.

تعليق الحكم بالمشتق يفيد علية مأخذ الاشتقاق للحكم

Yani, “Hükmü, müştâk (türemiş) bir kelimeye ta’lîk etmek, me’haz-i iştikâkın illet-i hüküm olduğunu ifade eder.”

Bu bir kânûndur. Bu kânûna göre; Kur’ân-ı Hakîm, bazen bir hükmü beyân eder. O hüküm içinde müştâk bir kelimeyi zikreder. Me’haz-i iştikâkın, illet-i hüküm olduğunu ifade eder.

Bu kanuna göre;الَّذ۪ينَ ism-i mevsûlünden sonra gelen اٰمَنُوا sılâ cümlesi, müştâk bir kelime olup, bu kelimenin me’haz-ı iştikakı ا۪يمَانٌ masdarıdır ve bu masdar, illet-i hükümdür; hüküm, ona ta’lîk edilmiştir. Peki, hüküm nedir? بَشِّرْ “(Müjdele!)” cümlesidir. الَّذ۪ينَ kelimesi ise, arada sadece irtibât vazîfesini yapıyor. Ne için müjde ver? Çünkü bunlar, iman etmişlerdir. O halde iman, illet-i hükümdür. Demek burada sılâ asıldır; ism-i mevsûl ise irtibâttır, bağdır.

 

Seite 21

ŞERH

Mukaddeme-i mükâfât-ı lâhika değil” cümlesinin ma’nâsı ise şudur; Cennet, ubûdiyyet-i insaniyeyeye mukâbil verilen bir mükâfat değil; belki bir lütf-u İlâhîdir. Cennet, sâde lütuftur. “Müjdele!” demek, “O Cennet, size bir müjdedir.” demektir. Yani, “İnsan, ubûdiyyet için yaratıldığından, ubûdiyyetini ihlâs ile yapanlar hakkında bu bir müjdedir, bir ikrâmdır.” demektir. Demek Cennet, cezâ-i amel değildir. Zâhiren cezâdır, iman ve ibâdetin karşılığı gibi görünür; hakîkatte atâdır, mevhibedir. İbâdet ise, bahâne gibidir, şart-ı âdîdir. Cennet, o ibâdetin hakîkî mükâfâtı olamaz. Çünkü insanın ibâdeti, Cennet’in bir tek ağacını bile netîce veremez; ona karşılık olamaz. İnsan, ne kadar ibâdet ediyor ki! Demek ibâdet, şart-ı âdîdir. Gelecek âyet-i kerîme, Cennet’in, Rabbimizin bir ikrâm ve ihsân ve atâsı olduğunu şöyle ifade etmektedir:

جَزَٓاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَٓاءً حِسَابًا

“Bütün bu Cennet nimetleri, takvâ sâhiblerinin işledikleri sâlih amellere (Rabbinden bir mükâfât ve kâfî bir atâ ve ihsândır.)”1

Hem Cennet’in, yalnız Ellah’ın fazlı olduğunu, gelecek âyet-i kerîme şöyle bildiriyor:

فَضْلًا مِنْ رَبِّكَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

“(Bunlar,) bu Cennet nimetleri, (Rabbinden bir lütuf olarak verilmiştir. İşte bu, en büyük kurtuluş ve saâdettir.)”2

Demek Cennet, yalnız lütf-u İlâhîdir ve fazl-ı Rabbânîdir. Yoksa imanın mukâbili ve karşılığı değildir. Cennet’i vermek, hâşâ Ellah üzerine vâcib değildir.

Evet, Cennet, zâhiren cezâ-i ameldir; amel-i sâlihin karşılığıdır.

اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 


[1]  Nebe’, 78:36.

[2]  Duhân, 44:57.

Seite 22

ŞERH

Mukaddeme-i mükâfât-ı lâhika değil” cümlesinin ma’nâsı ise şudur; Cennet, ubûdiyyet-i insaniyeyeye mukâbil verilen bir mükâfat değil; belki bir lütf-u İlâhîdir. Cennet, sâde lütuftur. “Müjdele!” demek, “O Cennet, size bir müjdedir.” demektir. Yani, “İnsan, ubûdiyyet için yaratıldığından, ubûdiyyetini ihlâs ile yapanlar hakkında bu bir müjdedir, bir ikrâmdır.” demektir. Demek Cennet, cezâ-i amel değildir. Zâhiren cezâdır, iman ve ibâdetin karşılığı gibi görünür; hakîkatte atâdır, mevhibedir. İbâdet ise, bahâne gibidir, şart-ı âdîdir. Cennet, o ibâdetin hakîkî mükâfâtı olamaz. Çünkü insanın ibâdeti, Cennet’in bir tek ağacını bile netîce veremez; ona karşılık olamaz. İnsan, ne kadar ibâdet ediyor ki! Demek ibâdet, şart-ı âdîdir. Gelecek âyet-i kerîme, Cennet’in, Rabbimizin bir ikrâm ve ihsân ve atâsı olduğunu şöyle ifade etmektedir:

جَزَٓاءً مِنْ رَبِّكَ عَطَٓاءً حِسَابًا

“Bütün bu Cennet nimetleri, takvâ sâhiblerinin işledikleri sâlih amellere (Rabbinden bir mükâfât ve kâfî bir atâ ve ihsândır.)”1

Hem Cennet’in, yalnız Ellah’ın fazlı olduğunu, gelecek âyet-i kerîme şöyle bildiriyor:

فَضْلًا مِنْ رَبِّكَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

“(Bunlar,) bu Cennet nimetleri, (Rabbinden bir lütuf olarak verilmiştir. İşte bu, en büyük kurtuluş ve saâdettir.)”2

Demek Cennet, yalnız lütf-u İlâhîdir ve fazl-ı Rabbânîdir. Yoksa imanın mukâbili ve karşılığı değildir. Cennet’i vermek, hâşâ Ellah üzerine vâcib değildir.

Evet, Cennet, zâhiren cezâ-i ameldir; amel-i sâlihin karşılığıdır.

اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

 


[1]  Nebe’, 78:36.

[2]  Duhân, 44:57.

Seite 23

ŞERH

izhâr etsin. Hâşâ yüz bin def’a hâşâ! Elbette O Zât-ı Alîm-i Kadîr, va’dini yerine getirecek, ehl-i iman ve tâati Cennet’e idhâl edecektir.

Evet, semâvî kitâbları inzâl, peygamberleri irsâl buyuran ve zerreden Arş’a kadar umûm mevcûdâtı sıdk ve hakkâniyetine, ilim ve kudretine şâhid gösteren bir Alîm-i Kadîr, iman ve ibâdet mukâbilinde Cennet’i ve saâdet-i ebediyyeyi ehl-i imana va’d etmekle o hâs ibâdına nihâyetsiz bir müjde vermiştir. Elbette böyle bir müjdeye nâil olmak, ehl-i iman için son derece saâdet-âverdir ve mühimdir.

Hem bu va’di yerine getirmek, sadece ehl-i iman için değil; her şey için gâyet ehemmiyyetlidir. Zîrâ bu ifa-yı va’d ile her şey yokluktan ve abesiyyetten kurtulur.

Hem bu ifa-yı va’d, kendisine de lâzımdır. Yani bin bir isim ve sıfâtı için de lâzımdır. Zîrâ O Zât-ı Akdes’in esmâ ve sıfâtı bâkî olduğundan, o esmâya mazhar olan âyînelerin de bâkî kalması lâzımdır ki, o esmâ bâkî bir surette tezâhür etsin.

Hem Ellahu Teâlâ, Cennet ve saâdet-i ebediyye va’dini yerine getirmezse, hâşâ O Zât-ı Zülcelâl’in âciz ve câhil olması lâzım gelir. Zîrâ hulfu’l-va’d iki şeyden kaynaklanır. Ya hulfu’l-va’dda bulunan Zât âcizdir. Bundan dolayı va’dini yerine getiremez. Ya da câhildir. Sözünde durmanın ehemmiyyetini derk edemez. Cenâb-ı Hak ise kâinâttaki masnûâtıyla nihâyetsiz ilim ve kudret sâhibi olduğunu bi’l-fiil gösterdiğinden elbette hulfu’l-va’de sebeb olan acz ve cehlden münezzehtir. O halde va’d ve vaîdini elbette yerine getirecektir.

Hem bu ifa-yı va’d, Saltanat-ı Rubûbiyyetine de pek çok lâzımdır. Zîrâ Saltanat-ı Rubûbiyyet, itâat edenlere mükâfât; isyân edenlere de mücâzât etmek iktizâ eder. Eğer itâat edenlere mükâfât, isyân edenlere mücâzâtı bulunmazsa saltanatı sukût eder. Elbette O Zât-ı Zülcelâl, va’dini yerine getirecek, saâdet-i ebediyye kapısını açacak, ehl-i iman ve tâati Cennet’e idhâl edecektir. Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyân, pek çok ayet-i kerimesiyle bu müjdeyi i’lan etmektedir.1

 


[1]  Mesela; Nisâ, 4:122; A’râf, 7:44; Tevbe, 9:111; Ra’d, 13:35; Meryem, 19:61; Lokmân, 31:8-9.

Seite 24

ŞERH

izhâr etsin. Hâşâ yüz bin def’a hâşâ! Elbette O Zât-ı Alîm-i Kadîr, va’dini yerine getirecek, ehl-i iman ve tâati Cennet’e idhâl edecektir.

Evet, semâvî kitâbları inzâl, peygamberleri irsâl buyuran ve zerreden Arş’a kadar umûm mevcûdâtı sıdk ve hakkâniyetine, ilim ve kudretine şâhid gösteren bir Alîm-i Kadîr, iman ve ibâdet mukâbilinde Cennet’i ve saâdet-i ebediyyeyi ehl-i imana va’d etmekle o hâs ibâdına nihâyetsiz bir müjde vermiştir. Elbette böyle bir müjdeye nâil olmak, ehl-i iman için son derece saâdet-âverdir ve mühimdir.

Hem bu va’di yerine getirmek, sadece ehl-i iman için değil; her şey için gâyet ehemmiyyetlidir. Zîrâ bu ifa-yı va’d ile her şey yokluktan ve abesiyyetten kurtulur.

Hem bu ifa-yı va’d, kendisine de lâzımdır. Yani bin bir isim ve sıfâtı için de lâzımdır. Zîrâ O Zât-ı Akdes’in esmâ ve sıfâtı bâkî olduğundan, o esmâya mazhar olan âyînelerin de bâkî kalması lâzımdır ki, o esmâ bâkî bir surette tezâhür etsin.

Hem Ellahu Teâlâ, Cennet ve saâdet-i ebediyye va’dini yerine getirmezse, hâşâ O Zât-ı Zülcelâl’in âciz ve câhil olması lâzım gelir. Zîrâ hulfu’l-va’d iki şeyden kaynaklanır. Ya hulfu’l-va’dda bulunan Zât âcizdir. Bundan dolayı va’dini yerine getiremez. Ya da câhildir. Sözünde durmanın ehemmiyyetini derk edemez. Cenâb-ı Hak ise kâinâttaki masnûâtıyla nihâyetsiz ilim ve kudret sâhibi olduğunu bi’l-fiil gösterdiğinden elbette hulfu’l-va’de sebeb olan acz ve cehlden münezzehtir. O halde va’d ve vaîdini elbette yerine getirecektir.

Hem bu ifa-yı va’d, Saltanat-ı Rubûbiyyetine de pek çok lâzımdır. Zîrâ Saltanat-ı Rubûbiyyet, itâat edenlere mükâfât; isyân edenlere de mücâzât etmek iktizâ eder. Eğer itâat edenlere mükâfât, isyân edenlere mücâzâtı bulunmazsa saltanatı sukût eder. Elbette O Zât-ı Zülcelâl, va’dini yerine getirecek, saâdet-i ebediyye kapısını açacak, ehl-i iman ve tâati Cennet’e idhâl edecektir. Kur’an-ı Mu’cizu’l-Beyân, pek çok ayet-i kerimesiyle bu müjdeyi i’lan etmektedir.1

 


[1]  Mesela; Nisâ, 4:122; A’râf, 7:44; Tevbe, 9:111; Ra’d, 13:35; Meryem, 19:61; Lokmân, 31:8-9.

Seite 25

ŞERH

Amel-i sâlih bir cümlede tek başına kullanılsa her iki kısım muraddır. Şayet takva ile beraber kullanılsa; amel-i sâlih, evamir-i İlahiyeye imtisal; takva ise; nevahi-i İlahiyeden ictinâb manasındadır. Dolayısıyla bu ayet-i kerimede geçen amel-i salih tabiri, takva manasını da tazammun etmektedir. Müellif (ra), Kastamonu Lâhikası adlı eserinde konuyla alakalı olarak şöyle buyuruyor:

“Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def'-i mefasid ve terk-i kebair üssü’l-esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş.

Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.

Hem takva içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünki bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takva, böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vâcib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takva nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla, menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a'mal-i sâlihadır.”1

Bir de amel-i sâlihin ahlâk ciheti vardır. Yerine ve duruma göre ahlâk değişiyor. Meselâ; gücüm olduğu halde ben, şu anda susup konuşmasam veya size ulaşmayacak şekilde kısık bir sesle ders yapsam; bu, amel-i sâlih sayılmaz. Çok bağırsam, bu da amel-i sâlih sayılmaz. Zîrâ her şeyin bir ölçüsü vardır ve yerine göre hareket etmek lâzımdır. O halde cemâatin duyacağı normal ve

 


[1]  Kastamonu Lâhikası, s. 148.

Seite 26

ŞERH

Amel-i sâlih bir cümlede tek başına kullanılsa her iki kısım muraddır. Şayet takva ile beraber kullanılsa; amel-i sâlih, evamir-i İlahiyeye imtisal; takva ise; nevahi-i İlahiyeden ictinâb manasındadır. Dolayısıyla bu ayet-i kerimede geçen amel-i salih tabiri, takva manasını da tazammun etmektedir. Müellif (ra), Kastamonu Lâhikası adlı eserinde konuyla alakalı olarak şöyle buyuruyor:

“Aziz, sıddık kardeşlerim!

Bugünlerde Kur'an-ı Hakîm'in nazarında imandan sonra en ziyade esas tutulan takva ve amel-i sâlih esaslarını düşündüm. Takva, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i sâlih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a racih olmakla beraber; bu tahribat ve sefahet ve cazibedar hevesat zamanında bu takva olan def'-i mefasid ve terk-i kebair üssü’l-esas olup, büyük bir rüchaniyet kesbetmiş.

Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takva bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur. Böyle kebair-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlasla muvaffakıyeti pek azdır. Hem az bir amel-i sâlih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.

Hem takva içinde bir nevi amel-i sâlih var. Çünki bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takva, böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vâcib işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyetiyle, takva nâmıyla ve günahtan kaçınmak kasdıyla, menfî ibadetten gelen ehemmiyetli a'mal-i sâlihadır.”1

Bir de amel-i sâlihin ahlâk ciheti vardır. Yerine ve duruma göre ahlâk değişiyor. Meselâ; gücüm olduğu halde ben, şu anda susup konuşmasam veya size ulaşmayacak şekilde kısık bir sesle ders yapsam; bu, amel-i sâlih sayılmaz. Çok bağırsam, bu da amel-i sâlih sayılmaz. Zîrâ her şeyin bir ölçüsü vardır ve yerine göre hareket etmek lâzımdır. O halde cemâatin duyacağı normal ve

 


[1]  Kastamonu Lâhikası, s. 148.

Seite 27

ŞERH

de amel-i sâlihtir. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Hakîm’de habibîne hitaben, “Ey Habîbim! Kullarıma söyle, sabretsinler.” demiyor. الصَّابِر۪ينَ وَبَشِّرِ “Ey Resûlüm! (Sabredenlere) lütuf ve ihsânımı, rahmet ve mağfiretimi, hidayet ve inayetimi, cennet ve rızamı (müjdele.)”1 diyor. Elbette böyle azim bir mükâfatı intâc eden bir belâ, belâ değil; nimettir.

Hülasa: Amel-i sâlih; sadece namâz, oruç, hac, zekât gibi ameller değildir. Belki belâ, musîbet, hastalık, cihâd, şehâdet gibi menfî amel-i sâlihler de vardır. Bunların hepsi,وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinde dâhildir.

Hem meselâ; ben, burada ders yaparken, aşağı bir yerde otursam, şer’an harâmdır. Yukarıda, başköşede oturmam lâzımdır. Bu, ders makâmının iktizâ ettiği bir tavırdır, bir ahlâktır. Demek ahlâk-ı hamîde, yerine göre değişir. Müellif (ra), Mektubat adlı eserinde şöyle buyurur:

“Bir insanın müteaddid şahsiyeti olabilir. O şahsiyetler, ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Meselâ: Büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki; vakar iktiza ediyor, makamın izzetini muhafaza edecek etvar istiyor. Meselâ: Her ziyaretçi için tevazu' göstermek tezellüldür, makamı tenzildir. Fakat kendi hanesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevazu' etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür olur. Ve hâkeza...”2

Tekrâr Bakara Suresi’nin 25. ayet-i kerimesinin tahlil ve tefsirine devam ediyoruz. Peki, iman edip sâlih amel işleyenleri ne ile müjdele? (اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ) yani, “(Muhakkak onlar) iman edip amel-i sâlih işleyenler (için, cennetler vardır.)” Bu cümlede, اَنَّ ile te’kîd yapılmıştır. Hem لَهُمْ kelimesinin mukaddem olması, hasrı ifade eder. Yani, o cennetler, sadece iman edip amel-i sâlih işleyenler içindir. Kâfirlere, yani şu iki vasfı taşımayanlara bu nimet-i azîme yoktur.

 


[1]  Bakara, 2:155.

[2]  Mektubat, 26. Mektub, 2. Mebhas, s. 319.

Seite 28

ŞERH

de amel-i sâlihtir. Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Hakîm’de habibîne hitaben, “Ey Habîbim! Kullarıma söyle, sabretsinler.” demiyor. الصَّابِر۪ينَ وَبَشِّرِ “Ey Resûlüm! (Sabredenlere) lütuf ve ihsânımı, rahmet ve mağfiretimi, hidayet ve inayetimi, cennet ve rızamı (müjdele.)”1 diyor. Elbette böyle azim bir mükâfatı intâc eden bir belâ, belâ değil; nimettir.

Hülasa: Amel-i sâlih; sadece namâz, oruç, hac, zekât gibi ameller değildir. Belki belâ, musîbet, hastalık, cihâd, şehâdet gibi menfî amel-i sâlihler de vardır. Bunların hepsi,وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ cümlesinde dâhildir.

Hem meselâ; ben, burada ders yaparken, aşağı bir yerde otursam, şer’an harâmdır. Yukarıda, başköşede oturmam lâzımdır. Bu, ders makâmının iktizâ ettiği bir tavırdır, bir ahlâktır. Demek ahlâk-ı hamîde, yerine göre değişir. Müellif (ra), Mektubat adlı eserinde şöyle buyurur:

“Bir insanın müteaddid şahsiyeti olabilir. O şahsiyetler, ayrı ayrı ahlâkı gösteriyorlar. Meselâ: Büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit bir şahsiyeti var ki; vakar iktiza ediyor, makamın izzetini muhafaza edecek etvar istiyor. Meselâ: Her ziyaretçi için tevazu' göstermek tezellüldür, makamı tenzildir. Fakat kendi hanesindeki şahsiyeti, makamın aksiyle bazı ahlâkı istiyor ki, ne kadar tevazu' etse iyidir. Az bir vakar gösterse, tekebbür olur. Ve hâkeza...”2

Tekrâr Bakara Suresi’nin 25. ayet-i kerimesinin tahlil ve tefsirine devam ediyoruz. Peki, iman edip sâlih amel işleyenleri ne ile müjdele? (اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ) yani, “(Muhakkak onlar) iman edip amel-i sâlih işleyenler (için, cennetler vardır.)” Bu cümlede, اَنَّ ile te’kîd yapılmıştır. Hem لَهُمْ kelimesinin mukaddem olması, hasrı ifade eder. Yani, o cennetler, sadece iman edip amel-i sâlih işleyenler içindir. Kâfirlere, yani şu iki vasfı taşımayanlara bu nimet-i azîme yoktur.

 


[1]  Bakara, 2:155.

[2]  Mektubat, 26. Mektub, 2. Mebhas, s. 319.

Seite 29

ŞERH

kudsiyyesini söylemek dahî Cennet’e girebilmek, Cehennem’de ebedî kalmamak için kâfîdir. Kıyâmet gününde, nass-ı hadîsle en büyük amel,لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ cümle-i kudsiyesini dil ile ikrâr etmektir. O halde iman edip sâlih amel işleyen kimseler sınıfına, -nâdir de olsa- bu nev’ insanlar da dâhildir ve onlar için de اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ “(Muhakkak onlar) o mü’minler (için, cennetler vardır.)” cümlesi ile ifade edilen ve haber verilen cennetler vardır.

Evet, bir adam düşünün; hayâtı boyunca sadece لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ demiş; bundan başka hiçbir amel işlememiştir. Bu, mümkündür; böyle insanlar vardır. Bu adam samîmîdir; ama tembelliğinden yapmıyor. Bu adam, -şâyet imanla kabre girmişse- elinden geldiği kadar amel-i sâlih işleyen diğer mü’minler gibi, netîce i’tibâriyle Cennet’e gidecek, Cehennem’de ebedi kalmayacaktır. Çünkü لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sözü, böyle bir adam hakkında kâfîdir. Ama bu adam, cezâsını çeker veya çekmez; afv-ı İlâhîye nâil olur veya olmaz; o, ayrı bir mes’eledir. Fakat ebedî Cehennem’den kurtulur.

O halde اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ âyet-i kerîmesi, “İman edip sâlih amel işleyenler, hesabsız Cennet’e girecektir.” ma’nâsında değildir. Belki bu âyetin ma’nâsı şudur ki; “Cennet, yalnız mü’minlerindir; kâfirlerin değildir.” Cennet’e girmek ise; ya hesâbsızdır. Veya sorgu ve hesâba tâbi’ tutulduktan sonradır. Hesab neticesinde usat-ı mü’minin ya ceza çeker veya aff-ı İlâhî’ye mazhar olur. Cezaya müstahak olan mü’min, Cehennem’e gidip belli bir zaman orada cezâ çektikten sonra Cennet’e girecektir.

Hülasa: Netîce itibariyle mü’minler, Cehennem’de ebedî kalmayacaklar; Cennet’e dâhil olacaklardır. Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de konuyla alakalı olarak şöyle bir hadîs zikredilir:

 

Seite 30

ŞERH

kudsiyyesini söylemek dahî Cennet’e girebilmek, Cehennem’de ebedî kalmamak için kâfîdir. Kıyâmet gününde, nass-ı hadîsle en büyük amel,لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ cümle-i kudsiyesini dil ile ikrâr etmektir. O halde iman edip sâlih amel işleyen kimseler sınıfına, -nâdir de olsa- bu nev’ insanlar da dâhildir ve onlar için de اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ “(Muhakkak onlar) o mü’minler (için, cennetler vardır.)” cümlesi ile ifade edilen ve haber verilen cennetler vardır.

Evet, bir adam düşünün; hayâtı boyunca sadece لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ demiş; bundan başka hiçbir amel işlememiştir. Bu, mümkündür; böyle insanlar vardır. Bu adam samîmîdir; ama tembelliğinden yapmıyor. Bu adam, -şâyet imanla kabre girmişse- elinden geldiği kadar amel-i sâlih işleyen diğer mü’minler gibi, netîce i’tibâriyle Cennet’e gidecek, Cehennem’de ebedi kalmayacaktır. Çünkü لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ sözü, böyle bir adam hakkında kâfîdir. Ama bu adam, cezâsını çeker veya çekmez; afv-ı İlâhîye nâil olur veya olmaz; o, ayrı bir mes’eledir. Fakat ebedî Cehennem’den kurtulur.

O halde اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ âyet-i kerîmesi, “İman edip sâlih amel işleyenler, hesabsız Cennet’e girecektir.” ma’nâsında değildir. Belki bu âyetin ma’nâsı şudur ki; “Cennet, yalnız mü’minlerindir; kâfirlerin değildir.” Cennet’e girmek ise; ya hesâbsızdır. Veya sorgu ve hesâba tâbi’ tutulduktan sonradır. Hesab neticesinde usat-ı mü’minin ya ceza çeker veya aff-ı İlâhî’ye mazhar olur. Cezaya müstahak olan mü’min, Cehennem’e gidip belli bir zaman orada cezâ çektikten sonra Cennet’e girecektir.

Hülasa: Netîce itibariyle mü’minler, Cehennem’de ebedî kalmayacaklar; Cennet’e dâhil olacaklardır. Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de konuyla alakalı olarak şöyle bir hadîs zikredilir:

 

Seite 31

ŞERH

Resulullah (sav), sağına, soluna ve arkasına verme işareti yaparak- yanımda bulunanı şöyle şöyle Ellah’ın kullarına dağıtmak isterim, buyurdu ve yoluna devam ederek:

-Dünyada kendilerine çok mal verilenler, ahirette sevabı az olanlardır veya Cennet’te onlar azınlıktadırlar. Yalnız sağına, soluna ve arkasına şöyle şöyle infak edenler müstesnadır. Onlar da ne kadar azdır. Sonra bana:

-Ben yanına gelinceye kadar yerinde dur, diye tenbih ederek gecenin karanlığında yürüyüp gözden kayboldu. Bir müddet sonra yükselen bir ses duydum. Bir kimsenin Peygamber (sav)’e saldırmasından korktum, yanına gitmek istedim. Fakat ben gelinceye kadar olduğun yerden ayrılma emrini hatırlayarak o gelinceye kadar bir yere ayrılmadım. Resulullah (sav) yanıma gelince,

-Bir ses duydum ve korktum diyerek olanları anlattım. Resulullah (sav):

-Sen o sesi duydun mu? Diye sordu. Ben,

-Evet diye cevap verdim. Bunun üzerine bana dedi ki:

-O Cebrail idi. Bana, ümmetinden Ellah’a ortak koşmayarak ölen kimse Cennet’e girer, dedi. Ben,

-Zina etse, hırsızlık yapsada mı? Dedim. Resulullah (sav):

-Zina etse de hırsızlık yapsa da Cennet’e girer, buyurdular.1

Bu hadîs-i şerîfte geçen وَإنْ زَنٰى وَإنْ سَرَقَ“Zinâ etse, hırsızlık yapsa da.” cümlesinin manası; bu kimse, Cehennem’de ebedî kalmaz; sonunda Cennet’e girer, demektir.

Bu zamanda en büyük ibâdet, erkân-ı imaniyeyi, bahusus tevhîd ve haşr-i cismaniyi delâil-i kat’iyye ile isbat edip ders veren Risâle-i Nûr eserlerini mütefekkirane ve müdakkikane çok okumak; meleke hâline getirmek,

 


[1]  Buhârî, İstikrâz, 3; Müslim, Zekât, 32.

Seite 32

ŞERH

Resulullah (sav), sağına, soluna ve arkasına verme işareti yaparak- yanımda bulunanı şöyle şöyle Ellah’ın kullarına dağıtmak isterim, buyurdu ve yoluna devam ederek:

-Dünyada kendilerine çok mal verilenler, ahirette sevabı az olanlardır veya Cennet’te onlar azınlıktadırlar. Yalnız sağına, soluna ve arkasına şöyle şöyle infak edenler müstesnadır. Onlar da ne kadar azdır. Sonra bana:

-Ben yanına gelinceye kadar yerinde dur, diye tenbih ederek gecenin karanlığında yürüyüp gözden kayboldu. Bir müddet sonra yükselen bir ses duydum. Bir kimsenin Peygamber (sav)’e saldırmasından korktum, yanına gitmek istedim. Fakat ben gelinceye kadar olduğun yerden ayrılma emrini hatırlayarak o gelinceye kadar bir yere ayrılmadım. Resulullah (sav) yanıma gelince,

-Bir ses duydum ve korktum diyerek olanları anlattım. Resulullah (sav):

-Sen o sesi duydun mu? Diye sordu. Ben,

-Evet diye cevap verdim. Bunun üzerine bana dedi ki:

-O Cebrail idi. Bana, ümmetinden Ellah’a ortak koşmayarak ölen kimse Cennet’e girer, dedi. Ben,

-Zina etse, hırsızlık yapsada mı? Dedim. Resulullah (sav):

-Zina etse de hırsızlık yapsa da Cennet’e girer, buyurdular.1

Bu hadîs-i şerîfte geçen وَإنْ زَنٰى وَإنْ سَرَقَ“Zinâ etse, hırsızlık yapsa da.” cümlesinin manası; bu kimse, Cehennem’de ebedî kalmaz; sonunda Cennet’e girer, demektir.

Bu zamanda en büyük ibâdet, erkân-ı imaniyeyi, bahusus tevhîd ve haşr-i cismaniyi delâil-i kat’iyye ile isbat edip ders veren Risâle-i Nûr eserlerini mütefekkirane ve müdakkikane çok okumak; meleke hâline getirmek,

 


[1]  Buhârî, İstikrâz, 3; Müslim, Zekât, 32.

Seite 33

ŞERH

(Cennet’teki) menziline vâris olur. İşte Cennet ehlinin cehennemliklerin Cennet’teki konaklarına vâris olmaları, Ellahu Teâlâ’nın, ‘Bu sıfâtları taşıyanlar, vârislerdir.’1 kelâmının te’yîd ettiği bir hükümdür.”2

Demek جَنَّاتٍ kelimesi ifade eder ki; hadd u hesâba gelmeyecek kadar cennetler mevcûddur. O dâr-ı saâdet ve mahall-i huzûr olan Cennet, ucu bucağı olmayan bir memlekettir. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, bizi hesâbsız Cennet’e giren sâlih kullarından eylesin. Âmîn.

Sual: İnsan, bu kadar vâsi’ bir Cennet’ten nasıl istifade edecektir?

Elcevab: İnsan, dâru’l-kudret yeri olan Cennet’te, dâru’l-hikmet mahalli olan bu dünyada olduğu gibi; zaman ve mekân kaydlarıyla mukayyed olmayacaktır. Orada pek çok kaydlardan kurtulacaktır. Şu cesed-i insanîye, orada rûh hiffetinde, hayâl sür’atinde bir hâl ve vaziyet verilecektir. Zîrâ insan, Cennet’te nûrâniyyet kesbeder. Bir anda binler yerde cesediyle bulunabilir. Bir hali, diğer bir haline, bir zevki, diğer bir zevkine mâni’ teşkîl etmez. Elbette böyle bir kâbiliyyet ve vaziyetteki bir insana, binler hûrî, binler cennet lâzımdır. Ta’bîr-i diğerle; her bir hûrî, bir Cennet; her bir kasır, bir Cennet’tir. Ama asıl meşhûr olan, Sûre-i Rahmân’da geçen dört Cennet’tir.

Cenab-ı Hak, Rahman Suresi’nde, وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Râbbinin huzurunda kıyâmdan korkan kimse için iki cen­net vardır.”3 ayet-i kerimesi ile Ellah’tan korkan ehl-i imana iki cennetin verileceğini müjdeledi. Daha sonra gelen ayetlerde bu iki cennetin evsafını zikretti.وَمِن دُونِهِمَا جَنَّتَانِ “O mü’minler için, (Bu iki Cennet’ten başka, iki Cennet daha vardır.)”4 ayet-i kerimesinde ise, bu iki cennetten başka iki cennetin vücudundan bahsedilmektedir. Demek Ellah’tan korkanlara önceki iki

 


[1]  Mü’minûn, 23:10.

[2]  Sünen İbn-i Mâce, Hadîs No: 4341.

[3]  Rahmân 55: 46

[4]  Rahmân, 55:62.

Seite 34

ŞERH

(Cennet’teki) menziline vâris olur. İşte Cennet ehlinin cehennemliklerin Cennet’teki konaklarına vâris olmaları, Ellahu Teâlâ’nın, ‘Bu sıfâtları taşıyanlar, vârislerdir.’1 kelâmının te’yîd ettiği bir hükümdür.”2

Demek جَنَّاتٍ kelimesi ifade eder ki; hadd u hesâba gelmeyecek kadar cennetler mevcûddur. O dâr-ı saâdet ve mahall-i huzûr olan Cennet, ucu bucağı olmayan bir memlekettir. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, bizi hesâbsız Cennet’e giren sâlih kullarından eylesin. Âmîn.

Sual: İnsan, bu kadar vâsi’ bir Cennet’ten nasıl istifade edecektir?

Elcevab: İnsan, dâru’l-kudret yeri olan Cennet’te, dâru’l-hikmet mahalli olan bu dünyada olduğu gibi; zaman ve mekân kaydlarıyla mukayyed olmayacaktır. Orada pek çok kaydlardan kurtulacaktır. Şu cesed-i insanîye, orada rûh hiffetinde, hayâl sür’atinde bir hâl ve vaziyet verilecektir. Zîrâ insan, Cennet’te nûrâniyyet kesbeder. Bir anda binler yerde cesediyle bulunabilir. Bir hali, diğer bir haline, bir zevki, diğer bir zevkine mâni’ teşkîl etmez. Elbette böyle bir kâbiliyyet ve vaziyetteki bir insana, binler hûrî, binler cennet lâzımdır. Ta’bîr-i diğerle; her bir hûrî, bir Cennet; her bir kasır, bir Cennet’tir. Ama asıl meşhûr olan, Sûre-i Rahmân’da geçen dört Cennet’tir.

Cenab-ı Hak, Rahman Suresi’nde, وَلِمَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ جَنَّتَانِ “Râbbinin huzurunda kıyâmdan korkan kimse için iki cen­net vardır.”3 ayet-i kerimesi ile Ellah’tan korkan ehl-i imana iki cennetin verileceğini müjdeledi. Daha sonra gelen ayetlerde bu iki cennetin evsafını zikretti.وَمِن دُونِهِمَا جَنَّتَانِ “O mü’minler için, (Bu iki Cennet’ten başka, iki Cennet daha vardır.)”4 ayet-i kerimesinde ise, bu iki cennetten başka iki cennetin vücudundan bahsedilmektedir. Demek Ellah’tan korkanlara önceki iki

 


[1]  Mü’minûn, 23:10.

[2]  Sünen İbn-i Mâce, Hadîs No: 4341.

[3]  Rahmân 55: 46

[4]  Rahmân, 55:62.

Seite 35

ŞERH

cennetle beraber, iki cennet daha verilecektir. Bu durumda cennet ehlinden her birine, dörder cennet verilecektir.

Zâhire göre; iki Cennet, yazlık-kışlık gibidir. Zîrâ fıtrat-ı insanî, öyle istiyor, öyle seviyor. Kezâ kimi insan, köy hayâtını, kimisi şehir hayâtını, kimisi de yayla hayâtını seviyor. İşte insan, fıtratı i’tibâriyle böyle bir tarz ve değişiklik arzu ettiği için, Rahmân Sûresi’nde geçen bu âyetler, onun bu arzu ve isteğine cevab verir; “Bu dünyada böyle bir hayâta kavuşamadığından dolayı üzülme. Zîrâ dâr-ı saâdet olan Cennet’te böyle bir hayât, en a’lâ ve en güzel şekliyle seni intizâr etmektedir. Dikkat et, burayı kaybetmeyesin!” diye insanı îkâz eder; yüzünü, fâniyyât-ı zâileden bâkiyyât-ı sâlihâta çeviriyor; oraya rağbet ettiriyor.

Hem bir kısım cennetlerdeki meskenler, çadır cinsi gibidir. Diğer cennetlerdeki meskenler ise, çadır cinsi gibi değil, saray cinsidir. Bu da insanın başka başka olan his ve arzularına bakıyor; onları tatmîn ediyor.

Sual: Her bir mü’mine dört Cennet var mıdır?

Elcevab: Evet, iman edip amel-i sâlih işleyen her bir mü’mine en az dört Cennet vardır. İnsan, orada melek gibi nûrânî olduğu için, artık ne bu nimetlerin hududu, ne de bunlardan istifade etmenin hudûdu vardır. Esahh olan da budur. Yani insan, nûrâniyyet kesbettiği için; cesed, aynı rûh gibi oluyor. Aynı insan, aynı anda belki bir milyon yerde hûrîlerle temâsta bulunur. Öyle ise, bu kadar hudûdsuz nimete mazhar olan ehl-i Cennet’in, zevk ve saâdetinin de haddi ve hudûdu yoktur. Bu dakîk ve derin hakîkati anlamak için, şöyle bir misâl veriyoruz. Meselâ; Cibrîl (as), hem yerdedir, hem göktedir, hem Arş’tadır. Bir iken, pek çok mekânda bulunuyor. Zîrâ nûrânî varlıkların şeni’ budur. İşte insan da Cennet’te aynen melek gibi nûrânî olduğundan, pek çok yerde, pek çok ayrı ayrı tarz ve vaziyetlerde bulunabilir; her bir şeyden ve nimetten ayrı ayrı zevk ve lezzet alabilir. Bir Muhbir-i Sâdık, böyle bir saâdetin varlığını, bir Sâdiku’l-Va’di’l-Kerîm’in va’dine istinâd ederek haber verdiği için, elbette bu hâl ve vaziyet, hak ve hakîkattır; mübâlağa değildir ve o Cennet-i a’lânın şe’nindendir.

 

Seite 36

ŞERH

cennetle beraber, iki cennet daha verilecektir. Bu durumda cennet ehlinden her birine, dörder cennet verilecektir.

Zâhire göre; iki Cennet, yazlık-kışlık gibidir. Zîrâ fıtrat-ı insanî, öyle istiyor, öyle seviyor. Kezâ kimi insan, köy hayâtını, kimisi şehir hayâtını, kimisi de yayla hayâtını seviyor. İşte insan, fıtratı i’tibâriyle böyle bir tarz ve değişiklik arzu ettiği için, Rahmân Sûresi’nde geçen bu âyetler, onun bu arzu ve isteğine cevab verir; “Bu dünyada böyle bir hayâta kavuşamadığından dolayı üzülme. Zîrâ dâr-ı saâdet olan Cennet’te böyle bir hayât, en a’lâ ve en güzel şekliyle seni intizâr etmektedir. Dikkat et, burayı kaybetmeyesin!” diye insanı îkâz eder; yüzünü, fâniyyât-ı zâileden bâkiyyât-ı sâlihâta çeviriyor; oraya rağbet ettiriyor.

Hem bir kısım cennetlerdeki meskenler, çadır cinsi gibidir. Diğer cennetlerdeki meskenler ise, çadır cinsi gibi değil, saray cinsidir. Bu da insanın başka başka olan his ve arzularına bakıyor; onları tatmîn ediyor.

Sual: Her bir mü’mine dört Cennet var mıdır?

Elcevab: Evet, iman edip amel-i sâlih işleyen her bir mü’mine en az dört Cennet vardır. İnsan, orada melek gibi nûrânî olduğu için, artık ne bu nimetlerin hududu, ne de bunlardan istifade etmenin hudûdu vardır. Esahh olan da budur. Yani insan, nûrâniyyet kesbettiği için; cesed, aynı rûh gibi oluyor. Aynı insan, aynı anda belki bir milyon yerde hûrîlerle temâsta bulunur. Öyle ise, bu kadar hudûdsuz nimete mazhar olan ehl-i Cennet’in, zevk ve saâdetinin de haddi ve hudûdu yoktur. Bu dakîk ve derin hakîkati anlamak için, şöyle bir misâl veriyoruz. Meselâ; Cibrîl (as), hem yerdedir, hem göktedir, hem Arş’tadır. Bir iken, pek çok mekânda bulunuyor. Zîrâ nûrânî varlıkların şeni’ budur. İşte insan da Cennet’te aynen melek gibi nûrânî olduğundan, pek çok yerde, pek çok ayrı ayrı tarz ve vaziyetlerde bulunabilir; her bir şeyden ve nimetten ayrı ayrı zevk ve lezzet alabilir. Bir Muhbir-i Sâdık, böyle bir saâdetin varlığını, bir Sâdiku’l-Va’di’l-Kerîm’in va’dine istinâd ederek haber verdiği için, elbette bu hâl ve vaziyet, hak ve hakîkattır; mübâlağa değildir ve o Cennet-i a’lânın şe’nindendir.

 

Seite 37

ŞERH

zaman mü’minler, râhat eder; onlara karşı olan gayz ve gadabı sükûnete erer; tatmîn olur. Zîrâ hiss-i intikâmda bir lezzet vardır. Yoksa bu hissin başka şekilde sâkinleşmesi, mümkün değildir.

Hem Ellah’ın,وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍ âyet-i kerimesinde ifade edilen Zü’n-tikâm sıfât-ı celîlesi de bu dehşetli Cehennem azâbını iktizâ ediyor. Zîrâ bu sıfât, ehl-i dalâletten intikâm almak ister. Mü’minde de bu sıfâtın bir cilveciği tecellî ettiğinden; o da ehl-i dalâletin, Cehennem gibi bir azâbla tecziye ve te’dîb edilmesini arzu eder ve mü’min, bundan ma’nevî bir lezzet alır. İşte o zaman o gayz, orada bitiyor; tatmîn oluyor.

Hülasa: İnsanın mâhiyetinde derc edilen havâs ve letâif, sonsuzdur; onlar, bu dar ve fânî dünyaya sığmaz. Sen de bir derece dikkat etsen, bu hâl ve kâbiliyyeti, kendinde müşâhede eder ve yaşarsın. Demek insandaki kuvveler, havâs ve letâif, külliyyen lisân-ı hâl ile “Ma’nâmız ve kâbiliyyetimiz ve talebimiz, mahall-i saâdet-i ebediyye olan Cennet’siz olamaz.” der; dâr-ı âhireti isbât ve iktiza eder.

جَنَّاتٍ “Cennetler” kelimesinin cem’ sîğasıyla gelmesindeki hikmetleri, bir kaç nükte ile beyan edeceğiz:

Birinci Nükte: Cennetlerin taaddüdüne işârettir. Demek cennetler, çoktur.

İkinci Nükte: Amellerin mertebelerinin tenevvüüne, bu ayrı ayrı mertebelere karşılık olan cennetlerin de ayrı ayrı nev’lerine ve mertebelerine işâret eder.

Evet, Cennet’in çok mertebeleri vardır. Öyle ise, hem cennetler çoktur. Bir tane değil; çok cennetler vardır. Hem de çok cennetlerin nev’leri, mertebeleri muhteliftir; ayrı ayrı mertebelere hâvîdir. Amellere göre, ayrı ayrı mertebeleri vardır.

Üçüncü Nükte: Bu cem’ sîğası işâret eder ki; Cennet’in her bir cüz’ü,

 

Seite 38

ŞERH

zaman mü’minler, râhat eder; onlara karşı olan gayz ve gadabı sükûnete erer; tatmîn olur. Zîrâ hiss-i intikâmda bir lezzet vardır. Yoksa bu hissin başka şekilde sâkinleşmesi, mümkün değildir.

Hem Ellah’ın,وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍ âyet-i kerimesinde ifade edilen Zü’n-tikâm sıfât-ı celîlesi de bu dehşetli Cehennem azâbını iktizâ ediyor. Zîrâ bu sıfât, ehl-i dalâletten intikâm almak ister. Mü’minde de bu sıfâtın bir cilveciği tecellî ettiğinden; o da ehl-i dalâletin, Cehennem gibi bir azâbla tecziye ve te’dîb edilmesini arzu eder ve mü’min, bundan ma’nevî bir lezzet alır. İşte o zaman o gayz, orada bitiyor; tatmîn oluyor.

Hülasa: İnsanın mâhiyetinde derc edilen havâs ve letâif, sonsuzdur; onlar, bu dar ve fânî dünyaya sığmaz. Sen de bir derece dikkat etsen, bu hâl ve kâbiliyyeti, kendinde müşâhede eder ve yaşarsın. Demek insandaki kuvveler, havâs ve letâif, külliyyen lisân-ı hâl ile “Ma’nâmız ve kâbiliyyetimiz ve talebimiz, mahall-i saâdet-i ebediyye olan Cennet’siz olamaz.” der; dâr-ı âhireti isbât ve iktiza eder.

جَنَّاتٍ “Cennetler” kelimesinin cem’ sîğasıyla gelmesindeki hikmetleri, bir kaç nükte ile beyan edeceğiz:

Birinci Nükte: Cennetlerin taaddüdüne işârettir. Demek cennetler, çoktur.

İkinci Nükte: Amellerin mertebelerinin tenevvüüne, bu ayrı ayrı mertebelere karşılık olan cennetlerin de ayrı ayrı nev’lerine ve mertebelerine işâret eder.

Evet, Cennet’in çok mertebeleri vardır. Öyle ise, hem cennetler çoktur. Bir tane değil; çok cennetler vardır. Hem de çok cennetlerin nev’leri, mertebeleri muhteliftir; ayrı ayrı mertebelere hâvîdir. Amellere göre, ayrı ayrı mertebeleri vardır.

Üçüncü Nükte: Bu cem’ sîğası işâret eder ki; Cennet’in her bir cüz’ü,

 

Seite 39

ŞERH

ve gözlerinin lezzet alıp hoşlandığı her şey vardır.” 1 âyetine bedel olarak gelmiştir.

Evet, bu âyet ifade eder ki; sâmi’lerin iştihâ ve istihsânları, neyi istiyorsa, neyi arzu ediyorsa; o, Cennet’de vardır. Ta’rîf-i ihâtası, gayr-ı mümkindir.

Sual: Ehl-i Cennet, ne istese, Ellah verir. Orada hastalık yok, gece yok, gündüz yok, uyku yok diyorsunuz. Peki, bu hal usanç ve bıkkınlık vermez mi?

Elcevab: Bunun hikmeti ve sebebi şudur; ehl-i Cennet, o kadar huzûr ve saâdet ve şevk ve iştiyâk içinde yaşıyorlar; o derece onların rûhu ve hayâtı devamlı olarak terakkîdedir ki; o neş’e ve neşveden gelen güç ve mutluluk, daha uykuya ihtiyâc bırakmaz. Bu hâl ve vaziyet, bir dakîkaya veya bir saate has değil; belki devamlı olarak mü’min, kendini ayrı bir hâl üzere, farklı bir zevk içinde görür. Sâniye, dakîka birbirine benzemiyor. Bu sebeble usanç vaki olmuyor.

Kur’an-ı Mucizü’l-Beyân, تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ “bağ ve bahçeleri ve sarayları altından nehirler akan...”2 cümlesinde geçen تَجْر۪ي lafzına gelince; Bil ki! Bahçelerin en güzeli; içinde suyu bulunanlardır. Sonra bunların da en ahseni; içlerinde akarsuların bulunmasıdır. Bunların da en iyisi, en güzeli; akıntıları, devamlı olanlarıdır.

Âyet-i kerîmede geçen تَجْر۪ي fiili, muzâri’ sîğâsıyla getirilmiştir. Bu ise, teceddüd ve devama delâlet eder. Binâenaleyh şu تَجْر۪ي lafzı, üç ma’nayı birden ifade eder:

Birincisi: O Cennetlerin bahçelerinde sular mevcûddur.

İkincisi: O sular, cereyân eder. Yani, akarak gider.

Üçüncüsü: O suların cereyânı ve akıntısı, devam eder; teceddüd eder.

 


[1]  Zuhruf, 43:71.

[2]  Bakara, 2:25.

Seite 40

ŞERH

ve gözlerinin lezzet alıp hoşlandığı her şey vardır.” 1 âyetine bedel olarak gelmiştir.

Evet, bu âyet ifade eder ki; sâmi’lerin iştihâ ve istihsânları, neyi istiyorsa, neyi arzu ediyorsa; o, Cennet’de vardır. Ta’rîf-i ihâtası, gayr-ı mümkindir.

Sual: Ehl-i Cennet, ne istese, Ellah verir. Orada hastalık yok, gece yok, gündüz yok, uyku yok diyorsunuz. Peki, bu hal usanç ve bıkkınlık vermez mi?

Elcevab: Bunun hikmeti ve sebebi şudur; ehl-i Cennet, o kadar huzûr ve saâdet ve şevk ve iştiyâk içinde yaşıyorlar; o derece onların rûhu ve hayâtı devamlı olarak terakkîdedir ki; o neş’e ve neşveden gelen güç ve mutluluk, daha uykuya ihtiyâc bırakmaz. Bu hâl ve vaziyet, bir dakîkaya veya bir saate has değil; belki devamlı olarak mü’min, kendini ayrı bir hâl üzere, farklı bir zevk içinde görür. Sâniye, dakîka birbirine benzemiyor. Bu sebeble usanç vaki olmuyor.

Kur’an-ı Mucizü’l-Beyân, تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ “bağ ve bahçeleri ve sarayları altından nehirler akan...”2 cümlesinde geçen تَجْر۪ي lafzına gelince; Bil ki! Bahçelerin en güzeli; içinde suyu bulunanlardır. Sonra bunların da en ahseni; içlerinde akarsuların bulunmasıdır. Bunların da en iyisi, en güzeli; akıntıları, devamlı olanlarıdır.

Âyet-i kerîmede geçen تَجْر۪ي fiili, muzâri’ sîğâsıyla getirilmiştir. Bu ise, teceddüd ve devama delâlet eder. Binâenaleyh şu تَجْر۪ي lafzı, üç ma’nayı birden ifade eder:

Birincisi: O Cennetlerin bahçelerinde sular mevcûddur.

İkincisi: O sular, cereyân eder. Yani, akarak gider.

Üçüncüsü: O suların cereyânı ve akıntısı, devam eder; teceddüd eder.

 


[1]  Zuhruf, 43:71.

[2]  Bakara, 2:25.

Seite 41

ŞERH

مِنْ تَحْتِهَا ta’bîrine gelince; Bil ki! Hadravât (yeşillikler) ve nebâtât içinde cârî olup akan suların en ahseni, en güzeli, o bağ ve bahçeden sâfî olarak nebeân suretinde, bahçenin içinden çıkarak cereyân eden ve köşk ve sarayların altından kendine mahsûs terennümâtiyle gümbür gümbür akarak geçen ve o bahçenin eşcârı arasında cedveller suretinde intişâr edip nebâtâtın arasından dağılarak giden sulardır.

İşte Kur’ân, مِنْ تَحْتِهَا ifadesinde mevcud olan üç nükte ile suyun bu üç nev’ine işâret etmiştir.

Hemيُفَجِّرُونَهَا تَفْج۪يرًا (Onlar, o pınarları istedikleri mahalle akıtır; alır götürürler.) Ondan istifade etmek husûsunda bir zahmete uğramazlar.”1 âyet-i kerîmesi ifade eder ki; ehl-i Cennet, parmaklarıyla işâret eder; o suları, istediği yerde yürütürler. Demek tefcîrdir, akıtmaktır. Dünyada ne varsa, en a’lâsı orada vardır. Cennet’te suların bir kısmı, yukarıdan cereyan ediyor. O sular ve nehirler, aynı şelâle gibi “hor hor” diye tatlı ve dinlendirici bir ses çıkararak yukarıdan iniyor. O nehirler, bir tek işâretin ile istediğin yerde cereyân eder. Fakat onların ana menba’ları, Arş-ı A’zam’dır; o nehirler, oradan iniyor. Cümlesi, her insanın kendine mahsûs cennetine akıyor. Bu iniş ve tefcir hususunda yakın ve uzak müsavidir.

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, “nehirler” ma’nasını ifade eden الْاَنْهَارُ kelimesini, cem’ sîğasıyla zikretmekle; Cennet’te pek çok nehirlerin bulunacağını sarâhaten haber vermektedir.

Hem اَلْاَنْهَار “nehirler” kelimesinin cem’ sîğasıyla gelmesi şöyle bir manaya işaret eder: Cem’in en azı üçtür. Muhammed Sûre’sinin 15. âyet-i kerîmesinde ise dört nehirden bahsedilmektedir. Öyle ise ehl-i Cennet’ten her birine en az on iki nehir ihsân edilecektir.

 


[1]  İnsân, 76:6.

Seite 42

ŞERH

مِنْ تَحْتِهَا ta’bîrine gelince; Bil ki! Hadravât (yeşillikler) ve nebâtât içinde cârî olup akan suların en ahseni, en güzeli, o bağ ve bahçeden sâfî olarak nebeân suretinde, bahçenin içinden çıkarak cereyân eden ve köşk ve sarayların altından kendine mahsûs terennümâtiyle gümbür gümbür akarak geçen ve o bahçenin eşcârı arasında cedveller suretinde intişâr edip nebâtâtın arasından dağılarak giden sulardır.

İşte Kur’ân, مِنْ تَحْتِهَا ifadesinde mevcud olan üç nükte ile suyun bu üç nev’ine işâret etmiştir.

Hemيُفَجِّرُونَهَا تَفْج۪يرًا (Onlar, o pınarları istedikleri mahalle akıtır; alır götürürler.) Ondan istifade etmek husûsunda bir zahmete uğramazlar.”1 âyet-i kerîmesi ifade eder ki; ehl-i Cennet, parmaklarıyla işâret eder; o suları, istediği yerde yürütürler. Demek tefcîrdir, akıtmaktır. Dünyada ne varsa, en a’lâsı orada vardır. Cennet’te suların bir kısmı, yukarıdan cereyan ediyor. O sular ve nehirler, aynı şelâle gibi “hor hor” diye tatlı ve dinlendirici bir ses çıkararak yukarıdan iniyor. O nehirler, bir tek işâretin ile istediğin yerde cereyân eder. Fakat onların ana menba’ları, Arş-ı A’zam’dır; o nehirler, oradan iniyor. Cümlesi, her insanın kendine mahsûs cennetine akıyor. Bu iniş ve tefcir hususunda yakın ve uzak müsavidir.

Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan, “nehirler” ma’nasını ifade eden الْاَنْهَارُ kelimesini, cem’ sîğasıyla zikretmekle; Cennet’te pek çok nehirlerin bulunacağını sarâhaten haber vermektedir.

Hem اَلْاَنْهَار “nehirler” kelimesinin cem’ sîğasıyla gelmesi şöyle bir manaya işaret eder: Cem’in en azı üçtür. Muhammed Sûre’sinin 15. âyet-i kerîmesinde ise dört nehirden bahsedilmektedir. Öyle ise ehl-i Cennet’ten her birine en az on iki nehir ihsân edilecektir.

 


[1]  İnsân, 76:6.

Seite 43

ŞERH

mu? Elbette olmaz. Zîrâ Cennet’te mü’minlerin mahzâ telezzüz için içtikleri lezîz sular, ballar, sütler, şarâblar mukâbilinde; Cehennem’deki kâfirler, harâretin şiddetinden ciğerleri yanıp kebab olduğu bir zamanda sadece kaynar su içerler. O sudan bağırsakları parça parça dökülür. Binâenaleyh; Cennet’te yaşayanlarla Cehennem’de yaşayanlar, elbette müsâvî olamaz.”1

Yukarıdaki âyet-i kerîmede, dört nev’ nehirden ve ondaki azîm nimetiyet cihetinden bahsedilmektedir.

Birincisi: Su nehirleridir. Suyun âfeti, fazla beklediği zaman, tadı bozulup acılaşmasıdır. Fakat Kur’ân-ı Hakîm, اَنْهَارٌ مِنْ مَٓاءٍ غَيْرِ اٰسِنٍ “O Cennet’te levni, rengi ve tadı asla bozulmaz sudan nehirler vardır.İfâdesiyle bildiriyor ki; Cennet’teki su nehri, tadı cihetiyle acı olmaz. Zîrâ akan su, bozulmaz. Farz-ı muhâl o nehirden su alınıp bekletilse dahî yine tadı teğayyur etmez, bozulup acılaşmaz.

İkincisi: Süt nehirleridir. Sütün âfeti, ekşileşmesi, içildiğinde dilin buruşması ve rahatsız olmasıdır. Kur’ân-ı Hakîm, وَاَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ “O Cennet’te sütten de nehirler vardır ki; o sütte ekşilik gibi tadında bozukluk olmaz” ifadesiyle; Cennet’teki süt nehirlerinin gâyet derecede temiz ve sâf olduğunu, içinde kesinlikle ekşilik gibi noksanlıkların bulunmadığını haber vermektedir.

Üçüncüsü: İçki nehirleridir. İçkinin âfeti, içildiğinde hissedilen ve lezzete mâni’ olan pis tadıdır. İşte Kur’ân-ı Hakîm, وَاَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِب۪ينَ O Cennet’te şarâbtan nehirler de vardır ki; bu, şarâbı içenlere ayn-ı lezzettir.” ifadesiyle; Cennet’te nehir suretinde akan içkinin, gâyet derecede lezzetli olduğunu; lezzetine hâlel getirecek hiçbir şey içinde bulunmadığını beyân etmektedir. Cennet’teki içkiler, dünya içkisinde bulunan baş ağrısı, sarhoşluk, karın ağrısı, mide bulantısı, burun kanaması ve lezzetsizlik gibi tüm kötü hasletlerden ârî ve berî olarak gâyet derecede hoş ve lezzetlidir.

 


[1]  Muhammed, 47:15.

Seite 44

ŞERH

mu? Elbette olmaz. Zîrâ Cennet’te mü’minlerin mahzâ telezzüz için içtikleri lezîz sular, ballar, sütler, şarâblar mukâbilinde; Cehennem’deki kâfirler, harâretin şiddetinden ciğerleri yanıp kebab olduğu bir zamanda sadece kaynar su içerler. O sudan bağırsakları parça parça dökülür. Binâenaleyh; Cennet’te yaşayanlarla Cehennem’de yaşayanlar, elbette müsâvî olamaz.”1

Yukarıdaki âyet-i kerîmede, dört nev’ nehirden ve ondaki azîm nimetiyet cihetinden bahsedilmektedir.

Birincisi: Su nehirleridir. Suyun âfeti, fazla beklediği zaman, tadı bozulup acılaşmasıdır. Fakat Kur’ân-ı Hakîm, اَنْهَارٌ مِنْ مَٓاءٍ غَيْرِ اٰسِنٍ “O Cennet’te levni, rengi ve tadı asla bozulmaz sudan nehirler vardır.İfâdesiyle bildiriyor ki; Cennet’teki su nehri, tadı cihetiyle acı olmaz. Zîrâ akan su, bozulmaz. Farz-ı muhâl o nehirden su alınıp bekletilse dahî yine tadı teğayyur etmez, bozulup acılaşmaz.

İkincisi: Süt nehirleridir. Sütün âfeti, ekşileşmesi, içildiğinde dilin buruşması ve rahatsız olmasıdır. Kur’ân-ı Hakîm, وَاَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ “O Cennet’te sütten de nehirler vardır ki; o sütte ekşilik gibi tadında bozukluk olmaz” ifadesiyle; Cennet’teki süt nehirlerinin gâyet derecede temiz ve sâf olduğunu, içinde kesinlikle ekşilik gibi noksanlıkların bulunmadığını haber vermektedir.

Üçüncüsü: İçki nehirleridir. İçkinin âfeti, içildiğinde hissedilen ve lezzete mâni’ olan pis tadıdır. İşte Kur’ân-ı Hakîm, وَاَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِب۪ينَ O Cennet’te şarâbtan nehirler de vardır ki; bu, şarâbı içenlere ayn-ı lezzettir.” ifadesiyle; Cennet’te nehir suretinde akan içkinin, gâyet derecede lezzetli olduğunu; lezzetine hâlel getirecek hiçbir şey içinde bulunmadığını beyân etmektedir. Cennet’teki içkiler, dünya içkisinde bulunan baş ağrısı, sarhoşluk, karın ağrısı, mide bulantısı, burun kanaması ve lezzetsizlik gibi tüm kötü hasletlerden ârî ve berî olarak gâyet derecede hoş ve lezzetlidir.

 


[1]  Muhammed, 47:15.

Seite 45

ŞERH

Evet, su hayâttır, susuz hayât olamaz; hem su, harâreti giderir. Süt, fıtrattır; göz nûrunu arttırır; içene güç ve kuvvet verir. Cennet’te tekâmül olmadığı halde; yine de Ellah bu güç ve kuvveti veriyor. İçki, bütün hissiyâtı ve şehveti uyandırmak içindir. O nehirlerin en lezzetlisi, şarâb ve içki nehirleridir. Bu sebeble orada ayrı ayrı çeşmelerden akan şarâb ve içkiler de vardır. Ehl-i Cennet, içki içerler; onunla sarhoş gibi olurlar; ama o içki, akıllarını götürmez. Onların bütün nefsânî hislerini, olduğu gibi uyandırır; onlar da kemâl-i zevk içinde lezzet alırlar. Bal nehrine gelince, ehl-i Cennet, ondan içtikçe hem onlara güç gelir; hem onların muhabbet ve sevgisi artar. Bu nehirler, devamlı olarak akar; kesintiye uğramaz.

Beşincisi: Kevser Nehri’dir. Bu nehir, Cennet’in en büyük nehridir. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da “Kevser” ismi verilen bir sûre bulunmaktadır. Bu sûrede geçen اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ “Biz, sana Kevser’i verdik.”1 âyetindeki Kevser kelimesi, birçok ma’nâya gelmektedir. En meşhûr ma’nâsı, “Biz, sana Kevser Nehri’ni verdik.” demektir.

Şimdi Kevser Nehri ile alâkalı bazı hadîsleri zikrediyoruz:

Sahih-i Müslim’de Hazret-i Enes (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav), şöyle buyurmuştur:

نَهْرٌ وَعَدَن۪يهِ رَبّ۪ي عَزَّ وَجَلَّ فِي الْجَنَّةِ عَلَيْهِ حَوْضٌ.

“Kevser, Rabbimin Cennet’te bana va’d ettiği bir nehirdir ki; Havz, onun üzerindedir.”2

Yine Enes bin Mâlik (ra)’dan rivâyet edilen bir hadîste ise, Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

 


[1]  Kevser, 108:1.

[2]  Müslim, 400.

Seite 46

ŞERH

Evet, su hayâttır, susuz hayât olamaz; hem su, harâreti giderir. Süt, fıtrattır; göz nûrunu arttırır; içene güç ve kuvvet verir. Cennet’te tekâmül olmadığı halde; yine de Ellah bu güç ve kuvveti veriyor. İçki, bütün hissiyâtı ve şehveti uyandırmak içindir. O nehirlerin en lezzetlisi, şarâb ve içki nehirleridir. Bu sebeble orada ayrı ayrı çeşmelerden akan şarâb ve içkiler de vardır. Ehl-i Cennet, içki içerler; onunla sarhoş gibi olurlar; ama o içki, akıllarını götürmez. Onların bütün nefsânî hislerini, olduğu gibi uyandırır; onlar da kemâl-i zevk içinde lezzet alırlar. Bal nehrine gelince, ehl-i Cennet, ondan içtikçe hem onlara güç gelir; hem onların muhabbet ve sevgisi artar. Bu nehirler, devamlı olarak akar; kesintiye uğramaz.

Beşincisi: Kevser Nehri’dir. Bu nehir, Cennet’in en büyük nehridir. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da “Kevser” ismi verilen bir sûre bulunmaktadır. Bu sûrede geçen اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ “Biz, sana Kevser’i verdik.”1 âyetindeki Kevser kelimesi, birçok ma’nâya gelmektedir. En meşhûr ma’nâsı, “Biz, sana Kevser Nehri’ni verdik.” demektir.

Şimdi Kevser Nehri ile alâkalı bazı hadîsleri zikrediyoruz:

Sahih-i Müslim’de Hazret-i Enes (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav), şöyle buyurmuştur:

نَهْرٌ وَعَدَن۪يهِ رَبّ۪ي عَزَّ وَجَلَّ فِي الْجَنَّةِ عَلَيْهِ حَوْضٌ.

“Kevser, Rabbimin Cennet’te bana va’d ettiği bir nehirdir ki; Havz, onun üzerindedir.”2

Yine Enes bin Mâlik (ra)’dan rivâyet edilen bir hadîste ise, Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

 


[1]  Kevser, 108:1.

[2]  Müslim, 400.

Seite 47

ŞERH

İbn-i Abbâs (ra): “Ey Muhammed! Şübhesiz biz, sana Kevser'i verdik” (Kevser, 108:1) âyetinin tefsîrinde der ki:

“Kevser, Cennet’te yetmiş bin fersah derinliğinde bir ırmaktır. Suyu sütten beyâz, baldan tatlıdır. Kıyıları inci, yâkut ve yeşil zümrüd taşındandır. Ellah, onu peygamberlerden önce Muhammed (asm) için yaratmıştır.”1

Âişe (ra), şöyle demiştir:

هُوَ نَهْرٌ فِي الْجَنَّةِ لَيْسَ أَحَدٌ يُدْخِلُ إِصْبَعَيْهِ ف۪ي أُذُنَيْهِ إِلَّا سَمِعَ خَر۪يرَ ذٰلِكَ النَّهْرِ .

“(O) yani Kevser, (Cennet’te bir nehirdir. İki parmağını kulaklarına koyan hiç kimse yoktur ki; Kevser nehrinin harıltısını, gürültüsünü işitmesin.)”2

Altıncısı: Beydeh Nehri’dir. İbn-i Abbâs (ra), şöyle buyurmuştur:

إِنَّ فِي الْجَنَّةِ نَهَرًا يُقَالُ لَهُ الْبَيْدَخُ عَلَيْهِ قِبَابُ الْيَاقُوتِ تَحْتَهُ جَوَارٍ نَابِتَاتٌ ، يَقُولُ أَهْلُ الْجَنَّةِ : اِنْطَلِقُوا بِنَا إِلَى الْبَيْدَخِ فَيَج۪يئُونَ فَيَتَصَفَّحُونَ تِلْكَ الْجَوَارِيَ ، فَإِذَا أَعْجَبَتْ رَجُلًا مِنْهُمْ جَارِيَةٌ مَسَّ مِعْصَمَهَا فَتَبِعَتْهُ وَنَبَتَ مَكَانَهَا أُخْرٰى.

“Cennet’te öyle bir nehir vardır ki; ona Beydeh denilir. Üzerinde yâkuttan kubbeler, altında da biten (yeni îcâd edilen, hâzır) câriyeler vardır. Ehl-i Cennet, ‘Haydi, Beydeh’a gidelim.’ derler. Beydeh’a gelince, oradaki câriyeleri gözetlerler, kontrol ederler. Bir câriye, ehl-i Cennet’ten bir adamı acâibte bıraktığı zaman; o adam, o hoşuna giden câriyenin bileğine dokunur ve o câriye de hemen ona tâbi’ olup arkasından gider. O giden câriyenin mekânına, yerine başka bir câriye biter, (hemen îcâd edilir.)”3

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 329.

[2]  İbn-i Kesîr, En-Nihâye, 2/406.

[3]  ed-Durru’l-Mensûr, 1/94; Sıfâtu’l-Cenneti li-İbn-i Ebi’d-Dünya, 1/83.

Seite 48

ŞERH

İbn-i Abbâs (ra): “Ey Muhammed! Şübhesiz biz, sana Kevser'i verdik” (Kevser, 108:1) âyetinin tefsîrinde der ki:

“Kevser, Cennet’te yetmiş bin fersah derinliğinde bir ırmaktır. Suyu sütten beyâz, baldan tatlıdır. Kıyıları inci, yâkut ve yeşil zümrüd taşındandır. Ellah, onu peygamberlerden önce Muhammed (asm) için yaratmıştır.”1

Âişe (ra), şöyle demiştir:

هُوَ نَهْرٌ فِي الْجَنَّةِ لَيْسَ أَحَدٌ يُدْخِلُ إِصْبَعَيْهِ ف۪ي أُذُنَيْهِ إِلَّا سَمِعَ خَر۪يرَ ذٰلِكَ النَّهْرِ .

“(O) yani Kevser, (Cennet’te bir nehirdir. İki parmağını kulaklarına koyan hiç kimse yoktur ki; Kevser nehrinin harıltısını, gürültüsünü işitmesin.)”2

Altıncısı: Beydeh Nehri’dir. İbn-i Abbâs (ra), şöyle buyurmuştur:

إِنَّ فِي الْجَنَّةِ نَهَرًا يُقَالُ لَهُ الْبَيْدَخُ عَلَيْهِ قِبَابُ الْيَاقُوتِ تَحْتَهُ جَوَارٍ نَابِتَاتٌ ، يَقُولُ أَهْلُ الْجَنَّةِ : اِنْطَلِقُوا بِنَا إِلَى الْبَيْدَخِ فَيَج۪يئُونَ فَيَتَصَفَّحُونَ تِلْكَ الْجَوَارِيَ ، فَإِذَا أَعْجَبَتْ رَجُلًا مِنْهُمْ جَارِيَةٌ مَسَّ مِعْصَمَهَا فَتَبِعَتْهُ وَنَبَتَ مَكَانَهَا أُخْرٰى.

“Cennet’te öyle bir nehir vardır ki; ona Beydeh denilir. Üzerinde yâkuttan kubbeler, altında da biten (yeni îcâd edilen, hâzır) câriyeler vardır. Ehl-i Cennet, ‘Haydi, Beydeh’a gidelim.’ derler. Beydeh’a gelince, oradaki câriyeleri gözetlerler, kontrol ederler. Bir câriye, ehl-i Cennet’ten bir adamı acâibte bıraktığı zaman; o adam, o hoşuna giden câriyenin bileğine dokunur ve o câriye de hemen ona tâbi’ olup arkasından gider. O giden câriyenin mekânına, yerine başka bir câriye biter, (hemen îcâd edilir.)”3

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 329.

[2]  İbn-i Kesîr, En-Nihâye, 2/406.

[3]  ed-Durru’l-Mensûr, 1/94; Sıfâtu’l-Cenneti li-İbn-i Ebi’d-Dünya, 1/83.

Seite 49

ŞERH

Ebû Hureyre (ra)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil'den her biri cennet nehirlerindendir.”1

Bakara Suresinin 25. ayet-i kerimesinin tefsirine devam ediyoruz:

كُلَّمَا “her ne vakit” Bu kelime ifade eder ki; o rızıklar, bitmiyor, tükenmiyor; tekrâr be tekrâr ebedî olarak geliyor; ehl-i cennet her ne zaman ve ne kadar isterse, anında o kadar rızık geliyor.

رُزِقُوا “rızıklansalar” Bu kelime ifade eder ki; bu rızıklar, onların önlerine gelir, hâzır olur. Onlar, yerinde, makâmında oturur; hiçbir çalışma ve gayretleri olmadan bu rızıklar, onlara ikrâm edilir. Bu husûsta zaman ve mekâna ihtiyâc yoktur. Devâmlı olarak rızıklanırlar. Hem tenâvülünde de hiçbir külfet ve meşakkat yoktur. Hem dünyadaki gibi, yemeğin hazırlanmasını ve pişirilmesini beklemek de yoktur. Hem ayet-i kerimede “rızık” ifadesi kullanıldı; ekmek manasını ifade eden bir kelime kullanılmadı. Hâlbuki dünyada en büyük ve temel rızık, ekmektir. Kur’ân, hiçbir âyetinde ekmekten bahsetmiyor. Neden? Çünkü biz, burada ekmeği yerken, açlıktan dolayı yiyoruz. Cennet’te açlıktan dolayı ekmek yenilmediği için, Kur’ân, onu fâkihe cinsine ve sınıfına dâhil etmiştir. Evet, ehl-i Cennet, ekmeği de yemeği de açlık için değil; sadece lezzet için yiyor. Fakat yemek yerken, dünyada açlıktan dolayı o yemekten aldığı lezzetin pek çok fevkinde bir lezzeti Cennet’teki yemekten alıyor.

Demek orada açlık olmadığı için, açlıktan dolayı değil; belki sadece telezzüz etmek ve zevk almak için ehl-i Cennet yemek yerler. Onun için Kur’ân’da خُبْزٌ yani ekmek tabiri geçmiyor.

Evet, رُزِقُوا “rızıklansalar” kelimesinden anlaşılıyor ki; cennet ehli çalışmadan, çabalamadan rızık ona verilir. Hâlbuki dünyada “Çalışmayana

 


[1]  Müslim 2839

Seite 50

ŞERH

Ebû Hureyre (ra)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil'den her biri cennet nehirlerindendir.”1

Bakara Suresinin 25. ayet-i kerimesinin tefsirine devam ediyoruz:

كُلَّمَا “her ne vakit” Bu kelime ifade eder ki; o rızıklar, bitmiyor, tükenmiyor; tekrâr be tekrâr ebedî olarak geliyor; ehl-i cennet her ne zaman ve ne kadar isterse, anında o kadar rızık geliyor.

رُزِقُوا “rızıklansalar” Bu kelime ifade eder ki; bu rızıklar, onların önlerine gelir, hâzır olur. Onlar, yerinde, makâmında oturur; hiçbir çalışma ve gayretleri olmadan bu rızıklar, onlara ikrâm edilir. Bu husûsta zaman ve mekâna ihtiyâc yoktur. Devâmlı olarak rızıklanırlar. Hem tenâvülünde de hiçbir külfet ve meşakkat yoktur. Hem dünyadaki gibi, yemeğin hazırlanmasını ve pişirilmesini beklemek de yoktur. Hem ayet-i kerimede “rızık” ifadesi kullanıldı; ekmek manasını ifade eden bir kelime kullanılmadı. Hâlbuki dünyada en büyük ve temel rızık, ekmektir. Kur’ân, hiçbir âyetinde ekmekten bahsetmiyor. Neden? Çünkü biz, burada ekmeği yerken, açlıktan dolayı yiyoruz. Cennet’te açlıktan dolayı ekmek yenilmediği için, Kur’ân, onu fâkihe cinsine ve sınıfına dâhil etmiştir. Evet, ehl-i Cennet, ekmeği de yemeği de açlık için değil; sadece lezzet için yiyor. Fakat yemek yerken, dünyada açlıktan dolayı o yemekten aldığı lezzetin pek çok fevkinde bir lezzeti Cennet’teki yemekten alıyor.

Demek orada açlık olmadığı için, açlıktan dolayı değil; belki sadece telezzüz etmek ve zevk almak için ehl-i Cennet yemek yerler. Onun için Kur’ân’da خُبْزٌ yani ekmek tabiri geçmiyor.

Evet, رُزِقُوا “rızıklansalar” kelimesinden anlaşılıyor ki; cennet ehli çalışmadan, çabalamadan rızık ona verilir. Hâlbuki dünyada “Çalışmayana

 


[1]  Müslim 2839

Seite 51

ŞERH

Demek Cennet’te “lahm-ı tayr” vardır. Peki, bu âyette طَيْرٍ kaydının sebeb-i hikmeti nedir?

Elcevab: Kur’ân, Cennet’teki bütün etlerin çok hafîf olduğunu bu ta’bîrle ifade ediyor. Yani, buradaki kuşun eti nasıl hafîfse, oradaki bütün etler de kuş eti gibi hafîftir. Bununla beraber bu et, aynen koyun ve kuzu eti gibi gâyet lezzetlidir. O halde Cennet’teki etler, hiffet cihetiyle kuş eti gibidir; tad ve lezzet cihetiyle koyun ve kuzu eti gibidir, ona benziyor.

مِنْهَا Ondan, yani Cennât’tan, Cennet’in meyvelerinden, mahsûlâtından ne varsa, onlara ikrâm edilir. Şâyet her şey içinde olmazsa, orası cennât olmaz. Meselâ; ثَمَرَاتِهَا مِنْ  “Cennet’in meyvelerinden”; مِنْطَعَامِهَا “Cennet’in yemeklerinden”; مِنْشَرَابِهَا “Cennet’in içeceklerinden” gibi bütün envâ’-i nimetler orada mevcûddur.

Bu âyet-i kerîmede ثَمَرَةٍ tabiri kullanıldı; طَعَامٍ denilmedi. Hâlbuki ehl-i Cennet, her nev’ rızkı ister ve her birinden ayrı ayrı telezzüz etmek arzu eder. Cennet’te açlık hissi ve taama ihtiyâc olmadığı için, Cennet’in bütün taâmları, semere (meyve) cinsidir. Onun için Kur’ân, ثَمَرَةٍ ta’bîrini kullandı. Yoksa orada sadece meyve olsa, diğer taâmlar olmasa, elbette ehl-i Cennet, tam ve hakîkî bir lezzet alamaz. Hem meyveyi bir def’a yesen, bıkarsın. Demek bu kelimeyi zâhirine hamletmek, mümkün değildir.

Hülasa: Cennet’te rızkın bütün envâ’ı vardır; ama ihtiyâc için değil; telezzüz içindir. Çünkü semere, telezzüz için yenilir; ekmek ise, ihtiyâctan dolayı yenilir. Onun için Kur’ân, Cennet’in bütün taâmlarına işâreten ve onların da fihristesi hükmünde olan ثَمَرَةٍ ismini zikretti. Biz, bu konunun geniş îzâhını, “Arabî İşârâtü’l-İ’câz Şerhi 6” adlı eserimize havâle ediyorz. Tafsîlât için, oraya mürâcaat edebilirsiniz.

 

Seite 52

ŞERH

Demek Cennet’te “lahm-ı tayr” vardır. Peki, bu âyette طَيْرٍ kaydının sebeb-i hikmeti nedir?

Elcevab: Kur’ân, Cennet’teki bütün etlerin çok hafîf olduğunu bu ta’bîrle ifade ediyor. Yani, buradaki kuşun eti nasıl hafîfse, oradaki bütün etler de kuş eti gibi hafîftir. Bununla beraber bu et, aynen koyun ve kuzu eti gibi gâyet lezzetlidir. O halde Cennet’teki etler, hiffet cihetiyle kuş eti gibidir; tad ve lezzet cihetiyle koyun ve kuzu eti gibidir, ona benziyor.

مِنْهَا Ondan, yani Cennât’tan, Cennet’in meyvelerinden, mahsûlâtından ne varsa, onlara ikrâm edilir. Şâyet her şey içinde olmazsa, orası cennât olmaz. Meselâ; ثَمَرَاتِهَا مِنْ  “Cennet’in meyvelerinden”; مِنْطَعَامِهَا “Cennet’in yemeklerinden”; مِنْشَرَابِهَا “Cennet’in içeceklerinden” gibi bütün envâ’-i nimetler orada mevcûddur.

Bu âyet-i kerîmede ثَمَرَةٍ tabiri kullanıldı; طَعَامٍ denilmedi. Hâlbuki ehl-i Cennet, her nev’ rızkı ister ve her birinden ayrı ayrı telezzüz etmek arzu eder. Cennet’te açlık hissi ve taama ihtiyâc olmadığı için, Cennet’in bütün taâmları, semere (meyve) cinsidir. Onun için Kur’ân, ثَمَرَةٍ ta’bîrini kullandı. Yoksa orada sadece meyve olsa, diğer taâmlar olmasa, elbette ehl-i Cennet, tam ve hakîkî bir lezzet alamaz. Hem meyveyi bir def’a yesen, bıkarsın. Demek bu kelimeyi zâhirine hamletmek, mümkün değildir.

Hülasa: Cennet’te rızkın bütün envâ’ı vardır; ama ihtiyâc için değil; telezzüz içindir. Çünkü semere, telezzüz için yenilir; ekmek ise, ihtiyâctan dolayı yenilir. Onun için Kur’ân, Cennet’in bütün taâmlarına işâreten ve onların da fihristesi hükmünde olan ثَمَرَةٍ ismini zikretti. Biz, bu konunun geniş îzâhını, “Arabî İşârâtü’l-İ’câz Şerhi 6” adlı eserimize havâle ediyorz. Tafsîlât için, oraya mürâcaat edebilirsiniz.

 

Seite 53

ŞERH

Hülasa: Cennet’teki nimetlerin lezzetini arttıran ve mükemmelleştiren bir cihet de şudur: Ehl-i Cennet’in, o nimetlerin, o ikrâmların hepsi, dünyadaki a’mâl-i sâlihanın karşılığı olduğunu bilmesidir. Yani ehl-i Cennet, bileceklerdir ki; bütün bu mükâfatlar, benim işlemiş olduğum amelimin karşılığıdır. Bundan son derece mesrûr olur ve ayrı bir lezzet alır.

İkincisi: Buradaki rızıkdan maksad; dünyadaki taamlar ve yiyeceklerdir. Yani, “Bu, dünyada bize rızık olarak verilen taamlardır. Maahaza, birbirlerine benzedikleri halde; tatları, lezzetleri arasında azîm fark vardır. Belki dağlar kadar fark vardır.” İşte onların istiğrâbları, taaccübleri, bu cihettendir.

Üçüncüsü: Bu semereler, meyveler, biraz evvel yediğimiz semereler ve meyveler gibidir; aynısına benzer. Fakat suretleri, şekilleri bir olduğu halde; tatları ve lezzetleri tamâmen ayrıdır. Demek bu meyveler, sureten ve şeklen bir olduklarından dolayı, ülfet lezzetini veriyorlar; tatları ve lezzetleri ayrı ayrı olmasıyla da teceddüd lezzetini veriyorlar. İşte sevinç ve sürûrları, bu noktadan hâsıl oluyor.

Dördüncüsü: Hemen şimdi yediğimiz meyveler, bu dallardaki meyvelerdir. Çünkü bir meyve, koparıldığı zaman; derhal onun yerine aynen onun gibi bir meyve îcâd ediliyor. Yeri, hiç boş kalmıyor. İşte bu cihetten de anlaşılıyor ki; Cennet’in meyveleri, nimetleri, noksan olmuyor; dâimî surette ikrâm ediliyor. Bu da hulûd ve devama delâlet der.

Demek bundan anlaşılıyor ki; Cennet’teki rızıkta, noksan olmak, tükenmek ve bitmek yoktur. Hiçbir zaman oradaki rızıklar tükenmez, bitmez, dâimî ve ebedîdir. Cenab-ı Hak, gelecek âyet-i kerîmede ehl-i Cennet’e, Cennet’te şöyle denileceğini beyân buyuruyor:

اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍ

“Tahkîk, bu, bizim verdiğimiz, ihsan ettiğimiz rızkımızdır. Onun için bir noksanlık ve tükenme yoktur.”1

 


[1]  Sad, 38:54.

Seite 54

ŞERH

Hülasa: Cennet’teki nimetlerin lezzetini arttıran ve mükemmelleştiren bir cihet de şudur: Ehl-i Cennet’in, o nimetlerin, o ikrâmların hepsi, dünyadaki a’mâl-i sâlihanın karşılığı olduğunu bilmesidir. Yani ehl-i Cennet, bileceklerdir ki; bütün bu mükâfatlar, benim işlemiş olduğum amelimin karşılığıdır. Bundan son derece mesrûr olur ve ayrı bir lezzet alır.

İkincisi: Buradaki rızıkdan maksad; dünyadaki taamlar ve yiyeceklerdir. Yani, “Bu, dünyada bize rızık olarak verilen taamlardır. Maahaza, birbirlerine benzedikleri halde; tatları, lezzetleri arasında azîm fark vardır. Belki dağlar kadar fark vardır.” İşte onların istiğrâbları, taaccübleri, bu cihettendir.

Üçüncüsü: Bu semereler, meyveler, biraz evvel yediğimiz semereler ve meyveler gibidir; aynısına benzer. Fakat suretleri, şekilleri bir olduğu halde; tatları ve lezzetleri tamâmen ayrıdır. Demek bu meyveler, sureten ve şeklen bir olduklarından dolayı, ülfet lezzetini veriyorlar; tatları ve lezzetleri ayrı ayrı olmasıyla da teceddüd lezzetini veriyorlar. İşte sevinç ve sürûrları, bu noktadan hâsıl oluyor.

Dördüncüsü: Hemen şimdi yediğimiz meyveler, bu dallardaki meyvelerdir. Çünkü bir meyve, koparıldığı zaman; derhal onun yerine aynen onun gibi bir meyve îcâd ediliyor. Yeri, hiç boş kalmıyor. İşte bu cihetten de anlaşılıyor ki; Cennet’in meyveleri, nimetleri, noksan olmuyor; dâimî surette ikrâm ediliyor. Bu da hulûd ve devama delâlet der.

Demek bundan anlaşılıyor ki; Cennet’teki rızıkta, noksan olmak, tükenmek ve bitmek yoktur. Hiçbir zaman oradaki rızıklar tükenmez, bitmez, dâimî ve ebedîdir. Cenab-ı Hak, gelecek âyet-i kerîmede ehl-i Cennet’e, Cennet’te şöyle denileceğini beyân buyuruyor:

اِنَّ هٰذَا لَرِزْقُنَا مَا لَهُ مِنْ نَفَادٍ

“Tahkîk, bu, bizim verdiğimiz, ihsan ettiğimiz rızkımızdır. Onun için bir noksanlık ve tükenme yoktur.”1

 


[1]  Sad, 38:54.

Seite 55

ŞERH

İşte ehl-i Cennet, mazhar oldukları bu hâli, birbirlerine göstererek diyorlar ki; “Bize ikrâm edilen bu rızıkta, hiçbir eksilme ve noksan olma yoktur. Yediğimizin aynısı, hemen yerine geliyor ve bize ikrâm ediliyor. Bu nimetlerin böyle ebedî olması, bizim için büyük müjdedir ve en büyük sevinç kaynağıdır.”

Şimdi haşr-i cismânîyi inkâr eden adama soruyoruz. Cennet’in bütün bu envâ’-i nimetleri ve bu nimetlerden istifade, cismânî değil midir?

Cennet’te açlık olmadığı gibi tok olmak da yoktur. Yani ehl-i Cennet, devamlı iştah ile yedikleri, içtikleri halde, hiçbir zaman tokluk hissedip usanmazlar; onların karınlarında şişkinlik ve hazımsızlık meydana gelmez. Her zaman lezzetle yerler; şişmanlık da olmaz.

Cennet’teki nimetler, yukarıda izah edildiği gibi ihtiyaçtan, açlıktan dolayı olmayıp; belki yalnız lezzet ve keyif için olduğundan; yani ehl-i Cennet, onları, fâkihe (meyve) gibi lezzet için yediklerinden dolayı, âyet-i kerîmelerde ekseriyetle Cennet’teki yiyecekler; fâkihe ve semere ile ifade edilmiştir. Zira fâkihe ve meyve, gıda gibi ihtiyaçtan değil; sadece lezzet için yenilir.

Cenâb-ı Hak, Rahmân Sûresi’nde şöyle buyurur:

ف۪يهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ

“O iki Cennet’te, her türlü meyveden ikişer nev’ mevcûddur.”1

Bu âyet-i kerîmede geçen فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ “iki çeşit meyve” ta’bîrinden, şu nev’ ma’nâlar muhtemeldir:

Birincisi: Bildiğimiz ve bilmediğimiz meyvelerdir.

İkincisi: Biri yaş, diğeri kuru olan meyvelerdir.

Üçüncüsü: زَوْجَانِ “Zevcân” kelimesinin tesniye (ikillik) oluşunda, cem’

 


[1]  Rahmân, 55:52.

Seite 56

ŞERH

İşte ehl-i Cennet, mazhar oldukları bu hâli, birbirlerine göstererek diyorlar ki; “Bize ikrâm edilen bu rızıkta, hiçbir eksilme ve noksan olma yoktur. Yediğimizin aynısı, hemen yerine geliyor ve bize ikrâm ediliyor. Bu nimetlerin böyle ebedî olması, bizim için büyük müjdedir ve en büyük sevinç kaynağıdır.”

Şimdi haşr-i cismânîyi inkâr eden adama soruyoruz. Cennet’in bütün bu envâ’-i nimetleri ve bu nimetlerden istifade, cismânî değil midir?

Cennet’te açlık olmadığı gibi tok olmak da yoktur. Yani ehl-i Cennet, devamlı iştah ile yedikleri, içtikleri halde, hiçbir zaman tokluk hissedip usanmazlar; onların karınlarında şişkinlik ve hazımsızlık meydana gelmez. Her zaman lezzetle yerler; şişmanlık da olmaz.

Cennet’teki nimetler, yukarıda izah edildiği gibi ihtiyaçtan, açlıktan dolayı olmayıp; belki yalnız lezzet ve keyif için olduğundan; yani ehl-i Cennet, onları, fâkihe (meyve) gibi lezzet için yediklerinden dolayı, âyet-i kerîmelerde ekseriyetle Cennet’teki yiyecekler; fâkihe ve semere ile ifade edilmiştir. Zira fâkihe ve meyve, gıda gibi ihtiyaçtan değil; sadece lezzet için yenilir.

Cenâb-ı Hak, Rahmân Sûresi’nde şöyle buyurur:

ف۪يهِمَا مِنْ كُلِّ فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ

“O iki Cennet’te, her türlü meyveden ikişer nev’ mevcûddur.”1

Bu âyet-i kerîmede geçen فَاكِهَةٍ زَوْجَانِ “iki çeşit meyve” ta’bîrinden, şu nev’ ma’nâlar muhtemeldir:

Birincisi: Bildiğimiz ve bilmediğimiz meyvelerdir.

İkincisi: Biri yaş, diğeri kuru olan meyvelerdir.

Üçüncüsü: زَوْجَانِ “Zevcân” kelimesinin tesniye (ikillik) oluşunda, cem’

 


[1]  Rahmân, 55:52.

Seite 57

ŞERH

وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا yani, “Onlara birbirine benzer meyveler verilir.” âyeti sırrınca, Cennet’teki meyveler, öncekinin aynısı değil; belki değişiğidir. Öncekine benzer; ama tadı, kokusu, rengi ve lezzeti değişiktir. Demek tam tamına diğerinin aynısı değil; bir cihette değişiyor. Çünkü tamamen değişirse, ülfet olmazsa, tam lezzeti bilinmez ve öncekinden farkı anlaşılmaz; ondan daha fazla lezzetli olduğu derk edilmez. Onun için tamamen öncekinin aynısı da değil; her cihette ondan farklı da değildir. Belki bir cihette tazeleniyor; farklı oluyor; diğer cihetlerde öncekine benziyor. Yani şekil benziyor; lezzeti ise artarak devam ediyor.

O meyveler, tam tamına öncekinin gayrı olsa, hiç benzer yönü olmazsa; o zaman aradaki fark anlaşılmaz. Çünkü daha önce görmediği için, mukâyese edemez. Fakat daha öncekine benzerse, nazîri olursa, o zaman nasıl tefevvuk ettiğini anlar. Meselâ; daha önce bir elmayı yemişsin; sonra zâhiren ona benzeyen diğer bir elmayı yediğin vakit, aradaki farkı ve bir sonrakinin ne kadar üstün olduğunu, o zaman anlarsın. Ve hâkezâ…

Evet, Cennet’teki nimetler, her ne kadar isim ve şekil bakımından dünya nimetlerine müşâbih ise de tad, lezzet ve zevk cihetinde dünya nimetlerinden kat kat yüksektir. Hem tad ve lezzet noktasında, Cennet’te yediği biraz evvelki taâma da benzemiyor. Lisânımız, ancak bu kadar tavsîfât yapabilir; başka tâ’bîr bulamıyoruz.

اُتُوا kelimesi, fiil-i mechûl olup ma’nası, “onlara getirilir; onlara ikrâm edilir” demektir. İşte bu mechûl sîğa, işâret eder ki; ehl-i Cennet’in hizmetçileri vardır. O hizmetçiler tarafından onlara ikrâm edilir.

Evet, her ne kadar Cennet’te, ehl-i imanın, arzu ettiği her şey, aynı anda hâzır olduğundan; hizmetçilere ihtiyaç yoktur. Fakat onlara, medâr-ı şeref ve haşmet olsun diye, âyet-i Kur’aniye’nin sarâhatıyla ve ehâdîs-i Nebeviye’nin açık ifadesi ile sabittir ki; çok hizmetçiler verilecektir. Hattâ her hûrinin kapısında, sarayında yüzlerce, binlerce hizmetçinin olduğu ve onların emrinde ve hizmetinde bulunduğu, çok rivâyât-ı hadîsiyye ile haber verilmiştir.

 

Seite 58

ŞERH

وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا yani, “Onlara birbirine benzer meyveler verilir.” âyeti sırrınca, Cennet’teki meyveler, öncekinin aynısı değil; belki değişiğidir. Öncekine benzer; ama tadı, kokusu, rengi ve lezzeti değişiktir. Demek tam tamına diğerinin aynısı değil; bir cihette değişiyor. Çünkü tamamen değişirse, ülfet olmazsa, tam lezzeti bilinmez ve öncekinden farkı anlaşılmaz; ondan daha fazla lezzetli olduğu derk edilmez. Onun için tamamen öncekinin aynısı da değil; her cihette ondan farklı da değildir. Belki bir cihette tazeleniyor; farklı oluyor; diğer cihetlerde öncekine benziyor. Yani şekil benziyor; lezzeti ise artarak devam ediyor.

O meyveler, tam tamına öncekinin gayrı olsa, hiç benzer yönü olmazsa; o zaman aradaki fark anlaşılmaz. Çünkü daha önce görmediği için, mukâyese edemez. Fakat daha öncekine benzerse, nazîri olursa, o zaman nasıl tefevvuk ettiğini anlar. Meselâ; daha önce bir elmayı yemişsin; sonra zâhiren ona benzeyen diğer bir elmayı yediğin vakit, aradaki farkı ve bir sonrakinin ne kadar üstün olduğunu, o zaman anlarsın. Ve hâkezâ…

Evet, Cennet’teki nimetler, her ne kadar isim ve şekil bakımından dünya nimetlerine müşâbih ise de tad, lezzet ve zevk cihetinde dünya nimetlerinden kat kat yüksektir. Hem tad ve lezzet noktasında, Cennet’te yediği biraz evvelki taâma da benzemiyor. Lisânımız, ancak bu kadar tavsîfât yapabilir; başka tâ’bîr bulamıyoruz.

اُتُوا kelimesi, fiil-i mechûl olup ma’nası, “onlara getirilir; onlara ikrâm edilir” demektir. İşte bu mechûl sîğa, işâret eder ki; ehl-i Cennet’in hizmetçileri vardır. O hizmetçiler tarafından onlara ikrâm edilir.

Evet, her ne kadar Cennet’te, ehl-i imanın, arzu ettiği her şey, aynı anda hâzır olduğundan; hizmetçilere ihtiyaç yoktur. Fakat onlara, medâr-ı şeref ve haşmet olsun diye, âyet-i Kur’aniye’nin sarâhatıyla ve ehâdîs-i Nebeviye’nin açık ifadesi ile sabittir ki; çok hizmetçiler verilecektir. Hattâ her hûrinin kapısında, sarayında yüzlerce, binlerce hizmetçinin olduğu ve onların emrinde ve hizmetinde bulunduğu, çok rivâyât-ı hadîsiyye ile haber verilmiştir.

 

Seite 59

ŞERH

Kur’ân-ı Azîmüşşân, muhtelif âyetlerde Cennet’in hâdimlerinden bahsetmektedir. Bazı âyetlerde sarâhaten وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ ve غِلْمَانٌ diye ta’bîr edilen bu hizmetçiler, ehl-i Cennet’e hizmet etmek için musahhar kılınmıştır. Bazı âyetlerde ise, işârî olarak bu hizmetçilerden bahsedilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ ta’bîri, iki yerde; غِلْمَانٌ ta’bîri ise, bir yerde geçmektedir. Şöyle ki:

Vâkıa Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ

“Onların çevrelerinde, ebedi olan gençler dolaşıp onlara hizmet ederler. Ehl-i Cennet, her ne zaman, her ne arzu ederlerse, o hizmetçiler, iste­dikleri vechile hizmete hâzırdırlar.”1

بِاَكْوَابٍ وَاَبَار۪يقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَع۪ينٍ

“O hizmetçiler, ellerinde çeşmelerden akan ve su kaynaklarından çıkan lezîz şarâbtan doldurulmuş testiler, ibrîkler ve kadehler olduğu halde onların etrâfında dolaşırlar; o muhterem zâtlara o içkiden takdîm ederler.”2

İnsan Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۚ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤً۬ا مَنْثُورًا

“(Onların,) ehl-i Cennet’in (etrâfında, ebedî olan genç hizmetçiler dolaşır. Onları göreceğin zaman onları,) renklerinin saflığı, yüzlerinin parlaklık ve güzelliği i’tibâriyle (birer saçılmış inci sanırsın.)”3

 


[1]  Vâkı’a, 56:17.

[2]  Vâkıa, 56:18.

[3]  İnsân,76:19.

Seite 60

ŞERH

Kur’ân-ı Azîmüşşân, muhtelif âyetlerde Cennet’in hâdimlerinden bahsetmektedir. Bazı âyetlerde sarâhaten وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ ve غِلْمَانٌ diye ta’bîr edilen bu hizmetçiler, ehl-i Cennet’e hizmet etmek için musahhar kılınmıştır. Bazı âyetlerde ise, işârî olarak bu hizmetçilerden bahsedilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de وِلْدَانٌ مُّخَلَّدُونَ ta’bîri, iki yerde; غِلْمَانٌ ta’bîri ise, bir yerde geçmektedir. Şöyle ki:

Vâkıa Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ

“Onların çevrelerinde, ebedi olan gençler dolaşıp onlara hizmet ederler. Ehl-i Cennet, her ne zaman, her ne arzu ederlerse, o hizmetçiler, iste­dikleri vechile hizmete hâzırdırlar.”1

بِاَكْوَابٍ وَاَبَار۪يقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَع۪ينٍ

“O hizmetçiler, ellerinde çeşmelerden akan ve su kaynaklarından çıkan lezîz şarâbtan doldurulmuş testiler, ibrîkler ve kadehler olduğu halde onların etrâfında dolaşırlar; o muhterem zâtlara o içkiden takdîm ederler.”2

İnsan Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۚ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤً۬ا مَنْثُورًا

“(Onların,) ehl-i Cennet’in (etrâfında, ebedî olan genç hizmetçiler dolaşır. Onları göreceğin zaman onları,) renklerinin saflığı, yüzlerinin parlaklık ve güzelliği i’tibâriyle (birer saçılmış inci sanırsın.)”3

 


[1]  Vâkı’a, 56:17.

[2]  Vâkıa, 56:18.

[3]  İnsân,76:19.

Seite 61

ŞERH

kalırlar; pîr ve ihtiyâr olmazlar, demektir. وِلْدَانٌ kelimesi; sabî, genç köle ve hâdim ma’nâsındaki وَل۪يدٌ lafzının cem’idir.1

İkincisi: مُخَلَّدُونَ’dur. Ma’nâsı; مُبْقَوْنَ وِلْدَانًا yani, “Tâze ve genç olarak ibkâ olunurlar; ihtiyârlamaz ve tegayyür etmezler.” demektir.

“Vildân, tamâmen ehl-i Cennet’e hizmetle meşgûldürler. Vildândan murad, ğılmândır.”2

Katâde (ra)’ın görüşü vechile vildânın hulûdları ile murad; ölmemeleri, dâimî ve bâkî olmalarıdır.3

Mücâhid (ra)’a göre; o hizmetçiler, bulundukları hâl üzere kalır; hiçbir şekilde ihtiyârlamaz, teğayyur etmezler.4

Cennet hademeleri, hepsi aynı yaştadırlar. Ömürleri ve yaşları ziyâde olmaz. Onlar, ebediyyen teğayyur etmezler. Zîrâ bekâ için halk olunmuşlardır.5 Onlar, bulundukları suretten tahavvül etmezler. Âyet-i kerîme, onların hayâtının devamına ve güzel hizmetler üzere ebediyyen devam edeceklerine delâlet eder.6

Saîd bin Cubeyr Hazretleri (ra) ise, o hademelerin envâ’-ı çeşit hulliyât ile süslendiğini, husûsan kulaklarının küpeli olduğunu söylemiştir.7

وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ ta’birinden murad kimler olduğu hakkında müfessirûnun üç kavli vardır. Şöyle ki:

 


[1]  En-Nûru’l-Furkân fî Lügati’l-Kur’ân, 2/405.

[2]  Meâlimu’t-Tenzîl, 5/17/289; Zâdu’l-Mesîr, 8/135.

[3]  Câmi’u’l-Beyân, 14/29/221.

[4]  Tefsîru’l-Mücâhid, 2/646; Hâdiyu’l-Ervâh, 255.

[5]  Câmi’u’l-Beyân, 13/27/173 ve 14/29/221.

[6]  Tefsîru’l-Kebîr, 3/251.

[7]  Câmi’u’l-Beyân, 13/27/173 ve 14/29/221; Meâlimu’t-Tenzîl, 5/27/289; Zâdu’l-Mesîr, 8/136; El-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, 10/19/144.

Seite 62

ŞERH

kalırlar; pîr ve ihtiyâr olmazlar, demektir. وِلْدَانٌ kelimesi; sabî, genç köle ve hâdim ma’nâsındaki وَل۪يدٌ lafzının cem’idir.1

İkincisi: مُخَلَّدُونَ’dur. Ma’nâsı; مُبْقَوْنَ وِلْدَانًا yani, “Tâze ve genç olarak ibkâ olunurlar; ihtiyârlamaz ve tegayyür etmezler.” demektir.

“Vildân, tamâmen ehl-i Cennet’e hizmetle meşgûldürler. Vildândan murad, ğılmândır.”2

Katâde (ra)’ın görüşü vechile vildânın hulûdları ile murad; ölmemeleri, dâimî ve bâkî olmalarıdır.3

Mücâhid (ra)’a göre; o hizmetçiler, bulundukları hâl üzere kalır; hiçbir şekilde ihtiyârlamaz, teğayyur etmezler.4

Cennet hademeleri, hepsi aynı yaştadırlar. Ömürleri ve yaşları ziyâde olmaz. Onlar, ebediyyen teğayyur etmezler. Zîrâ bekâ için halk olunmuşlardır.5 Onlar, bulundukları suretten tahavvül etmezler. Âyet-i kerîme, onların hayâtının devamına ve güzel hizmetler üzere ebediyyen devam edeceklerine delâlet eder.6

Saîd bin Cubeyr Hazretleri (ra) ise, o hademelerin envâ’-ı çeşit hulliyât ile süslendiğini, husûsan kulaklarının küpeli olduğunu söylemiştir.7

وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ ta’birinden murad kimler olduğu hakkında müfessirûnun üç kavli vardır. Şöyle ki:

 


[1]  En-Nûru’l-Furkân fî Lügati’l-Kur’ân, 2/405.

[2]  Meâlimu’t-Tenzîl, 5/17/289; Zâdu’l-Mesîr, 8/135.

[3]  Câmi’u’l-Beyân, 14/29/221.

[4]  Tefsîru’l-Mücâhid, 2/646; Hâdiyu’l-Ervâh, 255.

[5]  Câmi’u’l-Beyân, 13/27/173 ve 14/29/221.

[6]  Tefsîru’l-Kebîr, 3/251.

[7]  Câmi’u’l-Beyân, 13/27/173 ve 14/29/221; Meâlimu’t-Tenzîl, 5/27/289; Zâdu’l-Mesîr, 8/136; El-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, 10/19/144.

Seite 63

ŞERH

ve evlâd okşamak gibi en latîf bir zevki, ebeveynine te’mîne medâr olacaklarını.. ve her bir lezzetli şey’in Cennet’te bulunduğunu.. "Cennet tenâsül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığı"nı diyenlerin hükümleri hakîkat olmadığını.. hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümâtla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel sâfî, elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i imanın en büyük bir medâr-ı saâdeti olduğunu şu âyet-i kerîme, وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ cümlesiyle işâret ediyor ve müjde veriyor.”1

Eğer bu çocukların hasenâtları varsa; yani yedi yaşından hadd-i bulûğa kadar namaz kılıp oruç tutmuşlarsa; onlar da Cennet’te aynen büyükler gibi mükâfât göreceklerdir. Onlar da Cennet’te çocuk değil; otuz üç yaşında olacaklardır. Bu mevzû’ ile alâkalı Bedîuzzaman Saîd Nursî (ra) Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Râbian: Dinâr Baraklı köyünden Mehmed Çâvûş ve kardeşi bir adamla beraber yanıma geldiler. Pek ciddî gördüm. Sonra bana bir mektûbunda bir şey yazıyor ve bir parça mektûbunu leffen gönderiyorum. Bu kardeşimiz bazı şeyler soruyor. Risâle-i Nûr, suallere ihtiyâc bırakmıyor ve benim bedelime her şeye cevâb veriyor. Yalnız çocuk ta’ziyesine dâir risâlede يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ ye dâir sualinde bir kısım eski tefsîrler demişler: "Cennet’te çocuktan gâyet ihtiyâra kadar herkes, otuz üç yaşında olacak." Bunun hakîkatı Ellahu a’lem şu olacak ki:

Sarîh âyet, وِلْدَانٌ ta’bîri ifade eder ki; ferâiz-i şer’iyeyi yapmağa mecbûr olmayan ve mesnûniyet cihetiyle de yapmayan ve kable’l-bülûğ vefât eden çocuklar, Cennet’e lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. Fakat şer’an yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder ve vâlideleri onları alıştırmak için, teşvîkkârane emretmek ve on yaşına girse, şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak Şerîat’ta var.

 


[1]  Mektûbât, 17. Mektûb, 1. Nokta, s. 77-78.

Seite 64

ŞERH

ve evlâd okşamak gibi en latîf bir zevki, ebeveynine te’mîne medâr olacaklarını.. ve her bir lezzetli şey’in Cennet’te bulunduğunu.. "Cennet tenâsül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığı"nı diyenlerin hükümleri hakîkat olmadığını.. hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümâtla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel sâfî, elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i imanın en büyük bir medâr-ı saâdeti olduğunu şu âyet-i kerîme, وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ cümlesiyle işâret ediyor ve müjde veriyor.”1

Eğer bu çocukların hasenâtları varsa; yani yedi yaşından hadd-i bulûğa kadar namaz kılıp oruç tutmuşlarsa; onlar da Cennet’te aynen büyükler gibi mükâfât göreceklerdir. Onlar da Cennet’te çocuk değil; otuz üç yaşında olacaklardır. Bu mevzû’ ile alâkalı Bedîuzzaman Saîd Nursî (ra) Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

“Râbian: Dinâr Baraklı köyünden Mehmed Çâvûş ve kardeşi bir adamla beraber yanıma geldiler. Pek ciddî gördüm. Sonra bana bir mektûbunda bir şey yazıyor ve bir parça mektûbunu leffen gönderiyorum. Bu kardeşimiz bazı şeyler soruyor. Risâle-i Nûr, suallere ihtiyâc bırakmıyor ve benim bedelime her şeye cevâb veriyor. Yalnız çocuk ta’ziyesine dâir risâlede يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ ye dâir sualinde bir kısım eski tefsîrler demişler: "Cennet’te çocuktan gâyet ihtiyâra kadar herkes, otuz üç yaşında olacak." Bunun hakîkatı Ellahu a’lem şu olacak ki:

Sarîh âyet, وِلْدَانٌ ta’bîri ifade eder ki; ferâiz-i şer’iyeyi yapmağa mecbûr olmayan ve mesnûniyet cihetiyle de yapmayan ve kable’l-bülûğ vefât eden çocuklar, Cennet’e lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar. Fakat şer’an yedi yaşına gelen bir çocuğa namaz gibi farzlara peder ve vâlideleri onları alıştırmak için, teşvîkkârane emretmek ve on yaşına girse, şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak Şerîat’ta var.

 


[1]  Mektûbât, 17. Mektûb, 1. Nokta, s. 77-78.

Seite 65

ŞERH

Demek vâcib olmadığı halde, nâfile nev’inden yedi yaşından hadd-i bülûğa kadar büyükler gibi namaz kılıp, oruç tutan çocuklar, mütedeyyin büyükler gibi büyük mükâfâtı görmek için otuz üç yaşında olacaklar diye bir kısım tefsir, bu noktayı îzâh etmeden umûm çocuklara teşmîl etmişler. Hâs iken, âmm zannedilmiş.”1

İkincisi: Küffâr’ın kable’l-bulûğ vefât eden çocuklarıdır.2

Üçüncüsü: Cenâb-ı Hak, Cennet’te hûrîleri halk edip onları, ehl-i imana zevce olarak verdiği gibi; “vildânun muhâlledûn” diye ta’bîr edilen hademeleri de ehl-i Cennet için hizmetçi olarak yaratıp onları, ehl-i Cennet’in hizmetine tahsîs etmiştir. El-ilmu indellâh.

Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet hademelerinin sıfâtlarından لُؤْلُؤًا مَنْثُورًا “Cennet’e saçılmış inciler” diye bahsedilir. Ellah (cc), bu ta’bîrde Cennet hademelerinin iki vasfını zikretmektedir.

Birincisi: لُؤْلُؤًا “inci”; ikincisi: مَنثُورًا “etrâfa saçılan, yayılan”dır. Kur’ân-ı Azîmüşşân, Resûl-i Ekrem (asm)’a şöyle buyurmaktadır:

“Ey Habîb-i Zîşân’ım! Sen, şâyet bu vildân-ı muhâlledûn olan Cennet hâdimlerini görseydin; hüsün ve cemâllerinde, temizlik ve tahâretlerinde, yüzlerinin beyâzlığında, renklerinin sâfîliğinde ve ehl-i Cennet’in meclis ve menzillerinde ehl-i Cennet’e hizmet edip, onların arzu ve isteklerini yerine getirmelerinde onları, sanki etrâfa saçılmış inciler gibi zannederdin.”3

لُؤْلُؤًاinci ifadesi delâlet eder ki; Cennet’in hademeleri, renklerinin saflığı, yüzlerinin parlaklık ve güzelliği, beden ve elbiselerinin taharet ve temizliği i’tibâriyle inciye benzerler.

مَنْثُورًا etrâfa saçılmış ifadesi delâlet eder ki; o hizmetçiler, boş

 


[1]  Emirdağ Lâhikası, c. 2, s. 66.

[2]  Müsned Ahmed bin Hanbel, 5/58, 20602.

[3]  Câmi’u’l-Beyân, 14/29/221; Tefsîru’l-Kebîr, 30/251; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 8/317.

Seite 66

ŞERH

Demek vâcib olmadığı halde, nâfile nev’inden yedi yaşından hadd-i bülûğa kadar büyükler gibi namaz kılıp, oruç tutan çocuklar, mütedeyyin büyükler gibi büyük mükâfâtı görmek için otuz üç yaşında olacaklar diye bir kısım tefsir, bu noktayı îzâh etmeden umûm çocuklara teşmîl etmişler. Hâs iken, âmm zannedilmiş.”1

İkincisi: Küffâr’ın kable’l-bulûğ vefât eden çocuklarıdır.2

Üçüncüsü: Cenâb-ı Hak, Cennet’te hûrîleri halk edip onları, ehl-i imana zevce olarak verdiği gibi; “vildânun muhâlledûn” diye ta’bîr edilen hademeleri de ehl-i Cennet için hizmetçi olarak yaratıp onları, ehl-i Cennet’in hizmetine tahsîs etmiştir. El-ilmu indellâh.

Kur’ân-ı Kerîm’de Cennet hademelerinin sıfâtlarından لُؤْلُؤًا مَنْثُورًا “Cennet’e saçılmış inciler” diye bahsedilir. Ellah (cc), bu ta’bîrde Cennet hademelerinin iki vasfını zikretmektedir.

Birincisi: لُؤْلُؤًا “inci”; ikincisi: مَنثُورًا “etrâfa saçılan, yayılan”dır. Kur’ân-ı Azîmüşşân, Resûl-i Ekrem (asm)’a şöyle buyurmaktadır:

“Ey Habîb-i Zîşân’ım! Sen, şâyet bu vildân-ı muhâlledûn olan Cennet hâdimlerini görseydin; hüsün ve cemâllerinde, temizlik ve tahâretlerinde, yüzlerinin beyâzlığında, renklerinin sâfîliğinde ve ehl-i Cennet’in meclis ve menzillerinde ehl-i Cennet’e hizmet edip, onların arzu ve isteklerini yerine getirmelerinde onları, sanki etrâfa saçılmış inciler gibi zannederdin.”3

لُؤْلُؤًاinci ifadesi delâlet eder ki; Cennet’in hademeleri, renklerinin saflığı, yüzlerinin parlaklık ve güzelliği, beden ve elbiselerinin taharet ve temizliği i’tibâriyle inciye benzerler.

مَنْثُورًا etrâfa saçılmış ifadesi delâlet eder ki; o hizmetçiler, boş

 


[1]  Emirdağ Lâhikası, c. 2, s. 66.

[2]  Müsned Ahmed bin Hanbel, 5/58, 20602.

[3]  Câmi’u’l-Beyân, 14/29/221; Tefsîru’l-Kebîr, 30/251; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 8/317.

Seite 67

ŞERH

وَعَن أنس بن مَالك رَضِي الله عَنهُ قَالَ قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم إِن أَسْفَل أهل الْجنَّة أَجْمَعِينَ دَرَجَة لمن يقوم على رَأسه عشرَة آلَاف خَادِم بيد كل وَاحِد صحفتان وَاحِدَة من ذهب وَالْأخْرَى من فضَّة فِي كل وَاحِدَة لون لَيْسَ فِي الْأُخْرَى مثله يَأْكُل من آخرهَا مثل مَا يَأْكُل من أَولهَا تَجِد لآخرها من الطّيب واللذة مثل الَّذِي يجد لأولها ثمَّ يكون ذَلِك ريح الْمسك الأذفر لَا يَبُولُونَ وَلَا يَتَغَوَّطُونَ وَلَا يَمْتَخِطُونَ إخْوَانًا على سرر مُتَقَابلين

Enes bin Mâlik (ra), Resûlullâh (sav)'in şöyle buyurduğunu rivâyet etti:

“Cennet ehlinin en aşağı derecede olanının başucunda birer ellerinde altın, diğer ellerinde gümüş tabakta yemek olduğu halde on bin hizmetçi beklerler. Her tabakta başka başka yemek olur. Hepsini yer. İlk tabaktan aldığı aynı tadı, son tabaktan da alır. Sonra bütün yedikleri güzel kokulu miske dönüşür. Ne küçük abdest ne de büyük abdest bozarlar. Sümkürmezler de. Birbirlerini seven kardeş olarak karşı karşıya koltuklarda otururlar.”1

وَعَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ قَالَ إِن أدنى أهل الْجنَّة منزلَة وَلَيْسَ فيهم دني من يَغْدُو عَلَيْهِ كل يَوْم وَيروح خَمْسَة عشر ألف خَادِم لَيْسَ مِنْهُم خَادِم إِلَّا وَمَعَهُ طرفَة لَيست مَعَ صَاحبه

Ebû Hüreyre (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

“Cennet ehlinin en aşağı mertebesinde olan kişiye -ki cennet ehli içinde alçak, adi olan yoktur- her gün on beş bin hizmetçi uğrar, hizmetinde hâzır olurlar. Onlardan hiç birisi yoktur illa ki elinde birbirine benzemeyen hediyyeler vardır.”2

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 4. Cild, s. 508-509.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7. Cild, s. 314.

Seite 68

ŞERH

وَعَن أنس بن مَالك رَضِي الله عَنهُ قَالَ قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم إِن أَسْفَل أهل الْجنَّة أَجْمَعِينَ دَرَجَة لمن يقوم على رَأسه عشرَة آلَاف خَادِم بيد كل وَاحِد صحفتان وَاحِدَة من ذهب وَالْأخْرَى من فضَّة فِي كل وَاحِدَة لون لَيْسَ فِي الْأُخْرَى مثله يَأْكُل من آخرهَا مثل مَا يَأْكُل من أَولهَا تَجِد لآخرها من الطّيب واللذة مثل الَّذِي يجد لأولها ثمَّ يكون ذَلِك ريح الْمسك الأذفر لَا يَبُولُونَ وَلَا يَتَغَوَّطُونَ وَلَا يَمْتَخِطُونَ إخْوَانًا على سرر مُتَقَابلين

Enes bin Mâlik (ra), Resûlullâh (sav)'in şöyle buyurduğunu rivâyet etti:

“Cennet ehlinin en aşağı derecede olanının başucunda birer ellerinde altın, diğer ellerinde gümüş tabakta yemek olduğu halde on bin hizmetçi beklerler. Her tabakta başka başka yemek olur. Hepsini yer. İlk tabaktan aldığı aynı tadı, son tabaktan da alır. Sonra bütün yedikleri güzel kokulu miske dönüşür. Ne küçük abdest ne de büyük abdest bozarlar. Sümkürmezler de. Birbirlerini seven kardeş olarak karşı karşıya koltuklarda otururlar.”1

وَعَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ قَالَ إِن أدنى أهل الْجنَّة منزلَة وَلَيْسَ فيهم دني من يَغْدُو عَلَيْهِ كل يَوْم وَيروح خَمْسَة عشر ألف خَادِم لَيْسَ مِنْهُم خَادِم إِلَّا وَمَعَهُ طرفَة لَيست مَعَ صَاحبه

Ebû Hüreyre (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

“Cennet ehlinin en aşağı mertebesinde olan kişiye -ki cennet ehli içinde alçak, adi olan yoktur- her gün on beş bin hizmetçi uğrar, hizmetinde hâzır olurlar. Onlardan hiç birisi yoktur illa ki elinde birbirine benzemeyen hediyyeler vardır.”2

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 4. Cild, s. 508-509.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7. Cild, s. 314.

Seite 69

ŞERH

عَن عبد الله بن عَمْرو قَالَ إِن أدنى أهل الْجنَّة منزلَة من يسْعَى عَلَيْهِ ألف خَادِم كل خَادِم على عمل لَيْسَ عَلَيْهِ صَاحبه قَالَ وتلا هَذِه الْآيَة إِذا رَأَيْتهمْ حسبتهم لؤلؤا منثورا

Abdullâh bin Amr (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

“Cennet ehlinin en aşağı derecede olanına bin hizmetkâr hizmet eder, her biri başka başka işini yapar.” Sonra Abdullâh şu âyeti okudu:

“O mü’minlerin çevrelerinde Cennet’te ebedî kalacak gençler dolaşır. Onları görsen, saçılmış birer inci sanırsın.” (İnsan, 76:19)”1

Cennet hâdimlerinin hiçbiri, aynı işle meşgûl değildir. Hepsi, ayrı ayrı işler ve hizmetlerle meşgûldür. Buna dâir Resûlullâh (asm) şöyle buyurmaktadır:

مَا مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ مِنْ أَحَدٍ إِلَّا يَسْعٰى عَلَيْهِ أَلْفُ غُلَامٍ كُلُّ غُلَامٍ عَلٰى عَمَلٍ غَيْرِ عَمَلِ صَاحِبِه۪.

“(Ehl-i Cennet’ten hiçbir kimse yoktur ki; illâ etrâfında bin hâdim sa’y edip hizmet eder. Her bir hâdim, öteki hâdimin amelinden ve yaptığı işten başka bir iş üzeredir.) Yani her biri, ayrı ayrı işlerle meşgûldür.”2

وِلْدَانٌ ve غِلْمَانٌ lafızlarının nekire olarak gelmesi, işâret ediyor ki; ehl-i Cennet, daha önceden o hizmetçileri görmemişler, bilmiyorlar ve tanımıyorlar. Cennet hâdimleri, onlarca ma’rûf olmadığı halde, Cennet’e girdikten sonra onlarla tanışırlar. Zîrâ ehl-i Cennet, Cennet’e ilk girdiğinde, onun için çok özel bir karşılama yapılır. Böylece Cennet’teki eşleri ve hizmetçileriyle tanışırlar.

Yukarıda zikrettiğimiz âyetler, Cennet hâdimlerinin başka bir sıfâtından dahî bahseder. Şöyle ki:

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7. Cild, s. 314.

[2]  Beyhakî, 6/282; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 8/317; Sıfâtu’l-Cenneti fi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 465.

Seite 70

ŞERH

عَن عبد الله بن عَمْرو قَالَ إِن أدنى أهل الْجنَّة منزلَة من يسْعَى عَلَيْهِ ألف خَادِم كل خَادِم على عمل لَيْسَ عَلَيْهِ صَاحبه قَالَ وتلا هَذِه الْآيَة إِذا رَأَيْتهمْ حسبتهم لؤلؤا منثورا

Abdullâh bin Amr (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

“Cennet ehlinin en aşağı derecede olanına bin hizmetkâr hizmet eder, her biri başka başka işini yapar.” Sonra Abdullâh şu âyeti okudu:

“O mü’minlerin çevrelerinde Cennet’te ebedî kalacak gençler dolaşır. Onları görsen, saçılmış birer inci sanırsın.” (İnsan, 76:19)”1

Cennet hâdimlerinin hiçbiri, aynı işle meşgûl değildir. Hepsi, ayrı ayrı işler ve hizmetlerle meşgûldür. Buna dâir Resûlullâh (asm) şöyle buyurmaktadır:

مَا مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ مِنْ أَحَدٍ إِلَّا يَسْعٰى عَلَيْهِ أَلْفُ غُلَامٍ كُلُّ غُلَامٍ عَلٰى عَمَلٍ غَيْرِ عَمَلِ صَاحِبِه۪.

“(Ehl-i Cennet’ten hiçbir kimse yoktur ki; illâ etrâfında bin hâdim sa’y edip hizmet eder. Her bir hâdim, öteki hâdimin amelinden ve yaptığı işten başka bir iş üzeredir.) Yani her biri, ayrı ayrı işlerle meşgûldür.”2

وِلْدَانٌ ve غِلْمَانٌ lafızlarının nekire olarak gelmesi, işâret ediyor ki; ehl-i Cennet, daha önceden o hizmetçileri görmemişler, bilmiyorlar ve tanımıyorlar. Cennet hâdimleri, onlarca ma’rûf olmadığı halde, Cennet’e girdikten sonra onlarla tanışırlar. Zîrâ ehl-i Cennet, Cennet’e ilk girdiğinde, onun için çok özel bir karşılama yapılır. Böylece Cennet’teki eşleri ve hizmetçileriyle tanışırlar.

Yukarıda zikrettiğimiz âyetler, Cennet hâdimlerinin başka bir sıfâtından dahî bahseder. Şöyle ki:

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7. Cild, s. 314.

[2]  Beyhakî, 6/282; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 8/317; Sıfâtu’l-Cenneti fi’l-Kur’âni’l-Kerîm, 465.

Seite 71

ŞERH

münâsib en a’la bir şekilde yerine getirilecektir. Zira bu cümle ifade ediyor ki; “Ehl-i Cennet için orada tertemiz, mutahhar, Cennet’e layık zevceler vardır.”

Kur’an, اَزْوَاجٌ yani, “çiftler, denkler” ma’nasında bir ta’bîri kullanmakla demek istiyor ki; Cennet’teki kadınlar, tam tamına kocalarına, erkeklerine denktirler; her husûsta kocalarını memnûn edip, onlara ünsiyet vereceklerdir.

Hem اَزْوَاجٌ kelimesinin, cem’ sîğasıyla gelmesi, işâret eder ki; bu âyet gibi daha pek çok âyet-i kerîme ve ehâdîs-i nebeviye, ehl-i Cennet’e verilecek kadınların, hûrilerin sayısının, çok fazla olduğunu; bir tane olmadığını, sarâhaten beyân etmektedir. Hattâ bir tek erkeğe, yüzlerce, binlerce, bazı hadîslerde; on binlerce, yüz binlerce hûriler verileceği ve onların her birisinin de yüzlerce, binlerce hizmetçileri olacağı haber verilmiştir.

Evet, insana öyle bir arkadaş, öyle bir eş lâzımdır ki; insan, onunla tam sükûnet bulsun. Yani, zevci, onun gözüyle; zevcesi de onun gözüyle hayata, hâdiselere, saâdetlere, sıkıntılara baksın. Hem zevc ve zevce, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinin en latîf, en ince tecellîsi olan aralarındaki muhabbet ve meveddetten istifade etsinler. Yani, karı-koca, zevce-zevc, birbirinde tam fânî olmalı ki; aralarında hakîkî, samîmî sevgi ve saygı, meveddet ve merhamet, emniyet ve sadakat hâsıl olsun. İşte Cennet’te, zevc ve zevce arasındaki bu hâl ve ahlâk, en a’lâ bir mertebede ehl-i imana ihsân ve ikrâm edileceğini, وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ cümle-i kudsiyesi, müjde suretinde i’lân etmektedir.

Cennet kadınlarının Kur’ân-ı Azîmüşşân’daki en mühim vasfı, tahârettir. Kur’ân-ı Azîmüşşân, üç âyet-i kerîmede اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ ifadesini kullanmakla nazarlarımızı, Cennet kadınlarının maddî ve ma’nevî tahâretine, temizliğine ve paklığına çevirmektedir. Şimdi Cennet kadınlarının maddî ve ma’nevî tahâretine, temizliğine ve paklığına delâlet eden üç âyet-i kerîmeyi zikredeceğiz:

 

Seite 72

ŞERH

münâsib en a’la bir şekilde yerine getirilecektir. Zira bu cümle ifade ediyor ki; “Ehl-i Cennet için orada tertemiz, mutahhar, Cennet’e layık zevceler vardır.”

Kur’an, اَزْوَاجٌ yani, “çiftler, denkler” ma’nasında bir ta’bîri kullanmakla demek istiyor ki; Cennet’teki kadınlar, tam tamına kocalarına, erkeklerine denktirler; her husûsta kocalarını memnûn edip, onlara ünsiyet vereceklerdir.

Hem اَزْوَاجٌ kelimesinin, cem’ sîğasıyla gelmesi, işâret eder ki; bu âyet gibi daha pek çok âyet-i kerîme ve ehâdîs-i nebeviye, ehl-i Cennet’e verilecek kadınların, hûrilerin sayısının, çok fazla olduğunu; bir tane olmadığını, sarâhaten beyân etmektedir. Hattâ bir tek erkeğe, yüzlerce, binlerce, bazı hadîslerde; on binlerce, yüz binlerce hûriler verileceği ve onların her birisinin de yüzlerce, binlerce hizmetçileri olacağı haber verilmiştir.

Evet, insana öyle bir arkadaş, öyle bir eş lâzımdır ki; insan, onunla tam sükûnet bulsun. Yani, zevci, onun gözüyle; zevcesi de onun gözüyle hayata, hâdiselere, saâdetlere, sıkıntılara baksın. Hem zevc ve zevce, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinin en latîf, en ince tecellîsi olan aralarındaki muhabbet ve meveddetten istifade etsinler. Yani, karı-koca, zevce-zevc, birbirinde tam fânî olmalı ki; aralarında hakîkî, samîmî sevgi ve saygı, meveddet ve merhamet, emniyet ve sadakat hâsıl olsun. İşte Cennet’te, zevc ve zevce arasındaki bu hâl ve ahlâk, en a’lâ bir mertebede ehl-i imana ihsân ve ikrâm edileceğini, وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ cümle-i kudsiyesi, müjde suretinde i’lân etmektedir.

Cennet kadınlarının Kur’ân-ı Azîmüşşân’daki en mühim vasfı, tahârettir. Kur’ân-ı Azîmüşşân, üç âyet-i kerîmede اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ ifadesini kullanmakla nazarlarımızı, Cennet kadınlarının maddî ve ma’nevî tahâretine, temizliğine ve paklığına çevirmektedir. Şimdi Cennet kadınlarının maddî ve ma’nevî tahâretine, temizliğine ve paklığına delâlet eden üç âyet-i kerîmeyi zikredeceğiz:

 

Seite 73

ŞERH

karşı ezvâc-ı mutahharadırlar, tertemiz çiftlerdir. Efkâr-ı fâsideden berîdirler; kalbleri bir, muhabbetleri bir, düşünceleri birdir.

Hülasa: Cennet kadınları ile kocaları, birbirlerine karşı kötü ahlâklardan, maddî-ma’nevî çirkinliklerden ârî ve berîdirler ve birbirlerine tam denktirler.

Cennet kadınlarının maddeten ve ma’nen temiz olduklarını beyân eden ikinci âyet-i kerîme:

قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ

“Ya Muhammed! Dünya nimetlerine ziyâde muhabbet edenlere (De ki;) ben, (onlardan) şu beyân olunan nimetlerden, şu dünyevî iştah çekici olan şeylerden, çoluk çocuktan, mal ve servetten, makâm ve mevkîden (daha hayırlısını sizlere haber vereyim mi?) O dünyalık nâmına elde ettiğiniz şeylerden daha hayırlı ve ebedî olan şeyleri size bildireyim mi? (Takvâ sâhibi olanlar için,) Ellahu Teâlâ’dan korkup evâmir-i İlâhiyye’ye imtisâl ve nevâhî-i İlâhiyye’den ictinâb edenler için, (Rab’lerinin yanında) âhiret âleminde, ağaçlarının veya köşklerinin (altlarından ırmaklar akar Cennet’ler) bağlar, bahçeler, pek hoş ebedî ikâmetgâhlar (vardır.) O takvâ sâhibleri (orada) o Cennet’lerde (ebedî olarak kalacaklardır ve) o takvâ sâhibleri için orada hayız, nifâs ve ahlâk-ı zemîme gibi maddî ve manevî kirlerden, kusûrlardan (tertemiz eşler vardır ve) bununla beraber Cennet nimetlerinin fevkinde (Ellah Teâlâ’nın rızâsı vardır.) İşte en büyük saâdet, rızâ-yı İlâhî’ye nâil olmaktır. (Ve Ellahu Teâlâ, kullarını hakkıyle görücüdür.) Bütün kullarının yaptıklarını bilir, görür; ona göre mükâfât veya cezâ verir. İşte takvâ sâhibi kullarının o güzel hâllerini de bildiğinden, onlar için cennetlerini hazırlamış ve onları en mukaddes bir gâye olan kendi rızâsına mazhar buyurmuştur.”1

 


[1]  Âl-i İmrân, 3:15.

Seite 74

ŞERH

karşı ezvâc-ı mutahharadırlar, tertemiz çiftlerdir. Efkâr-ı fâsideden berîdirler; kalbleri bir, muhabbetleri bir, düşünceleri birdir.

Hülasa: Cennet kadınları ile kocaları, birbirlerine karşı kötü ahlâklardan, maddî-ma’nevî çirkinliklerden ârî ve berîdirler ve birbirlerine tam denktirler.

Cennet kadınlarının maddeten ve ma’nen temiz olduklarını beyân eden ikinci âyet-i kerîme:

قُلْ اَؤُ۬نَبِّئُكُمْ بِخَيْرٍ مِنْ ذٰلِكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اتَّقَوْا عِنْدَ رَبِّهِمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَا وَاَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ بَص۪يرٌ بِالْعِبَادِ

“Ya Muhammed! Dünya nimetlerine ziyâde muhabbet edenlere (De ki;) ben, (onlardan) şu beyân olunan nimetlerden, şu dünyevî iştah çekici olan şeylerden, çoluk çocuktan, mal ve servetten, makâm ve mevkîden (daha hayırlısını sizlere haber vereyim mi?) O dünyalık nâmına elde ettiğiniz şeylerden daha hayırlı ve ebedî olan şeyleri size bildireyim mi? (Takvâ sâhibi olanlar için,) Ellahu Teâlâ’dan korkup evâmir-i İlâhiyye’ye imtisâl ve nevâhî-i İlâhiyye’den ictinâb edenler için, (Rab’lerinin yanında) âhiret âleminde, ağaçlarının veya köşklerinin (altlarından ırmaklar akar Cennet’ler) bağlar, bahçeler, pek hoş ebedî ikâmetgâhlar (vardır.) O takvâ sâhibleri (orada) o Cennet’lerde (ebedî olarak kalacaklardır ve) o takvâ sâhibleri için orada hayız, nifâs ve ahlâk-ı zemîme gibi maddî ve manevî kirlerden, kusûrlardan (tertemiz eşler vardır ve) bununla beraber Cennet nimetlerinin fevkinde (Ellah Teâlâ’nın rızâsı vardır.) İşte en büyük saâdet, rızâ-yı İlâhî’ye nâil olmaktır. (Ve Ellahu Teâlâ, kullarını hakkıyle görücüdür.) Bütün kullarının yaptıklarını bilir, görür; ona göre mükâfât veya cezâ verir. İşte takvâ sâhibi kullarının o güzel hâllerini de bildiğinden, onlar için cennetlerini hazırlamış ve onları en mukaddes bir gâye olan kendi rızâsına mazhar buyurmuştur.”1

 


[1]  Âl-i İmrân, 3:15.

Seite 75

ŞERH

Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, kemâl-i rahmetinden ehl-i Cennet’i iki nev’ kadınla evlendirir. Biri: Ehl-i imanın dünyadaki mü’mine zevceleridir ki; onlar, ehl-i iman ile birlikte Cennet’e dâhil olurlar. İkincisi: Hûru’l-iyn ta’bîr edilen Cennet kadınlarıdır. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da Cennet kadınları hakkında kullanılan اَزْوَاجٌ lafzı, umûmiyyet i’tibâriyle nisâ-i dünya hakkında kullanıldığı gibi1 bazen de nisâ-i dünya ile beraber hûrîler hakkında da kullanılır.2

اَزْوَاجٌ lafzının îzâhından sonra, şimdi اَزْوَاجٌ lafzının sıfâtı olan مُطَهَّرَةٌ lafzını îzâh edeceğiz. Şöyle ki:

“Kur’ân-ı Azîmüşşân, مُطَهَّرَةٌ ile Cennet kadınlarının bir sıfâtını zikreder ki; o sıfât, tek başına bütün matlûb, mergûb ve mahbûb olan tahâret-i mutlakaya câmi’dir. Kur’ân-ı Hakîm, bu مُطَهَّرَةٌ sıfâtı ile ifade ediyor ki; nisâ-i dünya, tab’-ı beşerin sevmediği hayz, nifâs, bevl, ğait, muhât (sümük), nuham (balgam), busak (tükürük), mezi, meni veya buna benzer her türlü kâzûrât, eziyyet, kir ve pislikten ârî ve berîdirler.”3

İbn-i Abbâs (ra) ve Abdullâh bin Mes’ûd (ra) dâhil olmak üzere birçok sahâbe-i kirâm şöyle demişlerdir:

“Cennet kadınları, hayz görmezler. Hades, onlardan vukû’ bulmaz. (Yani, bevl ve ğâit meydana gelmez.) Balgâmları yoktur.”4

Mücâhid, مُطَهَّرَةٌ lafzını şöyle îzâh etmiştir:

“Cennet kadınları bevl etmezler. Ğâit de yapmazlar. (Büyük ve küçük abdeste çıkmazlar.) Onlardan mezi gelmez. Hayz da görmezler.5

 


[1]  Bakara, 2: 25; Âl-i İmrân, 3:15; Nisâ, 4:57; Ra‘d, 13:23, Yâsîn, 36:56: Mu’min, 40:8; Zuhruf, 43:70.

[2]  Bakara, 2: 25, Âl-i İmrân, 3:15; Nisâ, 4:57; Yâsîn, 36:56.

[3]  Tefsîru’t-Taberî, 1/395-396; Hâdiyu’l-Ervâh, 258; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/91.

[4]  Tefsîru’t-Taberî, 1/395.

[5]  Hennad, Zühd, 1/60; Tefsîru’t-Taberî, 1/395; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/91.

Seite 76

ŞERH

Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, kemâl-i rahmetinden ehl-i Cennet’i iki nev’ kadınla evlendirir. Biri: Ehl-i imanın dünyadaki mü’mine zevceleridir ki; onlar, ehl-i iman ile birlikte Cennet’e dâhil olurlar. İkincisi: Hûru’l-iyn ta’bîr edilen Cennet kadınlarıdır. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da Cennet kadınları hakkında kullanılan اَزْوَاجٌ lafzı, umûmiyyet i’tibâriyle nisâ-i dünya hakkında kullanıldığı gibi1 bazen de nisâ-i dünya ile beraber hûrîler hakkında da kullanılır.2

اَزْوَاجٌ lafzının îzâhından sonra, şimdi اَزْوَاجٌ lafzının sıfâtı olan مُطَهَّرَةٌ lafzını îzâh edeceğiz. Şöyle ki:

“Kur’ân-ı Azîmüşşân, مُطَهَّرَةٌ ile Cennet kadınlarının bir sıfâtını zikreder ki; o sıfât, tek başına bütün matlûb, mergûb ve mahbûb olan tahâret-i mutlakaya câmi’dir. Kur’ân-ı Hakîm, bu مُطَهَّرَةٌ sıfâtı ile ifade ediyor ki; nisâ-i dünya, tab’-ı beşerin sevmediği hayz, nifâs, bevl, ğait, muhât (sümük), nuham (balgam), busak (tükürük), mezi, meni veya buna benzer her türlü kâzûrât, eziyyet, kir ve pislikten ârî ve berîdirler.”3

İbn-i Abbâs (ra) ve Abdullâh bin Mes’ûd (ra) dâhil olmak üzere birçok sahâbe-i kirâm şöyle demişlerdir:

“Cennet kadınları, hayz görmezler. Hades, onlardan vukû’ bulmaz. (Yani, bevl ve ğâit meydana gelmez.) Balgâmları yoktur.”4

Mücâhid, مُطَهَّرَةٌ lafzını şöyle îzâh etmiştir:

“Cennet kadınları bevl etmezler. Ğâit de yapmazlar. (Büyük ve küçük abdeste çıkmazlar.) Onlardan mezi gelmez. Hayz da görmezler.5

 


[1]  Bakara, 2: 25; Âl-i İmrân, 3:15; Nisâ, 4:57; Ra‘d, 13:23, Yâsîn, 36:56: Mu’min, 40:8; Zuhruf, 43:70.

[2]  Bakara, 2: 25, Âl-i İmrân, 3:15; Nisâ, 4:57; Yâsîn, 36:56.

[3]  Tefsîru’t-Taberî, 1/395-396; Hâdiyu’l-Ervâh, 258; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/91.

[4]  Tefsîru’t-Taberî, 1/395.

[5]  Hennad, Zühd, 1/60; Tefsîru’t-Taberî, 1/395; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 1/91.

Seite 77

ŞERH

مُطَهَّرَةٌ lafzında maddî taharet murad olduğu gibi ma’nevî taharet de muraddır. Konuyla alâkalı olarak şöyle denilmiştir:

“Cennet kadınlarının tahâret sıfâtında şu da dâhildir: Cennet kadınları, ahlâk-ı seyyie ve ef’âl-i kabîhadan, sû-i işret ve tab’-ı beşerin hoşlanmadığı fâsid, redi (fenâ, kötü) ayıblardan, hîle, hased, başkalarının kocalarına nazar edip bakmak gibi her türlü ahlâk-ı seyyieden pâk ve müberrâdırlar.”1

Elhâsıl: اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ cümlesi, Cennet kadınlarının, hem evsâf-ı halkiyye, hem de evsâf-ı hulukiyyelerine; yani hem hilkat ve suret cihetiyle, hem de ahlâk ve sîret cihetiyle var olan evsâflarına delâlet vardır. Cennet kadınlarının, Kur’ân-ı Azîmüşşân ve Ehâdîs-i Nebeviyye’deki tüm vasıfları, evsâf-ı halkiyye veyahut evsâf-ı hulukiyyede dâhildir. Bu hilkat ve ahlâk cihetindeki vasıflar da اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ cümlesinde dâhildir. Yani Cennet hâtûnları, sureten ve sîreten en mükemmel vasflara hâizdirler.

Evet, ehl-i Cennet için, hayız ve nifâs gibi maddî pisliklerden ve zinâ, hased, yalan, iftira, gıybet gibi ezâ ve cefâ veren ahlâk-ı zemîmeden ârî ve berî, pâk ve temiz olan ezvâc-ı mutahhere vardır. Dünyadan Cennet’e giden kadınlar da aynen hûrîler gibi, maddî ve ma’nevî pisliklerden berî ve tertemiz olarak eşlerine ikrâm edilirler. Kocaları, her ne zaman münâsebet için yanlarına giderlerse, zevcelerini hep bâkire olarak bulurlar. Hem hûrîler, başkasının yüzüne de çıkmazlar. Hiçbir ehl-i Cennet, başkasına âid bir hûrînin yüzünü görmez. Onların bölgesine ve mahalline ferd-i insan giremez. Hem hiçbirinin vücûdunda en ufak bir kusûr ve noksanlık ve çirkinlik yoktur. O zevcelerin vücûdu, o kadar güzeldir ki; dışarıdan bakıldığı zaman o zevceler, yetmiş hulle giydikleri halde; o yetmiş hullenin içerisinde kemiklerindeki ilikleri görünür. Bu güzellik, dünya güzelliğine benzemiyor.

Şimdi düşünün. Böyle bir saâdet ve saltanatın eşi ve benzeri var mıdır? Rızık, çalışmadan önünde hâzır olur; su, işâretle gelir; hanımlar da zâten

 


[1] el-Keşşâf, 1/262; Tefsîru’l-Kebîr, 7/200; Zâdu’l-Mesîr, 1/53.

Seite 78

ŞERH

مُطَهَّرَةٌ lafzında maddî taharet murad olduğu gibi ma’nevî taharet de muraddır. Konuyla alâkalı olarak şöyle denilmiştir:

“Cennet kadınlarının tahâret sıfâtında şu da dâhildir: Cennet kadınları, ahlâk-ı seyyie ve ef’âl-i kabîhadan, sû-i işret ve tab’-ı beşerin hoşlanmadığı fâsid, redi (fenâ, kötü) ayıblardan, hîle, hased, başkalarının kocalarına nazar edip bakmak gibi her türlü ahlâk-ı seyyieden pâk ve müberrâdırlar.”1

Elhâsıl: اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ cümlesi, Cennet kadınlarının, hem evsâf-ı halkiyye, hem de evsâf-ı hulukiyyelerine; yani hem hilkat ve suret cihetiyle, hem de ahlâk ve sîret cihetiyle var olan evsâflarına delâlet vardır. Cennet kadınlarının, Kur’ân-ı Azîmüşşân ve Ehâdîs-i Nebeviyye’deki tüm vasıfları, evsâf-ı halkiyye veyahut evsâf-ı hulukiyyede dâhildir. Bu hilkat ve ahlâk cihetindeki vasıflar da اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ cümlesinde dâhildir. Yani Cennet hâtûnları, sureten ve sîreten en mükemmel vasflara hâizdirler.

Evet, ehl-i Cennet için, hayız ve nifâs gibi maddî pisliklerden ve zinâ, hased, yalan, iftira, gıybet gibi ezâ ve cefâ veren ahlâk-ı zemîmeden ârî ve berî, pâk ve temiz olan ezvâc-ı mutahhere vardır. Dünyadan Cennet’e giden kadınlar da aynen hûrîler gibi, maddî ve ma’nevî pisliklerden berî ve tertemiz olarak eşlerine ikrâm edilirler. Kocaları, her ne zaman münâsebet için yanlarına giderlerse, zevcelerini hep bâkire olarak bulurlar. Hem hûrîler, başkasının yüzüne de çıkmazlar. Hiçbir ehl-i Cennet, başkasına âid bir hûrînin yüzünü görmez. Onların bölgesine ve mahalline ferd-i insan giremez. Hem hiçbirinin vücûdunda en ufak bir kusûr ve noksanlık ve çirkinlik yoktur. O zevcelerin vücûdu, o kadar güzeldir ki; dışarıdan bakıldığı zaman o zevceler, yetmiş hulle giydikleri halde; o yetmiş hullenin içerisinde kemiklerindeki ilikleri görünür. Bu güzellik, dünya güzelliğine benzemiyor.

Şimdi düşünün. Böyle bir saâdet ve saltanatın eşi ve benzeri var mıdır? Rızık, çalışmadan önünde hâzır olur; su, işâretle gelir; hanımlar da zâten

 


[1] el-Keşşâf, 1/262; Tefsîru’l-Kebîr, 7/200; Zâdu’l-Mesîr, 1/53.

Seite 79

ŞERH

Bu âyet-i kerîmelerin sırrınca kadınlar, teklîfen ve fıtraten erkeklerle eşit ve aynı seviyede değildirler. Bununla beraber hukuk açısından kadın ve erkek eşittir. Hem teşrif bakımından da bazen kadın, erkekten üstün olabilir. Bu konuda üstünlük ölçüsü takvadır.1

Evet, kadınlar teklîfen ve fıtraten erkeklerle eşit ve aynı seviyede değildirler. Zira:

* Erkekler, ayın her gününde namazla mükelleftir, namaz kılarlar. Kadınlar ise, mezheb imamlarının farklı içtihadlarına göre hayz sebebiyle bazen on veya on beş gün, nifas sebebiyle de bazen kırk veya altmış gün namaz kılamazlar; o esnada namaz ibadetiyle mükellef değillerdir. Nerede ise, ayın yarısında namaz kılamıyorlar. Kezâ kadınlar, hayz ve nifas dönemlerinde oruç ibâdetini edâ edemezler. Bununla beraber kadınlar, hayz ve nifâs sebebiyle tutamadıkları oruçları kazâ ederler; kılamadıkları namazları ise, kazâ etmezler.

* Kadınlar, ezan okumak, kâmet getirmek, cuma namazı kılmak, hutbe îrâd etmek gibi ibâdetlerle mükellef değildirler.

* Hırsızlık, zina, adam öldürmek gibi haddi gerektiren suçlarda kadınlar şâhid olamazlar. Bazı mes’elelerde ise; iki kadının şâhidliği, bir erkeğin şahidliğine denk tutulmuştur.2

* Nikâhta kadın, velî olamaz. Kadın, birden fazla erkekle evlenemez. Mehir ve nafaka ile erkek mükelleftir. Cenâb-ı Hâk, kadını veled fabrikası olarak yaratmış; onun nafakasını kocaya yüklemiş;3 kadına nafakayı farz kılmamış; onu çalışmakla meşgul etmemiştir. Kadının, nafakayla meşgûl olmaması, ona bir rahmet ve merhamet ve ikrâmdır. Bunula beraber Dîn-i Mübîn-i İslâm, kadın ve erkek arasında iş taksîmâtı yapmış; erkek, nafaka ve evin geçimi ile meşgûl olacak, çalışacak; kadın da evin işleriyle ve çocukların terbiyesiyle meşgûl olup, çoluk-çocuğuna bakacaktır. Sağlam bir

 


[1]  Hucurat, 49:13.

[2]  Bakara, 2:282.

[3]  Bakara, 2:233.

Seite 80

ŞERH

Bu âyet-i kerîmelerin sırrınca kadınlar, teklîfen ve fıtraten erkeklerle eşit ve aynı seviyede değildirler. Bununla beraber hukuk açısından kadın ve erkek eşittir. Hem teşrif bakımından da bazen kadın, erkekten üstün olabilir. Bu konuda üstünlük ölçüsü takvadır.1

Evet, kadınlar teklîfen ve fıtraten erkeklerle eşit ve aynı seviyede değildirler. Zira:

* Erkekler, ayın her gününde namazla mükelleftir, namaz kılarlar. Kadınlar ise, mezheb imamlarının farklı içtihadlarına göre hayz sebebiyle bazen on veya on beş gün, nifas sebebiyle de bazen kırk veya altmış gün namaz kılamazlar; o esnada namaz ibadetiyle mükellef değillerdir. Nerede ise, ayın yarısında namaz kılamıyorlar. Kezâ kadınlar, hayz ve nifas dönemlerinde oruç ibâdetini edâ edemezler. Bununla beraber kadınlar, hayz ve nifâs sebebiyle tutamadıkları oruçları kazâ ederler; kılamadıkları namazları ise, kazâ etmezler.

* Kadınlar, ezan okumak, kâmet getirmek, cuma namazı kılmak, hutbe îrâd etmek gibi ibâdetlerle mükellef değildirler.

* Hırsızlık, zina, adam öldürmek gibi haddi gerektiren suçlarda kadınlar şâhid olamazlar. Bazı mes’elelerde ise; iki kadının şâhidliği, bir erkeğin şahidliğine denk tutulmuştur.2

* Nikâhta kadın, velî olamaz. Kadın, birden fazla erkekle evlenemez. Mehir ve nafaka ile erkek mükelleftir. Cenâb-ı Hâk, kadını veled fabrikası olarak yaratmış; onun nafakasını kocaya yüklemiş;3 kadına nafakayı farz kılmamış; onu çalışmakla meşgul etmemiştir. Kadının, nafakayla meşgûl olmaması, ona bir rahmet ve merhamet ve ikrâmdır. Bunula beraber Dîn-i Mübîn-i İslâm, kadın ve erkek arasında iş taksîmâtı yapmış; erkek, nafaka ve evin geçimi ile meşgûl olacak, çalışacak; kadın da evin işleriyle ve çocukların terbiyesiyle meşgûl olup, çoluk-çocuğuna bakacaktır. Sağlam bir

 


[1]  Hucurat, 49:13.

[2]  Bakara, 2:282.

[3]  Bakara, 2:233.

Seite 81

ŞERH

i’tikâd ve güzel bir niyyet ve farz namâzlarını kılmakla beraber erkeğin dışarda çalışması, evinin iâşesini te’mîn etmesi, fıtrî ibâdeti olduğu gibi; kadının çoluk-çocuğuna bakması ve onları yetiştirmesi de ibâdettir; onun fıtrî ibâdetidir. İşte Ellah, zevc ve zevce hakkında böyle bir kânûn koymuştur.

* Boşama hakkı, erkeğe âiddir.1 Kadın, erkeği boşayamaz. Ancak mahkeme kanalıyla kocasından boşanabilir. Kezâ ric’at (dönüşü mümkün olacak şekilde boşandıktan sonra dönüş yapmak) hakkı, erkeğe âiddir.

* Çocuğun nesebi, kadına değil; erkeğe dayandırılır.

* Peygamberler, erkeklerden gelmiştir. Kadın peygamber yoktur. Kezâ istisnâlar hâric ekseriyetle âlimler, erkeklerden yetişmiştir.

* İmâmet-i kübrâ ve imâmet-i suğrâ (devlet idâreciliği ve namazdaki imamlık) vazîfesi, erkeklere âiddir. Kadınlar, bu vazife ile tavzîf edilemezler. İslamiyet’e göre kadından idareci olmaz.

* Kadın, cihâdla mükellef tutulmamıştır. Erkek ise, öyle değildir. Cihâdla, hudûdları beklemekle mükelleftir. Keza kadınlar, farz-ı kifaye olan emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker vazifesiyle mükellef değildir.

* Ekseriyetle erkekler, kadınlara nisbeten fıtraten daha akıllı, daha azimli, daha irâdeli, daha tedbirli, daha güçlü, daha cesûr halkedilmişlerdir. Kadınlar ise, fıtraten zaîf ve nahîf yaratılmışlardır; irâdeleri zaîftir. Erkeklere nisbeten güçsüzdürler. Ekser kadınlar, -ferd-i şâz hâric- böyle bir fıtrata sahibtirler. Hüküm ise, ekseriyete göredir. Biz, bu mes’elede umûm fıtratı açıklıyoruz; istisnâlar, kâideyi bozmaz. Meselâ; erkek, üzücü bir hâdiseyle karşılaşınca; birdenbire oturup ağlamaya başlamaz. Kadın ise, olaylar karşısında zaîftir; hemen müteessir ve müteessif olur; en ufak bir işte, en basit bir olayda hemen ağlar, dayanamaz.

* Şu kâinâtın ve insanın Hâlık-ı Hakîm’i, her şeye bir kânûn, bir âdet, bir nizâm vaz’etmiştir. Buna binâen erkeği erkek olarak; kadını da kadın olarak yaratmış ve ona göre bunlar hakkında kânûn koymuştur. Bu sebeble

 


[1]  Bakara, 2:237.

Seite 82

ŞERH

i’tikâd ve güzel bir niyyet ve farz namâzlarını kılmakla beraber erkeğin dışarda çalışması, evinin iâşesini te’mîn etmesi, fıtrî ibâdeti olduğu gibi; kadının çoluk-çocuğuna bakması ve onları yetiştirmesi de ibâdettir; onun fıtrî ibâdetidir. İşte Ellah, zevc ve zevce hakkında böyle bir kânûn koymuştur.

* Boşama hakkı, erkeğe âiddir.1 Kadın, erkeği boşayamaz. Ancak mahkeme kanalıyla kocasından boşanabilir. Kezâ ric’at (dönüşü mümkün olacak şekilde boşandıktan sonra dönüş yapmak) hakkı, erkeğe âiddir.

* Çocuğun nesebi, kadına değil; erkeğe dayandırılır.

* Peygamberler, erkeklerden gelmiştir. Kadın peygamber yoktur. Kezâ istisnâlar hâric ekseriyetle âlimler, erkeklerden yetişmiştir.

* İmâmet-i kübrâ ve imâmet-i suğrâ (devlet idâreciliği ve namazdaki imamlık) vazîfesi, erkeklere âiddir. Kadınlar, bu vazife ile tavzîf edilemezler. İslamiyet’e göre kadından idareci olmaz.

* Kadın, cihâdla mükellef tutulmamıştır. Erkek ise, öyle değildir. Cihâdla, hudûdları beklemekle mükelleftir. Keza kadınlar, farz-ı kifaye olan emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker vazifesiyle mükellef değildir.

* Ekseriyetle erkekler, kadınlara nisbeten fıtraten daha akıllı, daha azimli, daha irâdeli, daha tedbirli, daha güçlü, daha cesûr halkedilmişlerdir. Kadınlar ise, fıtraten zaîf ve nahîf yaratılmışlardır; irâdeleri zaîftir. Erkeklere nisbeten güçsüzdürler. Ekser kadınlar, -ferd-i şâz hâric- böyle bir fıtrata sahibtirler. Hüküm ise, ekseriyete göredir. Biz, bu mes’elede umûm fıtratı açıklıyoruz; istisnâlar, kâideyi bozmaz. Meselâ; erkek, üzücü bir hâdiseyle karşılaşınca; birdenbire oturup ağlamaya başlamaz. Kadın ise, olaylar karşısında zaîftir; hemen müteessir ve müteessif olur; en ufak bir işte, en basit bir olayda hemen ağlar, dayanamaz.

* Şu kâinâtın ve insanın Hâlık-ı Hakîm’i, her şeye bir kânûn, bir âdet, bir nizâm vaz’etmiştir. Buna binâen erkeği erkek olarak; kadını da kadın olarak yaratmış ve ona göre bunlar hakkında kânûn koymuştur. Bu sebeble

 


[1]  Bakara, 2:237.

Seite 83

ŞERH

ve mes’ûliyyeti, umûmiyyet i’tibâriyle erkeğe nisbeten çok daha azdır; kadın, erkek gibi değildir.

Madem kadın ve erkek arasındaki farkın hakîkati budur. Hem madem kadının, erkeğe nisbeten, buradaki mükellefiyyeti, noksan ve azdır. Öyle ise, kadının, dâr-ı âhiret ve Cennet’teki lezzet ve mükâfât ve saâdeti de erkeğe nisbeten noksan ve az olması, ona birden fazla erkek verilmemesi, bir tek erkek verilmesi, -hâşâ- bir adâletsizlik ve eşitsizlik ve haksızlık değildir. İşte bu sualin cevâbı budur. Fakat bununla beraber Cennet’te, kadına âid hiçbir hissin tatmînsizliği yoktur; kendi kâbiliyyetine göre tam ma'nâsıyla her hissi tatmîn olur. Demek onun havâss ve hissiyyâtı, letâif ve kuvâları kâbiliyyetine göre inkişâf edecek; her biri, kendine münâsib lezzet ve zevkini alacak ve o ebedî saâdetten memnûn kalacaktır. Kendisine göre bu saâdet, son derece bir saâdettir. Onun fevkınde bir saadet düşünemez. Farz-ı muhâl fazlası kadına verilse, onun kâbiliyyeti bunu kaldıramaz. Çünkü kâbiliyyeti o kadardır. Hattâ kadın, bir erkeğin, yetmiş bin hûrîye sâhib olmasını, kendi kafasında fuzûlî görür, bunu anlayamaz.

Erkeğin oradaki lezzet ve saâdetine gelince; madem bu dünyada erkeklerin mükellefiyetleri kadınlara nisbeten daha çok ve daha ağırdır. Elbette ahiretteki mükâfatları da kadınlara nisbeten daha ziyade olacaktır. Keza erkeklerin de dünyada tekâlif-i İlahiyeye itaatleri noktasında Cennet’teki makamları da farklı farklıdır. Hem teklifen ve fıtraten erkeğin kabiliyeti, kadının kabiliyetinden çok daha yüksektir. Elbette ahirette herkese kabiliyetine göre mükâfat verilecektir. Bununla beraber ehl-i Cennet’in her biri mazhar olduğu nimetin ve ondan hâsıl olan zevk ve lezzetin fevkini düşünemiyor. Çünkü kabiliyeti o kadardır. Erkeğe de binler huri ile beraber olma kabiliyeti ve gücü ihsan edildiğinden ona böyle bir mükâfat ihsan ediliyor. Kadının böyle bir kabiliyeti ve gücü olmadığından böyle bir mükâfattan mahrum kalıyor. Bununla beraber ehl-i Cennet’in bütün hisleri tatmin oluyor. Tatmin olmayan bir hissi kalmıyor.

Elhâsıl: Kadının kâbiliyyet, mükellefiyyet ve ibâdetine göre Cennet’te, havâss ve hissiyâtı, letâif ve kuvâları inkişâf eder. Cennet’teki lezzet, mükâfât

 

Seite 84

ŞERH

ve mes’ûliyyeti, umûmiyyet i’tibâriyle erkeğe nisbeten çok daha azdır; kadın, erkek gibi değildir.

Madem kadın ve erkek arasındaki farkın hakîkati budur. Hem madem kadının, erkeğe nisbeten, buradaki mükellefiyyeti, noksan ve azdır. Öyle ise, kadının, dâr-ı âhiret ve Cennet’teki lezzet ve mükâfât ve saâdeti de erkeğe nisbeten noksan ve az olması, ona birden fazla erkek verilmemesi, bir tek erkek verilmesi, -hâşâ- bir adâletsizlik ve eşitsizlik ve haksızlık değildir. İşte bu sualin cevâbı budur. Fakat bununla beraber Cennet’te, kadına âid hiçbir hissin tatmînsizliği yoktur; kendi kâbiliyyetine göre tam ma'nâsıyla her hissi tatmîn olur. Demek onun havâss ve hissiyyâtı, letâif ve kuvâları kâbiliyyetine göre inkişâf edecek; her biri, kendine münâsib lezzet ve zevkini alacak ve o ebedî saâdetten memnûn kalacaktır. Kendisine göre bu saâdet, son derece bir saâdettir. Onun fevkınde bir saadet düşünemez. Farz-ı muhâl fazlası kadına verilse, onun kâbiliyyeti bunu kaldıramaz. Çünkü kâbiliyyeti o kadardır. Hattâ kadın, bir erkeğin, yetmiş bin hûrîye sâhib olmasını, kendi kafasında fuzûlî görür, bunu anlayamaz.

Erkeğin oradaki lezzet ve saâdetine gelince; madem bu dünyada erkeklerin mükellefiyetleri kadınlara nisbeten daha çok ve daha ağırdır. Elbette ahiretteki mükâfatları da kadınlara nisbeten daha ziyade olacaktır. Keza erkeklerin de dünyada tekâlif-i İlahiyeye itaatleri noktasında Cennet’teki makamları da farklı farklıdır. Hem teklifen ve fıtraten erkeğin kabiliyeti, kadının kabiliyetinden çok daha yüksektir. Elbette ahirette herkese kabiliyetine göre mükâfat verilecektir. Bununla beraber ehl-i Cennet’in her biri mazhar olduğu nimetin ve ondan hâsıl olan zevk ve lezzetin fevkini düşünemiyor. Çünkü kabiliyeti o kadardır. Erkeğe de binler huri ile beraber olma kabiliyeti ve gücü ihsan edildiğinden ona böyle bir mükâfat ihsan ediliyor. Kadının böyle bir kabiliyeti ve gücü olmadığından böyle bir mükâfattan mahrum kalıyor. Bununla beraber ehl-i Cennet’in bütün hisleri tatmin oluyor. Tatmin olmayan bir hissi kalmıyor.

Elhâsıl: Kadının kâbiliyyet, mükellefiyyet ve ibâdetine göre Cennet’te, havâss ve hissiyâtı, letâif ve kuvâları inkişâf eder. Cennet’teki lezzet, mükâfât

 

Seite 85

ŞERH

Bu hadîste geçen beş yüz hûrî adedinden murad; bu kadar siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü hûrîlerden bir erkeğe verilir, demektir. Zîrâ hûrîler, tâife tâifedir. “O erkek, onların her biri ile dünyadaki ömrü kadar sarmaş dolaş kalacak.” cümlesinin ma'nâsı ise; o erkek, her biri ile baş başa kaldığı, yan yana geldiği zaman; o erkeğin, onlardan her biri ile kucaklaşması, altmış sene sürer; bir dünya ömrü kadar bir zaman geçer, demektir.

Sual: Bu hadîste geçen ثَيِّبٌ “seyyib (dul kadın)” Cennet’te nasıl olur?

Elcevâb: Yani, Cennet’e giren bu dünya seyyibâtından, dul kadınlarından sekiz bin tane bir erkeğe veriliyor. Fakat bunlar, Cennet’e dul olarak girmezler ve orada dul olarak kalmazlar Zira Cennet’te dul kadın yoktur; hepsi bâkiredir.

Bir insan, dünyada ne için bu kadar çalışıp uğraşıyor? Üç şey için. Bir ev, bir kadın, bir de yemek-içmek için. Başka bir şey var mı? Dünyâ hayâtının ana temelleri bunlardır. Bir adamın midesi, güzel yemek ve suyla dolunca; bu kişi, kıymetli ve güzel bir elbise giyince; geniş ve rahat bir meskende oturunca; güzel ve ahlâklı bir kadınla evlenince; bu adamın daha derdi kalır mı? Bir adam, hayâtı boyunca çalışıyor, çabalıyor; yine gönlüne ve arzusuna göre bunları tedârik edemiyor. Tedârik etse de ne kadar onlarla beraber olur? Onlardan ne kadar lezzet ve zevk alabilir? Zîrâ zevâl ve firâk, mevt ve fenâ, belâ ve musîbet, ihtiyârlık ve ölüm, onun bütün bu hayâtını zîr u zeber eder; huzûrunu kaçırır; hayât, bir lezzet verse, bu menfî hâlât, yüz tokat vurur. Buna rağmen dünyada öyle insan vardır ki; bir gecelik zevk u safâsı için, bazen bütün malını verip harcar. Bununla beraber pek çok günâha da girer.

Madem dünya hayâtının mâhiyet ve gidişâtı budur. Öyle ise, ey insan! Gel, dünyaya âid bu menfî hâlâtın olmadığı bir memleketi ara! O memlekette bütün havâss ve hissiyât, bütün letâif ve kuvâların birden inkişâf edecek. Bütün arzu ve isteklerin, ebeden tatmîn olacak. Böylece o dâr-ı saâdette zevk u safâ içinde yaşayacaksın. İşte o dâr-ı saâdet, Cennet’tir. Böyle bir saâdet ve hayâtı ise; başta Kur’ân olmak üzere bütün suhuf ve kütub, kezâ başta Resûl-i Ekrem (asm) olmak üzere bütün enbiyâ ve asfiyâ ve evliyâ ve ulemâ

 

Seite 86

ŞERH

Bu hadîste geçen beş yüz hûrî adedinden murad; bu kadar siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü hûrîlerden bir erkeğe verilir, demektir. Zîrâ hûrîler, tâife tâifedir. “O erkek, onların her biri ile dünyadaki ömrü kadar sarmaş dolaş kalacak.” cümlesinin ma'nâsı ise; o erkek, her biri ile baş başa kaldığı, yan yana geldiği zaman; o erkeğin, onlardan her biri ile kucaklaşması, altmış sene sürer; bir dünya ömrü kadar bir zaman geçer, demektir.

Sual: Bu hadîste geçen ثَيِّبٌ “seyyib (dul kadın)” Cennet’te nasıl olur?

Elcevâb: Yani, Cennet’e giren bu dünya seyyibâtından, dul kadınlarından sekiz bin tane bir erkeğe veriliyor. Fakat bunlar, Cennet’e dul olarak girmezler ve orada dul olarak kalmazlar Zira Cennet’te dul kadın yoktur; hepsi bâkiredir.

Bir insan, dünyada ne için bu kadar çalışıp uğraşıyor? Üç şey için. Bir ev, bir kadın, bir de yemek-içmek için. Başka bir şey var mı? Dünyâ hayâtının ana temelleri bunlardır. Bir adamın midesi, güzel yemek ve suyla dolunca; bu kişi, kıymetli ve güzel bir elbise giyince; geniş ve rahat bir meskende oturunca; güzel ve ahlâklı bir kadınla evlenince; bu adamın daha derdi kalır mı? Bir adam, hayâtı boyunca çalışıyor, çabalıyor; yine gönlüne ve arzusuna göre bunları tedârik edemiyor. Tedârik etse de ne kadar onlarla beraber olur? Onlardan ne kadar lezzet ve zevk alabilir? Zîrâ zevâl ve firâk, mevt ve fenâ, belâ ve musîbet, ihtiyârlık ve ölüm, onun bütün bu hayâtını zîr u zeber eder; huzûrunu kaçırır; hayât, bir lezzet verse, bu menfî hâlât, yüz tokat vurur. Buna rağmen dünyada öyle insan vardır ki; bir gecelik zevk u safâsı için, bazen bütün malını verip harcar. Bununla beraber pek çok günâha da girer.

Madem dünya hayâtının mâhiyet ve gidişâtı budur. Öyle ise, ey insan! Gel, dünyaya âid bu menfî hâlâtın olmadığı bir memleketi ara! O memlekette bütün havâss ve hissiyât, bütün letâif ve kuvâların birden inkişâf edecek. Bütün arzu ve isteklerin, ebeden tatmîn olacak. Böylece o dâr-ı saâdette zevk u safâ içinde yaşayacaksın. İşte o dâr-ı saâdet, Cennet’tir. Böyle bir saâdet ve hayâtı ise; başta Kur’ân olmak üzere bütün suhuf ve kütub, kezâ başta Resûl-i Ekrem (asm) olmak üzere bütün enbiyâ ve asfiyâ ve evliyâ ve ulemâ

 

Seite 87

ŞERH

haber vermişler; nev’-i beşeri, bu ebedî saâdet ile müjdelemişlerdir. Hem bu âlemin bütün hakîkat ve gidişâtı, hem de hakîkat-i insaniye, böyle bir saâdetten haber verip ona şehâdet eder. Eğer sende zerre kadar bir muhâsebe ve muhâkeme varsa, Güneş gibi zâhir olan bu hakîkati anlamalısın ve bu işin çâresine mürâcaat etmelisin. İşte bu işin yegâne çâresi, Kur’ân ve Sünnet dâiresine girmek ve bu iki kudsî menba’ın gösterdiği ve ta’rîf ettiği istikâmette yaşamak, amel etmektir. İşte Cenâb-ı Hak, bizim için böyle bir diyârı rahmetiyle ihzâr etmiş; bizi oraya da’vet ediyor. Geri kalmak ve lâ-kayd davranmak, kâr-ı akıl değildir.

Hem Cennet, öyle bir memlekettir ki; orada elem ve keder, belâ ve musîbet yoktur. Bir tek mü’mine yetmiş bin hûrî verilir. Her bir hûrînin kapısında hizmet için bekleyen yüz tane hizmetçi bulunur. Onlar, ne erkektirler, ne de dişidirler. Her bir hûrînin kasrının alanı, Şâm ile Yemen arası kadar bir yer kaplar. Bu kasrın ihtişâm ve güzellik ve debdebesini ta’rîf etmek, gayr-ı kâbildir.

Hem Cennet’te, kasır ve saray hayâtı yanında, حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِى الْخِيَامِ “(Bu Cennet’lerde, ehl-i Cennet için hazırlanmış hûrîler,) siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü zevceler (vardır ki; onlar, çadırlar) koni şeklinde olan saraylar, köşkler (içinde kemâl-i muhabbetlerinden dâima zevclerine hasr-ı nazar ederler. Başkalarına bakmazlar.) O sîreten ve sureten güzel olan kadınlar, Cennet’lerde kendilerine mahsûs, pek kıymetli saraylarda ikâmet ederler. Onlar, örtülü olan ve ötede beride dolaşıp durmaktan sakınan hûrîler ve de dünyadan gitme zevcelerdir.”1 âyetinin sarâhatiyle “çadır hayâtı” da mevcûddur. Zîrâ insanların zevk ve lezzetleri, mütefâvittir. Bazı insanlar, yayla hayâtını sever. Bazıları, şehir hayâtına özenir. Bazıları, villa hayâtını arzu eder. Bazıları da çadır hayâtını ister. Orada bütün bu hayât çeşitleri vardır.

Hem bu âyette geçen مَقْصُورَاتٌ kelimesinin sarâhatiyle; hûrîlerin bulunduğu o çadırlara, kocasından başka ferd-i insan giremez; oraya girmek

 


[1]  Rahmân, 55:72.

Seite 88

ŞERH

haber vermişler; nev’-i beşeri, bu ebedî saâdet ile müjdelemişlerdir. Hem bu âlemin bütün hakîkat ve gidişâtı, hem de hakîkat-i insaniye, böyle bir saâdetten haber verip ona şehâdet eder. Eğer sende zerre kadar bir muhâsebe ve muhâkeme varsa, Güneş gibi zâhir olan bu hakîkati anlamalısın ve bu işin çâresine mürâcaat etmelisin. İşte bu işin yegâne çâresi, Kur’ân ve Sünnet dâiresine girmek ve bu iki kudsî menba’ın gösterdiği ve ta’rîf ettiği istikâmette yaşamak, amel etmektir. İşte Cenâb-ı Hak, bizim için böyle bir diyârı rahmetiyle ihzâr etmiş; bizi oraya da’vet ediyor. Geri kalmak ve lâ-kayd davranmak, kâr-ı akıl değildir.

Hem Cennet, öyle bir memlekettir ki; orada elem ve keder, belâ ve musîbet yoktur. Bir tek mü’mine yetmiş bin hûrî verilir. Her bir hûrînin kapısında hizmet için bekleyen yüz tane hizmetçi bulunur. Onlar, ne erkektirler, ne de dişidirler. Her bir hûrînin kasrının alanı, Şâm ile Yemen arası kadar bir yer kaplar. Bu kasrın ihtişâm ve güzellik ve debdebesini ta’rîf etmek, gayr-ı kâbildir.

Hem Cennet’te, kasır ve saray hayâtı yanında, حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِى الْخِيَامِ “(Bu Cennet’lerde, ehl-i Cennet için hazırlanmış hûrîler,) siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü zevceler (vardır ki; onlar, çadırlar) koni şeklinde olan saraylar, köşkler (içinde kemâl-i muhabbetlerinden dâima zevclerine hasr-ı nazar ederler. Başkalarına bakmazlar.) O sîreten ve sureten güzel olan kadınlar, Cennet’lerde kendilerine mahsûs, pek kıymetli saraylarda ikâmet ederler. Onlar, örtülü olan ve ötede beride dolaşıp durmaktan sakınan hûrîler ve de dünyadan gitme zevcelerdir.”1 âyetinin sarâhatiyle “çadır hayâtı” da mevcûddur. Zîrâ insanların zevk ve lezzetleri, mütefâvittir. Bazı insanlar, yayla hayâtını sever. Bazıları, şehir hayâtına özenir. Bazıları, villa hayâtını arzu eder. Bazıları da çadır hayâtını ister. Orada bütün bu hayât çeşitleri vardır.

Hem bu âyette geçen مَقْصُورَاتٌ kelimesinin sarâhatiyle; hûrîlerin bulunduğu o çadırlara, kocasından başka ferd-i insan giremez; oraya girmek

 


[1]  Rahmân, 55:72.

Seite 89

ŞERH

taşıyamıyor. Melekler, nûrânî varlıklar olduğu için, onlarda böyle yüzlerce ayrı vaziyette bulunmak hâli mevcûddur. İnsan da Cennet’te, melek gibi, belki daha fazla terakkî ederek bir anda aslî şekli ve mâhiyetiyle tahtında oturur; onun timsâli ise, aynı o anda yüz binlerce yerde, yüz binlerce hûrî ile beraber bulunur; aynı o anda huzûr-u Nebevî’de olur; aynı o anda cemâlullah nimeti ile müşerref olup mest olur. Merkezinde ve tahtında aldığı lezzet ve zevkin aynısını, her bulunduğu yerde de fakat ayrı ayrı tarz ve vaziyette alır. Onun bu ayrı ayrı tarz ve vaziyette aldığı rûhânî ve cismânî lezzet ve zevki, tecezzî etmez; biri, diğerine mâni’ ve engel teşkîl etmez.

Burada hissiyât-ı insaniye, derd ve elemle âlûdedir. Adam, niçin içki içiyor? Tâ ki derd ve elemi, hattâ her şeyi unutsun; hayâtını safâlı geçirsin. Demek derd, sıkıntı, musîbet, elem, insanın zevk ve lezzetini bozuyor. Şâyet bir insanda, onun zihninde hiçbir sıkıntı olmazsa; -öyle kabûl et- o insan, rahat olsa; onun erkeklik gücü, bu dünyada en az yüz kişi kadardır. Her insanın bu gücü, en az o kadardır. Fakat sıkıntılar, belâlar, kederler, musîbetler, bunalımlar, stresler, geçim derdi ve istikbâl endişesi gibi menfî hâlât, insanın bu hissini kapatıyor, engelliyor, bırakmıyor. İşte bu sırdan dolayı şu dünya, dârü'l-ücret değil; dârü'l-hizmettir.

Cennet’te ise, bütün hissiyyât-ı insaniye, muzâaf bir şekilde inkişâf eder, açılır. Çünkü orada bu menfî hâlât, yoktur. Onun için ehl-i Cennet, ebeden tam zevk u safâ sürer. Onun rûhu, cemâlullah ile müşerref olurken; aynı anda kalbi, Resûl-i Ekrem (asm) ile görüşür; aynı anda nefsi, binlerce hûrî ile beraber zevk ve lezzet alır. Birbirine engel ve mâni’ bir durum yoktur. Böylece bütün hissiyât-ı insaniye, tatmîn olur.

Hem dünyada içki içildiği zaman, içinde üç illet bulunur: Biri; baş ağrısı yapar; biri; kusma ve mide bulantısı yapar; biri de aklı uçurur. Cennet içkisinde ise; bu üç illet yoktur. Orada ehl-i Cennet, içki içtiği zaman, bütün hissiyâtı uyanır, coşar ve artar. Bu, sadece ona zevk ve safâ verir. Bu hâlet-i akliyye ve rûhiye ve kalbiyye ile hûrînin sarayına girer. Ona karşı tam bir muhabbet hisseder ve bu, gittikçe artar. İşte Ellah (cc), böyle bir memleketi,

 

Seite 90

ŞERH

taşıyamıyor. Melekler, nûrânî varlıklar olduğu için, onlarda böyle yüzlerce ayrı vaziyette bulunmak hâli mevcûddur. İnsan da Cennet’te, melek gibi, belki daha fazla terakkî ederek bir anda aslî şekli ve mâhiyetiyle tahtında oturur; onun timsâli ise, aynı o anda yüz binlerce yerde, yüz binlerce hûrî ile beraber bulunur; aynı o anda huzûr-u Nebevî’de olur; aynı o anda cemâlullah nimeti ile müşerref olup mest olur. Merkezinde ve tahtında aldığı lezzet ve zevkin aynısını, her bulunduğu yerde de fakat ayrı ayrı tarz ve vaziyette alır. Onun bu ayrı ayrı tarz ve vaziyette aldığı rûhânî ve cismânî lezzet ve zevki, tecezzî etmez; biri, diğerine mâni’ ve engel teşkîl etmez.

Burada hissiyât-ı insaniye, derd ve elemle âlûdedir. Adam, niçin içki içiyor? Tâ ki derd ve elemi, hattâ her şeyi unutsun; hayâtını safâlı geçirsin. Demek derd, sıkıntı, musîbet, elem, insanın zevk ve lezzetini bozuyor. Şâyet bir insanda, onun zihninde hiçbir sıkıntı olmazsa; -öyle kabûl et- o insan, rahat olsa; onun erkeklik gücü, bu dünyada en az yüz kişi kadardır. Her insanın bu gücü, en az o kadardır. Fakat sıkıntılar, belâlar, kederler, musîbetler, bunalımlar, stresler, geçim derdi ve istikbâl endişesi gibi menfî hâlât, insanın bu hissini kapatıyor, engelliyor, bırakmıyor. İşte bu sırdan dolayı şu dünya, dârü'l-ücret değil; dârü'l-hizmettir.

Cennet’te ise, bütün hissiyyât-ı insaniye, muzâaf bir şekilde inkişâf eder, açılır. Çünkü orada bu menfî hâlât, yoktur. Onun için ehl-i Cennet, ebeden tam zevk u safâ sürer. Onun rûhu, cemâlullah ile müşerref olurken; aynı anda kalbi, Resûl-i Ekrem (asm) ile görüşür; aynı anda nefsi, binlerce hûrî ile beraber zevk ve lezzet alır. Birbirine engel ve mâni’ bir durum yoktur. Böylece bütün hissiyât-ı insaniye, tatmîn olur.

Hem dünyada içki içildiği zaman, içinde üç illet bulunur: Biri; baş ağrısı yapar; biri; kusma ve mide bulantısı yapar; biri de aklı uçurur. Cennet içkisinde ise; bu üç illet yoktur. Orada ehl-i Cennet, içki içtiği zaman, bütün hissiyâtı uyanır, coşar ve artar. Bu, sadece ona zevk ve safâ verir. Bu hâlet-i akliyye ve rûhiye ve kalbiyye ile hûrînin sarayına girer. Ona karşı tam bir muhabbet hisseder ve bu, gittikçe artar. İşte Ellah (cc), böyle bir memleketi,

 

Seite 91

ŞERH

“Dünyada اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ hükmünce sâlih ahbâblara muhabbetin netîcesi: Cennet’te عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ile ta’bîr edilen, karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup hoş, şîrîn, güzel, tatlı bir surette, dünya mâcerâlarını ve kadîm olan hâtırâtlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri suretinde; firâksız, sâfî bir muhabbet ve sohbet suretinde ahbâblarıyla görüştüreceği, Kur’ân’ın nassıyla sabittir.”1

Risâle-i Nûr’un Mektûbât adlı mecmûasında ise şöyle denilmiştir:

“Üçüncü İşâret: وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ اْلاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ fıkrası ifade ediyor ki: Dünya, bir destgâh ve bir mezraadır, âhiret pazarına münâsib olan mahsûlâtı yetiştirir. Çok Sözlerde isbât etmişiz: Nasıl ki cinn ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de: Dünyanın sâir mevcûdâtı dahî, âhiret hesâbına çok vazîfeler görüyorlar ve çok mahsûlât yetiştiriyorlar. Belki Küre-i Arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki: Onun içindir. Bu sefîne-i Rabbâniye, yirmi dört bin senelik bir mesâfeyi bir senede geçip meydan-ı haşrin etrâfında dönüyor. Meselâ; ehl-i Cennet, elbette arzu ederler ki; dünya mâcerâlarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o mâcerâların levhalarını ve misâllerini görmeyi çok merâk ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vak’aları müşâhede etseler, çok mütelezziz olurlar.

Madem öyledir, herhalde dâr-ı lezzet ve menzil-i saâdet olan dâr-ı Cennet’te عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ işâretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî mâcerâların muhâveresi ve dünyevî hâdisatın manzaraları Cennet’te bulunacaktır. İşte bu güzel mevcûdâtın bir an görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menazır-ı sermediyyeyi teşkîl etmek için, bir fabrika destgâhları hükmünde görünüyor.

Meselâ: Nasılki ehl-i medeniyyet, fâni vaziyetlere bir nev’i bekâ vermek ve ehl-i istikbâle yadigâr bırakmak için; güzel veya garîb vaziyetlerin suretlerini

 


[1]  Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, s. 689.

Seite 92

ŞERH

“Dünyada اَلْحُبُّ فِى اللّٰهِ hükmünce sâlih ahbâblara muhabbetin netîcesi: Cennet’te عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ile ta’bîr edilen, karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup hoş, şîrîn, güzel, tatlı bir surette, dünya mâcerâlarını ve kadîm olan hâtırâtlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri suretinde; firâksız, sâfî bir muhabbet ve sohbet suretinde ahbâblarıyla görüştüreceği, Kur’ân’ın nassıyla sabittir.”1

Risâle-i Nûr’un Mektûbât adlı mecmûasında ise şöyle denilmiştir:

“Üçüncü İşâret: وَثَالِثًا : مَعَ نَشْرِ الثَّمَرَاتِ اْلاُخْرَوِيَّةِ وَالْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ fıkrası ifade ediyor ki: Dünya, bir destgâh ve bir mezraadır, âhiret pazarına münâsib olan mahsûlâtı yetiştirir. Çok Sözlerde isbât etmişiz: Nasıl ki cinn ve insin amelleri âhiret pazarına gönderiliyor. Öyle de: Dünyanın sâir mevcûdâtı dahî, âhiret hesâbına çok vazîfeler görüyorlar ve çok mahsûlât yetiştiriyorlar. Belki Küre-i Arz, onlar için geziyor; belki denilebilir ki: Onun içindir. Bu sefîne-i Rabbâniye, yirmi dört bin senelik bir mesâfeyi bir senede geçip meydan-ı haşrin etrâfında dönüyor. Meselâ; ehl-i Cennet, elbette arzu ederler ki; dünya mâcerâlarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o mâcerâların levhalarını ve misâllerini görmeyi çok merâk ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vak’aları müşâhede etseler, çok mütelezziz olurlar.

Madem öyledir, herhalde dâr-ı lezzet ve menzil-i saâdet olan dâr-ı Cennet’te عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ işâretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî mâcerâların muhâveresi ve dünyevî hâdisatın manzaraları Cennet’te bulunacaktır. İşte bu güzel mevcûdâtın bir an görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menazır-ı sermediyyeyi teşkîl etmek için, bir fabrika destgâhları hükmünde görünüyor.

Meselâ: Nasılki ehl-i medeniyyet, fâni vaziyetlere bir nev’i bekâ vermek ve ehl-i istikbâle yadigâr bırakmak için; güzel veya garîb vaziyetlerin suretlerini

 


[1]  Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, s. 689.

Seite 93

ŞERH

alıp sinema perdeleriyle istikbâle hediyye ediyor, zaman-ı mâzîyi zaman-ı halde ve istikbâlde gösteriyor ve dercediyorlar.

Aynen öyle de: Şu mevcûdât-ı bahariye ve dünyeviyyede kısa bir hayât geçirdikten sonra, onların Sâni'-i Hakîm'i âlem-i bekâya âid gâyelerini o âleme kaydetmekle beraber âlem-i ebedîde, sermedî manzaralarda onların etvâr-ı hayâtlarında gördükleri vezâif-i hayâtiyeyi ve mu'cizat-ı Sübhâniyeyi, menazır-ı sermediyyede kaydetmek, muktezâ-yı ism-i Hakîm ve Rahîm ve Vedûd'dur.”1

Evet, Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri’nin dediği gibi; nasıl ki ehl-i medeniyyet, fânî vaziyetlere bir nev’i bekâ vermek ve ehl-i istikbâle hediyye bırakmak için çok masraflarla güzel ve garîb vaziyetlerin suretlerini yan yana getirip şerîtler teşkîl ederek sinemada veya televizyonda gösterirler. Aynen bunun gibi; Cenâb-ı Hakk’ın da bir şeridi, zamandır; bütün mevcûdâtı ona takmış, Güneş’ten, Ay’dan, ta yıldızlara kadar hepsini ebedî bir âleme manzaralar teşkîl etmek için o şeride takıp gösteriyor. Onları götürüp arkalarından yenilerini getiriyor.

Nasıl ki; sinemada gösterilecek bir film için büyük bir masârifle evvelâ levhalar tesbît edilir, sahneler hazırlanır, daha sonra levhalar kaydedilip o sahneler dağıtılır. Yeni yeni sahneler teşkîl ettirilir. Böylece o kaydedilen levhalardan bir film oluşturulup sinemada seyircilere gösterilir. Aynen öyle de; her gün, belki her saat zarfında binlerce mahlûkat, pek çok masârifle vücûda geliyor. Daha sonra onlar, dağıtılıp yerlerine yenileri getiriliyor. Bu toplayıp dağıtmakta elbette bir gâye ve maksad vardır. Bu masârif, boşu boşuna yapılmıyor.

Demek teşkîl olunan bu levhalar, ebedî bir Cennet’te mukîm seyircilere gösterilmek içindir.

Hülasa: Yukarıdaki îzâhâttan da anlaşılacağı üzere; ehl-i Cennet, hem dünyevî mâcerâları birbirlerine tahattur ettirip naklederler; hem de o

 


[1]  Mektûbât, 24. Mektûb, s. 293-294.

Seite 94

ŞERH

alıp sinema perdeleriyle istikbâle hediyye ediyor, zaman-ı mâzîyi zaman-ı halde ve istikbâlde gösteriyor ve dercediyorlar.

Aynen öyle de: Şu mevcûdât-ı bahariye ve dünyeviyyede kısa bir hayât geçirdikten sonra, onların Sâni'-i Hakîm'i âlem-i bekâya âid gâyelerini o âleme kaydetmekle beraber âlem-i ebedîde, sermedî manzaralarda onların etvâr-ı hayâtlarında gördükleri vezâif-i hayâtiyeyi ve mu'cizat-ı Sübhâniyeyi, menazır-ı sermediyyede kaydetmek, muktezâ-yı ism-i Hakîm ve Rahîm ve Vedûd'dur.”1

Evet, Üstad Bediüzzaman (ra) Hazretleri’nin dediği gibi; nasıl ki ehl-i medeniyyet, fânî vaziyetlere bir nev’i bekâ vermek ve ehl-i istikbâle hediyye bırakmak için çok masraflarla güzel ve garîb vaziyetlerin suretlerini yan yana getirip şerîtler teşkîl ederek sinemada veya televizyonda gösterirler. Aynen bunun gibi; Cenâb-ı Hakk’ın da bir şeridi, zamandır; bütün mevcûdâtı ona takmış, Güneş’ten, Ay’dan, ta yıldızlara kadar hepsini ebedî bir âleme manzaralar teşkîl etmek için o şeride takıp gösteriyor. Onları götürüp arkalarından yenilerini getiriyor.

Nasıl ki; sinemada gösterilecek bir film için büyük bir masârifle evvelâ levhalar tesbît edilir, sahneler hazırlanır, daha sonra levhalar kaydedilip o sahneler dağıtılır. Yeni yeni sahneler teşkîl ettirilir. Böylece o kaydedilen levhalardan bir film oluşturulup sinemada seyircilere gösterilir. Aynen öyle de; her gün, belki her saat zarfında binlerce mahlûkat, pek çok masârifle vücûda geliyor. Daha sonra onlar, dağıtılıp yerlerine yenileri getiriliyor. Bu toplayıp dağıtmakta elbette bir gâye ve maksad vardır. Bu masârif, boşu boşuna yapılmıyor.

Demek teşkîl olunan bu levhalar, ebedî bir Cennet’te mukîm seyircilere gösterilmek içindir.

Hülasa: Yukarıdaki îzâhâttan da anlaşılacağı üzere; ehl-i Cennet, hem dünyevî mâcerâları birbirlerine tahattur ettirip naklederler; hem de o

 


[1]  Mektûbât, 24. Mektûb, s. 293-294.

Seite 95

ŞERH

Evet, ehl-i Cennet, Cennet’te ebediyyen hiçbir elem ve keder görmeden, dâima sonsuz lezzet içinde mes’ûdâne yaşarlar. Elemsiz, kedersiz her çeşit lezzete gark olurlar. Çünkü Cennet, sadece keyif ve lezzet yeridir.

Hem Cennet’te, zaman yoktur. Buna binâen; lezzet ve zevk, sabit değil; devamlı olarak artar. Meselâ; ehl-i Cennet, bir saat evvel bir hûrî ile temâs etti. Bu temâstan aldığı lezzet ve zevk, sanki ona dünyanın altmış sene ömrü geçmiş gibi görünür. Yani, o kadar lezzet ve zevk hisseder. Fakat bir saat sonra bir daha temâs ettiği zaman; hem o hûrî, hem de onun kocası, binlerce derece daha fazla artmış olarak o lezzet ve zevki hissederler ve yaşarlar. Bu lezzet ve zevk, evvelkisi gibi değildir; arttıkça artıyor. Cennet’in her nimetinden alınan lezzet, devamlı olarak ziyâdelik gösterir.

Hem meselâ; bir mü’min, Cennet’te bir meyve yer; bir saat sonra o meyveden tekrâr yer. Sonra yediği o meyvenin lezzeti, evvel yediği meyvenin lezzetinden farklıdır; ikisi arasında pek büyük bir fark vardır. Demek o iki meyvenin suret ve şekli,وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا âyetinin ifadesiyle birbirine benzer; fakat tad ve lezzeti benzemez. Bu lezzet, mütemâdiyen artar.

Hem meselâ; cemâlullah ile müşerref olan birisinin, ikinci def’a müşerref olduğunda aldığı lezzet aynı değildir; ikinci def’a aldığı ma’nevî ve rûhî lezzet ve zevk, birincisine göre daha fazladır. Bu saâdetteki lezzet ve zevk de devamlı olarak artar.

Hem meselâ; Resûl-i Ekrem (asm)’ın yanına gittiği zaman; bir saat evvelki ziyâret ile bir saat sonraki ziyâret bir değildir; ikincisinde daha fazla lezzet alır. Bu sırrın sırrı şudur: Ellah Bâkî’dir, bütün esmâsı da bâkîdir, onun hazînesi sonsuz ve geniştir. O sonsuz hazîneden akıp gelen nimetler de sonsuzdur. Zîrâ nihâyetsizin nihâyeti olamaz. O halde nihâyetsiz, nihâyetsizi iktizâ eder. Âmennâ!

Sual: Ehl-i Cennet, durmadan nimet mi istiyor?

Elcevâb: Hayır. Cennet’te tüm arzular yerine geliyor. Artık isteyecek bir

 

Seite 96

ŞERH

Evet, ehl-i Cennet, Cennet’te ebediyyen hiçbir elem ve keder görmeden, dâima sonsuz lezzet içinde mes’ûdâne yaşarlar. Elemsiz, kedersiz her çeşit lezzete gark olurlar. Çünkü Cennet, sadece keyif ve lezzet yeridir.

Hem Cennet’te, zaman yoktur. Buna binâen; lezzet ve zevk, sabit değil; devamlı olarak artar. Meselâ; ehl-i Cennet, bir saat evvel bir hûrî ile temâs etti. Bu temâstan aldığı lezzet ve zevk, sanki ona dünyanın altmış sene ömrü geçmiş gibi görünür. Yani, o kadar lezzet ve zevk hisseder. Fakat bir saat sonra bir daha temâs ettiği zaman; hem o hûrî, hem de onun kocası, binlerce derece daha fazla artmış olarak o lezzet ve zevki hissederler ve yaşarlar. Bu lezzet ve zevk, evvelkisi gibi değildir; arttıkça artıyor. Cennet’in her nimetinden alınan lezzet, devamlı olarak ziyâdelik gösterir.

Hem meselâ; bir mü’min, Cennet’te bir meyve yer; bir saat sonra o meyveden tekrâr yer. Sonra yediği o meyvenin lezzeti, evvel yediği meyvenin lezzetinden farklıdır; ikisi arasında pek büyük bir fark vardır. Demek o iki meyvenin suret ve şekli,وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا âyetinin ifadesiyle birbirine benzer; fakat tad ve lezzeti benzemez. Bu lezzet, mütemâdiyen artar.

Hem meselâ; cemâlullah ile müşerref olan birisinin, ikinci def’a müşerref olduğunda aldığı lezzet aynı değildir; ikinci def’a aldığı ma’nevî ve rûhî lezzet ve zevk, birincisine göre daha fazladır. Bu saâdetteki lezzet ve zevk de devamlı olarak artar.

Hem meselâ; Resûl-i Ekrem (asm)’ın yanına gittiği zaman; bir saat evvelki ziyâret ile bir saat sonraki ziyâret bir değildir; ikincisinde daha fazla lezzet alır. Bu sırrın sırrı şudur: Ellah Bâkî’dir, bütün esmâsı da bâkîdir, onun hazînesi sonsuz ve geniştir. O sonsuz hazîneden akıp gelen nimetler de sonsuzdur. Zîrâ nihâyetsizin nihâyeti olamaz. O halde nihâyetsiz, nihâyetsizi iktizâ eder. Âmennâ!

Sual: Ehl-i Cennet, durmadan nimet mi istiyor?

Elcevâb: Hayır. Cennet’te tüm arzular yerine geliyor. Artık isteyecek bir

 

Seite 97

ŞERH

Bir başka adam da şöyle sordu:

- Yâ Resûlellâh! Cennet’te deve de var mıdır? Resûlullâh (sav), bu adama arkadaşına söylediği şekilde söylemedi ve şöyle buyurdu:

إِنْ يُدْخِلْكَ اللّٰهُ الْجَنَّةَ يَكُنْ لَكَ ف۪يهَا مَا اشْتَهَتْ نَفْسُكَ وَلَذَّتْ عَيْنُكَ.

“Ellah, seni Cennet’e koyarsa; canının çektiği ve gözünün hoşlandığı her şey senin olacaktır.”1

عَنْ أَب۪ي أَيُّوبَ، قَالَ: أَتٰى أَعْرَابِيٌّ اَلنَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنّ۪ي أُحِبُّ الْخَيْلَ، أَفِي الْجَنَّةِ خَيْلٌ؟ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنْ أُدْخِلْتَ الْجَنَّةَ أُت۪يتَ بِفَرَسٍ مِنْ يَاقُوتَةٍ لَهُ جَنَاحَانِ فَحُمِلْتَ عَلَيْهِ، ثُمَّ طَارَ بِكَ حَيْثُ شِئْتَ.

Ebû Eyyûb (ra)’dan rivâyetle, o şöyle demiştir: Bir bedevî, Resûlullâh (asm)’a gelerek,

- Yâ Resûlellâh! Ben, muhakkak atları seviyorum. Acaba Cennet’te at var mıdır? Dedi. Resûlullâh (asm), buyurdular ki:

- Cennet’e girdiğinde, sana iki kanadı olan yâkuttan bir at getirilir; üzerine bindirilirsin. Sonra o at, dilediğin yere doğru seni uçurur.”2

وَرُوِيَ عَن عَليّ رَضِي الله عَنهُ قَالَ سَمِعت رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم يَقُول إِن فِي الْجنَّة لشَجَرَة يخرج من أَعْلَاهَا حلل وَمن أَسْفَلهَا خيل من ذهب مسرجة ملجمة من در وَيَاقُوت لَا تروث وَلَا تبول لَهَا أَجْنِحَة خطوها

 


[1]  Tirmizî, 38/11, Hadîs No: 2718.

[2]  Tirmizî, 2544; Taberânî fi’l-Kebîr, 4/180; Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 423.

Seite 98

ŞERH

Bir başka adam da şöyle sordu:

- Yâ Resûlellâh! Cennet’te deve de var mıdır? Resûlullâh (sav), bu adama arkadaşına söylediği şekilde söylemedi ve şöyle buyurdu:

إِنْ يُدْخِلْكَ اللّٰهُ الْجَنَّةَ يَكُنْ لَكَ ف۪يهَا مَا اشْتَهَتْ نَفْسُكَ وَلَذَّتْ عَيْنُكَ.

“Ellah, seni Cennet’e koyarsa; canının çektiği ve gözünün hoşlandığı her şey senin olacaktır.”1

عَنْ أَب۪ي أَيُّوبَ، قَالَ: أَتٰى أَعْرَابِيٌّ اَلنَّبِيَّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنّ۪ي أُحِبُّ الْخَيْلَ، أَفِي الْجَنَّةِ خَيْلٌ؟ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنْ أُدْخِلْتَ الْجَنَّةَ أُت۪يتَ بِفَرَسٍ مِنْ يَاقُوتَةٍ لَهُ جَنَاحَانِ فَحُمِلْتَ عَلَيْهِ، ثُمَّ طَارَ بِكَ حَيْثُ شِئْتَ.

Ebû Eyyûb (ra)’dan rivâyetle, o şöyle demiştir: Bir bedevî, Resûlullâh (asm)’a gelerek,

- Yâ Resûlellâh! Ben, muhakkak atları seviyorum. Acaba Cennet’te at var mıdır? Dedi. Resûlullâh (asm), buyurdular ki:

- Cennet’e girdiğinde, sana iki kanadı olan yâkuttan bir at getirilir; üzerine bindirilirsin. Sonra o at, dilediğin yere doğru seni uçurur.”2

وَرُوِيَ عَن عَليّ رَضِي الله عَنهُ قَالَ سَمِعت رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم يَقُول إِن فِي الْجنَّة لشَجَرَة يخرج من أَعْلَاهَا حلل وَمن أَسْفَلهَا خيل من ذهب مسرجة ملجمة من در وَيَاقُوت لَا تروث وَلَا تبول لَهَا أَجْنِحَة خطوها

 


[1]  Tirmizî, 38/11, Hadîs No: 2718.

[2]  Tirmizî, 2544; Taberânî fi’l-Kebîr, 4/180; Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 423.

Seite 99

ŞERH

مد الْبَصَر فَيركبهَا أهل الْجنَّة فتطير بهم حَيْثُ شاؤوا فَيَقُول الَّذين أَسْفَل مِنْهُم دَرَجَة يَا رب بِمَا بلغ عِبَادك هَذِه الْكَرَامَة كلهَا قَالَ فَيُقَال لَهُم كَانُوا يصلونَ بِاللَّيْلِ وكنتم تنامون وَكَانُوا يَصُومُونَ وكنتم تَأْكُلُونَ وَكَانُوا يُنْفقُونَ وكنتم تبخلون وَكَانُوا يُقَاتلُون وكنتم تجبنون

Hazret-i Ali (ra), Resûlullâh (sav) şunları söylerken işittim, dedi:

“Cennet’te bir ağac vardır. Yüksek dallarından kıymetli elbiseler çıkar. Alt dallarından ise, eğeri ve gemi inci ve yâkuttan olan altın atlar çıkar. Dışkılamayan ve bevletmeyen o atların kanatları vardır. Her adımı gözün gördüğü yere kadar uzanır. Cennet ehli, bu atlara biner, diledikleri yerlere uçarlar. O sırada aşağı derecede olanlar,

- Ya Rabbi! Bu yüce kulların, bu kadar ikrâm ve nimetlere nasıl kavuştular? Deyince, onlara:

- Onlar, geceleri namaz kılıyordu, siz uyuyordunuz. Onlar, nâfile oruç tutuyordu, siz yiyordunuz. Onlar cömertçe hayır yapıyor, sadaka veriyordu. Siz, cimrilik ediyordunuz. Onlar, Savaşıyordu, siz korkuyordunuz, denilir.”1

عَن شفي بن ماتع أَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ إِن من نعيم أهل الْجنَّة أَنهم يتزاورون على المطايا والنجب وَإِنَّهُم يُؤْتونَ فِي الْجنَّة بخيل مسرجة ملجمة لَا تروث وَلَا تبول فيركبونها حَتَّى ينْتَهوا حَيْثُ شَاءَ الله عز وَجل

Şufiy bin Mâti’ (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 381-382.

Seite 100

ŞERH

مد الْبَصَر فَيركبهَا أهل الْجنَّة فتطير بهم حَيْثُ شاؤوا فَيَقُول الَّذين أَسْفَل مِنْهُم دَرَجَة يَا رب بِمَا بلغ عِبَادك هَذِه الْكَرَامَة كلهَا قَالَ فَيُقَال لَهُم كَانُوا يصلونَ بِاللَّيْلِ وكنتم تنامون وَكَانُوا يَصُومُونَ وكنتم تَأْكُلُونَ وَكَانُوا يُنْفقُونَ وكنتم تبخلون وَكَانُوا يُقَاتلُون وكنتم تجبنون

Hazret-i Ali (ra), Resûlullâh (sav) şunları söylerken işittim, dedi:

“Cennet’te bir ağac vardır. Yüksek dallarından kıymetli elbiseler çıkar. Alt dallarından ise, eğeri ve gemi inci ve yâkuttan olan altın atlar çıkar. Dışkılamayan ve bevletmeyen o atların kanatları vardır. Her adımı gözün gördüğü yere kadar uzanır. Cennet ehli, bu atlara biner, diledikleri yerlere uçarlar. O sırada aşağı derecede olanlar,

- Ya Rabbi! Bu yüce kulların, bu kadar ikrâm ve nimetlere nasıl kavuştular? Deyince, onlara:

- Onlar, geceleri namaz kılıyordu, siz uyuyordunuz. Onlar, nâfile oruç tutuyordu, siz yiyordunuz. Onlar cömertçe hayır yapıyor, sadaka veriyordu. Siz, cimrilik ediyordunuz. Onlar, Savaşıyordu, siz korkuyordunuz, denilir.”1

عَن شفي بن ماتع أَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ إِن من نعيم أهل الْجنَّة أَنهم يتزاورون على المطايا والنجب وَإِنَّهُم يُؤْتونَ فِي الْجنَّة بخيل مسرجة ملجمة لَا تروث وَلَا تبول فيركبونها حَتَّى ينْتَهوا حَيْثُ شَاءَ الله عز وَجل

Şufiy bin Mâti’ (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 381-382.

Seite 101

ŞERH

ve kuvâların inkişâf eder. Çünkü sen, burada küllîleşerek kâinât kadar ibâdet etmişsin. Öyle ise, kâinât kadar bir mükâfât lâzımdır. Gerçi böyle bir ibâdete, bi’l-fiil ancak ehass-ı havâss muvaffak olabilir. Fakat her bir mü’minin, ibâdet esnasındaki hâlis ve küllî niyyeti, bu hakîkati taşıyor; mü’min, derecesine göre -bilsin, bilmesin- bu sırra mazhar olur. Demek böyle bir mükâfât, amelimize göre değil; niyyetimize göre veriliyor. “Mü’minin niyyeti, amelinden hayırlıdır.”1 hadîs-i şerîfi, bu sırra bakıyor.

Hem böyle bir mükâfât, Ellah yolunda maddeten ve ma’nen, seyfen ve ilmen cihâd etmekle elde edilebilir. Mâlik bin Enes (ra), Resûlullâh (sav)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etti:

غَدْوَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ أَوْ رَوْحَةٌ، خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا وَلَقَابُ قَوْسِ أَحَدِكُمْ أَوْ مَوْضِعُ قَدَمٍ مِنَ الْجَنَّةِ خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا وَلَوْ أَنَّ امْرَأَةً مِنْ نِسَاءِ أَهْلِ الْجَنَّةِ اطَّلَعَتْ إِلَى الْاَرْضِ لَاَضَاءَتْ مَا بَيْنَهُمَا وَلَمَلَاَتْ مَا بَيْنَهُمَا ر۪يحًا وَلَنَص۪يفُهَا عَلٰى رَأْسِهَا خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا.

“(Sabâhleyin veya akşâmleyin herhangi bir vakitte Ellah yolunda) cihâd için (bir kere yürüyüş, dünyadan ve dünyadaki şeylerin hepsinden hayırlıdır. Sizden birinin kâb-ı kavsı) yani, yayının orta kısmıyla yay telinin arası veya yayın iki ucunun arası veya bir zirâ’ mesâfesi (kadar yer veya ayağının bastığı kadar bir yer, dünya ve içindekilerin hepsinden hayırlıdır. Ehl-i Cennet kadınlarından biri, dünyaya muttali’ olup görülse, semâ ile yer arasını ışıklandırır; yer ve gök arasını güzel kokusuyla doldurur. Başındaki himârı, yani başörtüsü, dünya ve içindekilerden hayırlıdır.)2

Evet, Cennet’ten bir yay kadar bir yer, bütün dünyadan daha hayırlıdır. Çünkü o yer, ebedîdir; bütün dünya ise, fânîdir. Cennet kadınlarından birinin saçından bir tel, şu dünyaya görünse, Güneş güzelliğini kaybeder. Yani, bu

 


[1]  Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 6/185; Ebû Naîm, El-Hilye, 3/255.

[2]  Buhârî, 2793; Müslim, 1882; İbn-i Mâce, 2755; Tirmizî, 1649; Ahmed, 10902.

Seite 102

ŞERH

ve kuvâların inkişâf eder. Çünkü sen, burada küllîleşerek kâinât kadar ibâdet etmişsin. Öyle ise, kâinât kadar bir mükâfât lâzımdır. Gerçi böyle bir ibâdete, bi’l-fiil ancak ehass-ı havâss muvaffak olabilir. Fakat her bir mü’minin, ibâdet esnasındaki hâlis ve küllî niyyeti, bu hakîkati taşıyor; mü’min, derecesine göre -bilsin, bilmesin- bu sırra mazhar olur. Demek böyle bir mükâfât, amelimize göre değil; niyyetimize göre veriliyor. “Mü’minin niyyeti, amelinden hayırlıdır.”1 hadîs-i şerîfi, bu sırra bakıyor.

Hem böyle bir mükâfât, Ellah yolunda maddeten ve ma’nen, seyfen ve ilmen cihâd etmekle elde edilebilir. Mâlik bin Enes (ra), Resûlullâh (sav)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etti:

غَدْوَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ أَوْ رَوْحَةٌ، خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا وَلَقَابُ قَوْسِ أَحَدِكُمْ أَوْ مَوْضِعُ قَدَمٍ مِنَ الْجَنَّةِ خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا وَلَوْ أَنَّ امْرَأَةً مِنْ نِسَاءِ أَهْلِ الْجَنَّةِ اطَّلَعَتْ إِلَى الْاَرْضِ لَاَضَاءَتْ مَا بَيْنَهُمَا وَلَمَلَاَتْ مَا بَيْنَهُمَا ر۪يحًا وَلَنَص۪يفُهَا عَلٰى رَأْسِهَا خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا.

“(Sabâhleyin veya akşâmleyin herhangi bir vakitte Ellah yolunda) cihâd için (bir kere yürüyüş, dünyadan ve dünyadaki şeylerin hepsinden hayırlıdır. Sizden birinin kâb-ı kavsı) yani, yayının orta kısmıyla yay telinin arası veya yayın iki ucunun arası veya bir zirâ’ mesâfesi (kadar yer veya ayağının bastığı kadar bir yer, dünya ve içindekilerin hepsinden hayırlıdır. Ehl-i Cennet kadınlarından biri, dünyaya muttali’ olup görülse, semâ ile yer arasını ışıklandırır; yer ve gök arasını güzel kokusuyla doldurur. Başındaki himârı, yani başörtüsü, dünya ve içindekilerden hayırlıdır.)2

Evet, Cennet’ten bir yay kadar bir yer, bütün dünyadan daha hayırlıdır. Çünkü o yer, ebedîdir; bütün dünya ise, fânîdir. Cennet kadınlarından birinin saçından bir tel, şu dünyaya görünse, Güneş güzelliğini kaybeder. Yani, bu

 


[1]  Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 6/185; Ebû Naîm, El-Hilye, 3/255.

[2]  Buhârî, 2793; Müslim, 1882; İbn-i Mâce, 2755; Tirmizî, 1649; Ahmed, 10902.

Seite 103

ŞERH

durum, onun güzelliğinden kinâyedir. Madem böyle bir güzellik ve böyle güzel bir memleketiniz var. Öyle ise, daha ne duruyorsunuz ey gençler ve ihtiyârlar! Neyi bekliyorsunuz! Çalışın, böyle bir Cennet’i kazanın.

Hem ehl-i Cennet, bazen Cehennem’i seyretmek isterler. Cennet’te yüksek bir yere çıkarlar; orada ahvâl-i Cehennem’i seyrederler. Dünyâda iken; beraber oldukları arkadaşlarının oradaki durumunu müşâhede ederler. Zîrâ bunlar, âhirete inanmadıkları için Cehennem’e girmiş; orada azâb çekiyorlar. Kur’ân, bu mâcerâyı, Sâffât Sûresi, 50-57. âyet-i kerîmelerinde şöyle anlatıyor:

فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ

“(Onların) o Cennet nimetlerinden istifade eden Cennet ehlinin (bazıları bazılarına karşı yönelerek) sohbette bulunurlar ve karşılıklı birbirlerinden (sormaya başlarlar.) Dünyâda iken görmüş, geçirmiş oldukları bir takım işleri hatırlamış bulunurlar.”1

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ اِنّ۪ي كَانَ ل۪ي قَر۪ينٌ

“(Onlardan) o Cennet ehlinden (biri der ki: Benim,) dünyada iken, (muhakkak bir arkadaşım var idi.) Âhiret hayâtını tasdîk ettiğim için beni kınardı; kendisi bu ebedî hayâta aslâ inanmazdı.”2

يَقُولُ اَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّق۪ينَ

“İnancımdan dolayı taaccüb ederek (derdi ki: Sen de hakîkaten) âhiret hayâtını (tasdîk edenlerden misin?) Sen de öyle olmayacak bir şeye inanır mısın?”3

ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَد۪ينُونَ

 


[1]  Sâffât, 37:50.

[2]  Sâffât, 37:51.

[3]  Sâffât, 37:52.

Seite 104

ŞERH

durum, onun güzelliğinden kinâyedir. Madem böyle bir güzellik ve böyle güzel bir memleketiniz var. Öyle ise, daha ne duruyorsunuz ey gençler ve ihtiyârlar! Neyi bekliyorsunuz! Çalışın, böyle bir Cennet’i kazanın.

Hem ehl-i Cennet, bazen Cehennem’i seyretmek isterler. Cennet’te yüksek bir yere çıkarlar; orada ahvâl-i Cehennem’i seyrederler. Dünyâda iken; beraber oldukları arkadaşlarının oradaki durumunu müşâhede ederler. Zîrâ bunlar, âhirete inanmadıkları için Cehennem’e girmiş; orada azâb çekiyorlar. Kur’ân, bu mâcerâyı, Sâffât Sûresi, 50-57. âyet-i kerîmelerinde şöyle anlatıyor:

فَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ

“(Onların) o Cennet nimetlerinden istifade eden Cennet ehlinin (bazıları bazılarına karşı yönelerek) sohbette bulunurlar ve karşılıklı birbirlerinden (sormaya başlarlar.) Dünyâda iken görmüş, geçirmiş oldukları bir takım işleri hatırlamış bulunurlar.”1

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ اِنّ۪ي كَانَ ل۪ي قَر۪ينٌ

“(Onlardan) o Cennet ehlinden (biri der ki: Benim,) dünyada iken, (muhakkak bir arkadaşım var idi.) Âhiret hayâtını tasdîk ettiğim için beni kınardı; kendisi bu ebedî hayâta aslâ inanmazdı.”2

يَقُولُ اَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّق۪ينَ

“İnancımdan dolayı taaccüb ederek (derdi ki: Sen de hakîkaten) âhiret hayâtını (tasdîk edenlerden misin?) Sen de öyle olmayacak bir şeye inanır mısın?”3

ءَاِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَد۪ينُونَ

 


[1]  Sâffât, 37:50.

[2]  Sâffât, 37:51.

[3]  Sâffât, 37:52.

Seite 105

ŞERH

Hem Cehennem’dekiler de düşmanları olan Cennet’tekilerin hayât-ı mes’udânelerini seyrederler. Bununla da onların azâb ve elemleri artar. Ellah, ashâb-ı Cennet ile ashâb-ı Cehennem’i, karşı karşıya getirir; onları birbirine gösterir. Bu, kudret-i İlâhiyye noktasında gâyet ma’kûl ve kolaydır.

Ehl-i Cennet, Cennet’e, ehl-i Cehennem de Cehennem’e girdikten sonra her iki gürûh birbirlerini görüp konuşurlar. A’râf Sûresi’nde şöyle buyrulmaktadır:

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّاۜ قَالُوا نَعَمْۚ فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَ

“(Ehl-i Cennet, Cehennem ehline nidâ edip: ‘Rabbimizin bize va’dettiğini) dünyada iken bize peygamberleri vâsıtasıyla bildirdiği sevâbları, nimetleri, yüce makâmları (biz, şübhe yok ki, hak) sabit (bulduk.) O İlâhî va’d sebebiyle bu büyük mevkîlere kavuştuk. (Siz de Rabbinizin vâ’dettiğini) âhiret hayâtını, mü’minlerin o âhiret hayâtında nimetlere ulaşacaklarını, inkârcıların da lâyık oldukları cezâlara kavuşacaklarını (hakîkaten vâki’ buldunuz mu?’) Siz, dünyada iken bunları tasdîk etmiyordunuz, (diye soracaklar.) O inkârcıların ne kadar yanlış hareket ettiklerini kendilerine bu şekilde hatırlatacaklardır. (Onlar da:) O inkârcılar da (‘Evet.’ Diyecekler.) Ellah’ın va’dînin gerçekleşmiş olduğunu i’tirâf etmeye mecbûr kalacaklardır. (Derken,) böyle bir konuşmada bulunurlarken bu iki fırkanın (aralarında bir münâdî: ‘Ellahu Teâlâ’nın la’neti, zâlimlerin üzerinedir.’ diye nidâ edecektir.) Evet zâlimler, zulümlerinin cezâsı olmak üzere böyle bir la’neti hak etmişlerdir.”1

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ

 


[1]  A’râf, 7:44.

Seite 106

ŞERH

Hem Cehennem’dekiler de düşmanları olan Cennet’tekilerin hayât-ı mes’udânelerini seyrederler. Bununla da onların azâb ve elemleri artar. Ellah, ashâb-ı Cennet ile ashâb-ı Cehennem’i, karşı karşıya getirir; onları birbirine gösterir. Bu, kudret-i İlâhiyye noktasında gâyet ma’kûl ve kolaydır.

Ehl-i Cennet, Cennet’e, ehl-i Cehennem de Cehennem’e girdikten sonra her iki gürûh birbirlerini görüp konuşurlar. A’râf Sûresi’nde şöyle buyrulmaktadır:

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابَ النَّارِ اَنْ قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّاۜ قَالُوا نَعَمْۚ فَاَذَّنَ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ اَنْ لَعْنَةُ اللّٰهِ عَلَى الظَّالِم۪ينَ

“(Ehl-i Cennet, Cehennem ehline nidâ edip: ‘Rabbimizin bize va’dettiğini) dünyada iken bize peygamberleri vâsıtasıyla bildirdiği sevâbları, nimetleri, yüce makâmları (biz, şübhe yok ki, hak) sabit (bulduk.) O İlâhî va’d sebebiyle bu büyük mevkîlere kavuştuk. (Siz de Rabbinizin vâ’dettiğini) âhiret hayâtını, mü’minlerin o âhiret hayâtında nimetlere ulaşacaklarını, inkârcıların da lâyık oldukları cezâlara kavuşacaklarını (hakîkaten vâki’ buldunuz mu?’) Siz, dünyada iken bunları tasdîk etmiyordunuz, (diye soracaklar.) O inkârcıların ne kadar yanlış hareket ettiklerini kendilerine bu şekilde hatırlatacaklardır. (Onlar da:) O inkârcılar da (‘Evet.’ Diyecekler.) Ellah’ın va’dînin gerçekleşmiş olduğunu i’tirâf etmeye mecbûr kalacaklardır. (Derken,) böyle bir konuşmada bulunurlarken bu iki fırkanın (aralarında bir münâdî: ‘Ellahu Teâlâ’nın la’neti, zâlimlerin üzerinedir.’ diye nidâ edecektir.) Evet zâlimler, zulümlerinin cezâsı olmak üzere böyle bir la’neti hak etmişlerdir.”1

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَۙ

 


[1]  A’râf, 7:44.

Seite 107

ŞERH

عَنِ الْمُجْرِم۪ينَ

“(Günâhkârlardan.) Ehl-i Cehennem’den, Cehennem’e atılmış olan inkârcı kimselerden, felâketlerinin sebebini sorup onlara suçlarını i’tirâf ettirmek isterler. Bu iki zümrenin bulundukları yerler birbirinden fevkalâde uzak bulunduğu halde aralarında böyle bir konuşmanın cereyânı, İlâhî bir kudret eseridir. Cenâb-ı Hak, bu hâlin küçük nümûnelerini dünya hayâtında bizlere gösteriyor ki, âhiret âlemindeki o müdhiş hâdiselerin inkârına mahal kalmasın. Evet, günümüz dünyasında doğuda bulunan bir insan, batıdaki bir insan ile telefonla konuşabiliyor, hattâ onu görebiliyor. Hâl böyleyken âhiretteki nice hârikaların meydana gelmesi nasıl imkânsız görülebilir!1

مَا سَلَكَكُمْ ف۪ي سَقَرَ

“Cennet’e girenler, Cehennemliklerden sorarlar: Ey Cehennem’e atılmış kimseler! (‘Sizi Cehennem’de bulunmaya ne şey sevk etti?’) Sizin bu felâketinize hangi hareketleriniz sebebiyyet verdi?”2

قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلّ۪ينَ

“O suçlular da bu cezâya müstehakk olmalarının sebeblerini açıklayıp (dediler ki: ‘Biz, namaz kılanlardan olmadık.’) Bu birinci sebeb.3

وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْك۪ينَ

“İkinci sebeb olarak da dediler ki: (‘Ve yoksullara yiyecek verir de olmadık.’) Kendi mallarımızdan Ellah’ın fakîr kullarına yardımda bulunmadık. Mâli vazîfeleri de yerine getirmedik.”4

وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَٓائِض۪ينَ

 


[1]  Müddessir, 74:41.

[2]  Müddessir, 74:42.

[3]  Müddessir, 74:43.

[4]  Müddessir, 74:44.

Seite 108

ŞERH

عَنِ الْمُجْرِم۪ينَ

“(Günâhkârlardan.) Ehl-i Cehennem’den, Cehennem’e atılmış olan inkârcı kimselerden, felâketlerinin sebebini sorup onlara suçlarını i’tirâf ettirmek isterler. Bu iki zümrenin bulundukları yerler birbirinden fevkalâde uzak bulunduğu halde aralarında böyle bir konuşmanın cereyânı, İlâhî bir kudret eseridir. Cenâb-ı Hak, bu hâlin küçük nümûnelerini dünya hayâtında bizlere gösteriyor ki, âhiret âlemindeki o müdhiş hâdiselerin inkârına mahal kalmasın. Evet, günümüz dünyasında doğuda bulunan bir insan, batıdaki bir insan ile telefonla konuşabiliyor, hattâ onu görebiliyor. Hâl böyleyken âhiretteki nice hârikaların meydana gelmesi nasıl imkânsız görülebilir!1

مَا سَلَكَكُمْ ف۪ي سَقَرَ

“Cennet’e girenler, Cehennemliklerden sorarlar: Ey Cehennem’e atılmış kimseler! (‘Sizi Cehennem’de bulunmaya ne şey sevk etti?’) Sizin bu felâketinize hangi hareketleriniz sebebiyyet verdi?”2

قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلّ۪ينَ

“O suçlular da bu cezâya müstehakk olmalarının sebeblerini açıklayıp (dediler ki: ‘Biz, namaz kılanlardan olmadık.’) Bu birinci sebeb.3

وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْك۪ينَ

“İkinci sebeb olarak da dediler ki: (‘Ve yoksullara yiyecek verir de olmadık.’) Kendi mallarımızdan Ellah’ın fakîr kullarına yardımda bulunmadık. Mâli vazîfeleri de yerine getirmedik.”4

وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَٓائِض۪ينَ

 


[1]  Müddessir, 74:41.

[2]  Müddessir, 74:42.

[3]  Müddessir, 74:43.

[4]  Müddessir, 74:44.

Seite 109

ŞERH

“(‘Ve) yine dediler ki: (Biz bâtıla dalanlar ile beraber dalan kimseler olduk.’) Meselâ: Bir takım inkârcı kimseleri taklîd ederek iman ve tâatten mahrûm kaldık. O dînsizlerin sözlerine bakarak Peygamber (asm) hakkında -hâşâ- yalancı, sihirbâz, mecnûn dedik. Kur’ân-ı Kerîm hakkında da -hâşâ- sihir, şiir, kehanet eseridir, deme cehâletinde bulunduk. Bu da üçüncü sebeb.”1

وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدّ۪ينِ

“(‘Ve) dördüncü sebebi beyân zımnında dediler ki: (biz, cezâ gününü) bir hesâb ve suale tâbi olacağımızı (yalanlar olmuştuk.’) Kıyâmetin vukû bulacağına inanmıyorduk.”2

حَتّٰٓى اَتٰينَا الْيَق۪ينُ

“(‘Tâ ki bize ölüm gelinceye kadar.’) Biz öyle bâtıl bir inanca sâhib olduk. Fakat ölünce ne kadar yanlış inançta, bâtıl i’tikâdda bulunmuş olduğumuzu anladık. Ne yazık ki; kaybedileni telâfi etmeye imkân kalmamış oldu.”3

Ehl-i Cehennem, Cehennem’e girdiğinde Cennet’teki yerini görür. Bu sebeble kendisini büyük bir hasret ve nedâmet kaplar. Ehl-i Cennet de Cennet’e girdiğinde Cehennem’deki yerini görür. Kendisini böyle bir azâbtan muhâfaza ettiği için Ellahu Teâlâ’ya şükreder. Resûl-i Ekrem (sav), Hazret-i Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edilen bir hadîs-i şerîflerinde bu hakîkati şöyle beyân buyurmuşlardır:

كلُّ أهلِ النَّارِ يرى مقعدَه من الجنَّةِ فيقولُ لو أنَّ الله هداني فتكونُ عليه حسرةً قال وكلُّ أهلِ الجنَّةِ يرى مقعدَه من النَّارِ فيقولُ لولا أنَّ اللهَ هداني فيكونُ له شكرًا

 


[1]  Müddessir, 74:45.

[2]  Müddessir, 74:46.

[3]  Müddessir, 74:47.

Seite 110

ŞERH

“(‘Ve) yine dediler ki: (Biz bâtıla dalanlar ile beraber dalan kimseler olduk.’) Meselâ: Bir takım inkârcı kimseleri taklîd ederek iman ve tâatten mahrûm kaldık. O dînsizlerin sözlerine bakarak Peygamber (asm) hakkında -hâşâ- yalancı, sihirbâz, mecnûn dedik. Kur’ân-ı Kerîm hakkında da -hâşâ- sihir, şiir, kehanet eseridir, deme cehâletinde bulunduk. Bu da üçüncü sebeb.”1

وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدّ۪ينِ

“(‘Ve) dördüncü sebebi beyân zımnında dediler ki: (biz, cezâ gününü) bir hesâb ve suale tâbi olacağımızı (yalanlar olmuştuk.’) Kıyâmetin vukû bulacağına inanmıyorduk.”2

حَتّٰٓى اَتٰينَا الْيَق۪ينُ

“(‘Tâ ki bize ölüm gelinceye kadar.’) Biz öyle bâtıl bir inanca sâhib olduk. Fakat ölünce ne kadar yanlış inançta, bâtıl i’tikâdda bulunmuş olduğumuzu anladık. Ne yazık ki; kaybedileni telâfi etmeye imkân kalmamış oldu.”3

Ehl-i Cehennem, Cehennem’e girdiğinde Cennet’teki yerini görür. Bu sebeble kendisini büyük bir hasret ve nedâmet kaplar. Ehl-i Cennet de Cennet’e girdiğinde Cehennem’deki yerini görür. Kendisini böyle bir azâbtan muhâfaza ettiği için Ellahu Teâlâ’ya şükreder. Resûl-i Ekrem (sav), Hazret-i Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edilen bir hadîs-i şerîflerinde bu hakîkati şöyle beyân buyurmuşlardır:

كلُّ أهلِ النَّارِ يرى مقعدَه من الجنَّةِ فيقولُ لو أنَّ الله هداني فتكونُ عليه حسرةً قال وكلُّ أهلِ الجنَّةِ يرى مقعدَه من النَّارِ فيقولُ لولا أنَّ اللهَ هداني فيكونُ له شكرًا

 


[1]  Müddessir, 74:45.

[2]  Müddessir, 74:46.

[3]  Müddessir, 74:47.

Seite 111

ŞERH

“(O Cennet’teki zât) Cennet ehlinden olan arkadaşlarına sözü yönelterek (diyecektir ki: ‘Değil mi, biz artık ölüler olmayacağız?’) Biz, bu Cennet’te ebedî kalacak, bir daha hayâttan mahrûm kalmayacağız.1

اِلَّا مَوْتَتَنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَ

“(‘İlk ölümümüz müstesnâ.) Dünyada iken öldük, kabirde de geçici bir hayât bularak sorgudan sonra yine hayâttan mahrûm kaldık. Fakat şimdi bu âhiret hayâtında ebedî hayâta kavuştuk, artık bir daha ölümü tatmayacağız. Bu, bizim için bir büyük nimettir. (Ve biz, azâb görücüler de olmayacağız değil mi?’) Bu da muhakkaktır.2

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

“(Şübhe yok ki; bu,) Cennet ehlinin nâil olacakları bu ebedî hayât, bu azâbtan tamâmen uzak bulunmak, (elbette en büyük bir kurtuluştur.)”3

Hadis-i şeriflerde ise bu hakikat şöyle ifade edilmiştir:

Abdullâh İbn-i Ömer (ra)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur:

يَدْخُلُ أَهْلُ الجَنَّةِ الجَنَّةَ وَأَهْلُ النَّارِ النَّارَ، ثُمَّ يَقُومُ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ: يَا أَهْلَ النَّارِ لاَ مَوْتَ، وَيَا أَهْلَ الجَنَّةِ لاَ مَوْتَ، خُلُودٌ.

“(Ehl-i Cennet, Cennet’e; ehl-i nâr, nâra dâhil olunca; aralarında bir müezzin) nidâ edici, (şöyle nidâ eder: Ey ehl-i nâr! Artık ölüm yoktur.) Ebedî olarak ateşte kalacaksınız. (Ey ehl-i Cennet! Size de ebediyyen ölüm yoktur. Siz de ebedî olarak Cennet’te kalacaksınız.)”4

 


[1]  Sâffât, 37:58.

[2]  Sâffât, 37:59.

[3]  Sâffât, 37:60.

[4]  Sahîhu’l-Buhârî, 81/50, 7/199; Müslim, 4/2189.

Seite 112

ŞERH

“(O Cennet’teki zât) Cennet ehlinden olan arkadaşlarına sözü yönelterek (diyecektir ki: ‘Değil mi, biz artık ölüler olmayacağız?’) Biz, bu Cennet’te ebedî kalacak, bir daha hayâttan mahrûm kalmayacağız.1

اِلَّا مَوْتَتَنَا الْاُو۫لٰى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّب۪ينَ

“(‘İlk ölümümüz müstesnâ.) Dünyada iken öldük, kabirde de geçici bir hayât bularak sorgudan sonra yine hayâttan mahrûm kaldık. Fakat şimdi bu âhiret hayâtında ebedî hayâta kavuştuk, artık bir daha ölümü tatmayacağız. Bu, bizim için bir büyük nimettir. (Ve biz, azâb görücüler de olmayacağız değil mi?’) Bu da muhakkaktır.2

اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ

“(Şübhe yok ki; bu,) Cennet ehlinin nâil olacakları bu ebedî hayât, bu azâbtan tamâmen uzak bulunmak, (elbette en büyük bir kurtuluştur.)”3

Hadis-i şeriflerde ise bu hakikat şöyle ifade edilmiştir:

Abdullâh İbn-i Ömer (ra)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmuştur:

يَدْخُلُ أَهْلُ الجَنَّةِ الجَنَّةَ وَأَهْلُ النَّارِ النَّارَ، ثُمَّ يَقُومُ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ: يَا أَهْلَ النَّارِ لاَ مَوْتَ، وَيَا أَهْلَ الجَنَّةِ لاَ مَوْتَ، خُلُودٌ.

“(Ehl-i Cennet, Cennet’e; ehl-i nâr, nâra dâhil olunca; aralarında bir müezzin) nidâ edici, (şöyle nidâ eder: Ey ehl-i nâr! Artık ölüm yoktur.) Ebedî olarak ateşte kalacaksınız. (Ey ehl-i Cennet! Size de ebediyyen ölüm yoktur. Siz de ebedî olarak Cennet’te kalacaksınız.)”4

 


[1]  Sâffât, 37:58.

[2]  Sâffât, 37:59.

[3]  Sâffât, 37:60.

[4]  Sahîhu’l-Buhârî, 81/50, 7/199; Müslim, 4/2189.

Seite 113

ŞERH

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyete göre, Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

فَاِذَا أَدْخَلَ اللّٰهُ أَهْلَ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ وَأَهْلَ النَّارِ النَّارَ قَالَ أُتِيَ بِالْمَوْتِ مُلَبَّبًا فَيُوقَفُ عَلَى السُّورِ الَّذ۪ي بَيْنَ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَأَهْلِ النَّارِ ثُمَّ يُقَالُ يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ فَيَطَّلِعُونَ خَائِف۪ينَ ثُمَّ يَقَالُ يَا أَهْلَ النَّارِ فَيَطَّلِعُونَ مُسْتَبْشِر۪ينَ يَرْجُونَ الشَّفَاعَةَ فَيُقَالُ لِاَهْلِ الْجَنَّةِ وَ لِاَهْلِ النَّارِ هَلْ تَعْرِفُونَ هٰذَا فَيَقُولُونَ هٰؤُلَاءِ وَهٰؤُلَاءِ قَدْ عَرَفْنَاهُ هُوَ الْمَوْتُ الَّذ۪ي وُكِّلَ بِنَا فَيُضْجَعُ فَيُذْبَحُ ذَبْحًا عَلَى السُّورِ الَّذ۪ي بَيْنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ ثُمَّ يُقَالُ يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ خُلُودٌ لَا مَوْتَ وَيَا أَهْلَ النَّارِ خُلُودٌ لَا مَوْتَ.

“Ellah (cc), Cennetlikleri Cennet’e, Cehennemlikleri de Cehennem’e koyduğunda ölüm bir koç suretinde boynundan çekilerek getirilecek. Cennetliklerle Cehennemlikler arasında bir sûr üzerinde durdurulacak. Sonra ‘Ey Cennetlikler!’ diye seslenilecek; onlar da korkuyla bakacaklar. Sonra ‘Ey Cehennemlikler!’ denilecek; onlar da sevinç içerisinde şefâat umarak bakacaklar. Sonra hem Cehennemliklere, hem de Cennetliklere; ‘Bunu tanıyor musunuz?’ diye sorulacak. Onlar da hep birlikte ‘Onu tanıyoruz, o ölümdür.’ diyecekler. Sonra o ölüm, Cennetliklerle Cehennemlikler arasındaki sûr üzerinde bir koç şeklinde yatırılıp boğazlanacak ve şöyle denilecektir. ‘Ey Cennetlikler! Ebedîlik var, ölüm yok! Ey Cehennemlikler! Ebedîlik var, ölüm yok!”1

Ebû Saîd el-Hudrî (ra), merfû’ olarak şöyle demiştir:

اِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ أُتِيَ بِالْمَوْتِ كَالْكَبْشِ الْاَمْلَحِ فَيُوقَفُ بَيْنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ فَيُذْبَحُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ فَلَوْ أَنَّ أَحَدًا مَاتَ فَرَحًا لَمَاتَ أَهْلُ الْجَنَّةِ وَلَوْ أَنَّ أَحَدًا مَاتَ حُزْنًا لَمَاتَ أَهْلُ النَّارِ.

 


[1]  Tirmizî, 38/20, Hadîs No: 2734.

Seite 114

ŞERH

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyete göre, Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

فَاِذَا أَدْخَلَ اللّٰهُ أَهْلَ الْجَنَّةِ الْجَنَّةَ وَأَهْلَ النَّارِ النَّارَ قَالَ أُتِيَ بِالْمَوْتِ مُلَبَّبًا فَيُوقَفُ عَلَى السُّورِ الَّذ۪ي بَيْنَ أَهْلِ الْجَنَّةِ وَأَهْلِ النَّارِ ثُمَّ يُقَالُ يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ فَيَطَّلِعُونَ خَائِف۪ينَ ثُمَّ يَقَالُ يَا أَهْلَ النَّارِ فَيَطَّلِعُونَ مُسْتَبْشِر۪ينَ يَرْجُونَ الشَّفَاعَةَ فَيُقَالُ لِاَهْلِ الْجَنَّةِ وَ لِاَهْلِ النَّارِ هَلْ تَعْرِفُونَ هٰذَا فَيَقُولُونَ هٰؤُلَاءِ وَهٰؤُلَاءِ قَدْ عَرَفْنَاهُ هُوَ الْمَوْتُ الَّذ۪ي وُكِّلَ بِنَا فَيُضْجَعُ فَيُذْبَحُ ذَبْحًا عَلَى السُّورِ الَّذ۪ي بَيْنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ ثُمَّ يُقَالُ يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ خُلُودٌ لَا مَوْتَ وَيَا أَهْلَ النَّارِ خُلُودٌ لَا مَوْتَ.

“Ellah (cc), Cennetlikleri Cennet’e, Cehennemlikleri de Cehennem’e koyduğunda ölüm bir koç suretinde boynundan çekilerek getirilecek. Cennetliklerle Cehennemlikler arasında bir sûr üzerinde durdurulacak. Sonra ‘Ey Cennetlikler!’ diye seslenilecek; onlar da korkuyla bakacaklar. Sonra ‘Ey Cehennemlikler!’ denilecek; onlar da sevinç içerisinde şefâat umarak bakacaklar. Sonra hem Cehennemliklere, hem de Cennetliklere; ‘Bunu tanıyor musunuz?’ diye sorulacak. Onlar da hep birlikte ‘Onu tanıyoruz, o ölümdür.’ diyecekler. Sonra o ölüm, Cennetliklerle Cehennemlikler arasındaki sûr üzerinde bir koç şeklinde yatırılıp boğazlanacak ve şöyle denilecektir. ‘Ey Cennetlikler! Ebedîlik var, ölüm yok! Ey Cehennemlikler! Ebedîlik var, ölüm yok!”1

Ebû Saîd el-Hudrî (ra), merfû’ olarak şöyle demiştir:

اِذَا كَانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ أُتِيَ بِالْمَوْتِ كَالْكَبْشِ الْاَمْلَحِ فَيُوقَفُ بَيْنَ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ فَيُذْبَحُ وَهُمْ يَنْظُرُونَ فَلَوْ أَنَّ أَحَدًا مَاتَ فَرَحًا لَمَاتَ أَهْلُ الْجَنَّةِ وَلَوْ أَنَّ أَحَدًا مَاتَ حُزْنًا لَمَاتَ أَهْلُ النَّارِ.

 


[1]  Tirmizî, 38/20, Hadîs No: 2734.

Seite 115

ŞERH

وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi ile Cennet’in ebediyyetini ve ehl-i Cennet’in ezvâc, akraba ve ahbâblarıyla beraber orada dâimî ve ebedî olarak kalıp Cennet’in lezâiz ve nimetleriyle mütelezziz ve mütena’im olacaklarını müjdelemekle nimetin tekmîline işâret etmiştir. Zîrâ nimetin tam ve kâmil bir nimet olması, ancak devamlı olmasına bağlıdır.

Hem فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ Yani, İman edip amel-i sâlih işleyenler için Cennet’te, hiç kesintiye uğramadan dâimî olan ecr u mesûbât, nimet ve lezzet vardır.1 gibi çok âyetlerle de bu hakîkat, müjdelenmiştir.

Hülasa: Kur’ân’da sıkça tekrâr edilen وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümle-i kudsiyyesi ifade ediyor ki; hem Cennet’in kendisi ebedîdir. Hem ehl-i Cennet, ebedîdir. Hem onların akraba ve taallukâtı, ezvâc ve hûrîleri ebedîdirler. Hem Cennet’in bütün bağ ve bahçeleri, köşk ve sarayları, nehir ve çeşmeleri, çarşı ve pazarları, binekleri ebedîdir. Hem Cennet ehline orada ikrâm edilen bütün nimetler ve o nimetlerden alınan lezâiz ebedîdir. Hem ehl-i Cennet’in o nimetlerden istifadeleri de ebedî ve dâimîdir. Cennet, ebedî olmazsa, içindekiler de ebedî olmaz. Zâten Cennet’i, Cennet eden, devam ve hulûddur; içindekiler, ebedî olmazsa; Cennet’in bir ma’nası olmaz.

Cennet’in ebediyyetini haber veren delîllerden birincisi: Kur’ân-ı Azîmuşşân’dır. Mütekellim-i Ezelî, Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyet-i kerîmesinde Cennet ve ehlinin ebedî olduğunu müjdelemektedir. Bunların bazılarını zikretmiştik.

Cennet’in ebediyyetini haber veren delîllerden ikincisi: Ehâdîs-i Nebeviyye’dir. Cennet’in ebedî olduğunu isbât eden hadîs-i şerîfler, pek çoktur. Nümûne olarak birkaçını zikredeceğiz:

Hazret-i Abdullâh İbn-i Ömer (ra)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (asm), bu hakîkate dâir şöyle buyurmaktadır:

 


[1]  Tîn, 95:6.

Seite 116

ŞERH

وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümlesi ile Cennet’in ebediyyetini ve ehl-i Cennet’in ezvâc, akraba ve ahbâblarıyla beraber orada dâimî ve ebedî olarak kalıp Cennet’in lezâiz ve nimetleriyle mütelezziz ve mütena’im olacaklarını müjdelemekle nimetin tekmîline işâret etmiştir. Zîrâ nimetin tam ve kâmil bir nimet olması, ancak devamlı olmasına bağlıdır.

Hem فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ Yani, İman edip amel-i sâlih işleyenler için Cennet’te, hiç kesintiye uğramadan dâimî olan ecr u mesûbât, nimet ve lezzet vardır.1 gibi çok âyetlerle de bu hakîkat, müjdelenmiştir.

Hülasa: Kur’ân’da sıkça tekrâr edilen وَهُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ cümle-i kudsiyyesi ifade ediyor ki; hem Cennet’in kendisi ebedîdir. Hem ehl-i Cennet, ebedîdir. Hem onların akraba ve taallukâtı, ezvâc ve hûrîleri ebedîdirler. Hem Cennet’in bütün bağ ve bahçeleri, köşk ve sarayları, nehir ve çeşmeleri, çarşı ve pazarları, binekleri ebedîdir. Hem Cennet ehline orada ikrâm edilen bütün nimetler ve o nimetlerden alınan lezâiz ebedîdir. Hem ehl-i Cennet’in o nimetlerden istifadeleri de ebedî ve dâimîdir. Cennet, ebedî olmazsa, içindekiler de ebedî olmaz. Zâten Cennet’i, Cennet eden, devam ve hulûddur; içindekiler, ebedî olmazsa; Cennet’in bir ma’nası olmaz.

Cennet’in ebediyyetini haber veren delîllerden birincisi: Kur’ân-ı Azîmuşşân’dır. Mütekellim-i Ezelî, Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyet-i kerîmesinde Cennet ve ehlinin ebedî olduğunu müjdelemektedir. Bunların bazılarını zikretmiştik.

Cennet’in ebediyyetini haber veren delîllerden ikincisi: Ehâdîs-i Nebeviyye’dir. Cennet’in ebedî olduğunu isbât eden hadîs-i şerîfler, pek çoktur. Nümûne olarak birkaçını zikredeceğiz:

Hazret-i Abdullâh İbn-i Ömer (ra)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (asm), bu hakîkate dâir şöyle buyurmaktadır:

 


[1]  Tîn, 95:6.

Seite 117

ŞERH

Cennet’in ebediyyetini haber veren delîllerden üçüncüsü: İcmâ’dır. Bütün sahâbe, tâbiîn, tüm ehl-i hak mezheb imâmları; Cennet ve ehlinin ebediyyeti husûsunda icmâ ve ittifâk etmişlerdir.

Hülasa: Başta Kur’ân-ı Azîmüşşân, birçok âyet-i kerîmesinde; Resûl-i Ekrem (asm), birçok hadîs-i şerîfinde ve başta Üstâd Bedîüzzaman (ra) olmak üzere bütün ulemâ-i İslâm, te’lîf ettikleri kitâb ve eserlerinde, müttefikan Cennet’in, içindeki nimetlerin ve Cennet ehlinin ebedî olduğunu bildirmişlerdir.

Evet, kıyâmetten sonra hem Cennet, bâkî bir suret alacak; hem ehl-i Cennet, zevceleri, akrabaları ve ahbâbları ile beraber Cennet’te ebedî bir hayâta kavuşacak ve orada dâimî kalacak; hem de Cennet nimetleri ve onlardan alınan lezâiz, ebedî olacaktır.

Hem o saâdet mahallinde devamlı bir surette terakkî vardır. Ehl-i Cennet’in, hiçbir zaman ne güzellik, ne yemek, ne içmek, ne nikâh cihetinde bir sâniyesi, diğer bir sâniyesine benzemiyor. Sonsuzluğa kadar devamlı olarak Cennet’te terakkî vardır. Neden böyle oluyor? Çünkü esmâ-i hüsnânın hüsnünün hudûdu yoktur.

Tafsilatlı bir araştırma neticesinde sahib olduğum malumata binaen derim ki; Ellahu A’lem, Cennet ağaçlarının meyveleri iki çeşittir:

Biri: Asıl Cennet’te yaratılmış olması i’tibâriyle ağaçların meyveleridir. Bu nev’ ağaçların kökleri yukarıda; dalları ve onlara takılan meyveleri aşağıya doğrudur. Bunlar, Cennet’in asıl ağaçlarını teşkîl edip hepsinin dalları ve meyveleri, aşağıya doğru sarkmaktadır. Bu nev’ meyveli ağaçların bulunduğu Cennet’e akan nehirler de yukarıdan aşağıya doğru akıp, O’nun arâzîsinde devam etmektedir. O nehirler, devamlı olarak akar ve insanı mest edecek şekilde uğultu sesleri ehl-i Cennet’in kulaklarına gelir.

Diğeri: İnsanın amelleri sâyesinde ve netîcesinde yaratılan ağaçların meyveleridir. Bu nev’ ağaçların kökü, Cennet’in içinde, arâzîsinde dikilir. Bu ağaçların dalları ve onlara takılan meyveleri, aşağıdan yukarıya doğrudur.

 

Seite 118

ŞERH

Cennet’in ebediyyetini haber veren delîllerden üçüncüsü: İcmâ’dır. Bütün sahâbe, tâbiîn, tüm ehl-i hak mezheb imâmları; Cennet ve ehlinin ebediyyeti husûsunda icmâ ve ittifâk etmişlerdir.

Hülasa: Başta Kur’ân-ı Azîmüşşân, birçok âyet-i kerîmesinde; Resûl-i Ekrem (asm), birçok hadîs-i şerîfinde ve başta Üstâd Bedîüzzaman (ra) olmak üzere bütün ulemâ-i İslâm, te’lîf ettikleri kitâb ve eserlerinde, müttefikan Cennet’in, içindeki nimetlerin ve Cennet ehlinin ebedî olduğunu bildirmişlerdir.

Evet, kıyâmetten sonra hem Cennet, bâkî bir suret alacak; hem ehl-i Cennet, zevceleri, akrabaları ve ahbâbları ile beraber Cennet’te ebedî bir hayâta kavuşacak ve orada dâimî kalacak; hem de Cennet nimetleri ve onlardan alınan lezâiz, ebedî olacaktır.

Hem o saâdet mahallinde devamlı bir surette terakkî vardır. Ehl-i Cennet’in, hiçbir zaman ne güzellik, ne yemek, ne içmek, ne nikâh cihetinde bir sâniyesi, diğer bir sâniyesine benzemiyor. Sonsuzluğa kadar devamlı olarak Cennet’te terakkî vardır. Neden böyle oluyor? Çünkü esmâ-i hüsnânın hüsnünün hudûdu yoktur.

Tafsilatlı bir araştırma neticesinde sahib olduğum malumata binaen derim ki; Ellahu A’lem, Cennet ağaçlarının meyveleri iki çeşittir:

Biri: Asıl Cennet’te yaratılmış olması i’tibâriyle ağaçların meyveleridir. Bu nev’ ağaçların kökleri yukarıda; dalları ve onlara takılan meyveleri aşağıya doğrudur. Bunlar, Cennet’in asıl ağaçlarını teşkîl edip hepsinin dalları ve meyveleri, aşağıya doğru sarkmaktadır. Bu nev’ meyveli ağaçların bulunduğu Cennet’e akan nehirler de yukarıdan aşağıya doğru akıp, O’nun arâzîsinde devam etmektedir. O nehirler, devamlı olarak akar ve insanı mest edecek şekilde uğultu sesleri ehl-i Cennet’in kulaklarına gelir.

Diğeri: İnsanın amelleri sâyesinde ve netîcesinde yaratılan ağaçların meyveleridir. Bu nev’ ağaçların kökü, Cennet’in içinde, arâzîsinde dikilir. Bu ağaçların dalları ve onlara takılan meyveleri, aşağıdan yukarıya doğrudur.

 

Seite 119

ŞERH

إنَّ في الجنَّةِ قيعانًا ؛ فأكثِروا من غَرْسِها . قالوا : يا رسولَ اللهِ ! وما غَرْسُها ؟ قال : ( سُبحانَ اللهُ ، والحمدُ للهِ ، ولا إلهَ إلَّا اللهُ ، واللهُ أكبرُ

- Cennet’in arazisi düzdür, verimlidir. Oraya çok ağaç dikiniz. Ashâb:

- Yâ Resûlellâh! Oraya ağaç dikmek ne demektir? Diye sordular. Resûlullâh (sav):

- سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اللّٰهُ اَكْبَرُ diyerek Ellah’ı zikretmektir, buyurdu. 1

وعن أبي هريرة رضي الله عنه أن النبي صلى الله عليه و سلم مر به وهو يغرس غرسا فقال يا أبا هريرة ما الذي تغرس قلت غراسا قال ألا أدلك على غراس خير من هذا سبحان الله والحمد لله ولا إله إلا الله والله أكبر تغرس لك بكل واحدة شجرة في الجنة

Ebû Hüreyre (ra) şöyle anlatır: Ağaç dikiyordum. Resûlullâh (sav) bana uğradı ve:

- Yâ Ebâ Hüreyre! Ne dikiyorsun? Diye sordu. Ben de:

- Ağaç dikiyorum, dedim. Resûlullâh (sav):

- Bundan daha hayırlı bir ağaç dikmeyi sana bildireyim mi?

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اللّٰهُ اَكْبَرُ

diyerek Ellah’ı zikretmektir. Bunların her birinden dolayı senin için Cennet’te bir ağaç dikilir, buyurdu. 2

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 4, s. 424.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 4, s. 425.

Seite 120

ŞERH

إنَّ في الجنَّةِ قيعانًا ؛ فأكثِروا من غَرْسِها . قالوا : يا رسولَ اللهِ ! وما غَرْسُها ؟ قال : ( سُبحانَ اللهُ ، والحمدُ للهِ ، ولا إلهَ إلَّا اللهُ ، واللهُ أكبرُ

- Cennet’in arazisi düzdür, verimlidir. Oraya çok ağaç dikiniz. Ashâb:

- Yâ Resûlellâh! Oraya ağaç dikmek ne demektir? Diye sordular. Resûlullâh (sav):

- سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اللّٰهُ اَكْبَرُ diyerek Ellah’ı zikretmektir, buyurdu. 1

وعن أبي هريرة رضي الله عنه أن النبي صلى الله عليه و سلم مر به وهو يغرس غرسا فقال يا أبا هريرة ما الذي تغرس قلت غراسا قال ألا أدلك على غراس خير من هذا سبحان الله والحمد لله ولا إله إلا الله والله أكبر تغرس لك بكل واحدة شجرة في الجنة

Ebû Hüreyre (ra) şöyle anlatır: Ağaç dikiyordum. Resûlullâh (sav) bana uğradı ve:

- Yâ Ebâ Hüreyre! Ne dikiyorsun? Diye sordu. Ben de:

- Ağaç dikiyorum, dedim. Resûlullâh (sav):

- Bundan daha hayırlı bir ağaç dikmeyi sana bildireyim mi?

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اللّٰهُ اَكْبَرُ

diyerek Ellah’ı zikretmektir. Bunların her birinden dolayı senin için Cennet’te bir ağaç dikilir, buyurdu. 2

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 4, s. 424.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 4, s. 425.

Seite 121

ŞERH

Abdullâh bin Amr (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَالَ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ غُرِسَتْ لَهُ نَخْلَةٌ فِى الْجَنَّةِ

“Kim سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ derse, onun için Cennet’te bir hurma (ağacı) dikilir.”1

Câbir (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَالَ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظ۪يمِ وَبِحَمْدِهِ غُرِسَتْ لَهُ شَجَرَةٌ فِى الْجَنَّةِ

“Kim سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظ۪يمِ وَبِحَمْدِهِ derse, onun için Cennet’te bir ağaç dikilir.”2

Hem Cennet’te öyle çeşmeler vardır ki; onun kokusu ve lezzeti, tâ’rîf edilmez. O çeşmelerin üstü, yazılı ve mühürlüdür. Mühürlü olması, ehl-i Cennet’in şeref ve izzetine bakıyor. Yani onların, ind-i İlâhî’de ne kadar şerefli ve değerli misafirler olduğundan kinâyedir. Hizmetçiler geliyorlar; o mührü açıyorlar; açtıkları zaman etrafı çok güzel kokular sarıyor. Ehl-i Cennet, ne zaman isterlerse; o hizmetçiler, o özel sudan dolduruyorlar; kemâl-i zevk ve lezzetle içiyorlar. Bu ikrâm ve hizmet, devamlı bir surette böyle devam eder, gider. Yukarıda da îzâh edildiği gibi; böyle bir hizmete aslında ihtiyâc yoktur. Ehl-i Cennet istese, bir emir veya bir işâretle bu işi halledebilir. Ellah, kemâl-i kerem ve lütfundan ona, böyle bir saltanat ihsân etmiştir. Nasıl ki; insan, dünyada mühürlü içkilerin ve içeceklerin, hizmetçilerin eliyle getirilmesinden lezzet alıyor ve bununla seviniyor. Aynen öyle de Cennet’te ehl-i Cennet, böyle bir his ve arzu sâhibi olduğu için, Ellah da hizmetçileri ona musahhar ediyor; onun hizmetine veriyor; böylece onun bu hissini tatmîn ediyor.

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 4, s. 422.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 4, s. 422.

Seite 122

ŞERH

Abdullâh bin Amr (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَالَ سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ غُرِسَتْ لَهُ نَخْلَةٌ فِى الْجَنَّةِ

“Kim سُبْحَانَ اللّٰهِ وَبِحَمْدِهِ derse, onun için Cennet’te bir hurma (ağacı) dikilir.”1

Câbir (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

مَنْ قَالَ سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظ۪يمِ وَبِحَمْدِهِ غُرِسَتْ لَهُ شَجَرَةٌ فِى الْجَنَّةِ

“Kim سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظ۪يمِ وَبِحَمْدِهِ derse, onun için Cennet’te bir ağaç dikilir.”2

Hem Cennet’te öyle çeşmeler vardır ki; onun kokusu ve lezzeti, tâ’rîf edilmez. O çeşmelerin üstü, yazılı ve mühürlüdür. Mühürlü olması, ehl-i Cennet’in şeref ve izzetine bakıyor. Yani onların, ind-i İlâhî’de ne kadar şerefli ve değerli misafirler olduğundan kinâyedir. Hizmetçiler geliyorlar; o mührü açıyorlar; açtıkları zaman etrafı çok güzel kokular sarıyor. Ehl-i Cennet, ne zaman isterlerse; o hizmetçiler, o özel sudan dolduruyorlar; kemâl-i zevk ve lezzetle içiyorlar. Bu ikrâm ve hizmet, devamlı bir surette böyle devam eder, gider. Yukarıda da îzâh edildiği gibi; böyle bir hizmete aslında ihtiyâc yoktur. Ehl-i Cennet istese, bir emir veya bir işâretle bu işi halledebilir. Ellah, kemâl-i kerem ve lütfundan ona, böyle bir saltanat ihsân etmiştir. Nasıl ki; insan, dünyada mühürlü içkilerin ve içeceklerin, hizmetçilerin eliyle getirilmesinden lezzet alıyor ve bununla seviniyor. Aynen öyle de Cennet’te ehl-i Cennet, böyle bir his ve arzu sâhibi olduğu için, Ellah da hizmetçileri ona musahhar ediyor; onun hizmetine veriyor; böylece onun bu hissini tatmîn ediyor.

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 4, s. 422.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 4, s. 422.

Seite 123

ŞERH

Gelecek hadîs-i şerîf, ehl-i imanın kitâbının İlliyyîn’de yazıldığını, orada kayd ve muhâfaza altına alındığını şöyle haber vermektedir:

Berâ bin Âzib (ra), anlatıyor: Resûlullâh (asm) ile birlikte bir cenâzeye gittik. Resûlullâh (asm), kabrin başına oturdu. O adam, kabre konulduğunda, bizler de Resûlullâh (asm)’ın etrâfında oturduk. Sanki başımız üzerinde kuş varmış gibi (pür dikkat O’nu dinlemeğe başladık.) Resûlullâh (asm), üç def’a, “Kabir azâbından Ellah’a sığınırım.” dedi ve şöyle buyurdu:

“Mü’min kul, âhirete doğru yolculuğu başlayıp dünyadan alâkası kesileceği zaman, yüzleri Güneş gibi parlak olan Melâike-i Kirâm, o mü’minin yanına her biriyle beraber kefen ve güzel kokular olduğu halde inerek, mü’min kulun gözünün görebileceği bir yere otururlar. Sonra melekü’l-mevt, gelip o mü’minin başucunda oturur ve şöyle der:

- Ey güzel ve hoş nefîs! Ellah’ın mağfiret ve rızâsına doğru çık!

Resûl-i Ekrem (asm) devamla şöyle buyurdu:

“Adamın rûhu, damlanın, su kabının ağzından süzülüp çıkması gibi süzülerek çıkarken; melek, onu alır. Melekü’l-mevt, o mü’minin rûhunu alınca; diğer melekler, aradan bir an bile zaman geçmeden o mü’min kulun rûhunu melekü’l-mevtten alıp, yanlarındaki kefen ve güzel kokuların içine koyarlar. O mü’minin ruhundan, yeryüzünde bulunan en güzel miskler gibi güzel kokular çıkar.”

Resûlullâh (asm), devamla şöyle buyurdu:

“Melekler, o rûhu yükseltirler. Hangi melek topluluğuna uğrasalar, o melek topluluğundaki melâike grubu, ‘Bu güzel rûh da nedir?’ derler. O rûhu taşıyan melekler, bu meleklere cevâben derler ki: ‘Bu, falân oğlu falândır.’ O kişiyi, dünyadaki en güzel ismiyle tesmiye ederler. Bu şekilde tâ semâ-i dünyaya çıkıp semânın açılmasını isterler. Her bir semânın mukarreb melekleri, o rûhu teşyî’ edip uğurlarlar. Nihâyet o rûh, Ellahu Teâlâ’nın manevi huzuruna çıkarılır. Ellah azze ve celle şöyle buyurur:

 

Seite 124

ŞERH

Gelecek hadîs-i şerîf, ehl-i imanın kitâbının İlliyyîn’de yazıldığını, orada kayd ve muhâfaza altına alındığını şöyle haber vermektedir:

Berâ bin Âzib (ra), anlatıyor: Resûlullâh (asm) ile birlikte bir cenâzeye gittik. Resûlullâh (asm), kabrin başına oturdu. O adam, kabre konulduğunda, bizler de Resûlullâh (asm)’ın etrâfında oturduk. Sanki başımız üzerinde kuş varmış gibi (pür dikkat O’nu dinlemeğe başladık.) Resûlullâh (asm), üç def’a, “Kabir azâbından Ellah’a sığınırım.” dedi ve şöyle buyurdu:

“Mü’min kul, âhirete doğru yolculuğu başlayıp dünyadan alâkası kesileceği zaman, yüzleri Güneş gibi parlak olan Melâike-i Kirâm, o mü’minin yanına her biriyle beraber kefen ve güzel kokular olduğu halde inerek, mü’min kulun gözünün görebileceği bir yere otururlar. Sonra melekü’l-mevt, gelip o mü’minin başucunda oturur ve şöyle der:

- Ey güzel ve hoş nefîs! Ellah’ın mağfiret ve rızâsına doğru çık!

Resûl-i Ekrem (asm) devamla şöyle buyurdu:

“Adamın rûhu, damlanın, su kabının ağzından süzülüp çıkması gibi süzülerek çıkarken; melek, onu alır. Melekü’l-mevt, o mü’minin rûhunu alınca; diğer melekler, aradan bir an bile zaman geçmeden o mü’min kulun rûhunu melekü’l-mevtten alıp, yanlarındaki kefen ve güzel kokuların içine koyarlar. O mü’minin ruhundan, yeryüzünde bulunan en güzel miskler gibi güzel kokular çıkar.”

Resûlullâh (asm), devamla şöyle buyurdu:

“Melekler, o rûhu yükseltirler. Hangi melek topluluğuna uğrasalar, o melek topluluğundaki melâike grubu, ‘Bu güzel rûh da nedir?’ derler. O rûhu taşıyan melekler, bu meleklere cevâben derler ki: ‘Bu, falân oğlu falândır.’ O kişiyi, dünyadaki en güzel ismiyle tesmiye ederler. Bu şekilde tâ semâ-i dünyaya çıkıp semânın açılmasını isterler. Her bir semânın mukarreb melekleri, o rûhu teşyî’ edip uğurlarlar. Nihâyet o rûh, Ellahu Teâlâ’nın manevi huzuruna çıkarılır. Ellah azze ve celle şöyle buyurur:

 

Seite 125

ŞERH

Cennet’e ilk girecek insan, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hazret-i Muhammed (asm)’dır. Konuyla alâkalı bazı hadîsleri naklediyoruz:

Enes b. Mâlik (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

اٰت۪ى بَابَ الْجَنَّةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَاَسْتَفْتِحُ فَيَقُولُ الْخَازِنُ مَنْ اَنْتَ فَاَقُولُ مُحَمَّدٌ فَيَقُولُ بِكَ اُمِرْتُ لَا اَفْتَحُ لِاَحَدٍ قَبْلَكَ

“Kıyâmet gününde Cennet’in kapısına gelip açılmasını isterim. Kapıdaki bekçi: ‘Sen kimsin?’ diye sorunca: ‘Ben Muhammed’im.’ karşılığını veririm. Bunun üzerine bekçi: ‘Senden önce hiç kimseye kapıyı açmamam emredilmişti.’' der.”1

Yine Enes b. Mâlik (ra)’den rivâyet edilen bir hadîste ise Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

اَنَا اَوَّلُ مَنْ يَقْرَعُ بَابَ الْجَنَّةِ

“Cennet’in kapısını ilk olarak çalan ben olacağım.”2

İbn-i Abbâs (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

اَنَا اَوَّلُ مَنْ يُحَرِّكُ حِلَقَ الْجَنَّةِ فَيَفْتَحُ اللّٰهُ لِيَ فَيُدْخِلُن۪يهَا وَمَع۪ي فُقَرَاءُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَلَا فَخْرَ

“Kıyâmet gününde Cennet’in kapılarının halkalarını ilk hareket ettirecek olan benim. Ellah, bana Cennet kapısını açacak, beraberimde olan fukarâ-i mü’minîni Cennet’e idhâl edecektir. Bunda övünme yok!”3

 


[1]  Müslim, Îmân, 85.

[2]  Müslim, Îmân, 85.

[3]  Tirmizî, Menâkıb, 1. Bâb, Hadîs No: 3616.

Seite 126

ŞERH

Cennet’e ilk girecek insan, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hazret-i Muhammed (asm)’dır. Konuyla alâkalı bazı hadîsleri naklediyoruz:

Enes b. Mâlik (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

اٰت۪ى بَابَ الْجَنَّةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَاَسْتَفْتِحُ فَيَقُولُ الْخَازِنُ مَنْ اَنْتَ فَاَقُولُ مُحَمَّدٌ فَيَقُولُ بِكَ اُمِرْتُ لَا اَفْتَحُ لِاَحَدٍ قَبْلَكَ

“Kıyâmet gününde Cennet’in kapısına gelip açılmasını isterim. Kapıdaki bekçi: ‘Sen kimsin?’ diye sorunca: ‘Ben Muhammed’im.’ karşılığını veririm. Bunun üzerine bekçi: ‘Senden önce hiç kimseye kapıyı açmamam emredilmişti.’' der.”1

Yine Enes b. Mâlik (ra)’den rivâyet edilen bir hadîste ise Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

اَنَا اَوَّلُ مَنْ يَقْرَعُ بَابَ الْجَنَّةِ

“Cennet’in kapısını ilk olarak çalan ben olacağım.”2

İbn-i Abbâs (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

اَنَا اَوَّلُ مَنْ يُحَرِّكُ حِلَقَ الْجَنَّةِ فَيَفْتَحُ اللّٰهُ لِيَ فَيُدْخِلُن۪يهَا وَمَع۪ي فُقَرَاءُ الْمُؤْمِن۪ينَ وَلَا فَخْرَ

“Kıyâmet gününde Cennet’in kapılarının halkalarını ilk hareket ettirecek olan benim. Ellah, bana Cennet kapısını açacak, beraberimde olan fukarâ-i mü’minîni Cennet’e idhâl edecektir. Bunda övünme yok!”3

 


[1]  Müslim, Îmân, 85.

[2]  Müslim, Îmân, 85.

[3]  Tirmizî, Menâkıb, 1. Bâb, Hadîs No: 3616.

Seite 127

ŞERH

Cennet’e ilk girecek ümmet de Ümmet-i Muhammed (asm)’dır. Resûlullâh (sav), bu husûsu hadîs-i şerîflerinde şöyle beyân buyurmuşlardır:

عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ. قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم: نَحْنُ الْاٰخِرُونَ الْاَوَّلُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَنَحْنُ اَوَّلُ مَنْ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

“Bizler, dünyada âhirûn, kıyâmet günü evvelûnuz. Yani dünyada en son geldik. Kıyâmet gününde ise öne geçeceğiz. Bizler Cennet’e girecek olanların ilkiyiz.”1

عَنْ رِفَاعَةَ الْجُهَنِيِّ قَالَ: صَدَرْنَا مَعَ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم، فَقَالَ: وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ! مَا مِنْ عَبْدٍ يُؤْمِنُ ثُمَّ يُسَدَّدُ إِلاَّ سُلِكَ بِهِ فِي الْجَنَّةِ. وَأَرْجُو أَلاَّ يَدْخُلُوهَا حَتَّى تَبَوَّؤُا أَنْتُمْ، وَمَنْ صَلَحَ مِنْ ذَرَارِيِّكمْ، مَسَاكِنَ فِي الْجَنَّةِ.

Rifâa el-Cühenî (ra)'den şöyle demiştir:

Biz, Resûlullâh (sav)’in beraberinde bir yolculuk (veya Savaş)tan geri döndük. O sıralarda Resûl-i Ekrem (sav):

“Muhammed'in hayâtı (kudret) elinde olan Ellahu Teâlâ’ya yemîn ederim ki, iman edip sonra da istikâmetten ayrılmayan hiçbir kul yoktur ki; Cennet’e dâhil edilmesin. Siz ve iman edip amel-i sâlih işleyen nesliniz, Cennet’teki meskenlere (köşklere) yerleşmedikçe (diğer ümmetlerin mü'minleri olan) Cennetliklerin Cennet’e girmemelerini de ümîd ederim.”2

 


[1]  Müslim, Cum’a, 6.

[2]  Sünen İbn-i Mâce, Hadîs No: 4285.

Seite 128

ŞERH

Cennet’e ilk girecek ümmet de Ümmet-i Muhammed (asm)’dır. Resûlullâh (sav), bu husûsu hadîs-i şerîflerinde şöyle beyân buyurmuşlardır:

عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ. قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم: نَحْنُ الْاٰخِرُونَ الْاَوَّلُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ. وَنَحْنُ اَوَّلُ مَنْ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

“Bizler, dünyada âhirûn, kıyâmet günü evvelûnuz. Yani dünyada en son geldik. Kıyâmet gününde ise öne geçeceğiz. Bizler Cennet’e girecek olanların ilkiyiz.”1

عَنْ رِفَاعَةَ الْجُهَنِيِّ قَالَ: صَدَرْنَا مَعَ رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم، فَقَالَ: وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ! مَا مِنْ عَبْدٍ يُؤْمِنُ ثُمَّ يُسَدَّدُ إِلاَّ سُلِكَ بِهِ فِي الْجَنَّةِ. وَأَرْجُو أَلاَّ يَدْخُلُوهَا حَتَّى تَبَوَّؤُا أَنْتُمْ، وَمَنْ صَلَحَ مِنْ ذَرَارِيِّكمْ، مَسَاكِنَ فِي الْجَنَّةِ.

Rifâa el-Cühenî (ra)'den şöyle demiştir:

Biz, Resûlullâh (sav)’in beraberinde bir yolculuk (veya Savaş)tan geri döndük. O sıralarda Resûl-i Ekrem (sav):

“Muhammed'in hayâtı (kudret) elinde olan Ellahu Teâlâ’ya yemîn ederim ki, iman edip sonra da istikâmetten ayrılmayan hiçbir kul yoktur ki; Cennet’e dâhil edilmesin. Siz ve iman edip amel-i sâlih işleyen nesliniz, Cennet’teki meskenlere (köşklere) yerleşmedikçe (diğer ümmetlerin mü'minleri olan) Cennetliklerin Cennet’e girmemelerini de ümîd ederim.”2

 


[1]  Müslim, Cum’a, 6.

[2]  Sünen İbn-i Mâce, Hadîs No: 4285.

Seite 129

ŞERH

“(Muhakkak ki; iyi insanlar) ehl-i Cennet, Cennetlerde (bir kadehten) lezzetli suları (içerler ki: Ona) o kadehe, ondaki suya (katılmış şey, Kâfûr’dur.) O, fevkalâde şeffâf ve lezzetlidir; gâyet soğuk ve tatlıdır. Bu dünyada olan mazarrât, onda olmaz. Zîrâ Cennet’in me’kûlât ve meşrûbâtı, ehl-i iman hakkında sırf telezzüzden ibâret olduğu cihetle asla zarar şâibesi olmaz.”1

“Kâfûr, Cennet çeşmelerinden bir çeşmedir. Kur’ân-ı Azîmüşşân, o çeşmeye Kâfûr demekle teşbîh yapmıştır. Yani, o Cennet’teki çeşme, beyâzlık, güzel koku ve serinlik cihetiyle kâfûra benzetilmiştir. Yoksa tadı cihetiyle kâfûra benzemesi maksûd değildir. Zîrâ kâfûr, içilmez. Burada murad, dünya kâfûru değildir. Cenâb-ı Hak, bu çeşmeye Kâfûr nâmını vermiştir. Tâ ki kalbler, Cennet’in nimetlerine dâir hakîkati derk etsin ve bu mes’ele, az da olsa anlaşılsın. Bu sâyede dünyadaki güzel koku, beyâzlık ve soğukluğuyla ma’rûf kâfûra teşbîh olunan Cennet çeşmesinin evsâfı bilinsin, anlaşılsın.”2

İkincisi: Selsebîl çeşmesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de, bu çeşmeden şöyle bahsedilir:

عَيْنًا ف۪يهَا تُسَمّٰى سَلْسَب۪يلًا

“(Orada) o Cennet’te (bir çeşmeden) bir pınardan, bir su kaynağından o suyu içerler (ki;) ona, o su kaynağına (Selsebîl denilir.) Onun kolaylıkla, lezzetle içilmesinden dolayı kendisine bu ad verilmiştir. O, Cennet’teki güzel bir su kaynağıdır.”3

سَلْسَب۪يلًا “Selsebîl”, Cennet’teki çeşmenin ismidir. Selâmet ile aktığı için, ona bu isim verilmiştir. Suyu, tek bir yerden akar; boğazdan kolaylıkla geçer. Bu çeşme, kendinde mevcûd sıfât ve özelliğiyle tesmiye olunmuştur.4

 


[1]  İnsân, 76:5.

[2]  Meâniyu’l-Kur’ân li’l-Ferrâ, 3/215; Câmiu’l-Beyân, 14/29/206; Meâlimu’t-Tenzîl, 5/29/497; Zâdu’l-Mesîr, 8/430; Kurtubî Tefsîri, 10/19/125; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 8/312; Rûhu’l-Meânî, 10/29/194.

[3]  İnsân, 76:18.

[4]  Meâniyu’l-Kur’ân li’l-Ferrâ, 3/217; Meâniyu-l Kur’ân li’l-Ahfeş, 2/520; Câmiu’l-Beyân, 14/29/217; Meâlimu’t-Tenzîl, 5/29/500; Zâdu’l-Mesîr, 8/438; Kurtubî Tefsîri, 1/19/142; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 8/317.

Seite 130

ŞERH

“(Muhakkak ki; iyi insanlar) ehl-i Cennet, Cennetlerde (bir kadehten) lezzetli suları (içerler ki: Ona) o kadehe, ondaki suya (katılmış şey, Kâfûr’dur.) O, fevkalâde şeffâf ve lezzetlidir; gâyet soğuk ve tatlıdır. Bu dünyada olan mazarrât, onda olmaz. Zîrâ Cennet’in me’kûlât ve meşrûbâtı, ehl-i iman hakkında sırf telezzüzden ibâret olduğu cihetle asla zarar şâibesi olmaz.”1

“Kâfûr, Cennet çeşmelerinden bir çeşmedir. Kur’ân-ı Azîmüşşân, o çeşmeye Kâfûr demekle teşbîh yapmıştır. Yani, o Cennet’teki çeşme, beyâzlık, güzel koku ve serinlik cihetiyle kâfûra benzetilmiştir. Yoksa tadı cihetiyle kâfûra benzemesi maksûd değildir. Zîrâ kâfûr, içilmez. Burada murad, dünya kâfûru değildir. Cenâb-ı Hak, bu çeşmeye Kâfûr nâmını vermiştir. Tâ ki kalbler, Cennet’in nimetlerine dâir hakîkati derk etsin ve bu mes’ele, az da olsa anlaşılsın. Bu sâyede dünyadaki güzel koku, beyâzlık ve soğukluğuyla ma’rûf kâfûra teşbîh olunan Cennet çeşmesinin evsâfı bilinsin, anlaşılsın.”2

İkincisi: Selsebîl çeşmesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de, bu çeşmeden şöyle bahsedilir:

عَيْنًا ف۪يهَا تُسَمّٰى سَلْسَب۪يلًا

“(Orada) o Cennet’te (bir çeşmeden) bir pınardan, bir su kaynağından o suyu içerler (ki;) ona, o su kaynağına (Selsebîl denilir.) Onun kolaylıkla, lezzetle içilmesinden dolayı kendisine bu ad verilmiştir. O, Cennet’teki güzel bir su kaynağıdır.”3

سَلْسَب۪يلًا “Selsebîl”, Cennet’teki çeşmenin ismidir. Selâmet ile aktığı için, ona bu isim verilmiştir. Suyu, tek bir yerden akar; boğazdan kolaylıkla geçer. Bu çeşme, kendinde mevcûd sıfât ve özelliğiyle tesmiye olunmuştur.4

 


[1]  İnsân, 76:5.

[2]  Meâniyu’l-Kur’ân li’l-Ferrâ, 3/215; Câmiu’l-Beyân, 14/29/206; Meâlimu’t-Tenzîl, 5/29/497; Zâdu’l-Mesîr, 8/430; Kurtubî Tefsîri, 10/19/125; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 8/312; Rûhu’l-Meânî, 10/29/194.

[3]  İnsân, 76:18.

[4]  Meâniyu’l-Kur’ân li’l-Ferrâ, 3/217; Meâniyu-l Kur’ân li’l-Ahfeş, 2/520; Câmiu’l-Beyân, 14/29/217; Meâlimu’t-Tenzîl, 5/29/500; Zâdu’l-Mesîr, 8/438; Kurtubî Tefsîri, 1/19/142; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, 8/317.

Seite 131

ŞERH

âyet-i kerîmesinin ifade ettiği o iki kaynaktan birinden sürekli olarak sâfî, duru ve hiç bozulmayan su akar, diğerinden ise sarhoşluk vermeyen, baş ağrısı yapmayan ve içenlere lezzet veren içecekler akar. Onlardan birisi, rengi ve tadı bozulmayan sudan; diğeri de içenlere lezzet veren içkidendir.

Veya o iki kaynaktan biri yukarıdan, diğeri aşağıdan olmak üzere sâhibinin istediği tarzda akabilen iki kaynaktır.

عَيْنَانِ iki pınar, iki kaynak ma’nâsındadır. تَجْرِيَانِ kelimesi ifade eder ki; ehl-i Cennet, o iki çeşmeyi istediği yerde istediği zaman akıtır. Yani kaynağı sabit ve belli bir yer değildir. Ehl-i Cennet, Cennet’te hangi bölgeye giderse gitsin parmağıyla işâret eder, o işâretle beraber o iki pınar, o tarafa doğru akar. İstediği yerde hemen iki pınar akmaya başlar.

Ayrıca bu iki pınar ve kaynağın yanında Cennet’te pek çok nehirler vardır. Bunlar; tadı, rengi ve kokusu bozulmayan sudan nehirler, tadı değişmeyen sütten nehirler, içenlere lezzet veren şarâbtan nehirler ve süzme baldan nehirlerdir.1 O nehirler, herkese âid bağ ve bahçeleri içinde akar.

Âyet-i kerîmede geçen تَجْرِيَانِ kelimesi işâret ediyor ki; bu pınarlar, dünyadaki sular gibi tek bir kanaldan akmazlar. Belki nerede istersen orada akar.

Hem bu âyet-i kerîmede geçen تَجْرِيَانِ kelimesi ifade eder ki; o çeşmeler, cereyân hâlinde olduğu için, dâimî bir surette akıp giderler. Dolayısıyla Cennetlerdeki sular, hem boldur, hem de hiç kesilmez ve azalmazlar. Hâlbuki dünyadaki sular, bazen kesilir. Kesilmese dahî yaz ve kış mevsimlerinde aynı mikdârda akmazlar. Cennet’te zaman olmadığından, Cennet ehli ve ni’metleri üzerinde zamanın tahrîbâtı da yoktur. Bu sebeble Cennet’teki pınarlar ve sâir ni’metler, zevâl ve fenâya mahkûm olmazlar.

 


[1]  Muhammed, 47:15.

Seite 132

ŞERH

âyet-i kerîmesinin ifade ettiği o iki kaynaktan birinden sürekli olarak sâfî, duru ve hiç bozulmayan su akar, diğerinden ise sarhoşluk vermeyen, baş ağrısı yapmayan ve içenlere lezzet veren içecekler akar. Onlardan birisi, rengi ve tadı bozulmayan sudan; diğeri de içenlere lezzet veren içkidendir.

Veya o iki kaynaktan biri yukarıdan, diğeri aşağıdan olmak üzere sâhibinin istediği tarzda akabilen iki kaynaktır.

عَيْنَانِ iki pınar, iki kaynak ma’nâsındadır. تَجْرِيَانِ kelimesi ifade eder ki; ehl-i Cennet, o iki çeşmeyi istediği yerde istediği zaman akıtır. Yani kaynağı sabit ve belli bir yer değildir. Ehl-i Cennet, Cennet’te hangi bölgeye giderse gitsin parmağıyla işâret eder, o işâretle beraber o iki pınar, o tarafa doğru akar. İstediği yerde hemen iki pınar akmaya başlar.

Ayrıca bu iki pınar ve kaynağın yanında Cennet’te pek çok nehirler vardır. Bunlar; tadı, rengi ve kokusu bozulmayan sudan nehirler, tadı değişmeyen sütten nehirler, içenlere lezzet veren şarâbtan nehirler ve süzme baldan nehirlerdir.1 O nehirler, herkese âid bağ ve bahçeleri içinde akar.

Âyet-i kerîmede geçen تَجْرِيَانِ kelimesi işâret ediyor ki; bu pınarlar, dünyadaki sular gibi tek bir kanaldan akmazlar. Belki nerede istersen orada akar.

Hem bu âyet-i kerîmede geçen تَجْرِيَانِ kelimesi ifade eder ki; o çeşmeler, cereyân hâlinde olduğu için, dâimî bir surette akıp giderler. Dolayısıyla Cennetlerdeki sular, hem boldur, hem de hiç kesilmez ve azalmazlar. Hâlbuki dünyadaki sular, bazen kesilir. Kesilmese dahî yaz ve kış mevsimlerinde aynı mikdârda akmazlar. Cennet’te zaman olmadığından, Cennet ehli ve ni’metleri üzerinde zamanın tahrîbâtı da yoktur. Bu sebeble Cennet’teki pınarlar ve sâir ni’metler, zevâl ve fenâya mahkûm olmazlar.

 


[1]  Muhammed, 47:15.

Seite 133

ŞERH

Cennet’teki pınarlar ve nehirler, içkiler ve şerbetler, Cennet’teki lezâizin cismânî olduğunu isbât eder. O halde “Cennet’teki saâdet ve lezâiz, sadece rûhânîdir.” şeklinde bir inanç, bâtıl ve merdûddur.

Rahmân Sûresi’nin 66. âyet-i kerîmesinde ise, şöyle buyurmaktadır:

ف۪يهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ

“Ehl-i iman için hazırlanmış olan (iki Cennet’te, şiddetli kaynayan iki pınar vardır) ki; bakanlara ferâhlık verir.”1

Rahmân-ı Zülcemâl, evvelki iki Cennet’in pınarlarını, تَجْرِيَانِ “Cereyân edip akan” diye vasfetti. Bu âyette mezkûr Cennet’lerdeki pınarları ise, نَضَّاخَتَانِ “Yerden fışkıran” diye tavsîf buyurdu. Demek evvelki âyette bahsi geçen Cennet’lerdeki pınarlar, ehl-i Cennet’in istediği yerde nehir gibi akarken; bu âyette bahsi geçen Cennet pınarları, yine ehl-i Cennet’in istediği yerden fışkırarak çıkarlar.

Cennet’teki çeşmelerin suyu, gâyet bol ve kuvvetli olduğu cihetle, fıskiye gibi havaya feverân eylediğinden; bakanlar ondan zevk alıp mesrûr olurlar. Nitekim dünya hayâtında çok zengîn olan kimseler, pek çok masraf ederek zevk ve lezzet almak için, fıskiyeler edinirler. Demek bu zevk, insanın fıtratında dercedilmiştir.

وَرُوِيَ عَن أنس رَضِي الله عَنهُ قَالَ نضاختان بالمسك والعنبر ينضخان على دور الْجنَّة كَمَا ينضخ الْمَطَر على دور أهل الدُّنْيَا رَوَاهُ ابْن أبي شيبَة مَوْقُوفا

Enes (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

 


[1]  Rahmân, 55:66.

Seite 134

ŞERH

Cennet’teki pınarlar ve nehirler, içkiler ve şerbetler, Cennet’teki lezâizin cismânî olduğunu isbât eder. O halde “Cennet’teki saâdet ve lezâiz, sadece rûhânîdir.” şeklinde bir inanç, bâtıl ve merdûddur.

Rahmân Sûresi’nin 66. âyet-i kerîmesinde ise, şöyle buyurmaktadır:

ف۪يهِمَا عَيْنَانِ نَضَّاخَتَانِ

“Ehl-i iman için hazırlanmış olan (iki Cennet’te, şiddetli kaynayan iki pınar vardır) ki; bakanlara ferâhlık verir.”1

Rahmân-ı Zülcemâl, evvelki iki Cennet’in pınarlarını, تَجْرِيَانِ “Cereyân edip akan” diye vasfetti. Bu âyette mezkûr Cennet’lerdeki pınarları ise, نَضَّاخَتَانِ “Yerden fışkıran” diye tavsîf buyurdu. Demek evvelki âyette bahsi geçen Cennet’lerdeki pınarlar, ehl-i Cennet’in istediği yerde nehir gibi akarken; bu âyette bahsi geçen Cennet pınarları, yine ehl-i Cennet’in istediği yerden fışkırarak çıkarlar.

Cennet’teki çeşmelerin suyu, gâyet bol ve kuvvetli olduğu cihetle, fıskiye gibi havaya feverân eylediğinden; bakanlar ondan zevk alıp mesrûr olurlar. Nitekim dünya hayâtında çok zengîn olan kimseler, pek çok masraf ederek zevk ve lezzet almak için, fıskiyeler edinirler. Demek bu zevk, insanın fıtratında dercedilmiştir.

وَرُوِيَ عَن أنس رَضِي الله عَنهُ قَالَ نضاختان بالمسك والعنبر ينضخان على دور الْجنَّة كَمَا ينضخ الْمَطَر على دور أهل الدُّنْيَا رَوَاهُ ابْن أبي شيبَة مَوْقُوفا

Enes (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

 


[1]  Rahmân, 55:66.

Seite 135

METİN

beyânât-ı âyât-ı Kur'aniye kimseye söz bırakmamıştır ki; fazla bir şey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrîb için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur'aniyeden nümûne için bazı çiçeklerin nümûnesi nev'inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumûzlu sual ve cevabla işâret edeceğiz.

ŞERH

akan sular, zâten cârî ve akıcıdır. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın ayrıca o çeşmeleri, جَارِيَةٌ “akıcı” vasfı ile vasıflandırması, onlardaki derecenin yüksekliğine delâlet ederek çeşmelerin noksan ve eksik olmadığına ve daima mübâlağa suretinde aktığına işâret içindir.

Netîce-i kelâm: Cennet çeşmelerinin isimleri ne olursa olsun; Cennet’te ehl-i Cennet için, daima istifade edilecek birçok çeşme mevcûddur. Hem menba’ları dahî ehl-i Cennet’in yanındadır. O çeşmeler, dâimî olarak akarken; inkıtâ’, noksâniyyet, eksikliğe de ma’rûz kalmazlar. Cennet ehli, istedikleri zaman istedikleri yerden o çeşmeleri akıtırlar. Hem ehl-i Cennet’in şarâbları, bazen Kâfûr çeşmesinden, bazen Tesnîm çeşmesinden, bazen de Zencebîl çeşmesinden (buna Selsebîl çeşmesi de denir) memzûc olup, Cenet ehli, istedikleri şekilde bundan istifade ederler.

Cennet’e dâir (beyânât-ı âyât-ı Kur'aniye) Kur’ânın, Cennet hakkındaki Cennet’ten daha güzel, hûrîlerden daha latîf, selsebilden daha tatlı beyânları, (kimseye söz bırakmamıştır ki; fazla bir şey söylensin.) Bu husûstaki bütün âyetler, bir araya getirilse, mes’ele tamamiyle vuzuha kavuşur; artık beşerin sönük ifadelerine ihtiyâc bırakmaz. Evet, bu âyetlerin derin ve ince ma’nâlarını ifade etmek bile mümkün görülmüyor. (Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri) o ma’nâlar güzeldir; fakat bazen fehmden uzak düşüyor. Bu sebeble (fehme takrîb için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur'aniyeden nümûne için bazı çiçeklerin nümûnesi nev'inden bazı nükteleri söyleyeceğiz.) O nüket-i Kur’âniye’ye (Beş rumûzlu sual ve cevabla işâret edeceğiz.)

Müellif (ra), bu cümlesinde Kur’ân’ı, bir bahçe ve bostana; âyetlerin

 

Seite 136

METİN

beyânât-ı âyât-ı Kur'aniye kimseye söz bırakmamıştır ki; fazla bir şey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrîb için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur'aniyeden nümûne için bazı çiçeklerin nümûnesi nev'inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rumûzlu sual ve cevabla işâret edeceğiz.

ŞERH

akan sular, zâten cârî ve akıcıdır. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın ayrıca o çeşmeleri, جَارِيَةٌ “akıcı” vasfı ile vasıflandırması, onlardaki derecenin yüksekliğine delâlet ederek çeşmelerin noksan ve eksik olmadığına ve daima mübâlağa suretinde aktığına işâret içindir.

Netîce-i kelâm: Cennet çeşmelerinin isimleri ne olursa olsun; Cennet’te ehl-i Cennet için, daima istifade edilecek birçok çeşme mevcûddur. Hem menba’ları dahî ehl-i Cennet’in yanındadır. O çeşmeler, dâimî olarak akarken; inkıtâ’, noksâniyyet, eksikliğe de ma’rûz kalmazlar. Cennet ehli, istedikleri zaman istedikleri yerden o çeşmeleri akıtırlar. Hem ehl-i Cennet’in şarâbları, bazen Kâfûr çeşmesinden, bazen Tesnîm çeşmesinden, bazen de Zencebîl çeşmesinden (buna Selsebîl çeşmesi de denir) memzûc olup, Cenet ehli, istedikleri şekilde bundan istifade ederler.

Cennet’e dâir (beyânât-ı âyât-ı Kur'aniye) Kur’ânın, Cennet hakkındaki Cennet’ten daha güzel, hûrîlerden daha latîf, selsebilden daha tatlı beyânları, (kimseye söz bırakmamıştır ki; fazla bir şey söylensin.) Bu husûstaki bütün âyetler, bir araya getirilse, mes’ele tamamiyle vuzuha kavuşur; artık beşerin sönük ifadelerine ihtiyâc bırakmaz. Evet, bu âyetlerin derin ve ince ma’nâlarını ifade etmek bile mümkün görülmüyor. (Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri) o ma’nâlar güzeldir; fakat bazen fehmden uzak düşüyor. Bu sebeble (fehme takrîb için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur'aniyeden nümûne için bazı çiçeklerin nümûnesi nev'inden bazı nükteleri söyleyeceğiz.) O nüket-i Kur’âniye’ye (Beş rumûzlu sual ve cevabla işâret edeceğiz.)

Müellif (ra), bu cümlesinde Kur’ân’ı, bir bahçe ve bostana; âyetlerin

 

Seite 137

ŞERH

içmektir. Dilin gıdâsı ve zevki, lezzetli taâmları yemek ve güzel şeyleri konuşmaktır. Kezâ irâdenin gıdâsı ve zevki, ibâdetullâhdır. Zihnin gıdâsı ve zevki, ma'rifetullâhdır. Hissin (kalbin) gıdâsı ve zevki, muhabbetullâhdır. Lâtifenin gıdâsı ve zevki, müşâhedetullâhtır. Demek maddî ve ma’nevî cihâzât-ı insaniyenin zevk ve lezzeti ayrı ayrıdır.

Nasıl ki; dünyada bir insan, kör, sağır, dilsiz ve topal olsa, bu maddî cihâzların zevk ve lezzetlerinden mahrûm kalır. Kezâ bir insan, bu dünyada akıl nimetinden mahrûm olsa, bu ma’nevi cihâzın zevk ve lezzetinden hissesi olmaz. Demek insanın bu dünyada, hakîkî huzur ve lezzeti, ancak bu iki kısım lezâizin beraber te’mîn edilmesiyle mümkündür.

Madem bu dünyada insan için, bu iki kısım saâdet ve huzur, zevk ve lezzet, et ve kemik gibi birbirinden ayrılmaz ve biribirisiz olmaz. Hem madem tekâlif-i İlâhiyye’ye muhâtab olan ve mükellef tutulan, insanın maddî ve ma’nevî cihâzât ve cevârihidir. Her bir cihâzât ve cevârihin mükellefiyyeti ve ubûdiyeti de ayrı ayrıdır. Hem madem insan, dâr-ı âhirette o mükellefiyyete ve mükellef olan aza ve cevârihin amel-i sâlih ve takvâ ile inkişâf mertebesine göre mükâfât alacaktır.

Öyle ise, mezkûr mademlerde ifade edilen hakâikten dolayı, kat’î ve zarûrî olarak haşre gidecek aynen bu evsâftaki insandır. Yani rûh ve bedeniyle beraber haşir meydanına gelen insandır. Bütün yaptıklarından hesâba çekilecek olan da aynen bu evsâftaki insandır. Hesâbtan sonra Cennet ve Cehennem’e gidecek olan da aynen bu evsâftaki insandır. Cennet’teki saâdete mazhar olan da aynen bu evsâftaki insandır. Cehennem’deki şekâvete dûçâr olan da aynen bu evsâftaki insandır.

Demek insan için, dünya ve âhirette maddî ve cismanî saâdet ve lezzet lâzım ve zarûrî olduğu gibi; ma’nevî ve ruhî saâdet ve lezzet de lâzım ve zarûrîdir. Zîrâ her iki kısım saâdet ve lezzet, ayrı ayrıdır. Hattâ maddî ve ma’nevî her bir cihâzın saâdet ve lezzeti ayrı ayrıdır. İnsan, her iki kısım saâdet ve lezzeti şiddetle taleb eder. Birinin olmaması durumunda, insanın saâdet ve lezzeti mümkün değildir. O halde dünyada beden ile rûh birbirinden

 

Seite 138

ŞERH

içmektir. Dilin gıdâsı ve zevki, lezzetli taâmları yemek ve güzel şeyleri konuşmaktır. Kezâ irâdenin gıdâsı ve zevki, ibâdetullâhdır. Zihnin gıdâsı ve zevki, ma'rifetullâhdır. Hissin (kalbin) gıdâsı ve zevki, muhabbetullâhdır. Lâtifenin gıdâsı ve zevki, müşâhedetullâhtır. Demek maddî ve ma’nevî cihâzât-ı insaniyenin zevk ve lezzeti ayrı ayrıdır.

Nasıl ki; dünyada bir insan, kör, sağır, dilsiz ve topal olsa, bu maddî cihâzların zevk ve lezzetlerinden mahrûm kalır. Kezâ bir insan, bu dünyada akıl nimetinden mahrûm olsa, bu ma’nevi cihâzın zevk ve lezzetinden hissesi olmaz. Demek insanın bu dünyada, hakîkî huzur ve lezzeti, ancak bu iki kısım lezâizin beraber te’mîn edilmesiyle mümkündür.

Madem bu dünyada insan için, bu iki kısım saâdet ve huzur, zevk ve lezzet, et ve kemik gibi birbirinden ayrılmaz ve biribirisiz olmaz. Hem madem tekâlif-i İlâhiyye’ye muhâtab olan ve mükellef tutulan, insanın maddî ve ma’nevî cihâzât ve cevârihidir. Her bir cihâzât ve cevârihin mükellefiyyeti ve ubûdiyeti de ayrı ayrıdır. Hem madem insan, dâr-ı âhirette o mükellefiyyete ve mükellef olan aza ve cevârihin amel-i sâlih ve takvâ ile inkişâf mertebesine göre mükâfât alacaktır.

Öyle ise, mezkûr mademlerde ifade edilen hakâikten dolayı, kat’î ve zarûrî olarak haşre gidecek aynen bu evsâftaki insandır. Yani rûh ve bedeniyle beraber haşir meydanına gelen insandır. Bütün yaptıklarından hesâba çekilecek olan da aynen bu evsâftaki insandır. Hesâbtan sonra Cennet ve Cehennem’e gidecek olan da aynen bu evsâftaki insandır. Cennet’teki saâdete mazhar olan da aynen bu evsâftaki insandır. Cehennem’deki şekâvete dûçâr olan da aynen bu evsâftaki insandır.

Demek insan için, dünya ve âhirette maddî ve cismanî saâdet ve lezzet lâzım ve zarûrî olduğu gibi; ma’nevî ve ruhî saâdet ve lezzet de lâzım ve zarûrîdir. Zîrâ her iki kısım saâdet ve lezzet, ayrı ayrıdır. Hattâ maddî ve ma’nevî her bir cihâzın saâdet ve lezzeti ayrı ayrıdır. İnsan, her iki kısım saâdet ve lezzeti şiddetle taleb eder. Birinin olmaması durumunda, insanın saâdet ve lezzeti mümkün değildir. O halde dünyada beden ile rûh birbirinden

 

Seite 139

METİN

Evet, Cennet, bütün lezâiz-i ma’nevîyeye medâr olduğu gibi;

ŞERH

Cennet’teki saâdet-i cismâniyye ve Cehennem’deki şekâvet-i cismâniyyeye dâir olan beyânât, abes ve fuzûlî olur. O Zât-ı Akdes’in hadsiz hikmeti ise, böyle bir abesiyyetten nihâyet derecede münezzeh ve mukaddestir. O halde saâdet ve şekâvet-i cismâniyye haktır ve kat’îdir.

Madem ehl-i iman ve tâat, bu dünyada maddî ve ma’nevî cihâzâtını iman ve ubûdiyet yolunda isti’mâl etmiştir. Elbette o maddî ve ma’nevî cihâzâta mükâfât olarak Cennet’te cismânî ve rûhânî bir saâdet ihsân edilecektir. Hem madem ehl-i küfür ve dalâlet, bu dünyada maddî ve ma’nevî cihâzâtını inkâr ve isyân yolunda isti’mâl etmiştir. Elbette o maddî ve ma’nevî cihâzâta cezâ olarak Cehennem’de cismânî ve rûhânî bir azâb verilecektir. Bu maksadın husulü için elbette haşr-i cismânî olacaktır.

(Evet, Cennet, bütün lezâiz-i ma’nevîyeye medâr olduğu gibi;) Ehl-i Cennet’in ma’nevî ve rûhî lezzetleri, Ellah'ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaları, Cemâlullah’ı, lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir surette seyretmeleri ve görmeleridir. En büyük saâdet, en sâfî lezzet, en nezîh hâlet ve en ulvî zevk, bu nimet-i ma’neviyye-i rûhîyedir. Ellah’ın bizden razı olması; ebediyyen gazab etmemesi Cennet’in en büyük manevi ve ruhani lezzetlerindendir.

Cenâb-ı Hak, ehl-i Cennet’ten ebediyyen râzıdır ve ehl-i Cennet dahî mazhar oldukları her türlü nimet ve mükâfâttan râzıdır. Konuyla alâkalı birkaç âyet-i kerîmeyi zikredip diğerlerini dipnot halinde vereceğiz.1 Mücadele Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ

“(Ve) Ellahu Teâlâ (onları, saraylarının veya ağaçlarının altlarından

 


[1]  Âl-i İmrân, 3:15; Maide, 5:119; Tevbe, 9:22,100; Hakka, 68:19-24; Ğâşiye, 88:8-10; Fecr, 89:27-30; Leyl, 92:21; Beyyine, 98:7-8; Karia, 101:6-7.

Seite 140

METİN

Evet, Cennet, bütün lezâiz-i ma’nevîyeye medâr olduğu gibi;

ŞERH

Cennet’teki saâdet-i cismâniyye ve Cehennem’deki şekâvet-i cismâniyyeye dâir olan beyânât, abes ve fuzûlî olur. O Zât-ı Akdes’in hadsiz hikmeti ise, böyle bir abesiyyetten nihâyet derecede münezzeh ve mukaddestir. O halde saâdet ve şekâvet-i cismâniyye haktır ve kat’îdir.

Madem ehl-i iman ve tâat, bu dünyada maddî ve ma’nevî cihâzâtını iman ve ubûdiyet yolunda isti’mâl etmiştir. Elbette o maddî ve ma’nevî cihâzâta mükâfât olarak Cennet’te cismânî ve rûhânî bir saâdet ihsân edilecektir. Hem madem ehl-i küfür ve dalâlet, bu dünyada maddî ve ma’nevî cihâzâtını inkâr ve isyân yolunda isti’mâl etmiştir. Elbette o maddî ve ma’nevî cihâzâta cezâ olarak Cehennem’de cismânî ve rûhânî bir azâb verilecektir. Bu maksadın husulü için elbette haşr-i cismânî olacaktır.

(Evet, Cennet, bütün lezâiz-i ma’nevîyeye medâr olduğu gibi;) Ehl-i Cennet’in ma’nevî ve rûhî lezzetleri, Ellah'ın rızasına, lütfuna, tecellisine, kurbiyetine mazhar olmaları, Cemâlullah’ı, lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir surette seyretmeleri ve görmeleridir. En büyük saâdet, en sâfî lezzet, en nezîh hâlet ve en ulvî zevk, bu nimet-i ma’neviyye-i rûhîyedir. Ellah’ın bizden razı olması; ebediyyen gazab etmemesi Cennet’in en büyük manevi ve ruhani lezzetlerindendir.

Cenâb-ı Hak, ehl-i Cennet’ten ebediyyen râzıdır ve ehl-i Cennet dahî mazhar oldukları her türlü nimet ve mükâfâttan râzıdır. Konuyla alâkalı birkaç âyet-i kerîmeyi zikredip diğerlerini dipnot halinde vereceğiz.1 Mücadele Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ

“(Ve) Ellahu Teâlâ (onları, saraylarının veya ağaçlarının altlarından

 


[1]  Âl-i İmrân, 3:15; Maide, 5:119; Tevbe, 9:22,100; Hakka, 68:19-24; Ğâşiye, 88:8-10; Fecr, 89:27-30; Leyl, 92:21; Beyyine, 98:7-8; Karia, 101:6-7.

Seite 141

ŞERH

“Tahkîk Ellahu Teâlâ, ehl-i Cennet’e fermân eder ki:

- Ey ehl-i Cennet! Cennet ehl-i derler ki:

- Ey Rabbimiz! Buyrun! Tekrar tekrar emrine, fermânına âmâdeyiz. Bütün hayırlar, senin elindedir. Ellahu Teâlâ devamla der ki:

- Siz, râzı oldunuz mu? Yerinizden memnun musunuz? Ehl-i Cennet derler ki:

- Ya Rabbenâ! Bize ne olmuş ki; râzı olmayalım. Hâlbuki bize -hiç kimseye, hiçbir mahlûkuna vermediğin- nimetleri vermişsin. Bize sonsuz ikrâmlarda bulunmuşsun; daha ne isteyelim? Ellahu Teâlâ, tekrar der ki:

- Ey ehl-i Cennet! Bütün bu nimetlerden daha efdalini, daha hayırlısını, size vereyim mi? Ehl-i Cennet derler ki:

- Ya Rabbenâ! Bundan daha hayırlı ne var ki; bize vereceksin? Ellahu Teâlâ buyurur ki:

- Ben, sizden razı oldum. Bundan böyle daha ebediyyen size kızmam; gazaba gelmem.”1

İşte bu hadîs-i şerîfin sırrınca, Cennet’teki saâdetin en birincisi, en müjdelisi, rıza-i İlâhîye, iltifâtât-ı Rabbaniyeye mazhar olmaktır.

Cenab-ı Hak, ehl-i imandan razı olduğunu, Cennet’te onları huzuruna kabul etmekle, tabir câiz ise yanında oturtmakla izhâr eder. Cenab-ı Hak, Kamer Suresi’nde ehl-i imana bu müjdeyi şöyle vermiştir:

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ

“(Muhakkak ki, müttakîler,) Ellah'tan korkan, evamir-i İlahiyyeye muhalefette bulunmaktan çekinen mü'min kullar, yarın âhirette (cennetlerde ve ırmaklardadırlar.) Onlar nice güzel, gönül rahatlatıcı ağaçları içeren

 


[1]  Buhari, Rikak, 5; Müslim, Mesâcid, 211.

Seite 142

ŞERH

“Tahkîk Ellahu Teâlâ, ehl-i Cennet’e fermân eder ki:

- Ey ehl-i Cennet! Cennet ehl-i derler ki:

- Ey Rabbimiz! Buyrun! Tekrar tekrar emrine, fermânına âmâdeyiz. Bütün hayırlar, senin elindedir. Ellahu Teâlâ devamla der ki:

- Siz, râzı oldunuz mu? Yerinizden memnun musunuz? Ehl-i Cennet derler ki:

- Ya Rabbenâ! Bize ne olmuş ki; râzı olmayalım. Hâlbuki bize -hiç kimseye, hiçbir mahlûkuna vermediğin- nimetleri vermişsin. Bize sonsuz ikrâmlarda bulunmuşsun; daha ne isteyelim? Ellahu Teâlâ, tekrar der ki:

- Ey ehl-i Cennet! Bütün bu nimetlerden daha efdalini, daha hayırlısını, size vereyim mi? Ehl-i Cennet derler ki:

- Ya Rabbenâ! Bundan daha hayırlı ne var ki; bize vereceksin? Ellahu Teâlâ buyurur ki:

- Ben, sizden razı oldum. Bundan böyle daha ebediyyen size kızmam; gazaba gelmem.”1

İşte bu hadîs-i şerîfin sırrınca, Cennet’teki saâdetin en birincisi, en müjdelisi, rıza-i İlâhîye, iltifâtât-ı Rabbaniyeye mazhar olmaktır.

Cenab-ı Hak, ehl-i imandan razı olduğunu, Cennet’te onları huzuruna kabul etmekle, tabir câiz ise yanında oturtmakla izhâr eder. Cenab-ı Hak, Kamer Suresi’nde ehl-i imana bu müjdeyi şöyle vermiştir:

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ

“(Muhakkak ki, müttakîler,) Ellah'tan korkan, evamir-i İlahiyyeye muhalefette bulunmaktan çekinen mü'min kullar, yarın âhirette (cennetlerde ve ırmaklardadırlar.) Onlar nice güzel, gönül rahatlatıcı ağaçları içeren

 


[1]  Buhari, Rikak, 5; Müslim, Mesâcid, 211.

Seite 143

ŞERH

İbn-i Abbâs (ra), şöyle demiştir: اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ Cennet ehli, (Rab’lerine nâzırdırlar.) âyetinden murad; تَنْظُرُ إِلٰى رَبِّهَا عَزَّ وَجَلَّ yani, ‘Rab’lerine nazar ederler. Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti ile müşerref olurlar.’ demektir.”1

Ekser müfessirîn de bu âyeti, bu şekilde ma’nâ etmiştir.

Ehl-i Cennet’in, Cennet’te Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’i göreceklerine dâir Sünnet’teki delîller pek çoktur. Nümûne olarak Sahîh-i Buhârî ve Müslim’de geçen gelecek hadîs-i şerîfleri nakletmekle iktifâ edeceğiz. Cerîr bin Abdillâh (ra)’dan rivâyetle; Resûlullâh (asm), şöyle buyurmuştur:

إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ عِيَانًا.

“Muhakkak ki sizler, Rabbinizi âşikâre bir şekilde göreceksiniz.”2

رَوَى الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ مِنْ حَد۪يثِ أَب۪ي هُرَيْرَةَ - رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ - قَالَ: قَالَ أُنَاسٌ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ هَلْ نَرٰى رَبَّنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ؟ فَقَالَ: هَلْ تُضَارُّونَ فِي الشَّمْسِ لَيْسَ دُونَهَا سَحَابٌ؟ قَالُوا: لَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ، قَالَ هَلْ تُضَارُّونَ فِي الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ لَيْسَ دُونَهُ سَحَابٌ قَالُوا:لَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ، قَالَ فَإِنَّكُمْ تَرَوْنَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذٰلِكَ.

Ebû Hüreyre (ra), şöyle demiştir: “İnsanlar dediler ki:

- Yâ Resûlellâh (asm)! Kıyâmet günü Rabbimizi görecek miyiz? Resûlullâh (asm), cevâben buyurdular ki:

- Siz, bulutsuz bir günde Güneş’i görme husûsunda zorlanır mısınız? Sahâbe-i Kirâm, dediler ki:

 


[1]  Zâdu’l-Mesîr, 8/422.

[2]  Buhârî, 7435.

Seite 144

ŞERH

İbn-i Abbâs (ra), şöyle demiştir: اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ Cennet ehli, (Rab’lerine nâzırdırlar.) âyetinden murad; تَنْظُرُ إِلٰى رَبِّهَا عَزَّ وَجَلَّ yani, ‘Rab’lerine nazar ederler. Cenâb-ı Hakk’ın rü’yeti ile müşerref olurlar.’ demektir.”1

Ekser müfessirîn de bu âyeti, bu şekilde ma’nâ etmiştir.

Ehl-i Cennet’in, Cennet’te Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’i göreceklerine dâir Sünnet’teki delîller pek çoktur. Nümûne olarak Sahîh-i Buhârî ve Müslim’de geçen gelecek hadîs-i şerîfleri nakletmekle iktifâ edeceğiz. Cerîr bin Abdillâh (ra)’dan rivâyetle; Resûlullâh (asm), şöyle buyurmuştur:

إِنَّكُمْ سَتَرَوْنَ رَبَّكُمْ عِيَانًا.

“Muhakkak ki sizler, Rabbinizi âşikâre bir şekilde göreceksiniz.”2

رَوَى الْبُخَارِيُّ وَمُسْلِمٌ مِنْ حَد۪يثِ أَب۪ي هُرَيْرَةَ - رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ - قَالَ: قَالَ أُنَاسٌ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ هَلْ نَرٰى رَبَّنَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ؟ فَقَالَ: هَلْ تُضَارُّونَ فِي الشَّمْسِ لَيْسَ دُونَهَا سَحَابٌ؟ قَالُوا: لَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ، قَالَ هَلْ تُضَارُّونَ فِي الْقَمَرِ لَيْلَةَ الْبَدْرِ لَيْسَ دُونَهُ سَحَابٌ قَالُوا:لَا يَا رَسُولَ اللّٰهِ، قَالَ فَإِنَّكُمْ تَرَوْنَهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذٰلِكَ.

Ebû Hüreyre (ra), şöyle demiştir: “İnsanlar dediler ki:

- Yâ Resûlellâh (asm)! Kıyâmet günü Rabbimizi görecek miyiz? Resûlullâh (asm), cevâben buyurdular ki:

- Siz, bulutsuz bir günde Güneş’i görme husûsunda zorlanır mısınız? Sahâbe-i Kirâm, dediler ki:

 


[1]  Zâdu’l-Mesîr, 8/422.

[2]  Buhârî, 7435.

Seite 145

ŞERH

cemâlullâhla müşerref olurlar. Cemâlullâh’ı ziyâret edenler, öyle güzelleşirler ki, saraylarına döndüklerinde zevceleri onları zor tanırlar. Üstâd Bedîüzzaman (ra) Hazretleri, bu konuda şöyle buyuruyor:

“İman ve muhabbetullâhın netîcesi: Ehl-i keşif ve tahkîkîn ittifâkıyla; dünyanın bin sene hayât-ı mes'udanesi, bir saatine değmeyen Cennet hayâtı ve Cennet hayâtının dahî bin senesi, bir saat müşâhedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemâl ve kemâl sâhibi olan Zât-ı Zü’l-Celâl'in müşâhedesi, rü'yetidir ki;1 hadîs-i kat'î ile ve Kur'anın nassıyla sabittir. Hazret-i Süleymân Aleyhisselâm gibi muhteşem bir kemâl ile meşhûr bir zâtın rü'yetine iştiyâklı bir merâk, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm gibi bir cemâl ile mümtâz bir zâtın şuhûduna merâklı bir iştiyâk; herkes vicdânen hisseder. Acabâ dünyanın bütün mehâsin ve kemâlâtından binler derece yüksek olan Cennet'in bütün mehâsin ve kemâlâtı, bir cilve-i cemâli ve kemâli olan bir zâtın rü'yeti, ne kadar mergub, merâk-âver ve şuhûdu ne derece matlûb ve iştiyâk-aver olduğunu kıyâs edebilirsen et...

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا فِى الدُّنْيَا حُبَّكَ وَ حُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ وَ الْاِسْتِقَامَةَ كَمَا اَمَرْتَ

2 وَ فِى الْاٰخِرَةِ رَحْمَتَكَ وَ رُؤْيَتَكَ

Sual: Ehl-i Cennetin nisâ tâifesi de cemâl-i İlâhî ile müşerref olacaklar mı?

Cevâb: Muhakkak onlar da Cenâb-ı Hakk’ın vech-i kerimini görecekler ve aynı şekilde erkekler gibi nûrâniyyet kesbedip güzelleşecekler. Bu büyük ikrâm, erkeklere hâs değil, Cennet ehlinin hepsine şâmildir.

Ehl-i Cennet Ellah’ı görürler. Lâkin künh-ü mâhiyetini derkedemezler. Cennet’teki bütün güzellikler ve nimetler, O’nun cemâlinin bir cilvesidir. Tecelliyyât-ı esmâ, Cennet’in bütün nimetlerinde dahî seyredilir. Âşık olan

 


[1] Hâşiye Hadîsin nassıyla "O şuhûd, bütün lezâiz-i Cennet'in o derece fevkindedir ki, onları unutturur. Ve şuhûddan sonra ehl-i şuhûdun hüsn-ü cemâli o derece fazlalaşır ki; döndükleri vakit, sarâylarındaki âileleri çok dikkat ile zor ile onları tanıyabilirler" hadîste vârid olmuştur. 

[2]  Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, 2. Nokta’nın 2. Mebhası, Mühim Bir Suâl, Mukaddime, 9. İşâret, s. 650.

Seite 146

ŞERH

cemâlullâhla müşerref olurlar. Cemâlullâh’ı ziyâret edenler, öyle güzelleşirler ki, saraylarına döndüklerinde zevceleri onları zor tanırlar. Üstâd Bedîüzzaman (ra) Hazretleri, bu konuda şöyle buyuruyor:

“İman ve muhabbetullâhın netîcesi: Ehl-i keşif ve tahkîkîn ittifâkıyla; dünyanın bin sene hayât-ı mes'udanesi, bir saatine değmeyen Cennet hayâtı ve Cennet hayâtının dahî bin senesi, bir saat müşâhedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemâl ve kemâl sâhibi olan Zât-ı Zü’l-Celâl'in müşâhedesi, rü'yetidir ki;1 hadîs-i kat'î ile ve Kur'anın nassıyla sabittir. Hazret-i Süleymân Aleyhisselâm gibi muhteşem bir kemâl ile meşhûr bir zâtın rü'yetine iştiyâklı bir merâk, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm gibi bir cemâl ile mümtâz bir zâtın şuhûduna merâklı bir iştiyâk; herkes vicdânen hisseder. Acabâ dünyanın bütün mehâsin ve kemâlâtından binler derece yüksek olan Cennet'in bütün mehâsin ve kemâlâtı, bir cilve-i cemâli ve kemâli olan bir zâtın rü'yeti, ne kadar mergub, merâk-âver ve şuhûdu ne derece matlûb ve iştiyâk-aver olduğunu kıyâs edebilirsen et...

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا فِى الدُّنْيَا حُبَّكَ وَ حُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ وَ الْاِسْتِقَامَةَ كَمَا اَمَرْتَ

2 وَ فِى الْاٰخِرَةِ رَحْمَتَكَ وَ رُؤْيَتَكَ

Sual: Ehl-i Cennetin nisâ tâifesi de cemâl-i İlâhî ile müşerref olacaklar mı?

Cevâb: Muhakkak onlar da Cenâb-ı Hakk’ın vech-i kerimini görecekler ve aynı şekilde erkekler gibi nûrâniyyet kesbedip güzelleşecekler. Bu büyük ikrâm, erkeklere hâs değil, Cennet ehlinin hepsine şâmildir.

Ehl-i Cennet Ellah’ı görürler. Lâkin künh-ü mâhiyetini derkedemezler. Cennet’teki bütün güzellikler ve nimetler, O’nun cemâlinin bir cilvesidir. Tecelliyyât-ı esmâ, Cennet’in bütün nimetlerinde dahî seyredilir. Âşık olan

 


[1] Hâşiye Hadîsin nassıyla "O şuhûd, bütün lezâiz-i Cennet'in o derece fevkindedir ki, onları unutturur. Ve şuhûddan sonra ehl-i şuhûdun hüsn-ü cemâli o derece fazlalaşır ki; döndükleri vakit, sarâylarındaki âileleri çok dikkat ile zor ile onları tanıyabilirler" hadîste vârid olmuştur. 

[2]  Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, 2. Nokta’nın 2. Mebhası, Mühim Bir Suâl, Mukaddime, 9. İşâret, s. 650.

Seite 147

METİN

bütün lezâiz-i cismânîyeye de medârdır.

ŞERH

“Ellahu Teâlâ, ehl-i Cennet’e, Cennet’te Kur’ân’ı okuduğu zaman sanki onlar, daha önce hiç Kur’ân’ı işitmemişler gibi olurlar.”1

عن أبي هريرة مرفوعا ولفظه : ( كأن الخلق لم يسمعوا القرآن حين يسمعونه من الرحمن يتلوه عليهم ) .

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivâyet edilen merfû’ bir hadîste şöyle buyrulmuştur:

“Cennet halkı, Rahmân-ı Zülcelâl’den Kur’ân’ı işittikleri zaman sanki daha evvel hiç o Kur’ân’ı işitmemişlerdir. (Sanki yeni işitiyor gibi olurlar.)”2

عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ ، قَالَ : كَأَنَّ النَّاسَ إِذَا سَمِعُوا الْقُرْآنَ ، مِنْ فِي الرَّحْمَنِ عَزَّ وَجَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَكَأَنَّهُمْ لَمْ يَسْمَعُوهُ قَبْلَ ذَلِكَ

Muhammed bin Ka’b el-Kurezî (ra)’den rivâyetle şöyle demiştir:

“İnsanlar kıyâmet gününde Rahmân olan Ellahu Teâlâ’dan, teşbîh olmasın O’nun fem-i mübârekinden Kur’ân’ı işittiklerinde sanki bundan evvel hiç Kur’ân’ı işitmemiş gibi olurlar.”3

Cennet’te göz en yüksek lezzeti, rü’yet-i cemalullahla müşerref olmakta hisseder. Kulak ise en büyük zevki, Mütekellim-i Ezelî’den Kur’an-ı Kerim’i işitmekten alır. Kulak, hiçbir şeyden o kadar lezzet alamaz. Ezelden ebede kadar bütün güzel sesler toplansa, o lezzeti veremez.

İşte Cennet, böyle bütün lezâiz-i ma’nevîyeye ve rûhîyeye medâr olduğu gibi; (bütün lezâiz-i cismânîyeye de medârdır.) Yani maddeten ve cismen hissedilen, zâhirî duyularla, aza ve cevârih ile lezzeti tadılan Cennet’in maddî nimetlerinden hâsıl olan saâdettir. Lezaiz-i cismaniyenin esasları ise üçtür:

 


[1]  er-Râfiî Fi Târîhihi, 2/403.

[2]  er-Râfiî Fî Târîhihi, 2/403.

[3]  Abdullâh bin Ahmed Fi’s-Sünneh”, 1/147.

Seite 148

METİN

bütün lezâiz-i cismânîyeye de medârdır.

ŞERH

“Ellahu Teâlâ, ehl-i Cennet’e, Cennet’te Kur’ân’ı okuduğu zaman sanki onlar, daha önce hiç Kur’ân’ı işitmemişler gibi olurlar.”1

عن أبي هريرة مرفوعا ولفظه : ( كأن الخلق لم يسمعوا القرآن حين يسمعونه من الرحمن يتلوه عليهم ) .

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivâyet edilen merfû’ bir hadîste şöyle buyrulmuştur:

“Cennet halkı, Rahmân-ı Zülcelâl’den Kur’ân’ı işittikleri zaman sanki daha evvel hiç o Kur’ân’ı işitmemişlerdir. (Sanki yeni işitiyor gibi olurlar.)”2

عَنْ مُحَمَّدِ بْنِ كَعْبٍ الْقُرَظِيِّ ، قَالَ : كَأَنَّ النَّاسَ إِذَا سَمِعُوا الْقُرْآنَ ، مِنْ فِي الرَّحْمَنِ عَزَّ وَجَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَكَأَنَّهُمْ لَمْ يَسْمَعُوهُ قَبْلَ ذَلِكَ

Muhammed bin Ka’b el-Kurezî (ra)’den rivâyetle şöyle demiştir:

“İnsanlar kıyâmet gününde Rahmân olan Ellahu Teâlâ’dan, teşbîh olmasın O’nun fem-i mübârekinden Kur’ân’ı işittiklerinde sanki bundan evvel hiç Kur’ân’ı işitmemiş gibi olurlar.”3

Cennet’te göz en yüksek lezzeti, rü’yet-i cemalullahla müşerref olmakta hisseder. Kulak ise en büyük zevki, Mütekellim-i Ezelî’den Kur’an-ı Kerim’i işitmekten alır. Kulak, hiçbir şeyden o kadar lezzet alamaz. Ezelden ebede kadar bütün güzel sesler toplansa, o lezzeti veremez.

İşte Cennet, böyle bütün lezâiz-i ma’nevîyeye ve rûhîyeye medâr olduğu gibi; (bütün lezâiz-i cismânîyeye de medârdır.) Yani maddeten ve cismen hissedilen, zâhirî duyularla, aza ve cevârih ile lezzeti tadılan Cennet’in maddî nimetlerinden hâsıl olan saâdettir. Lezaiz-i cismaniyenin esasları ise üçtür:

 


[1]  er-Râfiî Fi Târîhihi, 2/403.

[2]  er-Râfiî Fî Târîhihi, 2/403.

[3]  Abdullâh bin Ahmed Fi’s-Sünneh”, 1/147.

Seite 149

ŞERH

Birincisi: Mesken,

İkincisi: Ekl ve şürb (yemek-içmek),

Üçüncüsü: Nikâh (evlenmek, cinsi münasebette bulunmak)tır.

Şimdi bu üç esası birer birer izah etmeye çalışacağız:

Birinci Esas: Meskendir.

İnsanın en evvel zarûrî ihtiyâcı; bir ev, bir meskene sâhib olmasıdır. Çünkü insan, barınmak için bir meskene muhtâctır. Peki, bu meskenin en güzeli hangisidir? Etrâf-ı erbaası, bağ ve bahçelerle; yeşilliklerle çevrili olanıdır. Bir evin var; fakat etrâfı, kupkuru ise; etrâfında ağaç, yeşillik yoksa o ev neye yarar? Yani, insanı en çok mes’ûd eden, meskeninin, bağ, bahçe ve hadrâvâtlar içinde bulunmasıdır. İşte her insanın arzu ettiği şey, böyle bir eve, bir araziye ve bahçeye sâhib olmaktır. Yoksa sadece tek bir ev, insanı tam mutlu etmez.

Evet, insanın en fazla ihtiyâcı, evvelâ bir mekâna sâhib olmaktır. Görmüyor musun? Bütün dünya, arazi için çarpışıyor. Burada mekândan maksad; sadece bir tek ev, bir binâ değildir. Belki gâyet geniş bağ ve bahçelere, araziye sâhib ve mâlik olan bir ev, bir saraydır. Belki maksad; mülkiyyettir, saltanattır.

Evet, âyât-ı beyyinâtın ifadesiyle ve sarâhatiyle sabittir ki; Cennet’te, her mü’mine, içinde her türlü ağaçların, yeşilliklerin, çeşmelerin ve nehirlerin bulunduğu, semâvât ve Arz büyüklüğünde geniş bir memleket, bir mülk-ü sermedî, bir Cennet-i bâkiye verilecektir. Herkesin kendi husûsî Cenneti, bir saltanat, bir geniş memlekettir. O mü’min, oranın sultânıdır, hâkimidir.

وَسَارِعُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّق۪ينَ

 

Seite 150

ŞERH

Birincisi: Mesken,

İkincisi: Ekl ve şürb (yemek-içmek),

Üçüncüsü: Nikâh (evlenmek, cinsi münasebette bulunmak)tır.

Şimdi bu üç esası birer birer izah etmeye çalışacağız:

Birinci Esas: Meskendir.

İnsanın en evvel zarûrî ihtiyâcı; bir ev, bir meskene sâhib olmasıdır. Çünkü insan, barınmak için bir meskene muhtâctır. Peki, bu meskenin en güzeli hangisidir? Etrâf-ı erbaası, bağ ve bahçelerle; yeşilliklerle çevrili olanıdır. Bir evin var; fakat etrâfı, kupkuru ise; etrâfında ağaç, yeşillik yoksa o ev neye yarar? Yani, insanı en çok mes’ûd eden, meskeninin, bağ, bahçe ve hadrâvâtlar içinde bulunmasıdır. İşte her insanın arzu ettiği şey, böyle bir eve, bir araziye ve bahçeye sâhib olmaktır. Yoksa sadece tek bir ev, insanı tam mutlu etmez.

Evet, insanın en fazla ihtiyâcı, evvelâ bir mekâna sâhib olmaktır. Görmüyor musun? Bütün dünya, arazi için çarpışıyor. Burada mekândan maksad; sadece bir tek ev, bir binâ değildir. Belki gâyet geniş bağ ve bahçelere, araziye sâhib ve mâlik olan bir ev, bir saraydır. Belki maksad; mülkiyyettir, saltanattır.

Evet, âyât-ı beyyinâtın ifadesiyle ve sarâhatiyle sabittir ki; Cennet’te, her mü’mine, içinde her türlü ağaçların, yeşilliklerin, çeşmelerin ve nehirlerin bulunduğu, semâvât ve Arz büyüklüğünde geniş bir memleket, bir mülk-ü sermedî, bir Cennet-i bâkiye verilecektir. Herkesin kendi husûsî Cenneti, bir saltanat, bir geniş memlekettir. O mü’min, oranın sultânıdır, hâkimidir.

وَسَارِعُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ اُعِدَّتْ لِلْمُتَّق۪ينَ

 

Seite 151

ŞERH

Evet, cismânî saâdetin ve lezzetin temeli olan bir meskenin, bir evin, bir sarayın en güzeli; elbette insanı, en çok mes’ûd edip ferâhlandıran ve onun hissiyâtına ve rûhuna en çok hitâb edip onu neş’elendiren, dinlendiren; o meskenin, bağ ve bahçeleri ve ağaçları arasından, suların akıp gittiği meskenlerdir.

İşte Kur’ân-ı Hakîm, تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ yani, “O bağ ve bahçelerin altlarından, aralarından nehirler, akar; cereyân eder.”1 cümlesini sık sık tekrârlamakla bu saâdeti müjde vermektedir.

İnsan, cisim olduğu i’tibârla, onun hâcât-ı zarûriyesi içinde, ona en evvel lâzım olan mekân ve meskendir. Mekânın en ahseni, en güzeli ise, nebâtâta ve eşcâra müştemil olanıdır. Yani yeşilliklere, bağ ve bahçelere hâvî olanıdır. Ve en latîfi ise; hadravâtı, bahçeleri içinde suların cereyân edip akanıdır. Ve en ekmeli ise; ağaçların arasından akan ve kasırları, sarayları altından cereyân eden nehirlerinin kesretli ve çok olanıdır. Dünyada buna benzer bir mekâna, bu çeşit bir meskene sâhib olan çok az insan vardır. Sâhib olanlara gelince, hem kendileri fânî hem de meskenleri fânîdir. İşte Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, birçok âyet-i kerîmesinde ehl-i iman ve tâate Cennet’te ebedî bir surette verilecek bu nev’ meskenlerden ve altından cereyân eden pek çok nehirlerden bahseder.

Nehir, geniş ve akan sulara denir. Yeri yarıp gittiği için nehir denilmiştir.2 Kur’ân-ı Azîmüşşân’da “nehir” kelimesi, bostânlarda cârî olan su manâsı başta olmak üzere değişik ma’nâlarda kullanılmıştır. “Cennet’lerin altlarından nehirler cereyân edip akar. ifadesi, birçok âyette zikredilmiştir.3

Cenâb-ı Hak, Cennet’te ehl-i iman için, böylece kasırlarının, ağaçlarının altından nehirler akan birçok nev’ meskenler halk etmiştir.

 


[1]  Bakara, 2:25.

[2]  Sıfâtu’l-Cenneh, 173.

[3]  Bakara, 2:25; Âl-i İmrân, 3:15,136,195,197; Nisâ, 4:13,57,122; Mâide, 5:12,85,119; Tevbe, 9:72,89; Ra’d, 13:35; İbrâhîm, 14:23; Nahl, 16:31; Tâ-hâ, 20:76; Hac, 22:14,23; Ankebût, 29:58; Zümer, 39:20; Muhammed, 47:12; Feth, 48:5,17; Hadîd, 57:12; Mücâdele, 58:22; Saff, 61:2; Teğâbun, 64:9; Talak, 65:11; Tahrîm, 66:8; Burûc, 85:11; Beyyine, 98:8.

Seite 152

ŞERH

Evet, cismânî saâdetin ve lezzetin temeli olan bir meskenin, bir evin, bir sarayın en güzeli; elbette insanı, en çok mes’ûd edip ferâhlandıran ve onun hissiyâtına ve rûhuna en çok hitâb edip onu neş’elendiren, dinlendiren; o meskenin, bağ ve bahçeleri ve ağaçları arasından, suların akıp gittiği meskenlerdir.

İşte Kur’ân-ı Hakîm, تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ yani, “O bağ ve bahçelerin altlarından, aralarından nehirler, akar; cereyân eder.”1 cümlesini sık sık tekrârlamakla bu saâdeti müjde vermektedir.

İnsan, cisim olduğu i’tibârla, onun hâcât-ı zarûriyesi içinde, ona en evvel lâzım olan mekân ve meskendir. Mekânın en ahseni, en güzeli ise, nebâtâta ve eşcâra müştemil olanıdır. Yani yeşilliklere, bağ ve bahçelere hâvî olanıdır. Ve en latîfi ise; hadravâtı, bahçeleri içinde suların cereyân edip akanıdır. Ve en ekmeli ise; ağaçların arasından akan ve kasırları, sarayları altından cereyân eden nehirlerinin kesretli ve çok olanıdır. Dünyada buna benzer bir mekâna, bu çeşit bir meskene sâhib olan çok az insan vardır. Sâhib olanlara gelince, hem kendileri fânî hem de meskenleri fânîdir. İşte Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, birçok âyet-i kerîmesinde ehl-i iman ve tâate Cennet’te ebedî bir surette verilecek bu nev’ meskenlerden ve altından cereyân eden pek çok nehirlerden bahseder.

Nehir, geniş ve akan sulara denir. Yeri yarıp gittiği için nehir denilmiştir.2 Kur’ân-ı Azîmüşşân’da “nehir” kelimesi, bostânlarda cârî olan su manâsı başta olmak üzere değişik ma’nâlarda kullanılmıştır. “Cennet’lerin altlarından nehirler cereyân edip akar. ifadesi, birçok âyette zikredilmiştir.3

Cenâb-ı Hak, Cennet’te ehl-i iman için, böylece kasırlarının, ağaçlarının altından nehirler akan birçok nev’ meskenler halk etmiştir.

 


[1]  Bakara, 2:25.

[2]  Sıfâtu’l-Cenneh, 173.

[3]  Bakara, 2:25; Âl-i İmrân, 3:15,136,195,197; Nisâ, 4:13,57,122; Mâide, 5:12,85,119; Tevbe, 9:72,89; Ra’d, 13:35; İbrâhîm, 14:23; Nahl, 16:31; Tâ-hâ, 20:76; Hac, 22:14,23; Ankebût, 29:58; Zümer, 39:20; Muhammed, 47:12; Feth, 48:5,17; Hadîd, 57:12; Mücâdele, 58:22; Saff, 61:2; Teğâbun, 64:9; Talak, 65:11; Tahrîm, 66:8; Burûc, 85:11; Beyyine, 98:8.

Seite 153

ŞERH

Cennet’te ehl-i imana verilecek en büyük nimetlerden biri de ehl-i Cennet’in, sâkin olacakları meskenlere idhâl edilmeleridir. Kur’ân ve hadîs-i şerîflerde, muhtelif bir şekilde bu meskenlerden bahsedilmektedir. Bundan anlaşılıyor ki; Cennet’te tek nev’, tek çeşit meskenler yerine, birçok nev’ ve çeşitlilikte meskenler mevcûddur. Bazıları, yüksek olup birbiri üzerine mebnî, kat kat apartman tarzında; bazıları, saray ve köşkler hâlinde; bazıları, çok mükemmel çadırlar şeklinde; bazıları, dâr tabir edilen içinde odalar ve ortasında avlu bulunan evler şeklinde ehl-i imana ihsân edilir. O halde ehl-i Cennet için, Cennet’te, içinde ebedî kalacakları çeşit çeşit meskenler vardır.

Kur’ân-ı Kerîm ve Resûl-i Ekrem (asm)’ın, Cennet’teki ayrı ayrı, çeşit çeşit, nev’ nev’ meskenlere dâir beyânâtı şöyledir:

Birinci nev’ meskenler: “Ğurfe” ta’bîr edilen meskenlerdir.

Ğurfe, “yüksek, âlî, mürtefi’ binâ”1 veya “üst üste evlerden oluşan yüksek binâ”2 veyahut “yükseklik”3 anlamına gelir. Üst üste, kat kat yüksek binâlara “ğurfe” denir. Bazen köşk ve saray ma’nâsında da kullanılır.4 Kur’ân-ı Kerîm’in dört (4) âyet-i kerîmesinde, الْغُرْفَةَve bu kelimenin cem’ sîğaları olan غُرَفٌ ve الْغُرُفَاتِ ta’bîrleri kullanılmıştır.

غُرَفٌ kelimesinin geçtiği âyet-i kerîme:

لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ الْم۪يعَادَ

“(Fakat o kimseler ki; Rab’lerinden korkmuşlardır;) Evâmir-i İlâhiyye’ye imtisâl ve nevâhî-i İlâhiyye’den ictinâb etmişler; onlar, müstesnâ bir mevkîde

 


[1]  Meâlimü’t-Tenzîl, 4/252; Zâdu’l-Mesîr, 6/112; Et-Tefsîru’l-Kebîr, 24/115; Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, 19/84.

[2]  el-Kutuf Min Lügati’l-Kur’ân, 1539.

[3]  el-Kutuf Min Lügati’l-Kur’ân, 1539.

[4]  en-Nûru’l-Furkân fî Şerhi Lügati’l-Kur’ân, 2/118.

Seite 154

ŞERH

Cennet’te ehl-i imana verilecek en büyük nimetlerden biri de ehl-i Cennet’in, sâkin olacakları meskenlere idhâl edilmeleridir. Kur’ân ve hadîs-i şerîflerde, muhtelif bir şekilde bu meskenlerden bahsedilmektedir. Bundan anlaşılıyor ki; Cennet’te tek nev’, tek çeşit meskenler yerine, birçok nev’ ve çeşitlilikte meskenler mevcûddur. Bazıları, yüksek olup birbiri üzerine mebnî, kat kat apartman tarzında; bazıları, saray ve köşkler hâlinde; bazıları, çok mükemmel çadırlar şeklinde; bazıları, dâr tabir edilen içinde odalar ve ortasında avlu bulunan evler şeklinde ehl-i imana ihsân edilir. O halde ehl-i Cennet için, Cennet’te, içinde ebedî kalacakları çeşit çeşit meskenler vardır.

Kur’ân-ı Kerîm ve Resûl-i Ekrem (asm)’ın, Cennet’teki ayrı ayrı, çeşit çeşit, nev’ nev’ meskenlere dâir beyânâtı şöyledir:

Birinci nev’ meskenler: “Ğurfe” ta’bîr edilen meskenlerdir.

Ğurfe, “yüksek, âlî, mürtefi’ binâ”1 veya “üst üste evlerden oluşan yüksek binâ”2 veyahut “yükseklik”3 anlamına gelir. Üst üste, kat kat yüksek binâlara “ğurfe” denir. Bazen köşk ve saray ma’nâsında da kullanılır.4 Kur’ân-ı Kerîm’in dört (4) âyet-i kerîmesinde, الْغُرْفَةَve bu kelimenin cem’ sîğaları olan غُرَفٌ ve الْغُرُفَاتِ ta’bîrleri kullanılmıştır.

غُرَفٌ kelimesinin geçtiği âyet-i kerîme:

لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ الْم۪يعَادَ

“(Fakat o kimseler ki; Rab’lerinden korkmuşlardır;) Evâmir-i İlâhiyye’ye imtisâl ve nevâhî-i İlâhiyye’den ictinâb etmişler; onlar, müstesnâ bir mevkîde

 


[1]  Meâlimü’t-Tenzîl, 4/252; Zâdu’l-Mesîr, 6/112; Et-Tefsîru’l-Kebîr, 24/115; Et-Tahrîr Ve’t-Tenvîr, 19/84.

[2]  el-Kutuf Min Lügati’l-Kur’ân, 1539.

[3]  el-Kutuf Min Lügati’l-Kur’ân, 1539.

[4]  en-Nûru’l-Furkân fî Şerhi Lügati’l-Kur’ân, 2/118.

Seite 155

ŞERH

ve ölüm gibi ârızalar, derdler ve belâlar, orada olmadığından; ehl-i Cennet, daima rahattırlar.”1

الْغُرُفَاتِ kelimesinin geçtiği dördüncü âyet-i kerîme:

وَمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ بِالَّت۪ي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰٓى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاًۘ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَزَٓاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ

“(Sizi, ma’nevî huzûrumuza ne mallarınız yaklaştırabilir, ne de evlâdlarınız. Ancak iman edip) malını hayra sarf ve evlâdını umûr-u dîn ve salâha sevkle (sâlih amel işleyenler müstesnâ. İşte onlar için, hayr amellerine mukâbil, kat kat mükâfât vardır. Onlar, Cennet köşklerinde) yüksek, âlî binâlarında (güven ve emniyet içindedirler.)2

Ehâdîs-i Nebeviyye’de ise, bu ğurfelerden şöyle bahsedilmektedir:

عَنْ عَلِيٍّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - " إِنَّ فِي الْجَنَّةِ لَغُرَفًا يُرٰى ظُهُورُهَا مِنْ بُطُونِهَا، وَبُطُونُهَا مِنْ ظُهُورِهَا، فَقَامَ إِلَيْهِ أَعْرَابِيٌّ فَقَالَ: لِمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ؟ قَالَ: " هِيَ لِمَنْ أَطَابَ الْكَلَامَ، وَأَطْعَمَ الطَّعَامَ، وَأَدَامَ الصِّيَامَ، وَصَلّٰى لِلّٰهِ بِاللَّيْلِ وَالنَّاسُ نِيَامٌ.

Tirmizî’nin Câmi’inde İmâm-ı Ali (ra)’den rivâyetle Resûl-i Ekrem (asm), şöyle buyurmuştur:

“(Muhakkak ki; Cennet’te öyle mürtefi’, âlî binâlar, köşkler vardır ki;) şeffâf olup (içeriden dışarısı, dışarıdan içerisi görünür. Bir bedevî ayağa kalkıp,

- Ya Resûlallâh (asm)! Bu binâlar kimler içindir? Kimlere verilir? Diye sordu. Resûlullâh (asm) buyurdular ki:

 


[1]  Furkân, 25:75-76.

[2]  Sebe’, 34:37.

Seite 156

ŞERH

ve ölüm gibi ârızalar, derdler ve belâlar, orada olmadığından; ehl-i Cennet, daima rahattırlar.”1

الْغُرُفَاتِ kelimesinin geçtiği dördüncü âyet-i kerîme:

وَمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ بِالَّت۪ي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰٓى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحاًۘ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَزَٓاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ

“(Sizi, ma’nevî huzûrumuza ne mallarınız yaklaştırabilir, ne de evlâdlarınız. Ancak iman edip) malını hayra sarf ve evlâdını umûr-u dîn ve salâha sevkle (sâlih amel işleyenler müstesnâ. İşte onlar için, hayr amellerine mukâbil, kat kat mükâfât vardır. Onlar, Cennet köşklerinde) yüksek, âlî binâlarında (güven ve emniyet içindedirler.)2

Ehâdîs-i Nebeviyye’de ise, bu ğurfelerden şöyle bahsedilmektedir:

عَنْ عَلِيٍّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - " إِنَّ فِي الْجَنَّةِ لَغُرَفًا يُرٰى ظُهُورُهَا مِنْ بُطُونِهَا، وَبُطُونُهَا مِنْ ظُهُورِهَا، فَقَامَ إِلَيْهِ أَعْرَابِيٌّ فَقَالَ: لِمَنْ هِيَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ؟ قَالَ: " هِيَ لِمَنْ أَطَابَ الْكَلَامَ، وَأَطْعَمَ الطَّعَامَ، وَأَدَامَ الصِّيَامَ، وَصَلّٰى لِلّٰهِ بِاللَّيْلِ وَالنَّاسُ نِيَامٌ.

Tirmizî’nin Câmi’inde İmâm-ı Ali (ra)’den rivâyetle Resûl-i Ekrem (asm), şöyle buyurmuştur:

“(Muhakkak ki; Cennet’te öyle mürtefi’, âlî binâlar, köşkler vardır ki;) şeffâf olup (içeriden dışarısı, dışarıdan içerisi görünür. Bir bedevî ayağa kalkıp,

- Ya Resûlallâh (asm)! Bu binâlar kimler içindir? Kimlere verilir? Diye sordu. Resûlullâh (asm) buyurdular ki:

 


[1]  Furkân, 25:75-76.

[2]  Sebe’, 34:37.

Seite 157

ŞERH

الملائكة في بيوتكم ولو لم تذنبوا لجاء الله بخلق جديد كي يذنبوا فيغفر لهم قال قلت يا رسول الله مم خلق الخلق قال من الماء قلنا الجنة ما بناؤها قال لبنة من فضة ولبنة من ذهب وملاطها المسك الأذفر وحصباؤها اللؤلؤ والياقوت وتربتها الزعفران من دخلها ينعم ولا ييأس ويخلد ولا يموت لا تبلى ثيابهم ولا يفنى شبابهم ثم قال ثلاثة لا ترد دعوتهم الأمام العادل والصائم حين يفطر ودعوة المظلوم يرفعها فوق الغمام وتفتح لها أبواب السماء ويقول الرب عز وجل وعزتي لأنصرنك ولو بعد حين

Ebû Hureyre (ra)’den rivâyete göre şöyle demiştir: Dedik:

- Yâ Resûlellah! Bize ne oluyor ki senin yanındayken kalplerimiz yumuşuyor, dünyayı istemiyor, ahiret ehlinden olmaya çalışıyoruz. Fakat senin yanından çıkıp ailelerimiz arasına karışıp çocuklarımızın kokusunu aldığımızda kendimizi değişmiş buluyoruz. Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

- Siz her vakit benim yanımdan çıktığınız şekilde olsaydınız, melekler sizi evlerinizde ziyaret ederlerdi ve sizler hiç günah işlememiş olsanız, Ellah günah işleyen ve onların günahını affedeceği bir toplum yaratırdı.

Ebû Hureyre devamla diyor ki:

- Yâ Resûlellah! Mahlûkat, neden yaratılmıştır? Resûlullah (sav),

- Sudan, buyurdu.

- Cennet’in binası neden yapılmıştır? Diye sordum.

- Bir kerpici altından, bir kerpici gümüşten, harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı zaferandan yapılmıştır. Oraya girenler nimetler içersinde refah bulur, sıkıntı çekmezler. Ebedî olurlar, giydikleri eskimez gençlikleri yok olmaz. Sonra şöyle devam etti:

 

Seite 158

ŞERH

الملائكة في بيوتكم ولو لم تذنبوا لجاء الله بخلق جديد كي يذنبوا فيغفر لهم قال قلت يا رسول الله مم خلق الخلق قال من الماء قلنا الجنة ما بناؤها قال لبنة من فضة ولبنة من ذهب وملاطها المسك الأذفر وحصباؤها اللؤلؤ والياقوت وتربتها الزعفران من دخلها ينعم ولا ييأس ويخلد ولا يموت لا تبلى ثيابهم ولا يفنى شبابهم ثم قال ثلاثة لا ترد دعوتهم الأمام العادل والصائم حين يفطر ودعوة المظلوم يرفعها فوق الغمام وتفتح لها أبواب السماء ويقول الرب عز وجل وعزتي لأنصرنك ولو بعد حين

Ebû Hureyre (ra)’den rivâyete göre şöyle demiştir: Dedik:

- Yâ Resûlellah! Bize ne oluyor ki senin yanındayken kalplerimiz yumuşuyor, dünyayı istemiyor, ahiret ehlinden olmaya çalışıyoruz. Fakat senin yanından çıkıp ailelerimiz arasına karışıp çocuklarımızın kokusunu aldığımızda kendimizi değişmiş buluyoruz. Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

- Siz her vakit benim yanımdan çıktığınız şekilde olsaydınız, melekler sizi evlerinizde ziyaret ederlerdi ve sizler hiç günah işlememiş olsanız, Ellah günah işleyen ve onların günahını affedeceği bir toplum yaratırdı.

Ebû Hureyre devamla diyor ki:

- Yâ Resûlellah! Mahlûkat, neden yaratılmıştır? Resûlullah (sav),

- Sudan, buyurdu.

- Cennet’in binası neden yapılmıştır? Diye sordum.

- Bir kerpici altından, bir kerpici gümüşten, harcı keskin kokulu misk, çakılları inci ve yakut, toprağı zaferandan yapılmıştır. Oraya girenler nimetler içersinde refah bulur, sıkıntı çekmezler. Ebedî olurlar, giydikleri eskimez gençlikleri yok olmaz. Sonra şöyle devam etti:

 

Seite 159

ŞERH

- Üç kişi var ki, duaları geri çevrilmez: Adaletli devlet idarecisi, iftar etmek üzere olan oruçlu ve mazlum. Ellah mazlum kimsenin duasını bulutların üzerine kaldırır ve göklerin kapısını ona açar. Azîz ve Celîl olan Rab şöyle der: ‘İzzetim hakkı için bir süre sonra bile olsa sana mutlaka yardım edeceğim.1

عَنِ الْاَعْمَشِ، عَنْ مَالِكِ بْنِ الْحَارِثِ، قَالَ: قَالَ مُغ۪يثُ بْنُ سُمَيٍّ: إِنَّ فِي الْجَنَّةِ قُصُورًا مِنْ ذَهَبٍ , وَقُصُورًا مِنْ فِضَّةٍ , وَقُصُورًا مِنْ يَاقُوتٍ , وَقُصُورًا مِنْ زَبَرْجَدٍ.

A’meş’den, O da Mâlik bin Hâris’ten rivâyetle Muğîs bin Sümeyy dedi ki:

“Cennet’te altından yapılmış kasrlar (köşkler), gümüşten köşkler, yâkuttan köşkler ve zebercedden köşkler vardır.”2

وروى ابْن أبي الدُّنْيَا عَن الْأعْمَش عَن ثُوَيْر قَالَ أرَاهُ عَن ابْن عمر قَالَ إِن أدنى أهل الْجنَّة منزلَة لرجل لَهُ ألف قصر بَين كل قَصْرَيْنِ مسيرَة سنة يرى أقصاها كَمَا يرى أدناها فِي كل قصر من الْحور الْعين والرياحين والولدان مَا يَدْعُو بِشَيْء إِلَّا أُتِي بِهِ رَوَاهُ هَكَذَا مَوْقُوفا

İbn-i Ömer (ra)’den mevkûf olarak şöyle rivâyet olundu:

“Cennet ehlinden derecesi en aşağı olan kişiye, her birinin arası bir yıllık mesâfe olan bin kasr (saray) verilir. O kimse, en yakınını gördüğü gibi, en uzağını da görebilir. Her sarayda birçok hûrîler ve hizmetkârlar vardır. İstediği her şey hemen getirilir.”3

 


[1]  Tirmizî 2526

[2]  İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannaf, 13/124; Ebû Nuaym, el-Hilye, 6/68.

[3]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 312.

Seite 160

ŞERH

- Üç kişi var ki, duaları geri çevrilmez: Adaletli devlet idarecisi, iftar etmek üzere olan oruçlu ve mazlum. Ellah mazlum kimsenin duasını bulutların üzerine kaldırır ve göklerin kapısını ona açar. Azîz ve Celîl olan Rab şöyle der: ‘İzzetim hakkı için bir süre sonra bile olsa sana mutlaka yardım edeceğim.1

عَنِ الْاَعْمَشِ، عَنْ مَالِكِ بْنِ الْحَارِثِ، قَالَ: قَالَ مُغ۪يثُ بْنُ سُمَيٍّ: إِنَّ فِي الْجَنَّةِ قُصُورًا مِنْ ذَهَبٍ , وَقُصُورًا مِنْ فِضَّةٍ , وَقُصُورًا مِنْ يَاقُوتٍ , وَقُصُورًا مِنْ زَبَرْجَدٍ.

A’meş’den, O da Mâlik bin Hâris’ten rivâyetle Muğîs bin Sümeyy dedi ki:

“Cennet’te altından yapılmış kasrlar (köşkler), gümüşten köşkler, yâkuttan köşkler ve zebercedden köşkler vardır.”2

وروى ابْن أبي الدُّنْيَا عَن الْأعْمَش عَن ثُوَيْر قَالَ أرَاهُ عَن ابْن عمر قَالَ إِن أدنى أهل الْجنَّة منزلَة لرجل لَهُ ألف قصر بَين كل قَصْرَيْنِ مسيرَة سنة يرى أقصاها كَمَا يرى أدناها فِي كل قصر من الْحور الْعين والرياحين والولدان مَا يَدْعُو بِشَيْء إِلَّا أُتِي بِهِ رَوَاهُ هَكَذَا مَوْقُوفا

İbn-i Ömer (ra)’den mevkûf olarak şöyle rivâyet olundu:

“Cennet ehlinden derecesi en aşağı olan kişiye, her birinin arası bir yıllık mesâfe olan bin kasr (saray) verilir. O kimse, en yakınını gördüğü gibi, en uzağını da görebilir. Her sarayda birçok hûrîler ve hizmetkârlar vardır. İstediği her şey hemen getirilir.”3

 


[1]  Tirmizî 2526

[2]  İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannaf, 13/124; Ebû Nuaym, el-Hilye, 6/68.

[3]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 312.

Seite 161

ŞERH

betonu ise inci ve yâkuttandır. Yani, bazı saray ve köşklerin binâsında ayrı ayrı, muhtelif birçok kıymetli mücevherât kullanılmıştır.

Üçüncü nev’ meskenler: Beyttir. Arap dilinde beyt, mahiyeti ne olursa olsun genellikle gecelenen üstü kapalı yerlere denir. Bu manada üstü kapalı çadırlar için de kullanılır. Ama dar; üstü açık yapılar için kullanılabildiği gibi, büyük sosyal yapılar içinde kullanılır. Meşhur dil âlimi İsfehani'nin de belirttiği gibi, Araplar etrafı duvarlarla çevrilmiş belki birkaç evi içerisinde barındıran büyük yapılara dar derlerdi.

Firâvun’un zulüm ve işkencesine ma’rûz kalan Hazret-i Âsiye vâlidemiz, şöyle duâ etmiştir:

رَبِّ ابْنِ ل۪ي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ

“Ya Rab! Benim için Cennet’te rahmetin kurbunda bir beyt binâ eyle!”1

Âsiye anamız, عِنْدَكَYa Rab! Senin rahmetine karîb, kurb-u şahânende” demekle Cennet’teki beyti istemeden evvel, -ta’bîr câizse- komşuyu istedi. Zîrâ evvelâ iyi komşu, daha sonra ev istenir. Kur’ân’da بَيْتًا ta’bîrinin kullanılması, Cennet’te âile hayâtı olduğuna işâret eder. Zîrâ beyt denince, âile hayâtı akla gelir.

Madem bu dünyada zevc ve zevce beraber yaşıyorlar, muâmele-i zevciyede bulunuyorlar, bir âile teşkîl ediyorlar, huzur ve sükûnet için birbirlerine muhtâctırlar. Dünyâda âilenin teşekkülü isbât eder ki; bu dünyadan iman ile âhirete irtihal eden zevc ve zevce orada beraber bulunacaklar, muâmele-i zevciye (cinsi münâsebet) orada dahî devam edecek,2 âile ferdleri bir araya gelip birbirleriyle ünsiyyet edeceklerdir.3 Madem dünyada ehl-i imanın âilesi, küçük bir Cennet hükmündedir. Öyle ise hakîkî Cennet’te saâdet-i

 


[1]  Tahrîm, 66:11.

[2]  Vâkıa, 56:36.

[3]  Ra’d, 13:23; Yâsîn, 36:56; Gafîr, 40:8; Zuhruf, 43:70; Tur, 52:21.

Seite 162

ŞERH

betonu ise inci ve yâkuttandır. Yani, bazı saray ve köşklerin binâsında ayrı ayrı, muhtelif birçok kıymetli mücevherât kullanılmıştır.

Üçüncü nev’ meskenler: Beyttir. Arap dilinde beyt, mahiyeti ne olursa olsun genellikle gecelenen üstü kapalı yerlere denir. Bu manada üstü kapalı çadırlar için de kullanılır. Ama dar; üstü açık yapılar için kullanılabildiği gibi, büyük sosyal yapılar içinde kullanılır. Meşhur dil âlimi İsfehani'nin de belirttiği gibi, Araplar etrafı duvarlarla çevrilmiş belki birkaç evi içerisinde barındıran büyük yapılara dar derlerdi.

Firâvun’un zulüm ve işkencesine ma’rûz kalan Hazret-i Âsiye vâlidemiz, şöyle duâ etmiştir:

رَبِّ ابْنِ ل۪ي عِنْدَكَ بَيْتًا فِي الْجَنَّةِ

“Ya Rab! Benim için Cennet’te rahmetin kurbunda bir beyt binâ eyle!”1

Âsiye anamız, عِنْدَكَYa Rab! Senin rahmetine karîb, kurb-u şahânende” demekle Cennet’teki beyti istemeden evvel, -ta’bîr câizse- komşuyu istedi. Zîrâ evvelâ iyi komşu, daha sonra ev istenir. Kur’ân’da بَيْتًا ta’bîrinin kullanılması, Cennet’te âile hayâtı olduğuna işâret eder. Zîrâ beyt denince, âile hayâtı akla gelir.

Madem bu dünyada zevc ve zevce beraber yaşıyorlar, muâmele-i zevciyede bulunuyorlar, bir âile teşkîl ediyorlar, huzur ve sükûnet için birbirlerine muhtâctırlar. Dünyâda âilenin teşekkülü isbât eder ki; bu dünyadan iman ile âhirete irtihal eden zevc ve zevce orada beraber bulunacaklar, muâmele-i zevciye (cinsi münâsebet) orada dahî devam edecek,2 âile ferdleri bir araya gelip birbirleriyle ünsiyyet edeceklerdir.3 Madem dünyada ehl-i imanın âilesi, küçük bir Cennet hükmündedir. Öyle ise hakîkî Cennet’te saâdet-i

 


[1]  Tahrîm, 66:11.

[2]  Vâkıa, 56:36.

[3]  Ra’d, 13:23; Yâsîn, 36:56; Gafîr, 40:8; Zuhruf, 43:70; Tur, 52:21.

Seite 163

ŞERH

Kur’ân-ı Kerîm’de, bu meskenden şöyle bahsedilir:

حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ

“Bu Cennet’lerde, ehl-i Cennet için hazırlanmış (zevclerinden başkasına bakmayan hûrîler vardır ki; onlar, çadırlar içindededirler) daima mesturedirler. Kemâl-i muhabbetlerinden daima zevclerine hasr-ı nazar eder; başkalarına bakmazlar.”1

Âyet-i kerîmede geçen اَلْخِيَامُ kelimesi, اَلْخَيْمَةُ kelimesinin cem’idir, “çadırlar” ma’nâsındadır. Haymelerden murad, Cennetin saraylarıdır. Kur’ân-ı Kerîm, Cennet’teki saraylar için اَلْخِيَامُ ta’bîrini kullanmakla, Cennet’in saraylarının haymeler gibi kubbeli ve koni şeklinde olduğuna işâret eder. Zîrâ sarayların en güzeli, koni biçiminde olanlarıdır. Hem Cennetler de koni şeklindedir.

Cennet’teki her bir sarayın genişliği, Yemen ile Şâm arası kadardır. Yüksekliği ise, beş yüz senelik mesâfedir. Cennet’te insanın gözüne en az beş yüz senelik bir mesâfeyi görebilecek bir kâbiliyyet verileceğinden, ehl-i Cennet, hem böyle bir sarayın ihtişâmını, hem de en uzak manzaraları görüp telezzüz eder. Saraylar, kişinin iman, amel-i sâlih ve takvâ derecesine göre altın, gümüş, yâkut, zümrüt, zeberced gibi envâ’-i mücevherâttan yapılmıştır. Dünyada ne kadar envâ’-i mücevherât varsa, hepsi o saraylarda kullanılmıştır. Dışarıdan bakıldığında içerisi, içeriden bakıldığında da dışarısı görülür. Cennet’in sarayları üç vasfa sâhibdir. O saraylarda altının güzelliği, gümüşün beyâzlığı ve camın şeffâflığı vardır. Yani o saraylar, altın gibi güzel, gümüş gibi beyâz, cam gibi şeffâftırlar. Dışarıdan bakıldığında gümüş gibi beyâz görünür. Biraz daha dikkat edildiğinde altın gibi güzel olduğu farkedilir. Biraz daha dikkat edildiğinde cam gibi şeffâf olduğu zâhir olur.

Haymelerin her bir kapısında en az yüz aded hizmetçi vardır. Bu hâdimler, meleklerden olduğu için erkeklik ve dişilikleri yoktur. Fakat Cennet

 


[1]  Rahmân, 55:72.

Seite 164

ŞERH

Kur’ân-ı Kerîm’de, bu meskenden şöyle bahsedilir:

حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ

“Bu Cennet’lerde, ehl-i Cennet için hazırlanmış (zevclerinden başkasına bakmayan hûrîler vardır ki; onlar, çadırlar içindededirler) daima mesturedirler. Kemâl-i muhabbetlerinden daima zevclerine hasr-ı nazar eder; başkalarına bakmazlar.”1

Âyet-i kerîmede geçen اَلْخِيَامُ kelimesi, اَلْخَيْمَةُ kelimesinin cem’idir, “çadırlar” ma’nâsındadır. Haymelerden murad, Cennetin saraylarıdır. Kur’ân-ı Kerîm, Cennet’teki saraylar için اَلْخِيَامُ ta’bîrini kullanmakla, Cennet’in saraylarının haymeler gibi kubbeli ve koni şeklinde olduğuna işâret eder. Zîrâ sarayların en güzeli, koni biçiminde olanlarıdır. Hem Cennetler de koni şeklindedir.

Cennet’teki her bir sarayın genişliği, Yemen ile Şâm arası kadardır. Yüksekliği ise, beş yüz senelik mesâfedir. Cennet’te insanın gözüne en az beş yüz senelik bir mesâfeyi görebilecek bir kâbiliyyet verileceğinden, ehl-i Cennet, hem böyle bir sarayın ihtişâmını, hem de en uzak manzaraları görüp telezzüz eder. Saraylar, kişinin iman, amel-i sâlih ve takvâ derecesine göre altın, gümüş, yâkut, zümrüt, zeberced gibi envâ’-i mücevherâttan yapılmıştır. Dünyada ne kadar envâ’-i mücevherât varsa, hepsi o saraylarda kullanılmıştır. Dışarıdan bakıldığında içerisi, içeriden bakıldığında da dışarısı görülür. Cennet’in sarayları üç vasfa sâhibdir. O saraylarda altının güzelliği, gümüşün beyâzlığı ve camın şeffâflığı vardır. Yani o saraylar, altın gibi güzel, gümüş gibi beyâz, cam gibi şeffâftırlar. Dışarıdan bakıldığında gümüş gibi beyâz görünür. Biraz daha dikkat edildiğinde altın gibi güzel olduğu farkedilir. Biraz daha dikkat edildiğinde cam gibi şeffâf olduğu zâhir olur.

Haymelerin her bir kapısında en az yüz aded hizmetçi vardır. Bu hâdimler, meleklerden olduğu için erkeklik ve dişilikleri yoktur. Fakat Cennet

 


[1]  Rahmân, 55:72.

Seite 165

ŞERH

Beyhakî'nin rivâyetinde:

“Hayme, bir fersah kare genişliğindedir. Kapılarının altından dört bin kanadı vardır.” demiştir. Bu rivâyetin isnâdı sahîhtir.1

Çadır meskenleri hakkında nümûne olarak söylediğimiz bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin ifadelerinden anlaşılıyor ki; Cennet’in meskenlerinin bir nev’i dahî künh-ü mâhiyetini bilemediğimiz çadırlardır. Oradaki çadır biçimindeki meskenler dahî, elbette oraya hâs ayrı bir güzelliktedir.

Hülasa: Cennet’te bir tek nev’ değil; belki birçok mesken nev’i mevcûddur. Bazıları, üst üste binâ edilmiş, âlî ve yüksek “ğurfeler”; bazıları, saray ve köşk tarzındaki “kasrlar”; bazıları, “beyt” ta’bîr edilen husûsî evler, haneler; bazıları da “hayme” ta’bîr edilen çadır biçimindeki meskenlerdir.

Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, kendi fazlından ehl-i imana Cennet’i ve Cennet’te çeşit çeşit mesken, köşk ve sarayları ihsân ettiği gibi; o köşk ve sarayları, ayrı ayrı müştemilât ve tefrîşât ile dahî süslemiştir. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kalbin hâtırına gelmediği bir tarzda, o sarayları tefrîş edip donatmıştır. Kur’ân-ı Azîmüşşân, bu tefrîşâtın yedi kısmından bahsetmektedir. Şöyle ki:

Birinci kısım tefrîşât: سُرُرٍ ta’bîr edilen “taht ve koltuklar”dır. Kur’ân-ı Kerîm’de beş yerde, سُرُرٍ lafzı, “Cennet’teki tahtlar” ma’nâsında kullanılmıştır.2

سُرُرٍ lafzının, tüm âyetlerde cem’ gelmesi; o serîrlerin, tahtların çokluğuna delâlet eder.

سُرُرٍ lafzı, Kur’ân-ı Kerîm’de üç sıfâtla vasflandırılmıştır:

Birincisi: سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ yani, “sâf sâf bir hizada dizilmiş tahtlar”

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 326.

[2]  Hicr, 15:47; Sâffât, 37:44; Tûr, 52:20;Vâkı’a, 56:15; Ğâşiye, 88:13.

Seite 166

ŞERH

Beyhakî'nin rivâyetinde:

“Hayme, bir fersah kare genişliğindedir. Kapılarının altından dört bin kanadı vardır.” demiştir. Bu rivâyetin isnâdı sahîhtir.1

Çadır meskenleri hakkında nümûne olarak söylediğimiz bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin ifadelerinden anlaşılıyor ki; Cennet’in meskenlerinin bir nev’i dahî künh-ü mâhiyetini bilemediğimiz çadırlardır. Oradaki çadır biçimindeki meskenler dahî, elbette oraya hâs ayrı bir güzelliktedir.

Hülasa: Cennet’te bir tek nev’ değil; belki birçok mesken nev’i mevcûddur. Bazıları, üst üste binâ edilmiş, âlî ve yüksek “ğurfeler”; bazıları, saray ve köşk tarzındaki “kasrlar”; bazıları, “beyt” ta’bîr edilen husûsî evler, haneler; bazıları da “hayme” ta’bîr edilen çadır biçimindeki meskenlerdir.

Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, kendi fazlından ehl-i imana Cennet’i ve Cennet’te çeşit çeşit mesken, köşk ve sarayları ihsân ettiği gibi; o köşk ve sarayları, ayrı ayrı müştemilât ve tefrîşât ile dahî süslemiştir. Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kalbin hâtırına gelmediği bir tarzda, o sarayları tefrîş edip donatmıştır. Kur’ân-ı Azîmüşşân, bu tefrîşâtın yedi kısmından bahsetmektedir. Şöyle ki:

Birinci kısım tefrîşât: سُرُرٍ ta’bîr edilen “taht ve koltuklar”dır. Kur’ân-ı Kerîm’de beş yerde, سُرُرٍ lafzı, “Cennet’teki tahtlar” ma’nâsında kullanılmıştır.2

سُرُرٍ lafzının, tüm âyetlerde cem’ gelmesi; o serîrlerin, tahtların çokluğuna delâlet eder.

سُرُرٍ lafzı, Kur’ân-ı Kerîm’de üç sıfâtla vasflandırılmıştır:

Birincisi: سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍ yani, “sâf sâf bir hizada dizilmiş tahtlar”

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 326.

[2]  Hicr, 15:47; Sâffât, 37:44; Tûr, 52:20;Vâkı’a, 56:15; Ğâşiye, 88:13.

Seite 167

ŞERH

Cennet’teki üçüncü kısım tefrîşât: فُرُشٍ ta’bîr edilen “döşek ve yataklar”dır. Bu kelime, Kur’ân-ı Azîmüşşân’da iki yerde geçmektedir.1

فُرُشٍ lafzı, Kur’ân-ı Kerîm’de iki sıfâtla vasflandırılmıştır:

Birincisi: بَطَٓائِنُهَا مِنْ اِسْتَبْرَقٍastarları kalın ipek kumaştan olan”

İkincisi: مَرْفُوعَةٍyükseltilmiş, kabartılmış”

عَنْ أَب۪ى سَع۪يدٍ الْخُدْرِىِّ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِىِّ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - ف۪ى قَوْلِه۪ { وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ}

سُورَةُ الْوَاقِعَةِ، قَالَ: اِرْتِفَاعُهَا كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ وَمَس۪يرَةُ مَا بَيْنَهُمَا خَمْسُمِائَةِ عَامٍ.

Ebû Saîd el-Hudrî (ra)’dan rivâyetle; Resûl-i Ekrem (asm), وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ “Ve yüksek döşekler üstündedirler.”2 kavl-i şerîfi hakkında şöyle buyurmuşlardır:

“O yatakların yükseklikleri, yer ve gök arası kadardır. Yer ile gök arasındaki mesâfe ise, beş yüz senelik bir mesâfedir.”3

Cennet’teki dördüncü ve beşinci kısım tefrîşât: رَفْرَفٍ (Refref) ve عَبْقَرِيٍّ (abkerî)’dir. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da, bu iki kelime beraber Rahmân Sûresi’nde zikredilmektedir.4

Âyet-i kerîmede geçen رَفْرَفٍ kelimesi, döşek, yastık veyahut halı gibi yerdeki sergilerdir. عَبْقَرِيٍّ kelimesi, “Yemen bölgesinde bulunan Abkar

 


[1]  Rahmân, 55:54; Vâkıa, 56:34.

[2]  Vâkıa, 56:34.

[3]  Tirmizî, 3294.

[4]  Rahmân, 55:76.

Seite 168

ŞERH

Cennet’teki üçüncü kısım tefrîşât: فُرُشٍ ta’bîr edilen “döşek ve yataklar”dır. Bu kelime, Kur’ân-ı Azîmüşşân’da iki yerde geçmektedir.1

فُرُشٍ lafzı, Kur’ân-ı Kerîm’de iki sıfâtla vasflandırılmıştır:

Birincisi: بَطَٓائِنُهَا مِنْ اِسْتَبْرَقٍastarları kalın ipek kumaştan olan”

İkincisi: مَرْفُوعَةٍyükseltilmiş, kabartılmış”

عَنْ أَب۪ى سَع۪يدٍ الْخُدْرِىِّ رَضِىَ اللّٰهُ عَنْهُ عَنِ النَّبِىِّ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - ف۪ى قَوْلِه۪ { وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ}

سُورَةُ الْوَاقِعَةِ، قَالَ: اِرْتِفَاعُهَا كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ وَمَس۪يرَةُ مَا بَيْنَهُمَا خَمْسُمِائَةِ عَامٍ.

Ebû Saîd el-Hudrî (ra)’dan rivâyetle; Resûl-i Ekrem (asm), وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ “Ve yüksek döşekler üstündedirler.”2 kavl-i şerîfi hakkında şöyle buyurmuşlardır:

“O yatakların yükseklikleri, yer ve gök arası kadardır. Yer ile gök arasındaki mesâfe ise, beş yüz senelik bir mesâfedir.”3

Cennet’teki dördüncü ve beşinci kısım tefrîşât: رَفْرَفٍ (Refref) ve عَبْقَرِيٍّ (abkerî)’dir. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da, bu iki kelime beraber Rahmân Sûresi’nde zikredilmektedir.4

Âyet-i kerîmede geçen رَفْرَفٍ kelimesi, döşek, yastık veyahut halı gibi yerdeki sergilerdir. عَبْقَرِيٍّ kelimesi, “Yemen bölgesinde bulunan Abkar

 


[1]  Rahmân, 55:54; Vâkıa, 56:34.

[2]  Vâkıa, 56:34.

[3]  Tirmizî, 3294.

[4]  Rahmân, 55:76.

Seite 169

ŞERH

Abdullâh bin Mes’ud (ra), Resûlullâh (sav)’in şöyle dediğini rivâyet etti:

“Cennet’te kuşları görüp, onları yemek isteyince, kızartılmış olarak karşına gelir.”1

وَعَن أبي أُمَامَة رَضِي الله عَنهُ أَن الرجل من أهل الْجنَّة ليشتهي الطير من طيور الْجنَّة فَيَقَع فِي يَده منفلقا نضجا

Ebu Umâme (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

“Cennet ehlinden biri, Cennet kuşlarından kuş eti yemek isteyince, temizlenmiş ve pişmiş olarak eline gelir.”2

Cennet’te hakîkatını bilmediğimiz envâ-i çeşit yemekler vardır. Husûsan Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın haber verdiği lahm-i tayr vardır. Ancak bunlar, açlığı gidermek için değil, telezzüz için yenilir. Zîrâ Cennet’te açlık ve susuzluk yoktur. Ekmek ve yemek orada meyve cinsidir. İhtiyâctan dolayı yenmez, içilmez. Ehl-i Cennet, istediği zaman yer ve içer. Yediği ve içtiği şeyler de ter olup vücûdundan dışarı çıkar. Bu ter ise, misk u anber gibi kokar.

Cennet’te açlık ve susuzluğun olmadığı, Tâhâ Sûresi’nde şöyle ifade edilmiştir:

اِنَّ لَكَ اَلَّا تَجُوعَ ف۪يهَا وَلَا تَعْرٰى

(Muhakkak ki; senin için orada) Cennet’te, o nimetler diyârında (acıkmak da yoktur.) Çünkü orada yemek yemek, ihtiyâctan dolayı değil, sırf lezzet içindir. Hem Cennet’in taâmları ve yiyecekleri dâimî olup arkası kesilmez. (Çıplak kalmak da yoktur.) Cennet’in elbiseleri asla eskimez, libâsları tükenmez; orada kesbetmek ve kazanmak meşakkati yoktur, her şey hazırdır. Hülasa; orada her türlü lezîz, nefis yiyecekler olduğu gibi pek güzel, süslü, latîf elbiseler de vardır.”3

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 348-349.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 349.

[3]  Tâ-hâ, 20:118.

Seite 170

ŞERH

Abdullâh bin Mes’ud (ra), Resûlullâh (sav)’in şöyle dediğini rivâyet etti:

“Cennet’te kuşları görüp, onları yemek isteyince, kızartılmış olarak karşına gelir.”1

وَعَن أبي أُمَامَة رَضِي الله عَنهُ أَن الرجل من أهل الْجنَّة ليشتهي الطير من طيور الْجنَّة فَيَقَع فِي يَده منفلقا نضجا

Ebu Umâme (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

“Cennet ehlinden biri, Cennet kuşlarından kuş eti yemek isteyince, temizlenmiş ve pişmiş olarak eline gelir.”2

Cennet’te hakîkatını bilmediğimiz envâ-i çeşit yemekler vardır. Husûsan Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın haber verdiği lahm-i tayr vardır. Ancak bunlar, açlığı gidermek için değil, telezzüz için yenilir. Zîrâ Cennet’te açlık ve susuzluk yoktur. Ekmek ve yemek orada meyve cinsidir. İhtiyâctan dolayı yenmez, içilmez. Ehl-i Cennet, istediği zaman yer ve içer. Yediği ve içtiği şeyler de ter olup vücûdundan dışarı çıkar. Bu ter ise, misk u anber gibi kokar.

Cennet’te açlık ve susuzluğun olmadığı, Tâhâ Sûresi’nde şöyle ifade edilmiştir:

اِنَّ لَكَ اَلَّا تَجُوعَ ف۪يهَا وَلَا تَعْرٰى

(Muhakkak ki; senin için orada) Cennet’te, o nimetler diyârında (acıkmak da yoktur.) Çünkü orada yemek yemek, ihtiyâctan dolayı değil, sırf lezzet içindir. Hem Cennet’in taâmları ve yiyecekleri dâimî olup arkası kesilmez. (Çıplak kalmak da yoktur.) Cennet’in elbiseleri asla eskimez, libâsları tükenmez; orada kesbetmek ve kazanmak meşakkati yoktur, her şey hazırdır. Hülasa; orada her türlü lezîz, nefis yiyecekler olduğu gibi pek güzel, süslü, latîf elbiseler de vardır.”3

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 348-349.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 349.

[3]  Tâ-hâ, 20:118.

Seite 171

ŞERH

bulamaz. Ehl-i Cennet, Cennet’teki bahçelerde yalnız olmayıp yanında ünsiyyet edeceği çok güzel hûrîler de vardır. Bununla beraber Cennet’te zaman mefhûmu olmadığı için bu bahçe fenâya maruz olmayıp ebedîdir.

Cennet’in ağacları, zümrüd gibi yemyeşildir. Yaprakları, ipek gibi yumuşaktır. Meyveleri, altın gibi parlaktır; baldan daha tatlı, kaymaktan daha lezzetlidir. İçinde fuzûliyât yoktur. Onun için ehl-i Cennet, Cennet’in meyvelerinden yedikten sonra def-i hâcete ihtiyâc duymazlar.

Şu dünyadaki nimetler, Cennet’teki nimetlerin nümûneleridir. Binâenaleyh Kur’ân, Cennet’i tavsîf ederken, onların dünyevî nezâirine dahî işâret etmek için tavr-ı aklın hâricinde olan Cennet’i ve içindeki masnûâtı, dünyevî emsâllerinin isimleriyle isimlendirmiş ve akla takrîb etmiştir. Yoksa o nimetlerin hakîkatini ifade etmiş değildir. Çünkü Cennet’teki nimetler, dünyadaki nimetlere isim olarak benzer, ancak o nimetlerin tatları, renkleri, kokuları, şekilleri ve onlardan alınan zevk ve lezzet, bütün bütün ayrıdır.

عَن ابْن عَبَّاس رَضِي الله عَنْهُمَا قَالَ لَيْسَ فِي الْجنَّة شَيْء مِمَّا فِي الدُّنْيَا إِلَّا الْأسْمَاء

İbn-i Abbâs (ra)’dan şöyle rivâyet olundu:

“(Cennet’te olan şeylerle dünyadakiler arasında sadece isim benzerliği vardır.) Cennet’te olan nimetler, dünyadakilere asla benzemez.1

Demek Cennet’le alâkalı âyetler, bu ma’nada birer temsîl ve teşbîhtir. Cennet, ağaç, pınar, hurma, nar, çadır, gölge gibi ünvânlar dünyevî nümûnelerini ihtâr etmek içindir. Cennet’te de bağ, bahçe, ağaç, meyve, pınar, saray, gölge, zevce gibi nimetler aynen ve cismen vardır. O halde Cennet ve nimetleri, maddî ve cismânîdir. Ancak Cennet ve Cennet’teki bu gibi nimetler ve bu nimetlerden elde edilen lezzetler, dünyaya ve dünyadakilere benzemez.

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 411.

Seite 172

ŞERH

bulamaz. Ehl-i Cennet, Cennet’teki bahçelerde yalnız olmayıp yanında ünsiyyet edeceği çok güzel hûrîler de vardır. Bununla beraber Cennet’te zaman mefhûmu olmadığı için bu bahçe fenâya maruz olmayıp ebedîdir.

Cennet’in ağacları, zümrüd gibi yemyeşildir. Yaprakları, ipek gibi yumuşaktır. Meyveleri, altın gibi parlaktır; baldan daha tatlı, kaymaktan daha lezzetlidir. İçinde fuzûliyât yoktur. Onun için ehl-i Cennet, Cennet’in meyvelerinden yedikten sonra def-i hâcete ihtiyâc duymazlar.

Şu dünyadaki nimetler, Cennet’teki nimetlerin nümûneleridir. Binâenaleyh Kur’ân, Cennet’i tavsîf ederken, onların dünyevî nezâirine dahî işâret etmek için tavr-ı aklın hâricinde olan Cennet’i ve içindeki masnûâtı, dünyevî emsâllerinin isimleriyle isimlendirmiş ve akla takrîb etmiştir. Yoksa o nimetlerin hakîkatini ifade etmiş değildir. Çünkü Cennet’teki nimetler, dünyadaki nimetlere isim olarak benzer, ancak o nimetlerin tatları, renkleri, kokuları, şekilleri ve onlardan alınan zevk ve lezzet, bütün bütün ayrıdır.

عَن ابْن عَبَّاس رَضِي الله عَنْهُمَا قَالَ لَيْسَ فِي الْجنَّة شَيْء مِمَّا فِي الدُّنْيَا إِلَّا الْأسْمَاء

İbn-i Abbâs (ra)’dan şöyle rivâyet olundu:

“(Cennet’te olan şeylerle dünyadakiler arasında sadece isim benzerliği vardır.) Cennet’te olan nimetler, dünyadakilere asla benzemez.1

Demek Cennet’le alâkalı âyetler, bu ma’nada birer temsîl ve teşbîhtir. Cennet, ağaç, pınar, hurma, nar, çadır, gölge gibi ünvânlar dünyevî nümûnelerini ihtâr etmek içindir. Cennet’te de bağ, bahçe, ağaç, meyve, pınar, saray, gölge, zevce gibi nimetler aynen ve cismen vardır. O halde Cennet ve nimetleri, maddî ve cismânîdir. Ancak Cennet ve Cennet’teki bu gibi nimetler ve bu nimetlerden elde edilen lezzetler, dünyaya ve dünyadakilere benzemez.

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 411.

Seite 173

ŞERH

bir Rahmân-ı Rahîm'in rahmetiyle, sevdiği ibâdına hazırladığı niam-ı Cennet'in nümûneleridir, denilebilir ve denilir ve öyledir.

Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki müzeyyenât ise, Cennet’te ehl-i iman için rahmet-i Rahmân'la iddihâr olunan nimetlerin nümûneleri, suretleri hükmündedir.”1

“O meyveler, nümûnelerdir. Tatmaya izin var, tâ asıllarına tâlib olup müşterî olsun. Yoksa, hayvân gibi yutmaya izin yoktur.”2

Cennet’te, ehl-i imana muhtelif şekillerde meyveler ikrâm edilir. Şöyle ki:

Birincisi: Ehl-i Cennet, oturdukları yerden, Cennet ağaçlarına seslenerek meyvelerini getirmelerini söylerler. O ağaçlar da izn-i İlâhî ile meyvelerini onlara getirirler. Bu hakîkate Kur’ân-ı Azîmüşşân, şu âyetlerle işâret etmektedir:

Birinci Âyet:

يَدْعُونَ ف۪يهَا بِكُلِّ فَاكِهَةٍ اٰمِن۪ينَ

“(Ehl-i Cennet, Cennet’te tükenmeyeceğinden emîn oldukları halde; her meyveden isterler.) Binâenaleyh; hiçbir zaman istemekten geri durmazlar. Her zaman ve her yerde istediklerini mevcûd ve hâzır bulurlar. Cennet meyvelerinde, şişkinlik ve sıkıntı vermek gibi mazarrât aslâ olmaz.”3

İkinci Âyet:

مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا يَدْعُونَ ف۪يهَا بِفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ وَشَرَابٍ

“(Cennet’te, sandalye ve koltuklar üzerinde kemâl-i istirâhatla çok meyveler ve şerbetler isteyip onlarla taltîf olunurlar.) Her ne isterlerse, istedikleri zaman önlerine gelir. Arzuları aslâ geri kalmaz.”4

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 6. Hakîkât, s. 74-75.

[2]  Sözler, 8. Söz, s. 37.

[3]  Duhân, 44:55.

[4]  Sâd, 38:51.

Seite 174

ŞERH

bir Rahmân-ı Rahîm'in rahmetiyle, sevdiği ibâdına hazırladığı niam-ı Cennet'in nümûneleridir, denilebilir ve denilir ve öyledir.

Hem anlarsın ki: Şu dünyadaki müzeyyenât ise, Cennet’te ehl-i iman için rahmet-i Rahmân'la iddihâr olunan nimetlerin nümûneleri, suretleri hükmündedir.”1

“O meyveler, nümûnelerdir. Tatmaya izin var, tâ asıllarına tâlib olup müşterî olsun. Yoksa, hayvân gibi yutmaya izin yoktur.”2

Cennet’te, ehl-i imana muhtelif şekillerde meyveler ikrâm edilir. Şöyle ki:

Birincisi: Ehl-i Cennet, oturdukları yerden, Cennet ağaçlarına seslenerek meyvelerini getirmelerini söylerler. O ağaçlar da izn-i İlâhî ile meyvelerini onlara getirirler. Bu hakîkate Kur’ân-ı Azîmüşşân, şu âyetlerle işâret etmektedir:

Birinci Âyet:

يَدْعُونَ ف۪يهَا بِكُلِّ فَاكِهَةٍ اٰمِن۪ينَ

“(Ehl-i Cennet, Cennet’te tükenmeyeceğinden emîn oldukları halde; her meyveden isterler.) Binâenaleyh; hiçbir zaman istemekten geri durmazlar. Her zaman ve her yerde istediklerini mevcûd ve hâzır bulurlar. Cennet meyvelerinde, şişkinlik ve sıkıntı vermek gibi mazarrât aslâ olmaz.”3

İkinci Âyet:

مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا يَدْعُونَ ف۪يهَا بِفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ وَشَرَابٍ

“(Cennet’te, sandalye ve koltuklar üzerinde kemâl-i istirâhatla çok meyveler ve şerbetler isteyip onlarla taltîf olunurlar.) Her ne isterlerse, istedikleri zaman önlerine gelir. Arzuları aslâ geri kalmaz.”4

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 6. Hakîkât, s. 74-75.

[2]  Sözler, 8. Söz, s. 37.

[3]  Duhân, 44:55.

[4]  Sâd, 38:51.

Seite 175

ŞERH

“(Üzerlerine Cennet’in gölgeleri sarkmış, Cennet’in meyveleri) kolayca alınacak şekilde kendilerine (yakınlaştırılarak hazırlanmıştır.)”1

İkinci Âyet:

قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ

“O ehl-i Cennet’e, (O’nun) Cennet’in (meyveleri yakındır.) Onlar, kâim, kâid, kısaca her hâl ü kârda o meyvelere erişirler. Meyveler, onlara gâyet derecede yakındır.”2

Üçüncü Âyet:

وَجَنَا الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ

“(O iki Cennet’in ermiş meyveleri,) onları yiyecek olanlara (gâyet yakındır.)”3

Dünyada insan, rızkının peşinde koşar. Cennet’te ise rızık, insanın peşinde koşar. Sen yerinde oturduğun halde rızkın ayağına gelir.

Dünyada ehl-i iman, ibâdet ve tâat husûsunda devamlı bir surette sa’y u gayret içinde olması ve rızâ-i İlâhî yolunda hayrât kazanmak için hareket hâlinde bulunması sebebiyle Cennet’te mükâfât olarak artık istirâhata çekilir, ağalar ve beyler gibi yerinde oturur, rızkı ayağına gelir. Cennet’teki mevcûdât emrini dinleyip ona hizmet eder. Meselâ; bir ağaca: “Şu meyveyi getir.” dese getirir. Bir taşa “Gel.” dese itâat edip yanına gider. Melekler, hizmet için emir bekler. Böylece yorulmadan ve meşakkat çekmeden rızkına kavuşur.4 Bir mü’min böyle bir müjdeyi aldıktan sonra başta namaz olmak üzere ibâdet ve tâat husûsunda asla gevşeklik ve tenbellik göstermez.

İbn-i Abbâs (ra) Hazretleri der ki: “Ehl-i Cennet, Cennet’in meyvelerinden

 


[1]  İnsân, 76:14.

[2]  Hâkka, 69:23.

[3]  Rahmân, 55:54.

[4]  Hicr 48 ; Fâtır 35

Seite 176

ŞERH

“(Üzerlerine Cennet’in gölgeleri sarkmış, Cennet’in meyveleri) kolayca alınacak şekilde kendilerine (yakınlaştırılarak hazırlanmıştır.)”1

İkinci Âyet:

قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ

“O ehl-i Cennet’e, (O’nun) Cennet’in (meyveleri yakındır.) Onlar, kâim, kâid, kısaca her hâl ü kârda o meyvelere erişirler. Meyveler, onlara gâyet derecede yakındır.”2

Üçüncü Âyet:

وَجَنَا الْجَنَّتَيْنِ دَانٍ

“(O iki Cennet’in ermiş meyveleri,) onları yiyecek olanlara (gâyet yakındır.)”3

Dünyada insan, rızkının peşinde koşar. Cennet’te ise rızık, insanın peşinde koşar. Sen yerinde oturduğun halde rızkın ayağına gelir.

Dünyada ehl-i iman, ibâdet ve tâat husûsunda devamlı bir surette sa’y u gayret içinde olması ve rızâ-i İlâhî yolunda hayrât kazanmak için hareket hâlinde bulunması sebebiyle Cennet’te mükâfât olarak artık istirâhata çekilir, ağalar ve beyler gibi yerinde oturur, rızkı ayağına gelir. Cennet’teki mevcûdât emrini dinleyip ona hizmet eder. Meselâ; bir ağaca: “Şu meyveyi getir.” dese getirir. Bir taşa “Gel.” dese itâat edip yanına gider. Melekler, hizmet için emir bekler. Böylece yorulmadan ve meşakkat çekmeden rızkına kavuşur.4 Bir mü’min böyle bir müjdeyi aldıktan sonra başta namaz olmak üzere ibâdet ve tâat husûsunda asla gevşeklik ve tenbellik göstermez.

İbn-i Abbâs (ra) Hazretleri der ki: “Ehl-i Cennet, Cennet’in meyvelerinden

 


[1]  İnsân, 76:14.

[2]  Hâkka, 69:23.

[3]  Rahmân, 55:54.

[4]  Hicr 48 ; Fâtır 35

Seite 177

ŞERH

almak istedikleri zaman; meyveler, eğilir, aşağı doğru sarkar. Onlar da istedikleri meyveleri alırlar. Ağaçların dalları, emirber nefer gibi beklerler. Ehl-i Cennet ise, ister oturdukları yerden, ister ayakta, isterse uzandıkları halde, o Cennet meyvelerinden yerler. O ağaçların dalları, onlara gâyet yakın olduğundan, sanki daima başları üzerinde durur vaziyettedirler. Ehl-i Cennet, o meyveleri zahmetsiz bir şekilde koparıp yerler.”1

Cennet meyveleri, eksilip noksan olmaz. Bir meyve koparıldığı zaman, yerine izn-i İlâhî ile anında yeni bir meyve yerleştirilir. Dünya meyveleri gibi, bir sene beklemeğe ihtiyâc yoktur. Zîrâ Cennet, dâru’l-kudret yeri olup orada esbâb, vesâit ve zaman olmadığı için, koparılan meyvenin yerine anında yenisi gelir. Orada tükenmek ve noksan olmak yoktur. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyruluyor:

عَنْ ثَوْبَانَ ، قَالَ : قَالَ النَّبِيُّ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - : إِنَّ الرَّجُلَ إِذَا نَزَعَ مِنَ الْجَنَّةِ عَادَتْ مَكَانَهَا أُخْرٰى.

Sevbân (ra)’dan rivâyetle Resûlullâh (asm), şöyle buyurmaktadır:

“Kişi, Cennet’in meyvelerinden bir meyve kopardığı zaman, o koparılan meyvenin yerine başka bir meyve gelir.”2

Cennet’in ağaç ve meyveleri hakkında vârid olan pek çok Ehâdîs-i Nebeviyye mevcuddur. Nümune olarak bir tanesini nakledeceğiz:

وَفِي الصَّح۪يحَيْنِ أَيْضًا مِنْ حَد۪يثِ عَنْ أَب۪ي حَازِمٍ، عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ، عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّ فِي الْجَنَّةِ لَشَجَرَةً يَس۪يرُ الرَّاكِبُ ف۪ي ظِلِّهَا مِائَةَ عَامٍ لاَ يَقْطَعُهَا.

 


[1]  İbn-i Mübârek, Zevâid, ez-Zühd, 230; İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannaf, 13/141; Taberî, 29/39.

[2]  Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/414.

Seite 178

ŞERH

almak istedikleri zaman; meyveler, eğilir, aşağı doğru sarkar. Onlar da istedikleri meyveleri alırlar. Ağaçların dalları, emirber nefer gibi beklerler. Ehl-i Cennet ise, ister oturdukları yerden, ister ayakta, isterse uzandıkları halde, o Cennet meyvelerinden yerler. O ağaçların dalları, onlara gâyet yakın olduğundan, sanki daima başları üzerinde durur vaziyettedirler. Ehl-i Cennet, o meyveleri zahmetsiz bir şekilde koparıp yerler.”1

Cennet meyveleri, eksilip noksan olmaz. Bir meyve koparıldığı zaman, yerine izn-i İlâhî ile anında yeni bir meyve yerleştirilir. Dünya meyveleri gibi, bir sene beklemeğe ihtiyâc yoktur. Zîrâ Cennet, dâru’l-kudret yeri olup orada esbâb, vesâit ve zaman olmadığı için, koparılan meyvenin yerine anında yenisi gelir. Orada tükenmek ve noksan olmak yoktur. Bir hadîs-i şerifte şöyle buyruluyor:

عَنْ ثَوْبَانَ ، قَالَ : قَالَ النَّبِيُّ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - : إِنَّ الرَّجُلَ إِذَا نَزَعَ مِنَ الْجَنَّةِ عَادَتْ مَكَانَهَا أُخْرٰى.

Sevbân (ra)’dan rivâyetle Resûlullâh (asm), şöyle buyurmaktadır:

“Kişi, Cennet’in meyvelerinden bir meyve kopardığı zaman, o koparılan meyvenin yerine başka bir meyve gelir.”2

Cennet’in ağaç ve meyveleri hakkında vârid olan pek çok Ehâdîs-i Nebeviyye mevcuddur. Nümune olarak bir tanesini nakledeceğiz:

وَفِي الصَّح۪يحَيْنِ أَيْضًا مِنْ حَد۪يثِ عَنْ أَب۪ي حَازِمٍ، عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ، عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّ فِي الْجَنَّةِ لَشَجَرَةً يَس۪يرُ الرَّاكِبُ ف۪ي ظِلِّهَا مِائَةَ عَامٍ لاَ يَقْطَعُهَا.

 


[1]  İbn-i Mübârek, Zevâid, ez-Zühd, 230; İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannaf, 13/141; Taberî, 29/39.

[2]  Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/414.

Seite 179

ŞERH

ağrısı, sarhoşluk, karın ağrısı, mide bulantısı, burun kanaması gibi tüm kötü hasletlerden ârî ve berî olarak gâyet derecede hoş ve lezzetlidir.

Kur’ân-ı Azîmüşşân’da beyân edildiği üzere; Cennet içkisini, dünya içkisinden ayıran bazı vasıfları mevcuddur. Bu vasıfları maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

Birincisi: لَذَةٍ yani, “İçenlere lezzet verir.”1 Dünya içkisi gibi içenlere elem, keder, acı ve sıkıntı vermez.

İkincisi: بَيْضَاءَ yani, “Beyâz, sâfî, berrâktır.”2 Dünya içkisi gibi bulanık ve kudûretli değildir.

Üçüncüsü: خِتَامُهُ مِسْكٌ yani, “O Cennet’e mahsûs içkinin nihâyeti, misktir.”3 Dünya içkisi gibi içildiğinde, kötü kokusu yoktur. O şarâbı içen kimse, âhirinde misk râyihası gibi bir râyiha bulur.

Dördüncüsü: رَح۪يقٍ yani, içinde asla karışık bir madde bulunmayan sâfî ve hâlis şarâbtır.4

Beşincisi: مَخْتُومٍ yani, “Mühürlenmiştir.”5 Dünya içkisi gibi başkalarının müdâhalesi yoktur. Kimse, içine bir şey katmamıştır. Şahsa özeldir. Mühürlü olması; ehl-i Cennet’e ta’zîm ve tekrîm içindir. Zira ikrâm olunmaya layık büyük kimselere takdîm olu­nan şeyin, ta'zîm için mühürlü takdîm olunması âdettir.

Altıncısı: لَا يُصَدَّعُونَ yani, “Cennet ehlinin, içtikleri içkiden dolayı başları ağrımaz.”6 Dünya içkisi ise, baş ağrısı verir.

 


[1]  Sâffât, 37:46; Muhammed, 47:15.

[2]  Sâffât, 37:46.

[3]  Mütaffifîn, 83:26.

[4]  Mütaffifîn, 83:25.

[5]  Mütaffifîn, 83:25.

[6]  Vâkıa, 56:19.

Seite 180

ŞERH

ağrısı, sarhoşluk, karın ağrısı, mide bulantısı, burun kanaması gibi tüm kötü hasletlerden ârî ve berî olarak gâyet derecede hoş ve lezzetlidir.

Kur’ân-ı Azîmüşşân’da beyân edildiği üzere; Cennet içkisini, dünya içkisinden ayıran bazı vasıfları mevcuddur. Bu vasıfları maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

Birincisi: لَذَةٍ yani, “İçenlere lezzet verir.”1 Dünya içkisi gibi içenlere elem, keder, acı ve sıkıntı vermez.

İkincisi: بَيْضَاءَ yani, “Beyâz, sâfî, berrâktır.”2 Dünya içkisi gibi bulanık ve kudûretli değildir.

Üçüncüsü: خِتَامُهُ مِسْكٌ yani, “O Cennet’e mahsûs içkinin nihâyeti, misktir.”3 Dünya içkisi gibi içildiğinde, kötü kokusu yoktur. O şarâbı içen kimse, âhirinde misk râyihası gibi bir râyiha bulur.

Dördüncüsü: رَح۪يقٍ yani, içinde asla karışık bir madde bulunmayan sâfî ve hâlis şarâbtır.4

Beşincisi: مَخْتُومٍ yani, “Mühürlenmiştir.”5 Dünya içkisi gibi başkalarının müdâhalesi yoktur. Kimse, içine bir şey katmamıştır. Şahsa özeldir. Mühürlü olması; ehl-i Cennet’e ta’zîm ve tekrîm içindir. Zira ikrâm olunmaya layık büyük kimselere takdîm olu­nan şeyin, ta'zîm için mühürlü takdîm olunması âdettir.

Altıncısı: لَا يُصَدَّعُونَ yani, “Cennet ehlinin, içtikleri içkiden dolayı başları ağrımaz.”6 Dünya içkisi ise, baş ağrısı verir.

 


[1]  Sâffât, 37:46; Muhammed, 47:15.

[2]  Sâffât, 37:46.

[3]  Mütaffifîn, 83:26.

[4]  Mütaffifîn, 83:25.

[5]  Mütaffifîn, 83:25.

[6]  Vâkıa, 56:19.

Seite 181

ŞERH

Birincisi: Cennet içkileri, madde i’tibâriyle pâk, temîz ve tâhirdir. Dünya içkileri gibi, necîs değildir.

İkincisi: Netîce i’tibâriyle dahî pâk ve temîzdir. Cennet şarâbı içildikten sonra, dünya şarâbı gibi bevl olmaz. Temîz, misk kokulu ter olarak vücûddan çıkar.

Üçüncüsü: Cennet şarâbını içen ehl-i Cennet, ahlâk-ı hasene sâhibi olur. Dünya içkisini içen ise, ahlâk-ı seyyie sâhibi olur.

Dördüncüsü: Cennet içkileri, dünya içkilerinin meydana getirdiği (baş ve karın ağrısı, sarhoşlukla aklın zevâli gibi) mefâsidden ârî ve berîdir.

Demek Cennet şarâbı, bu vasıflar ile mevsûftur.

Kur’ân-ı Azîmüşşân, Cennet’in bir kısım kap kacaklarından dahî bahseder. Kur’ân-ı Kerîm’de, beş nev’ kaptan bahsedilir. İkisi ekl (yemek) için, üçü de şurb (içmek) içindir. Şöyle ki:

Birincisi: اٰنِيَةٍ ’dir. Bu kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçer:

Biri: Ehl-i Cennet hakkındadır.1

Diğeri: Ehl-i Cehennem hakkındadır.2

İnsan Sûresi’nde geçen ehl-i Cennet hakkındaki âyet-i kerîme şöyledir:

وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَار۪يرَا

“(Ve onların üzerlerine) Cennet ehline, Cennet’teki hizmetçiler, (gümüşten kaplar, billurdan kâseler, bardaklar, kulpsuz ibrîkler) su destileri (ile dolaşırlar.) O ibrîkler, şeffâflıkta billûra, beyâzlıkta gümüşe benzer. Dâima o Cennet’teki zâtların emirlerine verilmiş bulunurlar.”3

 


[1]  İnsân,76:15.

[2]  Ğâşiye, 88:5.

[3]  İnsân,76:15.

Seite 182

ŞERH

Birincisi: Cennet içkileri, madde i’tibâriyle pâk, temîz ve tâhirdir. Dünya içkileri gibi, necîs değildir.

İkincisi: Netîce i’tibâriyle dahî pâk ve temîzdir. Cennet şarâbı içildikten sonra, dünya şarâbı gibi bevl olmaz. Temîz, misk kokulu ter olarak vücûddan çıkar.

Üçüncüsü: Cennet şarâbını içen ehl-i Cennet, ahlâk-ı hasene sâhibi olur. Dünya içkisini içen ise, ahlâk-ı seyyie sâhibi olur.

Dördüncüsü: Cennet içkileri, dünya içkilerinin meydana getirdiği (baş ve karın ağrısı, sarhoşlukla aklın zevâli gibi) mefâsidden ârî ve berîdir.

Demek Cennet şarâbı, bu vasıflar ile mevsûftur.

Kur’ân-ı Azîmüşşân, Cennet’in bir kısım kap kacaklarından dahî bahseder. Kur’ân-ı Kerîm’de, beş nev’ kaptan bahsedilir. İkisi ekl (yemek) için, üçü de şurb (içmek) içindir. Şöyle ki:

Birincisi: اٰنِيَةٍ ’dir. Bu kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde geçer:

Biri: Ehl-i Cennet hakkındadır.1

Diğeri: Ehl-i Cehennem hakkındadır.2

İnsan Sûresi’nde geçen ehl-i Cennet hakkındaki âyet-i kerîme şöyledir:

وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَار۪يرَا

“(Ve onların üzerlerine) Cennet ehline, Cennet’teki hizmetçiler, (gümüşten kaplar, billurdan kâseler, bardaklar, kulpsuz ibrîkler) su destileri (ile dolaşırlar.) O ibrîkler, şeffâflıkta billûra, beyâzlıkta gümüşe benzer. Dâima o Cennet’teki zâtların emirlerine verilmiş bulunurlar.”3

 


[1]  İnsân,76:15.

[2]  Ğâşiye, 88:5.

[3]  İnsân,76:15.

Seite 183

ŞERH

yaşayacaklardır. Artık orada ne o nimetler ne de o nimetlerden istifade edenler yok olacaktır.”1

Resûl-i Ekrem (asm)’ın, bu tabaklara dâir bazı beyânâtını aşağıda zikrediyoruz:

عَنْ عِكْرِمَةَ مَوْلَى ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا أَخْبَرَهُ أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّ أَدْنٰى أَهْلِ الْجَنَّةِ مَنْزِلَةً وَأَسْفَلَهمْ دَرَجَةً لَرَجُلٌ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ بَعْدَهُ أَحَدٌ يُفْسَحُ لَهُ ف۪ي بَصَرِه۪ مَس۪يرَةَ مِائَةِ عَامٍ ف۪ي قُصُورٍ مِنْ ذَهَبٍ وَخِيَامٍ مِنْ لُؤْلُؤٍ لَيْسَ ف۪يهَا مَوْضِعُ شِبْرٍ إِلَّا مَعْمُورٌ يُغَدّٰى عَلَيْهِ وَيُرَاحُ بِسَبْع۪ينَ أَلْفَ صَحْفَةٍ مِنْ ذَهَبٍ لَيْسَ ف۪يهَا صَحْفَةٌ إِلَّا ف۪يهَا لَوْنٌ لَيْسَ فِي الْاُخْرٰى مِثْلُهُ شَهْوَتُهُ ف۪ي آٰخِرِهَا كَشَهْوَتِه۪ ف۪ي أَوَّلِهَا لَوْ نَزَلَ بِه۪ جَم۪يعُ أَهْلِ الْاَرْضِ لَوَسِعَ عَلَيْهِمْ مِمَّا أُعْطِيَ لَا يَنْقُصُ ذٰلِكَ مِمَّا أُوتِيَ شَيْئًا.

İbn-i Abbâs’ın (ra) kölesi İkrime’den (ra) rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav), şöyle buyurmuştur:

“Cennetliklerin derece itibârı ile en aşağıda olanı, öyle bir adamdır ki; ondan sonra Cennet’e hiç kimse girmeyecektir. Gözünün görebileceği yerler, onun için altın saraylar, gümüş çadırlar içinde yüz yıllık bir mesâfeye kadar genişletilir. Orada ma’mûr olmayan bir karış yer yoktur. Sabâh ve akşâm önüne yetmiş bin altın tabak getirilir. Onların içinde, biri diğerine benzeyen yiyecekler bulunan hiçbir tabak yoktur. Sonundaki iştihâsı, aynen başındaki iştihâsı gibidir. (Hiçbir zaman şehvet ve iştihâsı noksan olmaz.) Yeryüzü halkının hepsi oraya inip misafir olsa, ona verilenler, hepsine yeter ve ona verilenlerden hiçbir şey eksilmez.”2

 


[1]  Zuhruf, 43:71.

[2]  Tefsîr-i Abdurrezzâk, 2/165; Tefsîr-i İbn-i Kesîr, 7/239.

Seite 184

ŞERH

yaşayacaklardır. Artık orada ne o nimetler ne de o nimetlerden istifade edenler yok olacaktır.”1

Resûl-i Ekrem (asm)’ın, bu tabaklara dâir bazı beyânâtını aşağıda zikrediyoruz:

عَنْ عِكْرِمَةَ مَوْلَى ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا أَخْبَرَهُ أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّ أَدْنٰى أَهْلِ الْجَنَّةِ مَنْزِلَةً وَأَسْفَلَهمْ دَرَجَةً لَرَجُلٌ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ بَعْدَهُ أَحَدٌ يُفْسَحُ لَهُ ف۪ي بَصَرِه۪ مَس۪يرَةَ مِائَةِ عَامٍ ف۪ي قُصُورٍ مِنْ ذَهَبٍ وَخِيَامٍ مِنْ لُؤْلُؤٍ لَيْسَ ف۪يهَا مَوْضِعُ شِبْرٍ إِلَّا مَعْمُورٌ يُغَدّٰى عَلَيْهِ وَيُرَاحُ بِسَبْع۪ينَ أَلْفَ صَحْفَةٍ مِنْ ذَهَبٍ لَيْسَ ف۪يهَا صَحْفَةٌ إِلَّا ف۪يهَا لَوْنٌ لَيْسَ فِي الْاُخْرٰى مِثْلُهُ شَهْوَتُهُ ف۪ي آٰخِرِهَا كَشَهْوَتِه۪ ف۪ي أَوَّلِهَا لَوْ نَزَلَ بِه۪ جَم۪يعُ أَهْلِ الْاَرْضِ لَوَسِعَ عَلَيْهِمْ مِمَّا أُعْطِيَ لَا يَنْقُصُ ذٰلِكَ مِمَّا أُوتِيَ شَيْئًا.

İbn-i Abbâs’ın (ra) kölesi İkrime’den (ra) rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav), şöyle buyurmuştur:

“Cennetliklerin derece itibârı ile en aşağıda olanı, öyle bir adamdır ki; ondan sonra Cennet’e hiç kimse girmeyecektir. Gözünün görebileceği yerler, onun için altın saraylar, gümüş çadırlar içinde yüz yıllık bir mesâfeye kadar genişletilir. Orada ma’mûr olmayan bir karış yer yoktur. Sabâh ve akşâm önüne yetmiş bin altın tabak getirilir. Onların içinde, biri diğerine benzeyen yiyecekler bulunan hiçbir tabak yoktur. Sonundaki iştihâsı, aynen başındaki iştihâsı gibidir. (Hiçbir zaman şehvet ve iştihâsı noksan olmaz.) Yeryüzü halkının hepsi oraya inip misafir olsa, ona verilenler, hepsine yeter ve ona verilenlerden hiçbir şey eksilmez.”2

 


[1]  Zuhruf, 43:71.

[2]  Tefsîr-i Abdurrezzâk, 2/165; Tefsîr-i İbn-i Kesîr, 7/239.

Seite 185

ŞERH

عَنْ شُعْبَةَ قَالَ: إِنَّ أَدْنٰى أَهْلِ الْجَنَّةِ مَنْزِلَةً، مَنْ لَهُ قَصْرٌ ف۪يهِ سَبْعُونَ أَلْفَ خَادِمٍ، ف۪ي يَدِ كُلِّ خَادِمٍ صَحْفَةٌ سِوٰى مَا ف۪ي يَدِ صَاحِبِهَا، لَوْ فَتَحَ بَابَهُ فَضَافَهُ أَهْلُ الدُّنْيَا لَاَوْسَعَهُم.

Şu’be (ra)’dan rivâyetle şöyle demiştir:

“Ehl-i Cennet’in makâm ve derece i’tibâriyle en aşağı mertebede olanı için bir kâsır vardır ki; o kâsırda yetmiş bin hâdimi, hizmetçisi vardır. Her bir hâdimin elinde bir tabak vardır. Her bir hâdimin elindeki tabak, diğer hâdimlerin elindeki tabaktan ayrıdır. Eğer o kimse, o kasrın kapısını açsa ve ehl-i dünyanın tamâmı, ona misafir olsa; yine o kâsır, hepsine yetecek büyüklüktedir. Hepsine yeter, kâfî gelir.”1

Bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin sarîh ifadeleriyle; Cennet’te her nev’ tabak, çanak, kap kacak vardır. Onlar, Cennet’e lâyık altın ve gümüşten ma’mûldür. Dünyâda kullanılan tabaklar gibi ağaç, demir, çelik, bâkır veya toprak cinsinden değildir. Dîn-i İslâm’da, altın ve gümüşten ma’mûl kap kacakları kullanmak, câiz değildir. Ama Cennet’te ehl-i Cennet’in kullanacağı kap kacakların hepsi, en kıymetdâr altın ve gümüştendir. Resûl-i Ekrem (asm), bu mevzû’ ile alâkalı şöyle buyurmaktadır:

عَنْ أَب۪ي مُوسىَ الْاَشْعَرِيِّ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ مَرْفُوعاً: جَنَّتانِ مِنْ فِضَّةٍ آٰنِيَتُهُمَا وَمَا ف۪يهِمَا وَجَنَّتَانِ مِنْ ذَهَبٍ آٰنِيَتُهُمَا وَمَا ف۪يهِمَا وَمَا بَيْنَ الْقَوْمِ وَبَيْنَ أَنْ يَنْظُرُوا إِلٰى رَبِّهِمْ إلَّا رِدَاءُ الْكِبْرِيَاءِ عَلٰى وَجْهِه۪ ف۪ي جَنَّةِ عَدْنٍ. متفق عليه.

Ebû Mûse’l-Eş’arî (ra)’den rivâyetle şöyle demiştir:

“İki Cennet vardır ki; bunların kapları ve içlerinde bulunan şeyler gümüştendir. Diğer iki Cennet daha vardır ki; bunların kapları ve içlerinde bulunan

 


[1]  Tefsîr-i Taberî, 13/116.

Seite 186

ŞERH

عَنْ شُعْبَةَ قَالَ: إِنَّ أَدْنٰى أَهْلِ الْجَنَّةِ مَنْزِلَةً، مَنْ لَهُ قَصْرٌ ف۪يهِ سَبْعُونَ أَلْفَ خَادِمٍ، ف۪ي يَدِ كُلِّ خَادِمٍ صَحْفَةٌ سِوٰى مَا ف۪ي يَدِ صَاحِبِهَا، لَوْ فَتَحَ بَابَهُ فَضَافَهُ أَهْلُ الدُّنْيَا لَاَوْسَعَهُم.

Şu’be (ra)’dan rivâyetle şöyle demiştir:

“Ehl-i Cennet’in makâm ve derece i’tibâriyle en aşağı mertebede olanı için bir kâsır vardır ki; o kâsırda yetmiş bin hâdimi, hizmetçisi vardır. Her bir hâdimin elinde bir tabak vardır. Her bir hâdimin elindeki tabak, diğer hâdimlerin elindeki tabaktan ayrıdır. Eğer o kimse, o kasrın kapısını açsa ve ehl-i dünyanın tamâmı, ona misafir olsa; yine o kâsır, hepsine yetecek büyüklüktedir. Hepsine yeter, kâfî gelir.”1

Bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerin sarîh ifadeleriyle; Cennet’te her nev’ tabak, çanak, kap kacak vardır. Onlar, Cennet’e lâyık altın ve gümüşten ma’mûldür. Dünyâda kullanılan tabaklar gibi ağaç, demir, çelik, bâkır veya toprak cinsinden değildir. Dîn-i İslâm’da, altın ve gümüşten ma’mûl kap kacakları kullanmak, câiz değildir. Ama Cennet’te ehl-i Cennet’in kullanacağı kap kacakların hepsi, en kıymetdâr altın ve gümüştendir. Resûl-i Ekrem (asm), bu mevzû’ ile alâkalı şöyle buyurmaktadır:

عَنْ أَب۪ي مُوسىَ الْاَشْعَرِيِّ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ مَرْفُوعاً: جَنَّتانِ مِنْ فِضَّةٍ آٰنِيَتُهُمَا وَمَا ف۪يهِمَا وَجَنَّتَانِ مِنْ ذَهَبٍ آٰنِيَتُهُمَا وَمَا ف۪يهِمَا وَمَا بَيْنَ الْقَوْمِ وَبَيْنَ أَنْ يَنْظُرُوا إِلٰى رَبِّهِمْ إلَّا رِدَاءُ الْكِبْرِيَاءِ عَلٰى وَجْهِه۪ ف۪ي جَنَّةِ عَدْنٍ. متفق عليه.

Ebû Mûse’l-Eş’arî (ra)’den rivâyetle şöyle demiştir:

“İki Cennet vardır ki; bunların kapları ve içlerinde bulunan şeyler gümüştendir. Diğer iki Cennet daha vardır ki; bunların kapları ve içlerinde bulunan

 


[1]  Tefsîr-i Taberî, 13/116.

Seite 187

ŞERH

olduğunu Resûlullah (sav) izah etmemiş. Müteşabihât-ı hadisiyedendir. Mahiyetini anlamak mümkün değildir.

عَنْ حُذَيْفَةَ بْنِ الْيَمَانِ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: لاَ تَلْبَسُوا الْحَر۪يرَ وَلاَ الدّ۪يبَاجَ، وَلاَ تَشْرَبُوا ف۪ي آٰنِيَةِ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ، وَلاَ تَأْكُلُوا ف۪ي صِحَافِهَا، فَإِنَّهَا لَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَلَنَا فِي الْآخِرَةِ.

Huzeyfe bin el-Yemân, Resûlullâh (sav)’den şöyle işittiğini rivâyet etmektedir:

“İpek giymeyiniz. Altın ve gümüş kaplarda su içmeyiniz. Altın ve gümüş kaplarda yemek yemeyiniz. Bunlar, (yani ipek giymek, altın ve gümüş kaplarda su içmek, yemek yemek, dünyada gayr-i Müslimler içindir.) âhirette ise, bu nimetler, bizlere verilecektir. (Ehl-i Cennet, Cennet’te ipek elbiseler giyer ve yiyip içtikleri kapları, hepsi altın ve gümüştendir. Gayr-i Müslimler, âhirette her nimet gibi bu nimetlerden de mahrûmdurlar.”)1

Mü’min erkekler için, dünyada ipekten ma’mûl elbiseler giymek harâmdır. Bu elbiseler, dünyada kadınlara helâldir, onlara mahsûstur. Fakat âhiret âlemi, mü’minler için bir ebedî istirâhat ve saâdet âlemi olduğundan; mü’min erkekler de Cennet’te ipekten elbiseler giyerler; dünyadaki emre uymalarının mükâfâtını orada böylece görürler.

Cennet’teki üçüncü kısım kap kacak: أَكْوَابٍ ’dır. “Kulpsuz, ülüksüz (yani suyun döküldüğü ağız kısmı olmayan) ve emziksiz kadehler” demektir. Bu kelime, Kur’ân-ı Azîmüşşân’da dört yerde geçmektedir.2

Cennet’teki dördüncü kısım kap kacak: أَبَار۪يقَ ’dir. “Kulp ve ülüğü olan kaplara denir.” Bu kelime, Kur’ân-ı Azîmüşşân’da yalnızca bir yerde geçiyor.3

 


[1]  Buhârî, Kitâb:70, Et’ime Bâb:29, 6/208; Müslim, Kitâb:37, el-Libâs ve’z-Ziyneh Bâb:2, 3/1637.

[2]  Zuhruf, 43:71; Vâkıa, 56:18; İnsân,76:15; Ğâşiye, 88:14.

[3]  Vâkı’a, 56:18.

Seite 188

ŞERH

olduğunu Resûlullah (sav) izah etmemiş. Müteşabihât-ı hadisiyedendir. Mahiyetini anlamak mümkün değildir.

عَنْ حُذَيْفَةَ بْنِ الْيَمَانِ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: لاَ تَلْبَسُوا الْحَر۪يرَ وَلاَ الدّ۪يبَاجَ، وَلاَ تَشْرَبُوا ف۪ي آٰنِيَةِ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ، وَلاَ تَأْكُلُوا ف۪ي صِحَافِهَا، فَإِنَّهَا لَهُمْ فِي الدُّنْيَا وَلَنَا فِي الْآخِرَةِ.

Huzeyfe bin el-Yemân, Resûlullâh (sav)’den şöyle işittiğini rivâyet etmektedir:

“İpek giymeyiniz. Altın ve gümüş kaplarda su içmeyiniz. Altın ve gümüş kaplarda yemek yemeyiniz. Bunlar, (yani ipek giymek, altın ve gümüş kaplarda su içmek, yemek yemek, dünyada gayr-i Müslimler içindir.) âhirette ise, bu nimetler, bizlere verilecektir. (Ehl-i Cennet, Cennet’te ipek elbiseler giyer ve yiyip içtikleri kapları, hepsi altın ve gümüştendir. Gayr-i Müslimler, âhirette her nimet gibi bu nimetlerden de mahrûmdurlar.”)1

Mü’min erkekler için, dünyada ipekten ma’mûl elbiseler giymek harâmdır. Bu elbiseler, dünyada kadınlara helâldir, onlara mahsûstur. Fakat âhiret âlemi, mü’minler için bir ebedî istirâhat ve saâdet âlemi olduğundan; mü’min erkekler de Cennet’te ipekten elbiseler giyerler; dünyadaki emre uymalarının mükâfâtını orada böylece görürler.

Cennet’teki üçüncü kısım kap kacak: أَكْوَابٍ ’dır. “Kulpsuz, ülüksüz (yani suyun döküldüğü ağız kısmı olmayan) ve emziksiz kadehler” demektir. Bu kelime, Kur’ân-ı Azîmüşşân’da dört yerde geçmektedir.2

Cennet’teki dördüncü kısım kap kacak: أَبَار۪يقَ ’dir. “Kulp ve ülüğü olan kaplara denir.” Bu kelime, Kur’ân-ı Azîmüşşân’da yalnızca bir yerde geçiyor.3

 


[1]  Buhârî, Kitâb:70, Et’ime Bâb:29, 6/208; Müslim, Kitâb:37, el-Libâs ve’z-Ziyneh Bâb:2, 3/1637.

[2]  Zuhruf, 43:71; Vâkıa, 56:18; İnsân,76:15; Ğâşiye, 88:14.

[3]  Vâkı’a, 56:18.

Seite 189

ŞERH

göçmeyeceğiz. Biz, Ellah’ın verdiklerine râzıyız, asla gadablanmayacağız. Ne mutlu o kimseye ki; biz, onun için eşleriz; o da bize hâs olup bizim zevcimizdir. Ümmü Seleme (ra):

- Yâ Resûlellâh (asm)! Biz kadınlardan bazıları, iki veya üç veya dört kocayla evleniyoruz. (Yani hayâtımızda birden fazla kocayla evleniyoruz.) Sonra o kadın, vefât edip Cennet’e giriyor. (Kocaları da onunla beraber Cennet’e giriyor.) O birden fazla kocası olan kadın, Cennet’te hangi kocaya verilecek? Dedi. Resûlullâh (asm):

- O kadın, muhayyer bırakılır. O da ahlâk cihetiyle en güzel olanı seçer. Nitekim kadın, şöyle der: ‘Ya Rab! Bu kocam, dâr-ı dünyada bana karşı ahlâkı en güzel olan idi. Beni onunla evlendir.’

Devâmla Resûl-i Ekrem (asm) buyurdular ki:

- Ya Ümmü Seleme! Güzel ahlâk sâhibi, dünya ve âhiret hayrını alıp gitmiştir.”1

Ehl-i Cennet, Cennet’te cinsi münasebette bulunur, bundan ayrı bir lezzet alır. Konuyla alakalı birkaç hadis-i şerifi nakledeceğiz:

عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ ق۪يلَ لَهُ : أَنَطَأُ فِي الْجَنَّةِ؟ قَالَ: نَعَمْ وَالَّذ۪ي نَفْس۪ي بِيَدِه۪ ، دَحْمًا دَحْمًا، فَإِذَا قَامَ عَنْهَا رَجَعَتْ مُطَهَّرَةً بِكْرًا.

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivâyetle; Resûlullâh (asm)’a denildi ki:

- Yâ Resûlellâh (asm)! Cennet’te hanımlarımızla cimâ’ edecek miyiz? Resûlullâh (asm), şöyle buyurdu:

- Nefsim yed-i kudretinde olan Zât’a kasem ederim ki; evet. (Hanımlarınızla cimâ’ edersiniz.) Hem de şiddetli ve kemâl-i şehvetle cimâ’ edersiniz.

 


[1]  Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 7/119; İmâm Suyûtî, Mu’tereku’l-Akrân fî İ’câzi’l-Kur’ân, 3/517.

Seite 190

ŞERH

göçmeyeceğiz. Biz, Ellah’ın verdiklerine râzıyız, asla gadablanmayacağız. Ne mutlu o kimseye ki; biz, onun için eşleriz; o da bize hâs olup bizim zevcimizdir. Ümmü Seleme (ra):

- Yâ Resûlellâh (asm)! Biz kadınlardan bazıları, iki veya üç veya dört kocayla evleniyoruz. (Yani hayâtımızda birden fazla kocayla evleniyoruz.) Sonra o kadın, vefât edip Cennet’e giriyor. (Kocaları da onunla beraber Cennet’e giriyor.) O birden fazla kocası olan kadın, Cennet’te hangi kocaya verilecek? Dedi. Resûlullâh (asm):

- O kadın, muhayyer bırakılır. O da ahlâk cihetiyle en güzel olanı seçer. Nitekim kadın, şöyle der: ‘Ya Rab! Bu kocam, dâr-ı dünyada bana karşı ahlâkı en güzel olan idi. Beni onunla evlendir.’

Devâmla Resûl-i Ekrem (asm) buyurdular ki:

- Ya Ümmü Seleme! Güzel ahlâk sâhibi, dünya ve âhiret hayrını alıp gitmiştir.”1

Ehl-i Cennet, Cennet’te cinsi münasebette bulunur, bundan ayrı bir lezzet alır. Konuyla alakalı birkaç hadis-i şerifi nakledeceğiz:

عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَّهُ ق۪يلَ لَهُ : أَنَطَأُ فِي الْجَنَّةِ؟ قَالَ: نَعَمْ وَالَّذ۪ي نَفْس۪ي بِيَدِه۪ ، دَحْمًا دَحْمًا، فَإِذَا قَامَ عَنْهَا رَجَعَتْ مُطَهَّرَةً بِكْرًا.

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivâyetle; Resûlullâh (asm)’a denildi ki:

- Yâ Resûlellâh (asm)! Cennet’te hanımlarımızla cimâ’ edecek miyiz? Resûlullâh (asm), şöyle buyurdu:

- Nefsim yed-i kudretinde olan Zât’a kasem ederim ki; evet. (Hanımlarınızla cimâ’ edersiniz.) Hem de şiddetli ve kemâl-i şehvetle cimâ’ edersiniz.

 


[1]  Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 7/119; İmâm Suyûtî, Mu’tereku’l-Akrân fî İ’câzi’l-Kur’ân, 3/517.

Seite 191

ŞERH

Kişi, cimâ’dan hâli olup kalkınca; tekrâr hanımı, tâhir ve temîz ve bâkire olarak ric’at eder.”1

عَنْ أَب۪ي أُمَامَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ : أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، سُئِلَ أَيُجَامِعُ أَهْلُ الْجَنَّةِ ؟ قَالَ:دَحَامًا دَحَامًا، وَلَكِنْ لَا مَنِيَّ، وَلَا مَنِيَّةَ.

Ebû Umame (ra) Hazretleri’nden rivâyetle; Resûl-i Ekrem (asm)’a sual edildi ki:

- Ehl-i Cennet, cimâ’ ederler mi? Resûl-i Ekrem (asm) buyurdular ki:

-Evet, hem de çok şiddetli ve şehvetli bir şekilde cimâ’ ederler. Velâkin erkek ve kadından meni gelmez.”2

عَنْ أَب۪ي أُمَامَةَ قَالَ : " سُئِلَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، يَتَنَاكَحُ أَهْلُ الْجَنَّةِ؟ ، فَقَالَ: (نَعَمْ، بِذَكَرٍ لَا يَمَلُّ ، وَشَهْوَةٍ لَا تَنْقَطِعُ دَحْمًا دَحْمًا)

Ebû Umâme (ra)’dan rivâyetle; Resûl-i Ekrem (asm)’a sual olundu ki:

- Ehl-i Cennet, cimâ’ ederler mi? Resûl-i Ekrem (asm) buyurdular ki:

-Evet, usanmayan, bıkmayan bir zekerle, tenâsül uzvuyla; kesilmeyen, şehvetli, şiddetli bir şekilde cimâ’ ederler.”3

Ehl-i Cennet’e yeme, içme ve cimâ’ husûsunda yüz erkeğin kuvveti verileceğine dâir ehâdîs-i Nebeviyye’de şöyle buyrulmaktadır:

وَعَن زيد بن أَرقم رَضِي الله عَنهُ قَالَ جَاءَ رجل من أهل الْكتاب إِلَى النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم فَقَالَ يَا أَبَا الْقَاسِم تزْعم أَن أهل الْجنَّة يَأْكُلُون

 


[1]  Sahîh-i İbn-i Hibbân, 7402.

[2]  Taberânî fi’l-Kebîr, 7479; Ebû Nuaym Sıfâtu’l-Cenneh, 367; Beyhakî el-Ba’su ve’n-Nuşûr, 367.

[3]  Taberânî fi’l-Kebîr, 7674; Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 368.

Seite 192

ŞERH

Kişi, cimâ’dan hâli olup kalkınca; tekrâr hanımı, tâhir ve temîz ve bâkire olarak ric’at eder.”1

عَنْ أَب۪ي أُمَامَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ : أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، سُئِلَ أَيُجَامِعُ أَهْلُ الْجَنَّةِ ؟ قَالَ:دَحَامًا دَحَامًا، وَلَكِنْ لَا مَنِيَّ، وَلَا مَنِيَّةَ.

Ebû Umame (ra) Hazretleri’nden rivâyetle; Resûl-i Ekrem (asm)’a sual edildi ki:

- Ehl-i Cennet, cimâ’ ederler mi? Resûl-i Ekrem (asm) buyurdular ki:

-Evet, hem de çok şiddetli ve şehvetli bir şekilde cimâ’ ederler. Velâkin erkek ve kadından meni gelmez.”2

عَنْ أَب۪ي أُمَامَةَ قَالَ : " سُئِلَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ، يَتَنَاكَحُ أَهْلُ الْجَنَّةِ؟ ، فَقَالَ: (نَعَمْ، بِذَكَرٍ لَا يَمَلُّ ، وَشَهْوَةٍ لَا تَنْقَطِعُ دَحْمًا دَحْمًا)

Ebû Umâme (ra)’dan rivâyetle; Resûl-i Ekrem (asm)’a sual olundu ki:

- Ehl-i Cennet, cimâ’ ederler mi? Resûl-i Ekrem (asm) buyurdular ki:

-Evet, usanmayan, bıkmayan bir zekerle, tenâsül uzvuyla; kesilmeyen, şehvetli, şiddetli bir şekilde cimâ’ ederler.”3

Ehl-i Cennet’e yeme, içme ve cimâ’ husûsunda yüz erkeğin kuvveti verileceğine dâir ehâdîs-i Nebeviyye’de şöyle buyrulmaktadır:

وَعَن زيد بن أَرقم رَضِي الله عَنهُ قَالَ جَاءَ رجل من أهل الْكتاب إِلَى النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم فَقَالَ يَا أَبَا الْقَاسِم تزْعم أَن أهل الْجنَّة يَأْكُلُون

 


[1]  Sahîh-i İbn-i Hibbân, 7402.

[2]  Taberânî fi’l-Kebîr, 7479; Ebû Nuaym Sıfâtu’l-Cenneh, 367; Beyhakî el-Ba’su ve’n-Nuşûr, 367.

[3]  Taberânî fi’l-Kebîr, 7674; Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 368.

Seite 193

ŞERH

صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سُئِلَ عَنِ الْبُضْعِ فِي الْجَنَّةِ، فَقَالَ: نَعَمْ، بِقُبُلٍ شَهِيٍّ، وَذَكَرٍ لَا يَمَلُّ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَتَّكِئُ ف۪يهِ الْمُتَّكَأَ مِقْدَارَ أَرْبَع۪ينَ سَنَةً، لَا يَتَحَوَّلُ عَنْهُ وَلَا يَمَلُّهُ، يَأْت۪يهِ ف۪يهِ مَا اشْتَهَتْ نَفْسُهُ وَقَرَّتْ عَيْنُهُ.

Nebî (asm)’a, Cennet’teki cimâ’dan sual olundu. Buna dâir Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurdular:

“(Evet, şehvetli ferc ve usanmayan zeker ile cimâ’ vardır. Kişi, taht ve döşeğinde kırk yıl) bir rivâyette yetmiş yıl (mikdârı başka yere tahavvül etmeden uzanıp yaslanır. Hiç usanmaz. Nefsinin istediği, gözünün aydın olduğu her şey ona gelir.)”1

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قُلْتُ : يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَنُفْض۪ي إِلٰى نِسَائِنَا فِي الْجَنَّةِ كَمَا نُفْض۪ي إِلَيْهِنَّ فِي الدُّنْيَا ؟ قَالَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : وَالَّذ۪ي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِه۪ ، إِنَّ الرَّجُلَ لَيُفْضِي الْغَدَاةَ الْوَاحِدَةَ إِلٰى مِئَةِ عَذْرَاءَ.

İbn-i Abbâs (ra)’dan rivâyetle demiştir ki: Ben,

- Yâ Resûlellâh! Dünyada hanımlarımızla beraber cimâ’ ettiğimiz gibi; Cennet’te de hanımlarımızla beraber cimâ’ eder miyiz? Diye sordum. Resûlullâh (asm) buyurdular ki:

-Nefsim yed-i kudretinde olan Ellah’a kasem ederim ki; Cennet’te bir adam, tek bir sabâh vaktinde yüz bâkire ile birlikte cimâ’ eder.”2

عَن أبي مُوسَى الْأشْعَرِيّ رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ إِن لِلْمُؤمنِ فِي الْجنَّة لخيمة من لؤلؤة وَاحِدَة مجوفة طولهَا فِي

 


[1]  Metâlibu’l-Âliyye li-İbn-i Hâcer, 13/123; Sahîh-i İbn-i Hibbân, 7379.

[2]  Ebû Nuaym el-Esbehânî, Sıfâtu’l-Cenneh, 398; Müsned-i Ebî Ya’lâ, 4/326.

Seite 194

ŞERH

صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سُئِلَ عَنِ الْبُضْعِ فِي الْجَنَّةِ، فَقَالَ: نَعَمْ، بِقُبُلٍ شَهِيٍّ، وَذَكَرٍ لَا يَمَلُّ، وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَتَّكِئُ ف۪يهِ الْمُتَّكَأَ مِقْدَارَ أَرْبَع۪ينَ سَنَةً، لَا يَتَحَوَّلُ عَنْهُ وَلَا يَمَلُّهُ، يَأْت۪يهِ ف۪يهِ مَا اشْتَهَتْ نَفْسُهُ وَقَرَّتْ عَيْنُهُ.

Nebî (asm)’a, Cennet’teki cimâ’dan sual olundu. Buna dâir Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurdular:

“(Evet, şehvetli ferc ve usanmayan zeker ile cimâ’ vardır. Kişi, taht ve döşeğinde kırk yıl) bir rivâyette yetmiş yıl (mikdârı başka yere tahavvül etmeden uzanıp yaslanır. Hiç usanmaz. Nefsinin istediği, gözünün aydın olduğu her şey ona gelir.)”1

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : قُلْتُ : يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَنُفْض۪ي إِلٰى نِسَائِنَا فِي الْجَنَّةِ كَمَا نُفْض۪ي إِلَيْهِنَّ فِي الدُّنْيَا ؟ قَالَ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ : وَالَّذ۪ي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِه۪ ، إِنَّ الرَّجُلَ لَيُفْضِي الْغَدَاةَ الْوَاحِدَةَ إِلٰى مِئَةِ عَذْرَاءَ.

İbn-i Abbâs (ra)’dan rivâyetle demiştir ki: Ben,

- Yâ Resûlellâh! Dünyada hanımlarımızla beraber cimâ’ ettiğimiz gibi; Cennet’te de hanımlarımızla beraber cimâ’ eder miyiz? Diye sordum. Resûlullâh (asm) buyurdular ki:

-Nefsim yed-i kudretinde olan Ellah’a kasem ederim ki; Cennet’te bir adam, tek bir sabâh vaktinde yüz bâkire ile birlikte cimâ’ eder.”2

عَن أبي مُوسَى الْأشْعَرِيّ رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ إِن لِلْمُؤمنِ فِي الْجنَّة لخيمة من لؤلؤة وَاحِدَة مجوفة طولهَا فِي

 


[1]  Metâlibu’l-Âliyye li-İbn-i Hâcer, 13/123; Sahîh-i İbn-i Hibbân, 7379.

[2]  Ebû Nuaym el-Esbehânî, Sıfâtu’l-Cenneh, 398; Müsned-i Ebî Ya’lâ, 4/326.

Seite 195

ŞERH

السَّمَاء سِتُّونَ ميلًا لِلْمُؤمنِ فِيهَا أهلون يطوف عَلَيْهِم الْمُؤمن فَلَا يرى بَعضهم بَعْضًا

Ebu Mûsâ el-Eş’arî (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Mü'min için Cennet’te tek inciden oyma altmış mil yüksekliğinde otağ (büyük ve süslü, görkemli ve gösterişli hakan çadırı) vardır. Oradaki eşlerine ayrı ayrı uğrar. Onlar ise birbirlerini göremezler.”1

حَد۪يثُ لَق۪يطِ بْنِ عَامِرٍ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ، فَعَلٰى مَا يُطَّلَعُ مِنَ الْجَنَّةِ؟ قَالَ: عَلٰى أَنْهَارٍ مِنْ عَسَلٍ مُصَفّٰى، وَأَنْهَارٍ مِنْ كَأْسٍ مَا بِهَا صُدَاعٌ وَلاَ نَدَامَةٌ، وَأَنْهَارٍ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ، وَمَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ، وَفَاكِهَةٍ، وَلَعَمْرُ إِلٰهِكَ مِمَّا تَعْلَمُونَ، وَخَيْرٌ مِنْ مِثْلِه۪ ، وَأَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ، قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ، أَوَلَنَا ف۪يهَا أَزْوَاجٌ مُصْلَحَاتٌ؟ قَالَ: الصَّالِحَاتُ لِلصَّالِح۪ينَ، تَلَذَّذُوا بِهِنَّ لَذَّاتِكُمْ فِي الدُّنْيَا، وَتَلَذُّذُكُمْ غَيْرَ أَنْ لَا تَوَالُدَ.

Lakît bin Âmir (ra) dedi ki:

- Yâ Resûlellâh (asm)! Cennet’te nelere müttali’ olunup seyredilir? Resûlullâh (asm) cevâben buyurdular ki:

- Sâfî bal nehirlerine, başağrısı ve pişmânlık vermeyen içki nehirlerine, tadı ekşileşip bozulmamış süt nehirlerine, tadı acılaşmayan su nehirlerine. Senin İlâh’ına yemîn olsun ki; sizlerin bildiği meyvelerine ve o bildiğiniz meyvelerden daha hayırlısına ve ezvâc-ı mutahharaya muttali’ olunur. Bunların hepsi seyredilir.” Ben dedim ki:

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 325.

Seite 196

ŞERH

السَّمَاء سِتُّونَ ميلًا لِلْمُؤمنِ فِيهَا أهلون يطوف عَلَيْهِم الْمُؤمن فَلَا يرى بَعضهم بَعْضًا

Ebu Mûsâ el-Eş’arî (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Mü'min için Cennet’te tek inciden oyma altmış mil yüksekliğinde otağ (büyük ve süslü, görkemli ve gösterişli hakan çadırı) vardır. Oradaki eşlerine ayrı ayrı uğrar. Onlar ise birbirlerini göremezler.”1

حَد۪يثُ لَق۪يطِ بْنِ عَامِرٍ أَنَّهُ قَالَ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ، فَعَلٰى مَا يُطَّلَعُ مِنَ الْجَنَّةِ؟ قَالَ: عَلٰى أَنْهَارٍ مِنْ عَسَلٍ مُصَفّٰى، وَأَنْهَارٍ مِنْ كَأْسٍ مَا بِهَا صُدَاعٌ وَلاَ نَدَامَةٌ، وَأَنْهَارٍ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ، وَمَاءٍ غَيْرِ آسِنٍ، وَفَاكِهَةٍ، وَلَعَمْرُ إِلٰهِكَ مِمَّا تَعْلَمُونَ، وَخَيْرٌ مِنْ مِثْلِه۪ ، وَأَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ، قُلْتُ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ، أَوَلَنَا ف۪يهَا أَزْوَاجٌ مُصْلَحَاتٌ؟ قَالَ: الصَّالِحَاتُ لِلصَّالِح۪ينَ، تَلَذَّذُوا بِهِنَّ لَذَّاتِكُمْ فِي الدُّنْيَا، وَتَلَذُّذُكُمْ غَيْرَ أَنْ لَا تَوَالُدَ.

Lakît bin Âmir (ra) dedi ki:

- Yâ Resûlellâh (asm)! Cennet’te nelere müttali’ olunup seyredilir? Resûlullâh (asm) cevâben buyurdular ki:

- Sâfî bal nehirlerine, başağrısı ve pişmânlık vermeyen içki nehirlerine, tadı ekşileşip bozulmamış süt nehirlerine, tadı acılaşmayan su nehirlerine. Senin İlâh’ına yemîn olsun ki; sizlerin bildiği meyvelerine ve o bildiğiniz meyvelerden daha hayırlısına ve ezvâc-ı mutahharaya muttali’ olunur. Bunların hepsi seyredilir.” Ben dedim ki:

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 325.

Seite 197

ŞERH

denilmiştir. Cennet’te mü’minler için hazırlanan hâtûnların yanakları kırmızılıkta yâkuta; vücûdları berrâk ve beyâzlıkta hâlis mer­cana benzer. Şu halde Cenâb-ı Hak, bu âyette ehl-i Cennet’in hâtûnlarını, bâhusûs hûrîlerini, güzellikte iki şeye teşbîh buyurmuştur ki; yüzleri kırmızılıkta yâkuta ve gâyet beyâz olmakta mercâna (incinin ufağına) teşbîh eylemiş ve kırmızı ile beyâz birbirine karıştığından insanlar için pek makbûl olan renkte ola­caklarını beyân buyurmuştur. Bundan sonra kadının güzelliği, kelâmının tatlılığındadır. Hûrîlerin kelâmının tatlılığı, o kadar güzeldir ki; konuştuğu zaman, kocası onun yanından ayrılmak istemez.

Hûrîler, o kadar güzeldir ki, Cennet’in envâ-i mehâsininden yapılmış yetmiş hulleyi giydikleri halde, kemiklerinin içindeki ilikleri görünür. Cenâb-ı Hak, her bir hûrîyi, hattâ üzerindeki elbiseyi küçük bir Cennet hâline getirmiştir.

Cennet’te her bir mü’min için yetmiş bin kâsır, yetmiş bin hûrî vardır. Gerek kâfir, gerek Müslümân olsun her insan için şu anda Cennet’te hûrîler vardır. Ancak kâfir, Cehennem’e gittiği için onun hûrîleri, irs olarak Müslümânlara verilir. Cennet’teki hûrîler, dünyadaki sâhibleriyle alâkadârdırlar. Sâhiblerinin her yaptığı güzel amel karşılığında onlar sevinirler ve günâhlarından dolayı da üzülürler. Onların mehirleri, salavat-ı şerîfedir ve sünnetin ittibâ’ıdır. Burada yapılan güzel ameller, Cennet’te tecessüm edince, o hûrîlerin yeri süslenir ve onlar, bu süslerle sevinirler ve sâhiblerine karşı iştiyâk duyarlar. Daha dünyadayken onlara âşık olurlar. Zevcleri, günâh işlediği zaman da gücenirler. Haşre kadar kocalarını bekler ve bir an önce onlara kavuşmak arzu ederler. Kavuştuklarında da kocalarına hasr-ı nazar eder ve başka erkeklere asla bakmazlar. Çünkü en güzel şekil ne ise, kocaları onların karşısında o sureti alır ve her zaman kocaları, izn-i İlâhî ile o hûrîlerin istediği şekle ve surete girerler. Onlar da kocalarına âşık olurlar. Kocaları beş yüz senelik bir mesâfede de olsa, kocalarının üzerine âşıkane nağme söyledikleri zaman, hemen onları celbedip yanlarına getirirler.

Hadîste şöyle denilmiştir: “Hûrîler, birbirleriyle el ele tutuşur ve mahlûkatın daha güzelini asla duymadığı, bizim de benzerini asla duymadığımız

 

Seite 198

ŞERH

denilmiştir. Cennet’te mü’minler için hazırlanan hâtûnların yanakları kırmızılıkta yâkuta; vücûdları berrâk ve beyâzlıkta hâlis mer­cana benzer. Şu halde Cenâb-ı Hak, bu âyette ehl-i Cennet’in hâtûnlarını, bâhusûs hûrîlerini, güzellikte iki şeye teşbîh buyurmuştur ki; yüzleri kırmızılıkta yâkuta ve gâyet beyâz olmakta mercâna (incinin ufağına) teşbîh eylemiş ve kırmızı ile beyâz birbirine karıştığından insanlar için pek makbûl olan renkte ola­caklarını beyân buyurmuştur. Bundan sonra kadının güzelliği, kelâmının tatlılığındadır. Hûrîlerin kelâmının tatlılığı, o kadar güzeldir ki; konuştuğu zaman, kocası onun yanından ayrılmak istemez.

Hûrîler, o kadar güzeldir ki, Cennet’in envâ-i mehâsininden yapılmış yetmiş hulleyi giydikleri halde, kemiklerinin içindeki ilikleri görünür. Cenâb-ı Hak, her bir hûrîyi, hattâ üzerindeki elbiseyi küçük bir Cennet hâline getirmiştir.

Cennet’te her bir mü’min için yetmiş bin kâsır, yetmiş bin hûrî vardır. Gerek kâfir, gerek Müslümân olsun her insan için şu anda Cennet’te hûrîler vardır. Ancak kâfir, Cehennem’e gittiği için onun hûrîleri, irs olarak Müslümânlara verilir. Cennet’teki hûrîler, dünyadaki sâhibleriyle alâkadârdırlar. Sâhiblerinin her yaptığı güzel amel karşılığında onlar sevinirler ve günâhlarından dolayı da üzülürler. Onların mehirleri, salavat-ı şerîfedir ve sünnetin ittibâ’ıdır. Burada yapılan güzel ameller, Cennet’te tecessüm edince, o hûrîlerin yeri süslenir ve onlar, bu süslerle sevinirler ve sâhiblerine karşı iştiyâk duyarlar. Daha dünyadayken onlara âşık olurlar. Zevcleri, günâh işlediği zaman da gücenirler. Haşre kadar kocalarını bekler ve bir an önce onlara kavuşmak arzu ederler. Kavuştuklarında da kocalarına hasr-ı nazar eder ve başka erkeklere asla bakmazlar. Çünkü en güzel şekil ne ise, kocaları onların karşısında o sureti alır ve her zaman kocaları, izn-i İlâhî ile o hûrîlerin istediği şekle ve surete girerler. Onlar da kocalarına âşık olurlar. Kocaları beş yüz senelik bir mesâfede de olsa, kocalarının üzerine âşıkane nağme söyledikleri zaman, hemen onları celbedip yanlarına getirirler.

Hadîste şöyle denilmiştir: “Hûrîler, birbirleriyle el ele tutuşur ve mahlûkatın daha güzelini asla duymadığı, bizim de benzerini asla duymadığımız

 

Seite 199

ŞERH

İkincisi: Duhân Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

كَذٰلِكَ۠ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍ

“(İşte böyledir.) Takvâ sâhibleri hakkında indellâh takdîr edilen sevâb ve mükâfât, böyle pek mükemmel ve muhteşemdir. (Ve onları) o takvâ sâhiblerini, (iri ve siyâh gözlü, beyâz tenli ve parlak yüzlü hûrilerle evlendirdik.) Elbiseleri tertemiz, renkleri bembeyâz ceylân gözlü kadınlarla evlendirdik. Onlarla dahî mütelezziz olurlar.”1

Üçüncüsü: Tekvîr Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ

Bu âyet-i kerîmenin çok ma’nâlarından biri de şudur: “Mü’minlerin, hûrîlerle birleştirildiği, bir araya getirildiği zaman” demektir.2

Bu üç âyet-i kerîme, sarîhan bildirir ki; Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, kendi fazl u kereminden ehl-i imanı, dünyadan gitme zevcelerinden başka Cennet kadınları olan hûrîlerle dahî tezvîc eder, onlarla evlendirir.

Hülasa: Cennet’te Ehl-i Cennet’e, hem dünyadaki zevceleri, hem de hûrîlerden zevceler verilir. Kendilerine hazırlanan zifaf odalarında envâ-ı çeşit zevki alırlar. Husûsan cinsî münâsebette bulunurlar. Cennet ehli olan erkekler, bir anda ayrı ayrı saraylarda bütün eşleri ile birlikte olup, cimâ’ ederler. Şehvetlerinden de bir şey noksan olmaz.

Kur’ân-ı Kerîm’in iki âyetinde yine Cennet hûrîlerinden bahsedilmektedir:

Birincisi: Rahmân Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ

 


[1]  Duhân, 44:54.

[2]  Tekvîr, 81:7.

Seite 200

ŞERH

İkincisi: Duhân Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

كَذٰلِكَ۠ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍ

“(İşte böyledir.) Takvâ sâhibleri hakkında indellâh takdîr edilen sevâb ve mükâfât, böyle pek mükemmel ve muhteşemdir. (Ve onları) o takvâ sâhiblerini, (iri ve siyâh gözlü, beyâz tenli ve parlak yüzlü hûrilerle evlendirdik.) Elbiseleri tertemiz, renkleri bembeyâz ceylân gözlü kadınlarla evlendirdik. Onlarla dahî mütelezziz olurlar.”1

Üçüncüsü: Tekvîr Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ

Bu âyet-i kerîmenin çok ma’nâlarından biri de şudur: “Mü’minlerin, hûrîlerle birleştirildiği, bir araya getirildiği zaman” demektir.2

Bu üç âyet-i kerîme, sarîhan bildirir ki; Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, kendi fazl u kereminden ehl-i imanı, dünyadan gitme zevcelerinden başka Cennet kadınları olan hûrîlerle dahî tezvîc eder, onlarla evlendirir.

Hülasa: Cennet’te Ehl-i Cennet’e, hem dünyadaki zevceleri, hem de hûrîlerden zevceler verilir. Kendilerine hazırlanan zifaf odalarında envâ-ı çeşit zevki alırlar. Husûsan cinsî münâsebette bulunurlar. Cennet ehli olan erkekler, bir anda ayrı ayrı saraylarda bütün eşleri ile birlikte olup, cimâ’ ederler. Şehvetlerinden de bir şey noksan olmaz.

Kur’ân-ı Kerîm’in iki âyetinde yine Cennet hûrîlerinden bahsedilmektedir:

Birincisi: Rahmân Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ

 


[1]  Duhân, 44:54.

[2]  Tekvîr, 81:7.

Seite 201

ŞERH

“(Bu Cennet’lerde, ehl-i Cennet için hazırlanmış hûrîler,) siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü zevceler (vardır ki; onlar, çadırlar) koni şeklinde olan saraylar, köşkler (içinde kemâl-i muhabbetlerinden dâima zevclerine hasr-ı nazar ederler. Başkalarına bakmazlar.) O sîreten ve sureten güzel olan kadınlar, Cennet’lerde kendilerine mahsûs, pek kıymetli saraylarda ikâmet ederler. Onlar, örtülü olan ve ötede beride dolaşıp durmaktan sakınan hûrîlerdir.”1

Bu âyet-i kerîmenin ifadesiyle; bu iki Cennet’te eşlerinin yanından ayrılmayan, muhabbetlerini sadece onlara hasreden, onlardan da sevgi ve saygı gören, başkalarına bakmaya tenezzül etmeyen, siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü zevceler bulunmaktadır.

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, bu haymelerde oturan kadınları iki şekilde vasfetmiştir:

Birincisi: حُورٌ kelimesidir. Bu kelime, حَوْرَاءُ kelimesinin cem’idir. Müfessirin-i izam, bu kelimeyi üç şekilde mana etmişlerdir.

Birincisi: Beyaz tenli, parlak yüzlü kadınlar manasındadır.

İkincisi: Gözlerinin beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah manasındadır.

Üçüncüsü: Gözünün içi aynı ceylanlar gibi tam siyah olup beyazı olmayan demektir. Bu mana, ancak mecazi olarak kullanılabilir.

İkincisi: مَقْصُورَاتٌ kelimesidir. Bu kelime ise, مَقْصُورَةٌ kelimesinin cem’idir. مَقْصُورَةٌ “kasredilen”, yani “sadece kocaları için hasredilen, gözleri kocalarından başkasını görmeyen” kadın demektir.

Kadının en câzibedâr yeri, gözüdür. Sonra yanaklarının kırmızılığı (allığı) ve teninin beyâzlığı gelir. Daha sonra da kelâmının tatlılığı gelir. Hûrîlerde bu güzelliklerin hepsi mevcûddur. Hûrîlerin kelâmının tatlılığı o kadar güzeldir ki, konuştuğu zaman kocası onun yanından ayrılmak istemez.

 


[1]  Rahmân, 55:72.

Seite 202

ŞERH

“(Bu Cennet’lerde, ehl-i Cennet için hazırlanmış hûrîler,) siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü zevceler (vardır ki; onlar, çadırlar) koni şeklinde olan saraylar, köşkler (içinde kemâl-i muhabbetlerinden dâima zevclerine hasr-ı nazar ederler. Başkalarına bakmazlar.) O sîreten ve sureten güzel olan kadınlar, Cennet’lerde kendilerine mahsûs, pek kıymetli saraylarda ikâmet ederler. Onlar, örtülü olan ve ötede beride dolaşıp durmaktan sakınan hûrîlerdir.”1

Bu âyet-i kerîmenin ifadesiyle; bu iki Cennet’te eşlerinin yanından ayrılmayan, muhabbetlerini sadece onlara hasreden, onlardan da sevgi ve saygı gören, başkalarına bakmaya tenezzül etmeyen, siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü zevceler bulunmaktadır.

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, bu haymelerde oturan kadınları iki şekilde vasfetmiştir:

Birincisi: حُورٌ kelimesidir. Bu kelime, حَوْرَاءُ kelimesinin cem’idir. Müfessirin-i izam, bu kelimeyi üç şekilde mana etmişlerdir.

Birincisi: Beyaz tenli, parlak yüzlü kadınlar manasındadır.

İkincisi: Gözlerinin beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah manasındadır.

Üçüncüsü: Gözünün içi aynı ceylanlar gibi tam siyah olup beyazı olmayan demektir. Bu mana, ancak mecazi olarak kullanılabilir.

İkincisi: مَقْصُورَاتٌ kelimesidir. Bu kelime ise, مَقْصُورَةٌ kelimesinin cem’idir. مَقْصُورَةٌ “kasredilen”, yani “sadece kocaları için hasredilen, gözleri kocalarından başkasını görmeyen” kadın demektir.

Kadının en câzibedâr yeri, gözüdür. Sonra yanaklarının kırmızılığı (allığı) ve teninin beyâzlığı gelir. Daha sonra da kelâmının tatlılığı gelir. Hûrîlerde bu güzelliklerin hepsi mevcûddur. Hûrîlerin kelâmının tatlılığı o kadar güzeldir ki, konuştuğu zaman kocası onun yanından ayrılmak istemez.

 


[1]  Rahmân, 55:72.

Seite 203

ŞERH

çok hazîne-i ihsân ve kerem bulunan bir Mahbûb-u Ezelî'nin, elbette bir zerre muhabbeti, kâinâta bedel olabilir. Kâinât onun bir cüz'î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz.”1

Cennet hûrîlerinden bahseden âyet-i kerîmelerin ikincisi: Vâkıa Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَحُورٌ ع۪ينٌ

“O Cennet âleminde o mukarrebûn tâifesi için siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü zevceler de vardır.”2

كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِ

“O hûrîler; sedefler içinde saklı, saf, berrâk, şeffâf, Güneş görmemiş inciler gibi güzel ve temizdirler.”3

جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Mukarrebûn tâifesi, işlemiş oldukları sâlih amellerine mükâfât olarak bu nimetlere nâil olacaklardır.”4

Mühim bir sual: Dünyadan Cennet’e giden kadınlar, eş olarak kimlere verilir?

Elcevâb: Bu suale, nisâ-i dünyanın durumuna göre altı maddede cevâb verilebilir. Şöyle ki:

Birincisi: Bir kadın, dünyadayken hiç evlenmeyip, bâkire olarak vefât etmişse; Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, dünyadan Cennet’e giden ehl-i Cennet erkeklerinden biriyle o bâkire kadını evlendirir. O kadına, gözünün aydın

 


[1]  Sözler, 24. Söz, 5. Dal, 1. Meyve, s. 360.

[2]  Vâkıa, 56:22.

[3]  Vâkıa, 56:23.

[4]  Vâkıa, 56:24.

Seite 204

ŞERH

çok hazîne-i ihsân ve kerem bulunan bir Mahbûb-u Ezelî'nin, elbette bir zerre muhabbeti, kâinâta bedel olabilir. Kâinât onun bir cüz'î tecelli-i muhabbetine bedel olamaz.”1

Cennet hûrîlerinden bahseden âyet-i kerîmelerin ikincisi: Vâkıa Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَحُورٌ ع۪ينٌ

“O Cennet âleminde o mukarrebûn tâifesi için siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü zevceler de vardır.”2

كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِ

“O hûrîler; sedefler içinde saklı, saf, berrâk, şeffâf, Güneş görmemiş inciler gibi güzel ve temizdirler.”3

جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Mukarrebûn tâifesi, işlemiş oldukları sâlih amellerine mükâfât olarak bu nimetlere nâil olacaklardır.”4

Mühim bir sual: Dünyadan Cennet’e giden kadınlar, eş olarak kimlere verilir?

Elcevâb: Bu suale, nisâ-i dünyanın durumuna göre altı maddede cevâb verilebilir. Şöyle ki:

Birincisi: Bir kadın, dünyadayken hiç evlenmeyip, bâkire olarak vefât etmişse; Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, dünyadan Cennet’e giden ehl-i Cennet erkeklerinden biriyle o bâkire kadını evlendirir. O kadına, gözünün aydın

 


[1]  Sözler, 24. Söz, 5. Dal, 1. Meyve, s. 360.

[2]  Vâkıa, 56:22.

[3]  Vâkıa, 56:23.

[4]  Vâkıa, 56:24.

Seite 205

ŞERH

Beşincisi: Bir kadın, dünyadayken bir erkek ile evlenir; daha sonra kocası vefât edip de dul kalır ve ölene kadar evlenmezse; bu kadın ve koca, Cennet’e gittikleri vakit orada evlenir, berâber olurlar.

Altıncısı: Bir kadın dünyadayken bir erkek ile evlenir; daha sonra kocası vefât eder de bu dul kalan kadın, başkasıyla evlenirse ve onun nikâhı altında ölürse; bu durumda bu kadın hakkında iki rivâyet vardır:

Birinci rivâyet: Bu durumdaki kadın, o kocaları içinde ahlâkı en güzel olanı tercîh eder. Bir hadîste Ümmü Habîbe (ra)’ın bu konudaki sualine Resûl-i Ekrem (asm), şöyle cevâb vermiştir:

عَنْ أَنَسٍ : أَنَّ أُمَّ حَب۪يبَةَ زَوْجَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَتْ : يَا رَسُولَ اللّٰهِ ، اَلْمَرْأَةُ يَكُونُ لَهَا الزَّوْجَانُ فِي الدُّنْيَا ، ثُمَّ يَمُوتُونَ وَيَجْتَمِعُونَ فِي الْجَنَّةِ ، لِاَيِّهِمَا تَكُونُ، لِلْاَوَّلِ أَوْ لِلْاٰخِرِ؟ قَالَ: لِاَحْسَنِهِمَا خُلُقًا كَانَ مَعَهَا يَا أُمَّ حَب۪يبَةَ: ذَهَبَ حُسْنُ الْخُلُقِ بِخَيْرِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ.

Enes (ra)’dan rivâyetle, Resûlullâh (asm)’ın ezvâc-ı tâhirâtından olan Ümmü Habîbe (ra) dedi ki:

-Yâ Resûlellâh! Bir kadının dünyada iki kocası varsa, iki koca ile evlenmişse, sonra vefât edip hepsi Cennet’te toplanmışsa; bu kadın, iki kocadan hangisine verilir? Birincisine mi, yoksa ikincisine mi? Resûl-i Ekrem (asm) buyurdular ki:

-O kadın, ahlâk cihetiyle en güzel olan kocaya verilir. Ey Ümmü Habîbe! Hüsn-i huluk sâhibi, dünya ve âhiret hayrını alıp götürmüştür.”1

Resûlullâh (sav)’in zevcesi Ümmü Seleme (ra)’dan şöyle dediği rivâyet olundu:

- Ya Resûlellâh! Bizim kadınlarımızdan dünyada iki, üç ve dört kocaya

 


[1] et-Tezkire Fî Ahvâli’l-Mevtâ ve’l-Âhire, 278/2.

Seite 206

ŞERH

Beşincisi: Bir kadın, dünyadayken bir erkek ile evlenir; daha sonra kocası vefât edip de dul kalır ve ölene kadar evlenmezse; bu kadın ve koca, Cennet’e gittikleri vakit orada evlenir, berâber olurlar.

Altıncısı: Bir kadın dünyadayken bir erkek ile evlenir; daha sonra kocası vefât eder de bu dul kalan kadın, başkasıyla evlenirse ve onun nikâhı altında ölürse; bu durumda bu kadın hakkında iki rivâyet vardır:

Birinci rivâyet: Bu durumdaki kadın, o kocaları içinde ahlâkı en güzel olanı tercîh eder. Bir hadîste Ümmü Habîbe (ra)’ın bu konudaki sualine Resûl-i Ekrem (asm), şöyle cevâb vermiştir:

عَنْ أَنَسٍ : أَنَّ أُمَّ حَب۪يبَةَ زَوْجَ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَتْ : يَا رَسُولَ اللّٰهِ ، اَلْمَرْأَةُ يَكُونُ لَهَا الزَّوْجَانُ فِي الدُّنْيَا ، ثُمَّ يَمُوتُونَ وَيَجْتَمِعُونَ فِي الْجَنَّةِ ، لِاَيِّهِمَا تَكُونُ، لِلْاَوَّلِ أَوْ لِلْاٰخِرِ؟ قَالَ: لِاَحْسَنِهِمَا خُلُقًا كَانَ مَعَهَا يَا أُمَّ حَب۪يبَةَ: ذَهَبَ حُسْنُ الْخُلُقِ بِخَيْرِ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ.

Enes (ra)’dan rivâyetle, Resûlullâh (asm)’ın ezvâc-ı tâhirâtından olan Ümmü Habîbe (ra) dedi ki:

-Yâ Resûlellâh! Bir kadının dünyada iki kocası varsa, iki koca ile evlenmişse, sonra vefât edip hepsi Cennet’te toplanmışsa; bu kadın, iki kocadan hangisine verilir? Birincisine mi, yoksa ikincisine mi? Resûl-i Ekrem (asm) buyurdular ki:

-O kadın, ahlâk cihetiyle en güzel olan kocaya verilir. Ey Ümmü Habîbe! Hüsn-i huluk sâhibi, dünya ve âhiret hayrını alıp götürmüştür.”1

Resûlullâh (sav)’in zevcesi Ümmü Seleme (ra)’dan şöyle dediği rivâyet olundu:

- Ya Resûlellâh! Bizim kadınlarımızdan dünyada iki, üç ve dört kocaya

 


[1] et-Tezkire Fî Ahvâli’l-Mevtâ ve’l-Âhire, 278/2.

Seite 207

ŞERH

varanlar oluyor. Cennet’te bunların hangisi kocası olacak, dedim. Şöyle cevâb verdi:

- Ümmü Seleme! O kadın, evlendiği erkeklerden huyu en güzelini seçerek, ‘Ya Rabbi! Onu bana eş kıl.’ der. Yâ Ümmü Seleme! Huyu güzel olan hem dünyada, hem de âhirette mutludur. İki cihânın da iyiliğine kavuşur.”1

İkinci rivâyet: Birden fazla koca ile evlenmiş olan kadın, en son kimin nikâhı altında kalmışsa, o kocaya verilir. Buna dâir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmaktadır:

أَيُّمَا امْرَأَةٍ تَوَفّٰي عَنْهَا زَوْجُهَا فَتَزَوَّجَتْ بَعْدَهُ فَهِيَ لِاٰخِرِ أَزْوَاجِهَا.

“(Hangi kadın ki; kocası vefât eder ve kadın da kocasından sonra başka biriyle evlenirse,) şâyet o kadın ve kocaları hepsi Cennet’e giderse; o zaman (en son hangi kocasının nikâhı altında ise, Cennet’te o koca ile evlendirilir.)”2

Hülasa: Birden fazla koca ile evlenen birisi, ya ahlâken güzel olanı tercîh eder ya da en son kimin nikâhı altında ise, ona verilir. Ulemâ-i İslâm; ikinci kavli daha esahh görmüş, Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe (ra)’dan rivâyet olunan hadîslerin isnâdını zayıf saymışlardır.3 El-ilmu indellâh.

Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Cennet’in en büyük nimetlerinden biri olan nikâhı herkese nasîb eder. Herkes derecesine göre birçok hûrî ve nisâ-i dünyadan zevceleriyle Cennet’te beraber olur. Cennet’te herkese bu nimet verilir. Daha önce zikrettiğimiz âyet ve hadîs-i şerîflerden anlaşılacağı üzere, Cennet’te bekâr kimse yoktur, herkes evlidir. Müslim’in, Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiği bir hadîste Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmaktadır:

مَا فىِ الْجَنَّةِ أَعْزَبُ.

“Cennet’te bekâr hiçbir kimse yoktur.”4

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 368-369.

[2]  Câmi’u’s-Sahîh, 2704.

[3]  Ahvâlu’n-Nisâ fi’l-Cenneh, 8.

[4]  Müslim, 2834.

Seite 208

ŞERH

varanlar oluyor. Cennet’te bunların hangisi kocası olacak, dedim. Şöyle cevâb verdi:

- Ümmü Seleme! O kadın, evlendiği erkeklerden huyu en güzelini seçerek, ‘Ya Rabbi! Onu bana eş kıl.’ der. Yâ Ümmü Seleme! Huyu güzel olan hem dünyada, hem de âhirette mutludur. İki cihânın da iyiliğine kavuşur.”1

İkinci rivâyet: Birden fazla koca ile evlenmiş olan kadın, en son kimin nikâhı altında kalmışsa, o kocaya verilir. Buna dâir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmaktadır:

أَيُّمَا امْرَأَةٍ تَوَفّٰي عَنْهَا زَوْجُهَا فَتَزَوَّجَتْ بَعْدَهُ فَهِيَ لِاٰخِرِ أَزْوَاجِهَا.

“(Hangi kadın ki; kocası vefât eder ve kadın da kocasından sonra başka biriyle evlenirse,) şâyet o kadın ve kocaları hepsi Cennet’e giderse; o zaman (en son hangi kocasının nikâhı altında ise, Cennet’te o koca ile evlendirilir.)”2

Hülasa: Birden fazla koca ile evlenen birisi, ya ahlâken güzel olanı tercîh eder ya da en son kimin nikâhı altında ise, ona verilir. Ulemâ-i İslâm; ikinci kavli daha esahh görmüş, Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe (ra)’dan rivâyet olunan hadîslerin isnâdını zayıf saymışlardır.3 El-ilmu indellâh.

Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Cennet’in en büyük nimetlerinden biri olan nikâhı herkese nasîb eder. Herkes derecesine göre birçok hûrî ve nisâ-i dünyadan zevceleriyle Cennet’te beraber olur. Cennet’te herkese bu nimet verilir. Daha önce zikrettiğimiz âyet ve hadîs-i şerîflerden anlaşılacağı üzere, Cennet’te bekâr kimse yoktur, herkes evlidir. Müslim’in, Ebû Hüreyre’den rivâyet ettiği bir hadîste Resûl-i Ekrem (asm) şöyle buyurmaktadır:

مَا فىِ الْجَنَّةِ أَعْزَبُ.

“Cennet’te bekâr hiçbir kimse yoktur.”4

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 368-369.

[2]  Câmi’u’s-Sahîh, 2704.

[3]  Ahvâlu’n-Nisâ fi’l-Cenneh, 8.

[4]  Müslim, 2834.

Seite 209

ŞERH

kadınlarının yaşı ise, ekser ulemâya göre otuz üç iken, bazı ulemâya göre on altıdır.

وَعَن الْمِقْدَام رَضِي الله عَنهُ أَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ مَا من أحد يَمُوت سقطا وَلَا هرما وَإِنَّمَا النَّاس فِيمَا بَين ذَلِك إِلَّا بعث ابْن ثَلَاث وَثَلَاثِينَ سنة فَإِن كَانَ من أهل الْجنَّة كَانَ على مسحة آدم وَصُورَة يُوسُف وقلب أَيُّوب وَمن كَانَ من أهل النَّار عظموا وفخموا كالجبال رَوَاهُ الْبَيْهَقِيّ بِإِسْنَاد حسن

Mikdam (ra) Resûlullâh (sav)’in şöyle dediğini rivâyet etti:

“İnsanlar ölü de doğsa (düşük olsa), ihtiyâr da ölse ve ölürken yaşı kaç olursa olsun, tekrâr dirilirken otuz üç yaşında olacaklar. Cennetlik olanlar Âdem 'in boyunda, Yûsuf gibi güzel, Eyyüb gibi temiz kalbli ve ihlâslı olacak. Cehennemlik olanlar daha çok azâb duymaları için vücûdları büyüyerek dağ gibi olacak.” (Beyhakî hasen isnâdla rivâyet etmiştir.)”1

Cennet’te yaşlı kimse yoktur. Ehl-i Cennet, hepsi gençtirler. Dünyâ hayâtında her ne kadar gençlik elden gitse de istikâmet ve tâat üzere ömürlerini geçirenlere, Cenâb-ı Hak, Cennet’te ebedî bir gençlik ihsân eder.

عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: دَخَلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلٰى عَائِشَةَ، وَعِنْدَهَا عَجُوزٌ فَقَالَ: مَنْ هٰذِه۪؟ قَالَتْ: إِحْدٰى خَالَات۪ي. قَالَ: أَمَّا اَنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ الْعُجَزُ، فَدَخَلَ الْعَجُوز مِنْ ذٰلِكَ مَا شَاءَ اللّٰهُ. فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّا أَنْشَاْنَاهُنَّ خَلْقًا آخَرَ يُحْشَرُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حُفَاةً عُرَاةً غُرْلًا،

 


[1]  Et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 299.

Seite 210

ŞERH

kadınlarının yaşı ise, ekser ulemâya göre otuz üç iken, bazı ulemâya göre on altıdır.

وَعَن الْمِقْدَام رَضِي الله عَنهُ أَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ مَا من أحد يَمُوت سقطا وَلَا هرما وَإِنَّمَا النَّاس فِيمَا بَين ذَلِك إِلَّا بعث ابْن ثَلَاث وَثَلَاثِينَ سنة فَإِن كَانَ من أهل الْجنَّة كَانَ على مسحة آدم وَصُورَة يُوسُف وقلب أَيُّوب وَمن كَانَ من أهل النَّار عظموا وفخموا كالجبال رَوَاهُ الْبَيْهَقِيّ بِإِسْنَاد حسن

Mikdam (ra) Resûlullâh (sav)’in şöyle dediğini rivâyet etti:

“İnsanlar ölü de doğsa (düşük olsa), ihtiyâr da ölse ve ölürken yaşı kaç olursa olsun, tekrâr dirilirken otuz üç yaşında olacaklar. Cennetlik olanlar Âdem 'in boyunda, Yûsuf gibi güzel, Eyyüb gibi temiz kalbli ve ihlâslı olacak. Cehennemlik olanlar daha çok azâb duymaları için vücûdları büyüyerek dağ gibi olacak.” (Beyhakî hasen isnâdla rivâyet etmiştir.)”1

Cennet’te yaşlı kimse yoktur. Ehl-i Cennet, hepsi gençtirler. Dünyâ hayâtında her ne kadar gençlik elden gitse de istikâmet ve tâat üzere ömürlerini geçirenlere, Cenâb-ı Hak, Cennet’te ebedî bir gençlik ihsân eder.

عَنْ عَائِشَةَ، قَالَتْ: دَخَلَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلٰى عَائِشَةَ، وَعِنْدَهَا عَجُوزٌ فَقَالَ: مَنْ هٰذِه۪؟ قَالَتْ: إِحْدٰى خَالَات۪ي. قَالَ: أَمَّا اَنَّهُ لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ الْعُجَزُ، فَدَخَلَ الْعَجُوز مِنْ ذٰلِكَ مَا شَاءَ اللّٰهُ. فَقَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّا أَنْشَاْنَاهُنَّ خَلْقًا آخَرَ يُحْشَرُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حُفَاةً عُرَاةً غُرْلًا،

 


[1]  Et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 299.

Seite 211

ŞERH

“Hem insanın bir rub’unu teşkîl eden ihtiyârlar; yakında hayâtlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı teselliyi, ancak ve ancak âhiret imanında bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedâkâr şefkatli analar, öyle bir vaveylâ-yı ruhî ve bir dağdağa-i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me’yusane bir zindân ve hayât işkenceli bir azâb olurdu. Fakat âhiret imanı onlara der: "Merâk etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek.”1

“Hem dünyada gençliğe muhabbet, yani ibâdette gençlik kuvvetini sarfetmenin netîcesi: Dâr-ı saâdette ebedî bir gençliktir.”2

Beşinci ve Altıncısı: اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِ’dur.3 Yani, hûrîler; sâdefler içinde saklı, saf, berrâk, şeffâf, Güneş görmemiş inciler gibi güzel ve temizdirler. Bu ta’bîrde iki sıfât vardır:

Biri: اَللُّؤْلُؤِ۬’dur. Yani saflık, berrâklık, renk cihetiyle inci gibidirler.

Diğeri: اَلْمَكْنُونِ’dur. Yani, değer ve kıymet cihetiyle hıfz ve muhâfaza altındadırlar. Sâdefindeki inci gibi, gâyet kıymetli ve değerlidirler.

Yedincisi: اَلْيَاقُوتُ’dur.4 Yani, Cennet’te mü’minler için hazırlanan hâtûnların yanakları kırmızılıkta sanki yâkuta benzer.

Sekizincisi: اَلْمَرْجَانُ’dır.5 Yani, Cennet’te mü’minler için hazırlanan hâtûnların vücûdları, berrâk olup beyâzlıkta hâlis mercâna benzer.

Dokuzuncusu: بَيْضٌ مَكْنُونٌ’dur.6 Yani, sanki onlar, o zevceler, kapalı, toz toprak dokunmamış, tertemiz, güzel bir renge sâhib yumurtalardır.

 


[1]  Şuâ’lar, 11. Şuâ’, 8. Mes’ele’nin Bir Hülâsası, s. 225.

[2]  Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, 2. Nokta, 2. Mebhas, Mühim Bir Suâl, Mukaddeme, s. 648.

[3]  Vâkıa, 56:23.

[4]  Rahmân, 55:58.

[5]  Rahmân, 55:58.

[6]  Sâffât, 37:49.

Seite 212

ŞERH

“Hem insanın bir rub’unu teşkîl eden ihtiyârlar; yakında hayâtlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı teselliyi, ancak ve ancak âhiret imanında bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedâkâr şefkatli analar, öyle bir vaveylâ-yı ruhî ve bir dağdağa-i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me’yusane bir zindân ve hayât işkenceli bir azâb olurdu. Fakat âhiret imanı onlara der: "Merâk etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek.”1

“Hem dünyada gençliğe muhabbet, yani ibâdette gençlik kuvvetini sarfetmenin netîcesi: Dâr-ı saâdette ebedî bir gençliktir.”2

Beşinci ve Altıncısı: اللُّؤْلُؤِ۬ الْمَكْنُونِ’dur.3 Yani, hûrîler; sâdefler içinde saklı, saf, berrâk, şeffâf, Güneş görmemiş inciler gibi güzel ve temizdirler. Bu ta’bîrde iki sıfât vardır:

Biri: اَللُّؤْلُؤِ۬’dur. Yani saflık, berrâklık, renk cihetiyle inci gibidirler.

Diğeri: اَلْمَكْنُونِ’dur. Yani, değer ve kıymet cihetiyle hıfz ve muhâfaza altındadırlar. Sâdefindeki inci gibi, gâyet kıymetli ve değerlidirler.

Yedincisi: اَلْيَاقُوتُ’dur.4 Yani, Cennet’te mü’minler için hazırlanan hâtûnların yanakları kırmızılıkta sanki yâkuta benzer.

Sekizincisi: اَلْمَرْجَانُ’dır.5 Yani, Cennet’te mü’minler için hazırlanan hâtûnların vücûdları, berrâk olup beyâzlıkta hâlis mercâna benzer.

Dokuzuncusu: بَيْضٌ مَكْنُونٌ’dur.6 Yani, sanki onlar, o zevceler, kapalı, toz toprak dokunmamış, tertemiz, güzel bir renge sâhib yumurtalardır.

 


[1]  Şuâ’lar, 11. Şuâ’, 8. Mes’ele’nin Bir Hülâsası, s. 225.

[2]  Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, 2. Nokta, 2. Mebhas, Mühim Bir Suâl, Mukaddeme, s. 648.

[3]  Vâkıa, 56:23.

[4]  Rahmân, 55:58.

[5]  Rahmân, 55:58.

[6]  Sâffât, 37:49.

Seite 213

ŞERH

İkincisi: Kocasının nazarını kendisine cezbeden, bir def’a gördüğü zaman başkasına bakmak istemeyecek derecede onu, kendisine bağlayan güzel zevceler demektir.

Üçüncüsü: Başı önünde, etrâfına iltifât etmeyen edeb ve hayâ, iffet ve vakarla mümtâz mestûre zevceler demektir.

İnsan bu dünyada “Acabâ nâmûsum tehlikede midir?” veyahut “Hanımım benden başka birini beğenir mi?” diye korkup endîşe eder. Fıtratında bu vardır. Eğer kadın, başka bir erkeğe, erkek de başkasının hanımına hâin nazarla bakarsa, âile saâdeti bozulur. Dünyevî lezzet de kaçar. İşte ف۪يهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ “O Cennet'lerde gözlerini zevclerine hasretmiş, asla başka bir kimseyi görmek istemeyen kadınlar vardır.” âyeti, âhirette böyle bir endîşenin olmadığını ihbâr ediyor. Cennet’te böyle bir şeyin vukû’ bulamayacağını ifade etmekle ehl-i imanı müjdeliyor.

Bu âyet-i kerîme ifade ediyor ki; Cennet kadınları olan hûrîler, kemâl-i edeb ve hayâ sâhibidirler. Gözlerini, kocalarına hasr ve habsetmişlerdir. Onlar, başkasına bakmazlar. Hem bu âyette, kocalarının güzelliğine delâlet vardır ki; kocaları olan ehl-i Cennet, o kadar güzeldirler ki; onların güzelliği, hanımlarını kendilerine hayrân bıraktığından; onlar, başka tarafa nazar etmiyorlar. Hem de bir an olsun, onların yanlarından ayrılmayacaklarına delâlet vardır.

İkinci Vasıf: مَقْصُورَاتٌ فِى الْخِيَامِ’dır.1 Yani onlar, çadırlar içinde daima mestûredirler. Kemâl-i muhabbetlerinden daima zevclerine hasr-ı nazar ederler. Başkalarına bakmazlar.

Üçüncüsü: عُرُبًا’dir.2 Yani, Cennet kadınları, kocalarına düşkün olup onları ziyâdesiyle severler.

Kur’ân-ı Azîmüşşân, عُرُبًا kelimesiyle Cennet kadınlarının birçok evsâfına, husûsan Cennet kadınlarının, kocalarına son derece âşık olduğuna işâret

 


[1]  Rahmân, 55:72.

[2]  Vâkıa, 56:37.

Seite 214

ŞERH

İkincisi: Kocasının nazarını kendisine cezbeden, bir def’a gördüğü zaman başkasına bakmak istemeyecek derecede onu, kendisine bağlayan güzel zevceler demektir.

Üçüncüsü: Başı önünde, etrâfına iltifât etmeyen edeb ve hayâ, iffet ve vakarla mümtâz mestûre zevceler demektir.

İnsan bu dünyada “Acabâ nâmûsum tehlikede midir?” veyahut “Hanımım benden başka birini beğenir mi?” diye korkup endîşe eder. Fıtratında bu vardır. Eğer kadın, başka bir erkeğe, erkek de başkasının hanımına hâin nazarla bakarsa, âile saâdeti bozulur. Dünyevî lezzet de kaçar. İşte ف۪يهِنَّ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ “O Cennet'lerde gözlerini zevclerine hasretmiş, asla başka bir kimseyi görmek istemeyen kadınlar vardır.” âyeti, âhirette böyle bir endîşenin olmadığını ihbâr ediyor. Cennet’te böyle bir şeyin vukû’ bulamayacağını ifade etmekle ehl-i imanı müjdeliyor.

Bu âyet-i kerîme ifade ediyor ki; Cennet kadınları olan hûrîler, kemâl-i edeb ve hayâ sâhibidirler. Gözlerini, kocalarına hasr ve habsetmişlerdir. Onlar, başkasına bakmazlar. Hem bu âyette, kocalarının güzelliğine delâlet vardır ki; kocaları olan ehl-i Cennet, o kadar güzeldirler ki; onların güzelliği, hanımlarını kendilerine hayrân bıraktığından; onlar, başka tarafa nazar etmiyorlar. Hem de bir an olsun, onların yanlarından ayrılmayacaklarına delâlet vardır.

İkinci Vasıf: مَقْصُورَاتٌ فِى الْخِيَامِ’dır.1 Yani onlar, çadırlar içinde daima mestûredirler. Kemâl-i muhabbetlerinden daima zevclerine hasr-ı nazar ederler. Başkalarına bakmazlar.

Üçüncüsü: عُرُبًا’dir.2 Yani, Cennet kadınları, kocalarına düşkün olup onları ziyâdesiyle severler.

Kur’ân-ı Azîmüşşân, عُرُبًا kelimesiyle Cennet kadınlarının birçok evsâfına, husûsan Cennet kadınlarının, kocalarına son derece âşık olduğuna işâret

 


[1]  Rahmân, 55:72.

[2]  Vâkıa, 56:37.

Seite 215

ŞERH

- Yâ Resûlellâh! ف۪يهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌ âyet-i kerîmesinin ma’nâsını bana haber ver, dediğimde Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

- خَيْرَاتٌ, ahlâkı güzel kadınlar; حِسَانٌ, yüzleri güzel kadınlar” demektir.”1

Cennet’te ehl-i imana ihsân edilecek zevcelerin hiçbir kötü huyu ve ahlâkı yoktur. Zîrâ Cenâb-ı Hak, Cennet ehlinden bütün kötü huyları, kalblerindeki kin ve hased gibi bütün kötü hisleri çekip alır.2 O zevceler, hiçbir zaman kalb kırmazlar, hiçbir zaman kocalarına itâatsizlik etmezler. Kocalarının hiçbir arzusuna yok demezler.

İşte Kur’ân-ı Azîmüşşân, Cennet hâtûnları hakkında; hilkat ve suret cihetiyle on sıfât, ahlâk ve sîret cihetiyle de dört sıfât olmak üzere toplam on dört vasfı zikretti.

Şimdi hûrîlerin güzelliğine dâir bazı rivâyâtı nakledeceğiz:

عَنْ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " سَطَعَ نُورٌ فِي الْجَنَّةِ ، فَرَفَعُوا رُؤُوسَهُمْ فَإِذَا هُوَ مِنْ ثَغْرِ حَوْرَاءَ ضَحِكَتْ ف۪ي وَجْهِ زَوْجِهَا.

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (ra)’dan rivâyetle; Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cennet’te bir nûr parıldar. Ehl-i Cennet, başlarını kaldırırlar. Bir de ne görsünler! Meğer o nûr, eşinin yüzüne gülümseyen bir hûrînin ön dişlerinden parıldayan bir nûrmuş.”3

 


[1]  Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 7/119; İmâm Suyûtî, Mu’tereku’l-Akrân fî İ’câzi’l-Kur’ân, 3/517.

[2]  A’râf, 7:43; Hicr, 15:47.

[3]  Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 386; et-Terğîb ve’t-Terhîb, 4/535.

Seite 216

ŞERH

- Yâ Resûlellâh! ف۪يهِنَّ خَيْرَاتٌ حِسَانٌ âyet-i kerîmesinin ma’nâsını bana haber ver, dediğimde Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

- خَيْرَاتٌ, ahlâkı güzel kadınlar; حِسَانٌ, yüzleri güzel kadınlar” demektir.”1

Cennet’te ehl-i imana ihsân edilecek zevcelerin hiçbir kötü huyu ve ahlâkı yoktur. Zîrâ Cenâb-ı Hak, Cennet ehlinden bütün kötü huyları, kalblerindeki kin ve hased gibi bütün kötü hisleri çekip alır.2 O zevceler, hiçbir zaman kalb kırmazlar, hiçbir zaman kocalarına itâatsizlik etmezler. Kocalarının hiçbir arzusuna yok demezler.

İşte Kur’ân-ı Azîmüşşân, Cennet hâtûnları hakkında; hilkat ve suret cihetiyle on sıfât, ahlâk ve sîret cihetiyle de dört sıfât olmak üzere toplam on dört vasfı zikretti.

Şimdi hûrîlerin güzelliğine dâir bazı rivâyâtı nakledeceğiz:

عَنْ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: " سَطَعَ نُورٌ فِي الْجَنَّةِ ، فَرَفَعُوا رُؤُوسَهُمْ فَإِذَا هُوَ مِنْ ثَغْرِ حَوْرَاءَ ضَحِكَتْ ف۪ي وَجْهِ زَوْجِهَا.

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (ra)’dan rivâyetle; Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cennet’te bir nûr parıldar. Ehl-i Cennet, başlarını kaldırırlar. Bir de ne görsünler! Meğer o nûr, eşinin yüzüne gülümseyen bir hûrînin ön dişlerinden parıldayan bir nûrmuş.”3

 


[1]  Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 7/119; İmâm Suyûtî, Mu’tereku’l-Akrân fî İ’câzi’l-Kur’ân, 3/517.

[2]  A’râf, 7:43; Hicr, 15:47.

[3]  Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 386; et-Terğîb ve’t-Terhîb, 4/535.

Seite 217

ŞERH

Enes (ra)’dan rivâyetle; Resûlullâh (asm), şöyle buyurmuştur:

غَدْوَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ أَوْ رَوْحَةٌ، خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا وَلَقَابُ قَوْسِ اَحَدِكُمْ أَوْ مَوْضِعُ قَدَمٍ مِنَ الْجَنَّةِ خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا وَلَوْ أَنَّ امْرَأَةً مِنْ نِسَاءِ أَهْلِ الْجَنَّةِ اطَّلَعَتْ إِلَى الْاَرْضِ لَاَضَاءَتْ مَا بَيْنَهُمَا وَلَمَلَاَتْ مَا بَيْنَهُمَا ر۪يحًا وَلَنَص۪يفُهَا عَلٰى رَأْسِهَا خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا.

“(Sabâhleyin veya akşâmleyin herhangi bir vakitte Ellah yolunda) cihâd için (bir kere yürüyüş, dünyadan ve dünyadaki şeylerin hepsinden hayırlıdır. Sizden birinin kâb-ı kavsı) yani, yayının orta kısmıyla yay telinin arası veya yayın iki ucunun arası veya bir zirâ’ mesâfesi (kadar yer veya yayının kapladığı kadar bir yer, dünya ve içindekilerin hepsinden hayırlıdır. Ehl-i Cennet kadınlarından biri, dünyaya muttali’ olup görülse, semâ ile yer arasını ışıklandırır; yer ve gök arasını güzel kokusuyla doldurur. Başındaki himârı, yani başörtüsü, dünya ve içindekilerden hayırlıdır.)1

وَعَن سعيد بن عَامر بن خريم رَضِي الله عَنهُ قَالَ سَمِعت رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم يَقُول لَو أَن امْرَأَة من نسَاء أهل الْجنَّة أشرفت لملأت الأَرْض ريح مسك ولأذهبت ضوء الشَّمْس وَالْقَمَر

Saîd bin Âmir b. Hureym (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Cennet kadınlarından biri dünyaya bakacak olsa, yeryüzünü misk kokusu doldurur, güzelliği de Güneş’in ve Ay’ın ışığını giderir.”2

 


[1]  Buhârî, 2793; Müslim, 1882; İbn-i Mâce, 2755; Tirmizî, 1649; Ahmed, 10902.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 361.

Seite 218

ŞERH

Enes (ra)’dan rivâyetle; Resûlullâh (asm), şöyle buyurmuştur:

غَدْوَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ أَوْ رَوْحَةٌ، خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا وَلَقَابُ قَوْسِ اَحَدِكُمْ أَوْ مَوْضِعُ قَدَمٍ مِنَ الْجَنَّةِ خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا وَلَوْ أَنَّ امْرَأَةً مِنْ نِسَاءِ أَهْلِ الْجَنَّةِ اطَّلَعَتْ إِلَى الْاَرْضِ لَاَضَاءَتْ مَا بَيْنَهُمَا وَلَمَلَاَتْ مَا بَيْنَهُمَا ر۪يحًا وَلَنَص۪يفُهَا عَلٰى رَأْسِهَا خَيْرٌ مِنَ الدُّنْيَا وَمَا ف۪يهَا.

“(Sabâhleyin veya akşâmleyin herhangi bir vakitte Ellah yolunda) cihâd için (bir kere yürüyüş, dünyadan ve dünyadaki şeylerin hepsinden hayırlıdır. Sizden birinin kâb-ı kavsı) yani, yayının orta kısmıyla yay telinin arası veya yayın iki ucunun arası veya bir zirâ’ mesâfesi (kadar yer veya yayının kapladığı kadar bir yer, dünya ve içindekilerin hepsinden hayırlıdır. Ehl-i Cennet kadınlarından biri, dünyaya muttali’ olup görülse, semâ ile yer arasını ışıklandırır; yer ve gök arasını güzel kokusuyla doldurur. Başındaki himârı, yani başörtüsü, dünya ve içindekilerden hayırlıdır.)1

وَعَن سعيد بن عَامر بن خريم رَضِي الله عَنهُ قَالَ سَمِعت رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم يَقُول لَو أَن امْرَأَة من نسَاء أهل الْجنَّة أشرفت لملأت الأَرْض ريح مسك ولأذهبت ضوء الشَّمْس وَالْقَمَر

Saîd bin Âmir b. Hureym (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Cennet kadınlarından biri dünyaya bakacak olsa, yeryüzünü misk kokusu doldurur, güzelliği de Güneş’in ve Ay’ın ışığını giderir.”2

 


[1]  Buhârî, 2793; Müslim, 1882; İbn-i Mâce, 2755; Tirmizî, 1649; Ahmed, 10902.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 361.

Seite 219

ŞERH

- En aşağı derecede olan kimse, Cennet’in kapısından girince; hizmetçi gençler, onu karşılayarak:

- Hoş geldin, safâ geldin efendimiz! Bizi ziyâret etme zamânın geldi, derler. O sırada kırk yıllık mesâfeye halılar döşenir. Sonra o kimse, sağına ve soluna bakar, Cennetleri görür.

- Bunlar kimindir? Deyince:

- Senindir, denir. Biraz ilerleyince ona âid yetmiş koridorlu kırmızı yâkuttan yahut yeşil zümrüd taşından yapılmış bir binâ yükselir. Her koridorda yetmiş salon, her salonda yetmiş kapı vardır. Ona:

- İçeri gir, denilir. Sarâya çıkar. Biraz yürüyünce, saltanatının genişliği bir mil kare olan tahta ulaşır. Orada ona âid köşkler vardır. Oturunca kendisine yetmiş altın tabakla yemek gelir. Yemekler birbirine benzemez. O kadar lezzetlidir ki; ilk lokmadan aldığı tadı, son lokmasından da alır. Sonra çeşitli içecekler gelir, canının istediğinden içer. Daha sonra hizmetçiler:

- Onu hânımlar ile başbaşa bırakın, derler ve yanından çıkarlar. Başını kaldırınca yatağında oturmuş iri gözlü hûrîyi görür. Üzerine yetmiş kat rengârenk şeffâf elbise giyinmiştir. Elbiselerin altında, etinin ve kemiğinin içinden ilikleri görülür. Ona bakınca:

- Sen kimsin? Diye sorar. O da:

- Ben yalnız senin için hazırlanmış olan hûrîlerdenim, der. Ona bir bakınca nâdîde güzelliğinin karşısında mest olur, kırk yıl gözünü ondan ayıramaz. Sonra başını kaldırıp odaya bakınca ondan daha güzel bir hûri görür. O da kendisine:

- Bizim de senden nasîbimizi alacağımız zaman gelmedi mi? Deyince, onun yanına kırk yıl boyunca, güzelliğinin câzibesinden kırk yıl gözünü ondan ayıramaz bir halde çıkar.”1

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 358.

Seite 220

ŞERH

- En aşağı derecede olan kimse, Cennet’in kapısından girince; hizmetçi gençler, onu karşılayarak:

- Hoş geldin, safâ geldin efendimiz! Bizi ziyâret etme zamânın geldi, derler. O sırada kırk yıllık mesâfeye halılar döşenir. Sonra o kimse, sağına ve soluna bakar, Cennetleri görür.

- Bunlar kimindir? Deyince:

- Senindir, denir. Biraz ilerleyince ona âid yetmiş koridorlu kırmızı yâkuttan yahut yeşil zümrüd taşından yapılmış bir binâ yükselir. Her koridorda yetmiş salon, her salonda yetmiş kapı vardır. Ona:

- İçeri gir, denilir. Sarâya çıkar. Biraz yürüyünce, saltanatının genişliği bir mil kare olan tahta ulaşır. Orada ona âid köşkler vardır. Oturunca kendisine yetmiş altın tabakla yemek gelir. Yemekler birbirine benzemez. O kadar lezzetlidir ki; ilk lokmadan aldığı tadı, son lokmasından da alır. Sonra çeşitli içecekler gelir, canının istediğinden içer. Daha sonra hizmetçiler:

- Onu hânımlar ile başbaşa bırakın, derler ve yanından çıkarlar. Başını kaldırınca yatağında oturmuş iri gözlü hûrîyi görür. Üzerine yetmiş kat rengârenk şeffâf elbise giyinmiştir. Elbiselerin altında, etinin ve kemiğinin içinden ilikleri görülür. Ona bakınca:

- Sen kimsin? Diye sorar. O da:

- Ben yalnız senin için hazırlanmış olan hûrîlerdenim, der. Ona bir bakınca nâdîde güzelliğinin karşısında mest olur, kırk yıl gözünü ondan ayıramaz. Sonra başını kaldırıp odaya bakınca ondan daha güzel bir hûri görür. O da kendisine:

- Bizim de senden nasîbimizi alacağımız zaman gelmedi mi? Deyince, onun yanına kırk yıl boyunca, güzelliğinin câzibesinden kırk yıl gözünü ondan ayıramaz bir halde çıkar.”1

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 358.

Seite 221

ŞERH

عَن ابْن عَبَّاس مَوْقُوفا قَالَ لَو أَن امْرَأَة من نسَاء أهل الْجنَّة بصقت فِي سَبْعَة أبحر لكَانَتْ تِلْكَ الأبحر أحلى من الْعَسَل

İbn-i Abbâs (ra)’dan mevkûf olarak şöyle rivâyet olundu:

“Şâyet Cennet ehlinin kadınlarından biri, yedi denize tükürse, bütün denizler baldan daha tatlı olur.”1

وَعَن ابْن عَبَّاس رَضِي الله عَنْهُمَا قَالَ كُنَّا جُلُوسًا مَعَ كَعْب يَوْمًا فَقَالَ لَو أَن يدا من الْحور من السَّمَاء ببياضها وخواتيمها دليت لَأَضَاءَتْ لَهَا الأَرْض كَمَا تضيء الشَّمْس لأهل الدُّنْيَا ثمَّ قَالَ إِنَّمَا قلت يَدهَا فَكيف بِالْوَجْهِ بياضه وَحسنه وجماله وتاجه وياقوته ولؤلؤه وزبرجده

İbn-i Abbâs (ra) der ki: Bir gün Ka’b’la birlikte oturuyorduk. Dedi ki:

“Eğer bir hûrinin bembeyâz eli, parmaklarındaki yüzüklerle semâdan sarkıtılsa, Güneş’in dünyayı aydınlattığı gibi, bütün yeryüzü aydınlanır. Yalnız eli dedim. Ya bembeyâz güzel yüzü, göz alıcı tâcı ve onun yâkutları, incileri ve yeşil zümrüd taşları nasıl olur!”2

Hûrîlerin güzelliğine dâir rivâyet pek çoktur. Bu kadarıyla iktifâ ettik.

Hûrîler, Cennet’te güzel nağmeleriyle terennüm ederler. Konuyla ilgili birkaç rivayeti nakledeceğiz:

Ali (ra)’den rivâyete göre, Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

اِنَّ فِي الْجَنَّةِ لَمُجْتَمَعًا لِلْحُورِ الْع۪ينِ يَرْفَعْنَ بِاَصْوَاتٍ لَمْ يَسْمَعِ الْخَلَائِقُ

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 366.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 367.

Seite 222

ŞERH

عَن ابْن عَبَّاس مَوْقُوفا قَالَ لَو أَن امْرَأَة من نسَاء أهل الْجنَّة بصقت فِي سَبْعَة أبحر لكَانَتْ تِلْكَ الأبحر أحلى من الْعَسَل

İbn-i Abbâs (ra)’dan mevkûf olarak şöyle rivâyet olundu:

“Şâyet Cennet ehlinin kadınlarından biri, yedi denize tükürse, bütün denizler baldan daha tatlı olur.”1

وَعَن ابْن عَبَّاس رَضِي الله عَنْهُمَا قَالَ كُنَّا جُلُوسًا مَعَ كَعْب يَوْمًا فَقَالَ لَو أَن يدا من الْحور من السَّمَاء ببياضها وخواتيمها دليت لَأَضَاءَتْ لَهَا الأَرْض كَمَا تضيء الشَّمْس لأهل الدُّنْيَا ثمَّ قَالَ إِنَّمَا قلت يَدهَا فَكيف بِالْوَجْهِ بياضه وَحسنه وجماله وتاجه وياقوته ولؤلؤه وزبرجده

İbn-i Abbâs (ra) der ki: Bir gün Ka’b’la birlikte oturuyorduk. Dedi ki:

“Eğer bir hûrinin bembeyâz eli, parmaklarındaki yüzüklerle semâdan sarkıtılsa, Güneş’in dünyayı aydınlattığı gibi, bütün yeryüzü aydınlanır. Yalnız eli dedim. Ya bembeyâz güzel yüzü, göz alıcı tâcı ve onun yâkutları, incileri ve yeşil zümrüd taşları nasıl olur!”2

Hûrîlerin güzelliğine dâir rivâyet pek çoktur. Bu kadarıyla iktifâ ettik.

Hûrîler, Cennet’te güzel nağmeleriyle terennüm ederler. Konuyla ilgili birkaç rivayeti nakledeceğiz:

Ali (ra)’den rivâyete göre, Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

اِنَّ فِي الْجَنَّةِ لَمُجْتَمَعًا لِلْحُورِ الْع۪ينِ يَرْفَعْنَ بِاَصْوَاتٍ لَمْ يَسْمَعِ الْخَلَائِقُ

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 366.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 367.

Seite 223

ŞERH

- Bizler; burada dâimî kalıcılarız, ebediyyen ölmeyiz. Bizler; emniyet içindeyiz, asla korkmayız. Burada mukîmleriz, asla başka yere göçmeyiz.”1

وَرُوِيَ عَن أبي أُمَامَة رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ مَا من عبد يدْخل الْجنَّة إِلَّا عِنْد رَأسه وَعند رجلَيْهِ ثِنْتَانِ من الْحور الْعين تُغنيَانِ بِأَحْسَن صَوت سَمعه الْاِنْس وَالْجِنّ وَلَيْسَ بمزامير الشَّيْطَان وَلَكِن بتحميد الله وتقديسه رَوَاهُ الطَّبَرَانِيّ وَالْبَيْهَقِيّ

Ebû Umâme (ra), Resûlullâh (sav)’den şöyle rivâyet etti:

“Cennet’e giren her kulun başucunda ve ayağı ucunda ikişer hûrî, insanların ve cinlerin işittiği en güzel sesle nağme söyleyeceklerdir. Fakat onların nağmesi, şeytânı sevindiren hevâî sözler ve âletlerle değildir. İlâhî sözlerle, nağmelerle Ellah’ı hamd ve takdîstir.”2

وَعَن أنس بن مَالك رَضِي الله عَنهُ أَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ إِن الْحور فِي الْجنَّة يغنين يقلن نَحن الْحور الحسان هدينَا لِأَزْوَاج كرام

Enes b. Mâlik (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Cennet’te hûrîler nağme söyler ve şöyle derler: ‘Biz güzel hûrileriz. İyi ve değerli kocalara verilmişizdir.’”3

وَعَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ قَالَ إِن فِي الْجنَّة نَهرا طول الْجنَّة حافتاه العذارى قيام متقابلات يغنين بِأَحْسَن أصوات يسْمعهَا الْخَلَائق حَتَّى مَا يرَوْنَ أَن فِي الْجنَّة لَذَّة مثلهَا قُلْنَا يَا أَبَا هُرَيْرَة وَمَا ذَاك الْغناء قَالَ إِن

 


[1]  Taberânî fi’l-Kebîr, 11/364; Taberânî fi’l-Evset, 5/149.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 370-371.

[3]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 372.

Seite 224

ŞERH

- Bizler; burada dâimî kalıcılarız, ebediyyen ölmeyiz. Bizler; emniyet içindeyiz, asla korkmayız. Burada mukîmleriz, asla başka yere göçmeyiz.”1

وَرُوِيَ عَن أبي أُمَامَة رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ مَا من عبد يدْخل الْجنَّة إِلَّا عِنْد رَأسه وَعند رجلَيْهِ ثِنْتَانِ من الْحور الْعين تُغنيَانِ بِأَحْسَن صَوت سَمعه الْاِنْس وَالْجِنّ وَلَيْسَ بمزامير الشَّيْطَان وَلَكِن بتحميد الله وتقديسه رَوَاهُ الطَّبَرَانِيّ وَالْبَيْهَقِيّ

Ebû Umâme (ra), Resûlullâh (sav)’den şöyle rivâyet etti:

“Cennet’e giren her kulun başucunda ve ayağı ucunda ikişer hûrî, insanların ve cinlerin işittiği en güzel sesle nağme söyleyeceklerdir. Fakat onların nağmesi, şeytânı sevindiren hevâî sözler ve âletlerle değildir. İlâhî sözlerle, nağmelerle Ellah’ı hamd ve takdîstir.”2

وَعَن أنس بن مَالك رَضِي الله عَنهُ أَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ إِن الْحور فِي الْجنَّة يغنين يقلن نَحن الْحور الحسان هدينَا لِأَزْوَاج كرام

Enes b. Mâlik (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Cennet’te hûrîler nağme söyler ve şöyle derler: ‘Biz güzel hûrileriz. İyi ve değerli kocalara verilmişizdir.’”3

وَعَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ قَالَ إِن فِي الْجنَّة نَهرا طول الْجنَّة حافتاه العذارى قيام متقابلات يغنين بِأَحْسَن أصوات يسْمعهَا الْخَلَائق حَتَّى مَا يرَوْنَ أَن فِي الْجنَّة لَذَّة مثلهَا قُلْنَا يَا أَبَا هُرَيْرَة وَمَا ذَاك الْغناء قَالَ إِن

 


[1]  Taberânî fi’l-Kebîr, 11/364; Taberânî fi’l-Evset, 5/149.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 370-371.

[3]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 372.

Seite 225

ŞERH

karşılarken derler ki: ‘Sen, benim mahbûbum, sevdiğimsin; ben, senin sevgilinim. Senden başka arzum yoktur. Senden sonra da senin yerine geçecek kimse yoktur.”1

Hûrîlerin seslerinin güzelliğine delâlet eden ve en güzel nağmelerle Cennet’te terennüm edeceklerini beyân eden daha pek çok hadîs-i şerîf mevcûddur. Biz, bu hadîslerden birkaçını zikretmekle iktifâ ettik.

Hûrîlerin adedine dâir muhtelif rivâyât vardır. İki aded olduğuna dâir rivâyetlerle birlikte tâ on binler kadar olduğuna dâir rivâyetler de vardır. Konuyla alâkalı hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmuştur:

وَرُوِيَ عَن أنس بن مَالك رَضِي الله عَنهُ قَالَ حَدثنِي رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ حَدثنِي جِبْرِيل عَلَيْهِ السَّلَام قَالَ يدْخل الرجل على الْحَوْرَاء فتستقبله بالمعانقة والمصافحة قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم فَبِأَي بنان تعاطيه لَو أَن بعض بنانها بدا لغلب ضوؤه ضوء الشَّمْس وَالْقَمَر وَلَو أَن طَاقَة من شعرهَا بَدَت لملأت مَا بَين الْمشرق وَالْمغْرب من طيب رِيحهَا فَبينا هُوَ متكىء مَعهَا على أريكته إِذْ أشرف عَلَيْهِ نور من فَوْقه فيظن أَن الله عز وَجل قد أشرف على خلقه فَإِذا حوراء تناديه يَا ولي الله أما لنا فِيك من دولة فَيَقُول من أَنْت

 


[1]  İbn-i Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, 435; İbn-i Ebi’d-Dünya Sıfâtu’l-Cenneh, 268 (senedi sahîhdir).

Seite 226

ŞERH

karşılarken derler ki: ‘Sen, benim mahbûbum, sevdiğimsin; ben, senin sevgilinim. Senden başka arzum yoktur. Senden sonra da senin yerine geçecek kimse yoktur.”1

Hûrîlerin seslerinin güzelliğine delâlet eden ve en güzel nağmelerle Cennet’te terennüm edeceklerini beyân eden daha pek çok hadîs-i şerîf mevcûddur. Biz, bu hadîslerden birkaçını zikretmekle iktifâ ettik.

Hûrîlerin adedine dâir muhtelif rivâyât vardır. İki aded olduğuna dâir rivâyetlerle birlikte tâ on binler kadar olduğuna dâir rivâyetler de vardır. Konuyla alâkalı hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulmuştur:

وَرُوِيَ عَن أنس بن مَالك رَضِي الله عَنهُ قَالَ حَدثنِي رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ حَدثنِي جِبْرِيل عَلَيْهِ السَّلَام قَالَ يدْخل الرجل على الْحَوْرَاء فتستقبله بالمعانقة والمصافحة قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم فَبِأَي بنان تعاطيه لَو أَن بعض بنانها بدا لغلب ضوؤه ضوء الشَّمْس وَالْقَمَر وَلَو أَن طَاقَة من شعرهَا بَدَت لملأت مَا بَين الْمشرق وَالْمغْرب من طيب رِيحهَا فَبينا هُوَ متكىء مَعهَا على أريكته إِذْ أشرف عَلَيْهِ نور من فَوْقه فيظن أَن الله عز وَجل قد أشرف على خلقه فَإِذا حوراء تناديه يَا ولي الله أما لنا فِيك من دولة فَيَقُول من أَنْت

 


[1]  İbn-i Mübârek, Kitâbu’z-Zühd, 435; İbn-i Ebi’d-Dünya Sıfâtu’l-Cenneh, 268 (senedi sahîhdir).

Seite 227

ŞERH

Akılları, Kelâmullâh gibi bir ziyâ ve hakîkatten ders alıp nûrlanmayan ve rûhları, Resûl-i Ekrem (asm) gibi bir Mürşid-i Ekmel’in tarz ve usûlüyle terbiye edilmeyen bazı zavallı kimseler derler ki: “Muhammed, birdenbire Mekke’den çıktı; Nebî ve Resûl olduğunu da’vâ etti; ‘İnsan, cesediyle beraber Cennet’e girer. Ona Cennet’te köşkler, huriler, hizmetçiler ihsan edilir.’ dedi; bütün edyan-ı semaviyeye muhâlefet ederek öyle acâiblerden mufassal bir surette haber verdi ki herkesi şaşırttı.”

Yani bu kişi, “Muhammed (asm) akla girmeyecek, gayr-ı makul mesaili zikretti.” diyerek haşr-i cismanî davasının aklî delil ile müdellel olmayan sırf imanî bir dava olduğunu iddia ediyor.

Tenbih: Tevrat ve İncil’de her ne kadar haşr-i cismani inancı olsa da sarahat olanı tahrif edilmesi, ahiretle alakalı ayetlerin ise mufassal olmaması sebebiyle Hıristiyanlar ve Yahudilerin müteehhirleri bunu inkâr etmiş. Bu şahıs da zâhire göre “Muhammed (asm), bu semavi kitablara muhalefet etmiş.” diyor.

Biz de Kur’ân’dan ve Sünnet-i Nebeviyye’den dersimizi alarak ve o iki hakîkat menba’ından beslenerek diyoruz ki; evvelâ siz, fıtratınıza muhâlefet ettiğiniz için, “Muhammed, bütün edyan-ı semaviyeye muhâlefet ediyor.” diyorsunuz. Şâyet fıtratınıza dönerseniz; hakîkat kendiliğinden tebârüz edecektir. O zaman O Zât-ı Ekrem (asm)’ın haber verdiği bu acâiblerin, ne kadar ma’kûl ve akıl dâiresinde olduğunu; hem letâif ve havassınızın onları ne kadar arzu edip onlara kavuşmak istediğini ve onlarla mutmaîn olduğunu hissedip yaşayacaksınız.

Evet, bu Zât-ı Mu’ciznümâ, -hâşâ!- kendiliğinden konuşmuyor, ancak vahiy ile konuşuyor; hem fıtratı konuşturuyor.1 Öyle ise O’nun verdiği haberlerin hepsi, doğrudur, haktır ve aklîdir. Hem bu da’vâ, tek Resûl-i Ekrem (asm)’ın ve Kur’an’ın da’vâsı değildir. Belki bütün peygamberlerin, Tevrât, İncîl, Zebûr ve suhufların da da’vâsıdır. Felsefecilerin akılları ise, gözlerinde olduğu için, bu yüksek ve ulvî hakîkatleri anlayamıyorlar. Maddecilik ve

 


[1]  Rûm, 30:30.

Seite 228

ŞERH

Akılları, Kelâmullâh gibi bir ziyâ ve hakîkatten ders alıp nûrlanmayan ve rûhları, Resûl-i Ekrem (asm) gibi bir Mürşid-i Ekmel’in tarz ve usûlüyle terbiye edilmeyen bazı zavallı kimseler derler ki: “Muhammed, birdenbire Mekke’den çıktı; Nebî ve Resûl olduğunu da’vâ etti; ‘İnsan, cesediyle beraber Cennet’e girer. Ona Cennet’te köşkler, huriler, hizmetçiler ihsan edilir.’ dedi; bütün edyan-ı semaviyeye muhâlefet ederek öyle acâiblerden mufassal bir surette haber verdi ki herkesi şaşırttı.”

Yani bu kişi, “Muhammed (asm) akla girmeyecek, gayr-ı makul mesaili zikretti.” diyerek haşr-i cismanî davasının aklî delil ile müdellel olmayan sırf imanî bir dava olduğunu iddia ediyor.

Tenbih: Tevrat ve İncil’de her ne kadar haşr-i cismani inancı olsa da sarahat olanı tahrif edilmesi, ahiretle alakalı ayetlerin ise mufassal olmaması sebebiyle Hıristiyanlar ve Yahudilerin müteehhirleri bunu inkâr etmiş. Bu şahıs da zâhire göre “Muhammed (asm), bu semavi kitablara muhalefet etmiş.” diyor.

Biz de Kur’ân’dan ve Sünnet-i Nebeviyye’den dersimizi alarak ve o iki hakîkat menba’ından beslenerek diyoruz ki; evvelâ siz, fıtratınıza muhâlefet ettiğiniz için, “Muhammed, bütün edyan-ı semaviyeye muhâlefet ediyor.” diyorsunuz. Şâyet fıtratınıza dönerseniz; hakîkat kendiliğinden tebârüz edecektir. O zaman O Zât-ı Ekrem (asm)’ın haber verdiği bu acâiblerin, ne kadar ma’kûl ve akıl dâiresinde olduğunu; hem letâif ve havassınızın onları ne kadar arzu edip onlara kavuşmak istediğini ve onlarla mutmaîn olduğunu hissedip yaşayacaksınız.

Evet, bu Zât-ı Mu’ciznümâ, -hâşâ!- kendiliğinden konuşmuyor, ancak vahiy ile konuşuyor; hem fıtratı konuşturuyor.1 Öyle ise O’nun verdiği haberlerin hepsi, doğrudur, haktır ve aklîdir. Hem bu da’vâ, tek Resûl-i Ekrem (asm)’ın ve Kur’an’ın da’vâsı değildir. Belki bütün peygamberlerin, Tevrât, İncîl, Zebûr ve suhufların da da’vâsıdır. Felsefecilerin akılları ise, gözlerinde olduğu için, bu yüksek ve ulvî hakîkatleri anlayamıyorlar. Maddecilik ve

 


[1]  Rûm, 30:30.

Seite 229

ŞERH

yaşamak, gâyet derecede bir lezzet ve saâdettir. Hem yeme ve içme ve saraylarda oturma dahî o saâdet-i cismâniyenin erkânındandır. Risâle-i Nûr’un İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde, saâdet-i ebediyenin iki kısım olduğu husûsu, şöyle ifade edilmiştir:

“Saâdet-i ebediye iki kısımdır:

Birinci ve en birinci kısmı: Ellah'ın rızasına, lütfuna, tecellîsine, kurbiyetine mazhar olmaktır.

İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.

Birinci kısım saadetin aksamı, tafsilden müstağnidir veya gayr-ı kabildir.

İkinci kısım saadetin aksamı ise: Evet, "mesken"in en latifi, en cazibedar şekli; etraf-ı erbaası türlü türlü gül ve çiçekler ile müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhat, altında sular, nehirler akan kasr ve köşklerdir. Evet, camid kalbleri aşk u şevkle ihya eden, sönmüş olan ruhları şen ve şâd eden, şâirlere sermaye olarak şâirane teşbihleri, temsilleri, üslûbları ilham eden; sular ile hadravat ve nebatattır.

Saadetin ikinci esası olan "ekl" ise, me'kulat (yiyecek) kuvvet verdiği cihetle, en iyisi, en lezizi, me'luf olan kısımdır. Yani insana garib, vahşi olmayan şeylerdir. Çünki ülfetle, o nimetin derece-i kıymeti bilinir; lezzet verdiği cihetle de lezzetin en büyük lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Ve keza ekl lezzetini ikmal eden esbabdan biri de, o rızkın kendi amelinin ücreti olduğunu bilmektir; ikinci bir sebeb de o rızkın menbaının daima gözönünde hazır bulunmasıdır ki, kalbi mutmain olsun, rızk için telaş etmesin.

Saadetin esaslarından "nikâh" ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.

 

Seite 230

ŞERH

yaşamak, gâyet derecede bir lezzet ve saâdettir. Hem yeme ve içme ve saraylarda oturma dahî o saâdet-i cismâniyenin erkânındandır. Risâle-i Nûr’un İşârâtü’l-İ’câz adlı eserinde, saâdet-i ebediyenin iki kısım olduğu husûsu, şöyle ifade edilmiştir:

“Saâdet-i ebediye iki kısımdır:

Birinci ve en birinci kısmı: Ellah'ın rızasına, lütfuna, tecellîsine, kurbiyetine mazhar olmaktır.

İkinci kısmı ise, saadet-i cismaniyedir. Bunun esasları; mesken, ekl, nikâh olmak üzere üçtür. Ve bu üç esasın derecelerine göre saadet-i cismaniye tebeddül eder. Ve bu kısım saadeti ikmal ve itmam eden, hulûd ve devamdır. Çünki saadet devam etmezse, zıddına inkılab eder.

Birinci kısım saadetin aksamı, tafsilden müstağnidir veya gayr-ı kabildir.

İkinci kısım saadetin aksamı ise: Evet, "mesken"in en latifi, en cazibedar şekli; etraf-ı erbaası türlü türlü gül ve çiçekler ile müzeyyen, bağ ve bahçelerle muhat, altında sular, nehirler akan kasr ve köşklerdir. Evet, camid kalbleri aşk u şevkle ihya eden, sönmüş olan ruhları şen ve şâd eden, şâirlere sermaye olarak şâirane teşbihleri, temsilleri, üslûbları ilham eden; sular ile hadravat ve nebatattır.

Saadetin ikinci esası olan "ekl" ise, me'kulat (yiyecek) kuvvet verdiği cihetle, en iyisi, en lezizi, me'luf olan kısımdır. Yani insana garib, vahşi olmayan şeylerdir. Çünki ülfetle, o nimetin derece-i kıymeti bilinir; lezzet verdiği cihetle de lezzetin en büyük lezzeti, teceddüd ve tebeddülündedir. Ve keza ekl lezzetini ikmal eden esbabdan biri de, o rızkın kendi amelinin ücreti olduğunu bilmektir; ikinci bir sebeb de o rızkın menbaının daima gözönünde hazır bulunmasıdır ki, kalbi mutmain olsun, rızk için telaş etmesin.

Saadetin esaslarından "nikâh" ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki, her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar.

 

Seite 231

ŞERH

Evet, bir işte mütehayyir kalan veya birşeye dalarak tefekkür eden adam velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latifi, en şefiki; kısm-ı sâni ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmâl eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam eden, surî ve zahirî olan arkadaşlığı samimîleştiren; kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hâlî olmasıdır.”1

Sual: Bu imanî ve Kur’ânî derslerde, düşünüyoruz, heyecanlanıyoruz, neş’eleniyoruz, bir şeyler hissediyoruz. Fakat dışarı çıkınca, unutuyoruz. Bu durum, neden kaynaklanıyor?

Elcevâb: Bu durum, gafletten kaynaklanıyor. Zîrâ bu âhirzamanın gafleti, çok kalındır. Evet, ehl-i dalâlet, bu asırda bütün oyun ve lehviyyâtıyla, bütün eğlence ve nağmeleriyle, radyo ve televizyonuyla, tedrisat ve meârifiyle, fitne ve fesâdıyla, gelenek ve âdetiyle, ırkçılık ve siyâsetiyle, gazete ve dergisiyle, medya ve internetiyle Müslümânlar’ı avucuna almış; dînlerinden dolayı onları fitneye uğratmış; istediği şekilde onları yönlendirmiş ve eğitmiş; onların bütün mukaddesâtını zîr u zeber etmiş; böylece başlarına maddî ve ma’nevî kıyâmetleri koparmıştır. Madem Âlem-i İslâm’da, böyle küllî ve eşine rastlanmamış tahrîbât meydana gelmiş; Dîn’in bütün kal’aları ve surları yıkılmıştır. Öyle ise, âcilen bu işe bir çâre aramak, bütün Müslümanlar’ın en birinci vazîfesi ve vecîbesidir. Peki, çâre nedir? Her bir cemâat ve cem’iyyet, kendi meslek ve meşrebini, indî fikir ve görüşünü bırakıp, ciddî ve samîmî bir şekilde tevbe edecek; doğrudan doğruya Asr-ı Saâdet’teki gibi, Kur’ân ve Sünnet’e nazarını çevirecek; bid’atlarla Dîn’e hizmet etmeyi terkedecek; ahkâm-ı Kur’âniyye’yi bölmeden, parçalamadan bir bütün olarak kabûl edecek; o ahkâmın icrâ ve tatbîkine taraftar olacaktır. İşte o zaman birden umulmadık bir tarzda nûr-u İlâhî imdâdımıza yetişir; Rabbimiz, ferec ve fütûhâtı ihsân eder; böylece bütün Müslümanlar, ecnebîlerin esâretinden kurtulur.

Bununla beraber hem sırr-ı imtihânın devamı, hem de kaderin hükmü ve işâreti ve remzi iktizâ eder ki; iman-küfür, sevâb-günâh, mücâdele ve

 


[1]  İşârâtü’l-İ’câz, Kıyâmet ve Âhiret, s. 144-145.

Seite 232

ŞERH

Evet, bir işte mütehayyir kalan veya birşeye dalarak tefekkür eden adam velev zihnen olsun, ister ki; birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalblerin en latifi, en şefiki; kısm-ı sâni ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmâl eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam eden, surî ve zahirî olan arkadaşlığı samimîleştiren; kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin ârızalardan hâlî olmasıdır.”1

Sual: Bu imanî ve Kur’ânî derslerde, düşünüyoruz, heyecanlanıyoruz, neş’eleniyoruz, bir şeyler hissediyoruz. Fakat dışarı çıkınca, unutuyoruz. Bu durum, neden kaynaklanıyor?

Elcevâb: Bu durum, gafletten kaynaklanıyor. Zîrâ bu âhirzamanın gafleti, çok kalındır. Evet, ehl-i dalâlet, bu asırda bütün oyun ve lehviyyâtıyla, bütün eğlence ve nağmeleriyle, radyo ve televizyonuyla, tedrisat ve meârifiyle, fitne ve fesâdıyla, gelenek ve âdetiyle, ırkçılık ve siyâsetiyle, gazete ve dergisiyle, medya ve internetiyle Müslümânlar’ı avucuna almış; dînlerinden dolayı onları fitneye uğratmış; istediği şekilde onları yönlendirmiş ve eğitmiş; onların bütün mukaddesâtını zîr u zeber etmiş; böylece başlarına maddî ve ma’nevî kıyâmetleri koparmıştır. Madem Âlem-i İslâm’da, böyle küllî ve eşine rastlanmamış tahrîbât meydana gelmiş; Dîn’in bütün kal’aları ve surları yıkılmıştır. Öyle ise, âcilen bu işe bir çâre aramak, bütün Müslümanlar’ın en birinci vazîfesi ve vecîbesidir. Peki, çâre nedir? Her bir cemâat ve cem’iyyet, kendi meslek ve meşrebini, indî fikir ve görüşünü bırakıp, ciddî ve samîmî bir şekilde tevbe edecek; doğrudan doğruya Asr-ı Saâdet’teki gibi, Kur’ân ve Sünnet’e nazarını çevirecek; bid’atlarla Dîn’e hizmet etmeyi terkedecek; ahkâm-ı Kur’âniyye’yi bölmeden, parçalamadan bir bütün olarak kabûl edecek; o ahkâmın icrâ ve tatbîkine taraftar olacaktır. İşte o zaman birden umulmadık bir tarzda nûr-u İlâhî imdâdımıza yetişir; Rabbimiz, ferec ve fütûhâtı ihsân eder; böylece bütün Müslümanlar, ecnebîlerin esâretinden kurtulur.

Bununla beraber hem sırr-ı imtihânın devamı, hem de kaderin hükmü ve işâreti ve remzi iktizâ eder ki; iman-küfür, sevâb-günâh, mücâdele ve

 


[1]  İşârâtü’l-İ’câz, Kıyâmet ve Âhiret, s. 144-145.

Seite 233

ŞERH

- Ya Resûlellah! Senin huzurundayken bize Cehennem’i, Cennet’i hatırlatıyorsun. Sanki gözlerimizle görüyoruz. Fakat huzurundan çıkınca, eşlerimizle çocuklarımızla meşgul oluyor, mesleğimizi icra ediyoruz. Çok (şeyi) unutuyoruz. Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

- Nefsim kudret elinde olana yemin olsun ki; huzurumda bulunduğunuz hal üzere ve (o şekilde) hatırlamağa devam etseydiniz, melekler (evlerinizde) döşekleriniz üzerinde ve yollarda sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ya Hanzala, bir saat ibadetle bir saat dünya işleriyle uğraşınız, yeter. Diye üç defa tekrarladı.”1

Evet, Ellah’ın rızâsı ayrıdır; izin ve irâdesi ayrıdır. Kullarının küfrüne asla rızâsı yoktur;2 fakat imtihân ve müsâbakanın devamı ve başka pek çok hikmetler için, küfrün ve şerrin ve bunun mümesilleri olan şeytânların yaratılmasını irâde eder; bunlara memleketinde izin verir. Şâyet izin vermeseydi; hiçbir ferd-i insan, küfre giremezdi. O zaman da böyle bir dünyaya ihtiyâc kalmazdı. Çünkü melekler, küfrün, günâhın ve isyânın olmadığı böyle bir âlemde ubûdiyyetlerini îfâ ediyorlar; bu şartlara hâiz bir dünya zâten mevcûddur.

Demek hikmet-i ezeliyye, bu dünyada iman ve küfrün, hayır ve şerrin birbiriyle mücâdele ve mücâhedesini irâde etmiş; tâ ki kâbiliyyet ve cevher-i insanî ortaya çıksın; bu mücâdele ve mücâhede ile dünya şenlensin; bin bir isim ve sıfât-ı İlâhiyye tecellî etsin; elmâs rûhlu Ebû Bekir-i Sıddîk ile kömür rûhlu Ebû Cehil-i Laîn, birbirinden ayrılsın. Hem şu âlemin netîcesi olan Cennet ve onun münâsib maddeleri bir tarafa; Cehennem ve ona lâyık maddeler de bir tarafa çekilsin. Böylece dâr-ı âhiret teşekkül etsin.

İşte iman ve küfrün, hayır ve şerrin yoğrulduğu böyle bir dünyanın yaratılmasının asıl sebebi budur. Ehl-i imanın, iman ve ubûdiyyet dâiresinde kalarak, vazîfe-i hakîkîyelerini îfâ etmeleri ise, Ellah’ın bir lütfudur. Müellif (ra), Lem’alar adlı eserinde, bu azîm hakîkati şöyle îzâh ediyor:

 


[1]  Müslim, Tevbe, 12; Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 59.

[2]  Zümer, 39:7.

Seite 234

ŞERH

- Ya Resûlellah! Senin huzurundayken bize Cehennem’i, Cennet’i hatırlatıyorsun. Sanki gözlerimizle görüyoruz. Fakat huzurundan çıkınca, eşlerimizle çocuklarımızla meşgul oluyor, mesleğimizi icra ediyoruz. Çok (şeyi) unutuyoruz. Bunun üzerine Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

- Nefsim kudret elinde olana yemin olsun ki; huzurumda bulunduğunuz hal üzere ve (o şekilde) hatırlamağa devam etseydiniz, melekler (evlerinizde) döşekleriniz üzerinde ve yollarda sizinle musafaha ederlerdi. Fakat ya Hanzala, bir saat ibadetle bir saat dünya işleriyle uğraşınız, yeter. Diye üç defa tekrarladı.”1

Evet, Ellah’ın rızâsı ayrıdır; izin ve irâdesi ayrıdır. Kullarının küfrüne asla rızâsı yoktur;2 fakat imtihân ve müsâbakanın devamı ve başka pek çok hikmetler için, küfrün ve şerrin ve bunun mümesilleri olan şeytânların yaratılmasını irâde eder; bunlara memleketinde izin verir. Şâyet izin vermeseydi; hiçbir ferd-i insan, küfre giremezdi. O zaman da böyle bir dünyaya ihtiyâc kalmazdı. Çünkü melekler, küfrün, günâhın ve isyânın olmadığı böyle bir âlemde ubûdiyyetlerini îfâ ediyorlar; bu şartlara hâiz bir dünya zâten mevcûddur.

Demek hikmet-i ezeliyye, bu dünyada iman ve küfrün, hayır ve şerrin birbiriyle mücâdele ve mücâhedesini irâde etmiş; tâ ki kâbiliyyet ve cevher-i insanî ortaya çıksın; bu mücâdele ve mücâhede ile dünya şenlensin; bin bir isim ve sıfât-ı İlâhiyye tecellî etsin; elmâs rûhlu Ebû Bekir-i Sıddîk ile kömür rûhlu Ebû Cehil-i Laîn, birbirinden ayrılsın. Hem şu âlemin netîcesi olan Cennet ve onun münâsib maddeleri bir tarafa; Cehennem ve ona lâyık maddeler de bir tarafa çekilsin. Böylece dâr-ı âhiret teşekkül etsin.

İşte iman ve küfrün, hayır ve şerrin yoğrulduğu böyle bir dünyanın yaratılmasının asıl sebebi budur. Ehl-i imanın, iman ve ubûdiyyet dâiresinde kalarak, vazîfe-i hakîkîyelerini îfâ etmeleri ise, Ellah’ın bir lütfudur. Müellif (ra), Lem’alar adlı eserinde, bu azîm hakîkati şöyle îzâh ediyor:

 


[1]  Müslim, Tevbe, 12; Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 59.

[2]  Zümer, 39:7.

Seite 235

METİN

Sual: Kusûrlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet'le ne alâkası var?

ŞERH

Hem Ellah, aklını hakta kullanmayan kâfirleri, bu dünyanın i’mâr ve ta’mîri için yaratmıştır. Madem bu gürûh-ı şerîre, Dîn-i Mübîn’e ve âhirete yaramıyor. Hiç olmazsa, dünya hayâtını ta’mîr etsinler; oturulacak ve mesken edinilecek köşkler ve şehirler yapsınlar; onları, bağ ve bahçelerle tezyîn etsinler; Müslümanlar da o memleketleri, Kur’ân nâmına fethedip İslâm’ın ve Müslümanlar’ın hizmetine versinler.

Netîce-i kelâm: Ey ehl-i iman! Sizlere müjde. Rabbimiz, iman edip amel-i sâlih işleyenleri, bahsinde bulunduğumuz “Cennât” ile şöyle tebşîr ediyor. Şöyle ki:

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ

Ey Resûlüm! İman edip sâlih amel işleyenleri, altlarından nehirler akan Cennet’lerle müjdele!1

Haşr-i cismaniyi, Cennet’teki lezaiz-i maneviye ve cismaniyeyi inkâr fikri, sadece bu zamanın ehl-i dalalet ve ehl-i nifakından kaynaklanmıyor. Belki bu fikir, iki bin seneden beri devam edip gelen Hıristiyanlar’ın ve ehl-i felsefenin fikridir. Müellif (ra), bu eserinde o zamandan bugüne kadar devam edegelen bu batıl fikri çürütmek zımnında bu eserinde onların düşüncelerini ifade eden bazı sualleri zikredip vermiş olduğu cevablarla batıl fikirlerini çürütüyor. Haşr-i cismaniyi, Cennet’teki lezaiz-i maneviye ve cismaniyeyi aklen isbat ediyor. Müellif (ra), zihinleri bulandırmasın diye onların fikirlerini zikretmiyor, üstü kapalı bırakıyor. Sual-cevab suretinde bir üslubla mes’eleyi vuzuha kavuşturuyor. Şöyle ki:

(Sual: Kusûrlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet'le ne alâkası var?) Cism-i insanî mütemadiyen

 


[1]  Bakara, 2:25.

Seite 236

METİN

Sual: Kusûrlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet'le ne alâkası var?

ŞERH

Hem Ellah, aklını hakta kullanmayan kâfirleri, bu dünyanın i’mâr ve ta’mîri için yaratmıştır. Madem bu gürûh-ı şerîre, Dîn-i Mübîn’e ve âhirete yaramıyor. Hiç olmazsa, dünya hayâtını ta’mîr etsinler; oturulacak ve mesken edinilecek köşkler ve şehirler yapsınlar; onları, bağ ve bahçelerle tezyîn etsinler; Müslümanlar da o memleketleri, Kur’ân nâmına fethedip İslâm’ın ve Müslümanlar’ın hizmetine versinler.

Netîce-i kelâm: Ey ehl-i iman! Sizlere müjde. Rabbimiz, iman edip amel-i sâlih işleyenleri, bahsinde bulunduğumuz “Cennât” ile şöyle tebşîr ediyor. Şöyle ki:

وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ

Ey Resûlüm! İman edip sâlih amel işleyenleri, altlarından nehirler akan Cennet’lerle müjdele!1

Haşr-i cismaniyi, Cennet’teki lezaiz-i maneviye ve cismaniyeyi inkâr fikri, sadece bu zamanın ehl-i dalalet ve ehl-i nifakından kaynaklanmıyor. Belki bu fikir, iki bin seneden beri devam edip gelen Hıristiyanlar’ın ve ehl-i felsefenin fikridir. Müellif (ra), bu eserinde o zamandan bugüne kadar devam edegelen bu batıl fikri çürütmek zımnında bu eserinde onların düşüncelerini ifade eden bazı sualleri zikredip vermiş olduğu cevablarla batıl fikirlerini çürütüyor. Haşr-i cismaniyi, Cennet’teki lezaiz-i maneviye ve cismaniyeyi aklen isbat ediyor. Müellif (ra), zihinleri bulandırmasın diye onların fikirlerini zikretmiyor, üstü kapalı bırakıyor. Sual-cevab suretinde bir üslubla mes’eleyi vuzuha kavuşturuyor. Şöyle ki:

(Sual: Kusûrlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismâniyetin ebediyetle ve Cennet'le ne alâkası var?) Cism-i insanî mütemadiyen

 


[1]  Bakara, 2:25.

Seite 237

METİN

Madem rûhun âlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz-i cismâniyye için, bir haşr-i cismânî neden îcâb ediyor?

Elcevab: Çünki nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nisbeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat masnuat-ı İlahiyenin bütün enva'ına menşe' ve medar olduğundan, bütün anâsır-ı sâirenin ma’nen fevkine çıktığı gibi; hem kesâfetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı câmiiyyet i’tibâriyle, tezekkî etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi..

ŞERH

(Madem rûhun âlî lezâizi vardır;) Madem rûhun cemâlullah gibi gâyet yüksek ve nezîh ma’nevî lezzetleri vardır. Öyle ise bu, (ona kâfîdir. Lezâiz-i cismâniyye için, bir haşr-i cismânî neden îcâb ediyor?) O halde cismâniyyete ve cesede âid olan saray ve haymelerde oturmak; yemek ve içmek; hûrî ve dünyadan giden zevcelerle evlenmek gibi maddî nimetlere ne hâcet vardır? Buna ne gerek vardır? Bu işin cesedle ne alâkası vardır?

(Elcevab: Çünki nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nisbeten kesâfetli,) yani, su ve hava gibi değildir. (karanlıklıdır;) yani, Güneş gibi değildir. (fakat masnuat-ı İlahiyenin bütün enva'ına menşe' ve medar olduğundan, bütün anâsır-ı sâirenin ma’nen fevkine çıktığı gibi; hem kesâfetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı câmiiyyet i’tibâriyle, tezekkî etmek) yani, terbiye-i Kur’âniye’den geçmek (şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi..) Müellif (ra), bu dakîk mes’eleyi, iki misâl vermek suretiyle halletmiştir.

Birinci misâl: Topraktır. Dört unsûrdan biri olan toprak unsûru, su, hava, ziyâ unsûrlarına nisbeten kesîf, karanlık ve nûrsuzdur. Hem toprak unsûru, en perîşân, en bedbaht ve zâhire göre en fazla ezilen bir unsûrdur. Diğer üç unsûr, toprağı eziyor. Meselâ; hava, ses çıkararak yukarıda ve fevkimizde ağa gibi gezer. Güneş unsûru, sabâh çıkar; birdenbire hararetiyle ve ışığıyla bütün dünyayı ısındırır ve ışıklandırır. Su ise, “hor hor hor” şeklinde bir ses çıkarır ve her tarafı istîlâ eder. Fakat fakîr toprak, yerinde durmuş; sallanıp hava atmıyor. Peki, masnûât-ı İlâhiye, havada veya suda veyahut Güneş’te yetişir mi? Yetişmez. O halde diğer üç unsûr, toplanıp kime hizmet eder? Toprağa hizmet eder. Evet, toprak, hava gibi gezmez; su gibi akmaz;

 

Seite 238

METİN

Madem rûhun âlî lezâizi vardır; ona kâfîdir. Lezâiz-i cismâniyye için, bir haşr-i cismânî neden îcâb ediyor?

Elcevab: Çünki nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nisbeten kesâfetli, karanlıklıdır; fakat masnuat-ı İlahiyenin bütün enva'ına menşe' ve medar olduğundan, bütün anâsır-ı sâirenin ma’nen fevkine çıktığı gibi; hem kesâfetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı câmiiyyet i’tibâriyle, tezekkî etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi..

ŞERH

(Madem rûhun âlî lezâizi vardır;) Madem rûhun cemâlullah gibi gâyet yüksek ve nezîh ma’nevî lezzetleri vardır. Öyle ise bu, (ona kâfîdir. Lezâiz-i cismâniyye için, bir haşr-i cismânî neden îcâb ediyor?) O halde cismâniyyete ve cesede âid olan saray ve haymelerde oturmak; yemek ve içmek; hûrî ve dünyadan giden zevcelerle evlenmek gibi maddî nimetlere ne hâcet vardır? Buna ne gerek vardır? Bu işin cesedle ne alâkası vardır?

(Elcevab: Çünki nasıl toprak; suya, havaya, ziyâya nisbeten kesâfetli,) yani, su ve hava gibi değildir. (karanlıklıdır;) yani, Güneş gibi değildir. (fakat masnuat-ı İlahiyenin bütün enva'ına menşe' ve medar olduğundan, bütün anâsır-ı sâirenin ma’nen fevkine çıktığı gibi; hem kesâfetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı câmiiyyet i’tibâriyle, tezekkî etmek) yani, terbiye-i Kur’âniye’den geçmek (şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi..) Müellif (ra), bu dakîk mes’eleyi, iki misâl vermek suretiyle halletmiştir.

Birinci misâl: Topraktır. Dört unsûrdan biri olan toprak unsûru, su, hava, ziyâ unsûrlarına nisbeten kesîf, karanlık ve nûrsuzdur. Hem toprak unsûru, en perîşân, en bedbaht ve zâhire göre en fazla ezilen bir unsûrdur. Diğer üç unsûr, toprağı eziyor. Meselâ; hava, ses çıkararak yukarıda ve fevkimizde ağa gibi gezer. Güneş unsûru, sabâh çıkar; birdenbire hararetiyle ve ışığıyla bütün dünyayı ısındırır ve ışıklandırır. Su ise, “hor hor hor” şeklinde bir ses çıkarır ve her tarafı istîlâ eder. Fakat fakîr toprak, yerinde durmuş; sallanıp hava atmıyor. Peki, masnûât-ı İlâhiye, havada veya suda veyahut Güneş’te yetişir mi? Yetişmez. O halde diğer üç unsûr, toplanıp kime hizmet eder? Toprağa hizmet eder. Evet, toprak, hava gibi gezmez; su gibi akmaz;

 

Seite 239

ŞERH

terbiyeden sonra, bütün letâifin en yükseği makâmına çıkıyor. Öyle ise, şu cesedin haşri haktır ve o haşir, tahakkuk edecektir.

İşte Müellif (ra), bu iki misâl ile haşrin cismânî olduğunu isbât etti. Bir gün gelecek, bu âlem yıkılacak; haşir sabahında bütün ecsâdın zerrâtı, bir araya gelip toplanacak; daha sonra o cesed, teşekkül edecek; her cesede âid olan rûhu, o cesedin içine girmek suretiyle cesed, dirilecek; böylece ecsâdın haşri, vukû’ bulacaktır. Âmennâ!

Kur’ân, Şems Sûresi’nde, nefsini terbiye eden kişinin felâha erdiğini, şöyle haber vermektedir:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا “(Kasem olsun ki; nefsini temizlemiş olan) günâhlardan ve ahlâk-ı seyyieden sakınan, fâideli ilim ve sâlih amel ile iştiğâl eden kimse, (şübhe yok ki; felâha ermiştir.) Bütün güzel muradlarına kavuşmuş, ebedî selâmet ve saâdete namzed olmuştur. Diğer bir ma’nâ ise; (Ellah’ın temizlediği ve kötülüklerden arındırdığı nefisler, kurtuluşa ermiştir.)” 1

Demek Kur’ân, tezkiye-i nefs için gelmiştir.

Hem gelecek âyet-i kerîme, peygamberlerin bir vazîfesi de tezkiye-i nefis olduğunu, nev’-i beşerin nefislerini terbiye edip onları, maâliyâta sevk etmek olduğunu haber vermektedir. Şöyle ki:

رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

“(Ey Rabbimiz! Onların arasında) zürriyetimin bulunduğu muhitte (kendilerinden) kendi sülâlelerinden (bir peygamber gönder ki; onlara) senin (âyetlerini okusun.) Senin varlığını ve birliğini bildiren teklîfî ve tekvînî âyetleri okuyup göstersin. (Ve onlara kitâbı ve hikmeti öğretsin.) Onlara Kur’ân-ı Kerîm’i, sünneti ve ahkâm-ı İlâhiye’yi öğretsin. Hem bütün ukûlü meşgûl eden ‘Âlem nedir, nereden gelmiş, nereye gidiyor, vazîfesi

 


[1]  Şems, 91:9.

Seite 240

ŞERH

terbiyeden sonra, bütün letâifin en yükseği makâmına çıkıyor. Öyle ise, şu cesedin haşri haktır ve o haşir, tahakkuk edecektir.

İşte Müellif (ra), bu iki misâl ile haşrin cismânî olduğunu isbât etti. Bir gün gelecek, bu âlem yıkılacak; haşir sabahında bütün ecsâdın zerrâtı, bir araya gelip toplanacak; daha sonra o cesed, teşekkül edecek; her cesede âid olan rûhu, o cesedin içine girmek suretiyle cesed, dirilecek; böylece ecsâdın haşri, vukû’ bulacaktır. Âmennâ!

Kur’ân, Şems Sûresi’nde, nefsini terbiye eden kişinin felâha erdiğini, şöyle haber vermektedir:

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا “(Kasem olsun ki; nefsini temizlemiş olan) günâhlardan ve ahlâk-ı seyyieden sakınan, fâideli ilim ve sâlih amel ile iştiğâl eden kimse, (şübhe yok ki; felâha ermiştir.) Bütün güzel muradlarına kavuşmuş, ebedî selâmet ve saâdete namzed olmuştur. Diğer bir ma’nâ ise; (Ellah’ın temizlediği ve kötülüklerden arındırdığı nefisler, kurtuluşa ermiştir.)” 1

Demek Kur’ân, tezkiye-i nefs için gelmiştir.

Hem gelecek âyet-i kerîme, peygamberlerin bir vazîfesi de tezkiye-i nefis olduğunu, nev’-i beşerin nefislerini terbiye edip onları, maâliyâta sevk etmek olduğunu haber vermektedir. Şöyle ki:

رَبَّنَا وَابْعَثْ ف۪يهِمْ رَسُولًا مِنْهُمْ يَتْلُوا عَلَيْهِمْ اٰيَاتِكَ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَيُزَكّ۪يهِمْۜ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ

“(Ey Rabbimiz! Onların arasında) zürriyetimin bulunduğu muhitte (kendilerinden) kendi sülâlelerinden (bir peygamber gönder ki; onlara) senin (âyetlerini okusun.) Senin varlığını ve birliğini bildiren teklîfî ve tekvînî âyetleri okuyup göstersin. (Ve onlara kitâbı ve hikmeti öğretsin.) Onlara Kur’ân-ı Kerîm’i, sünneti ve ahkâm-ı İlâhiye’yi öğretsin. Hem bütün ukûlü meşgûl eden ‘Âlem nedir, nereden gelmiş, nereye gidiyor, vazîfesi

 


[1]  Şems, 91:9.

Seite 241

ŞERH

etmesiyle Cenâb-ı Hak, maddeten kimi zaman bu güç ve kuvvet ve şevketi, ehl-i dalâlete vermiş; kimi zaman da ehl-i imana ihsân etmiştir.

Netîce-i kelâm: Dîn-i Mübin-i İslâm, sadece rûha veyahut sadece cesede hitâb eden bir Dîn değildir. Belki ikisine birden hitâb eden bir Dîn’dir; orta yolu emreden bir Şerîat’tır. Yani, her ikisini terbiye eder ve besler.

Nefis, âlem-i imkân ile âlem-i vücûb arasında bir latîfedir. Çünkü nefsin hem letâif tarafı var; hem de maddî ve cismânî şeylere karşı arzu ve istek tarafı var. Demek cismâniyyet ile ma’neviyyât, nefiste toplanıyor. Şâyet insan, nefsini, günâhlardan ve ahlâk-ı seyyieden kurtarırsa; o nefis, en câmi’ ve en yüksek bir latîfe-i insaniye makâmına yükselir. Bu da ancak Kur’ân ve Sünnet’in ahkâmına tabi olmak ve bu iki kaynağın ta’rîf ettiği ahlâk-ı hasene ile tahalluk etmek ile mümkün olur.

En büyük mertebe-i insaniye, ahlâk-ı hasenedir. Ahlâk-ı haseneden murad ise; Kur’an ve Sünnet’te geçen bütün ahkâm-ı İlahiye’ye ittiba etmektir. Zîrâ iman ve İslâm, bir bütündür; bölünüp parçalanamaz. Yoksa bu asrın dediği ve anladığı ve tatbik ettiği gibi değildir. Diyorlar ki; ahlâk-ı hasene; herkesin yanında iyi olmak; kimin meslek ve meşrebi ne ise, ona ayak uydurmak; onun gibi görünmektir. Bu, münâfıklıktır. Hem “Şâyet yüzümün bir tarafına vurursan, yüzümü çevireyim diğer tarafına da vur!” şeklinde olan bu hâl ve anlayış ise, ahmaklık ve yalancılıktır. Hem menfaati için başkasının el ve ayağına eğilmek, zillettir. Hem bazı Hıristiyan başlarının, Müslümânlar’ın ayağını öpmesi; yalancılıktır, sahtekârlıktır, onları kandırmaktır. Hâşâ! Bunların hiç biri, ahlâk-ı hasene değildir. Belki en büyük ahlâk, ihlâstır. İhlâs ise, samîmiyettir; emir dâiresinde hareket etmektir. Evet, mü’min, Ellah’a karşı samîmî; O’nun kullarına karşı samîmîdir.

Ahlak-ı İlahiyye ile tahalluk etmek, ya nümune itibariyledir. Meselâ; Ellah, Kerîm’dir; sen de kerîm olacaksın. Ellah, Rahîm’dir; sen de rahîm olacaksın. Ya da zıddiyet itibariyledir. Meselâ; Ellah, Kadîr’dir; sen de O’nun kudretine karşı acz ve zaafını idrak edeceksin. Ellah, Ğanî’dir; sen de O’nun servet ve ğınâsına karşı fakr ve ihtiyacını bileceksin. İşte mes’eleye böyle bir bütün

 

Seite 242

ŞERH

etmesiyle Cenâb-ı Hak, maddeten kimi zaman bu güç ve kuvvet ve şevketi, ehl-i dalâlete vermiş; kimi zaman da ehl-i imana ihsân etmiştir.

Netîce-i kelâm: Dîn-i Mübin-i İslâm, sadece rûha veyahut sadece cesede hitâb eden bir Dîn değildir. Belki ikisine birden hitâb eden bir Dîn’dir; orta yolu emreden bir Şerîat’tır. Yani, her ikisini terbiye eder ve besler.

Nefis, âlem-i imkân ile âlem-i vücûb arasında bir latîfedir. Çünkü nefsin hem letâif tarafı var; hem de maddî ve cismânî şeylere karşı arzu ve istek tarafı var. Demek cismâniyyet ile ma’neviyyât, nefiste toplanıyor. Şâyet insan, nefsini, günâhlardan ve ahlâk-ı seyyieden kurtarırsa; o nefis, en câmi’ ve en yüksek bir latîfe-i insaniye makâmına yükselir. Bu da ancak Kur’ân ve Sünnet’in ahkâmına tabi olmak ve bu iki kaynağın ta’rîf ettiği ahlâk-ı hasene ile tahalluk etmek ile mümkün olur.

En büyük mertebe-i insaniye, ahlâk-ı hasenedir. Ahlâk-ı haseneden murad ise; Kur’an ve Sünnet’te geçen bütün ahkâm-ı İlahiye’ye ittiba etmektir. Zîrâ iman ve İslâm, bir bütündür; bölünüp parçalanamaz. Yoksa bu asrın dediği ve anladığı ve tatbik ettiği gibi değildir. Diyorlar ki; ahlâk-ı hasene; herkesin yanında iyi olmak; kimin meslek ve meşrebi ne ise, ona ayak uydurmak; onun gibi görünmektir. Bu, münâfıklıktır. Hem “Şâyet yüzümün bir tarafına vurursan, yüzümü çevireyim diğer tarafına da vur!” şeklinde olan bu hâl ve anlayış ise, ahmaklık ve yalancılıktır. Hem menfaati için başkasının el ve ayağına eğilmek, zillettir. Hem bazı Hıristiyan başlarının, Müslümânlar’ın ayağını öpmesi; yalancılıktır, sahtekârlıktır, onları kandırmaktır. Hâşâ! Bunların hiç biri, ahlâk-ı hasene değildir. Belki en büyük ahlâk, ihlâstır. İhlâs ise, samîmiyettir; emir dâiresinde hareket etmektir. Evet, mü’min, Ellah’a karşı samîmî; O’nun kullarına karşı samîmîdir.

Ahlak-ı İlahiyye ile tahalluk etmek, ya nümune itibariyledir. Meselâ; Ellah, Kerîm’dir; sen de kerîm olacaksın. Ellah, Rahîm’dir; sen de rahîm olacaksın. Ya da zıddiyet itibariyledir. Meselâ; Ellah, Kadîr’dir; sen de O’nun kudretine karşı acz ve zaafını idrak edeceksin. Ellah, Ğanî’dir; sen de O’nun servet ve ğınâsına karşı fakr ve ihtiyacını bileceksin. İşte mes’eleye böyle bir bütün

 

Seite 243

ŞERH

Demek rahmetin bütün hazînelerini ölçecek ve tartacak âletlerin cümlesi, cismâniyettedir; onda tahakkuk eder. Bu cihetle cismâniyet, aynen toprak gibidir. Onun için insanın ana temeli ve menşei olan toprağın o cüz’üdür ki; insanı, bu kadar yüksek makâma çıkarır ve bütün mahlûkât üzerinde ona bir mertebe verir.

O halde toprak, diğer üç unsûra nisbetle ma’nen ne kadar yüksekse; hem nefis, Kur’ân’ın terbiyesinden geçtikten sonra ne derece rûhtan yüksekse; cismâniyet dahî rûha nisbetle o derece yüksektir.

Evet, اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ “Ellahu Teâlâ, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun meseli, içinde latîf bir çırağ bulunan bir mişkât gibidir.”1 âyetinin ifade ettiği hakîkat, netîce i’tibâriyle gelip cismâniyet-i insaniyede temerküz eder; Muhammed-i Arabî (asm)’da durur. O cüz’-ü Arz (toprak), bütün âlem kadar kıymetli ve bütün âlemden daha müşerreftir. Zîrâ toprak, Muhammed-i Arabî (asm)’ın ayak bastığı yerdir.

Evet, Nûr-u Muhammedî (asm) ve Resûl-i Ekrem (asm) da yerde (Küre-i Arz’da) bulunmak i’tibâriyle; toprak unsûru, bütün dünyanın reîsidir. O cüz’, hepsine galebe çalar. Demek toprak, ma’nen diğer unsûrların üstündedir.

Rivâyet edilir ki; Cenâb-ı Hak, Hazret-i Mûsâ (as)’a Tûr-i Sînâ’da tecellî ettiğinde; فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ “Yâ Mûsâ! Hemen ayakkabılarını çıkar.”2 dedi. Bazıları demiş ki; “Ayakkabıları necisti.” Bu, bir te’vîldir. Bazıları da “Bu âyetten murad; dünya ve âhireti arkana at, demektir.” demişler. Bu da çok ince bir te’vîldir. Esahh odur ki; bu âyetten murad; “Ayakkabılarını çıkar; edeble huzûruma çık!”

Rivâyete göre; Resûl-i Ekrem (asm), Mi’râc Gecesi’nde Arş-ı A’zam’a çıkarken, ayakkabılarını çıkarmak istemiş; Cibrîl-i Emîn, “Çıkarma! Arş-ı A’zam,

 


[1]  Nûr, 24:35.

[2]  Tâhâ, 20:12.

Seite 244

ŞERH

Demek rahmetin bütün hazînelerini ölçecek ve tartacak âletlerin cümlesi, cismâniyettedir; onda tahakkuk eder. Bu cihetle cismâniyet, aynen toprak gibidir. Onun için insanın ana temeli ve menşei olan toprağın o cüz’üdür ki; insanı, bu kadar yüksek makâma çıkarır ve bütün mahlûkât üzerinde ona bir mertebe verir.

O halde toprak, diğer üç unsûra nisbetle ma’nen ne kadar yüksekse; hem nefis, Kur’ân’ın terbiyesinden geçtikten sonra ne derece rûhtan yüksekse; cismâniyet dahî rûha nisbetle o derece yüksektir.

Evet, اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ “Ellahu Teâlâ, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun meseli, içinde latîf bir çırağ bulunan bir mişkât gibidir.”1 âyetinin ifade ettiği hakîkat, netîce i’tibâriyle gelip cismâniyet-i insaniyede temerküz eder; Muhammed-i Arabî (asm)’da durur. O cüz’-ü Arz (toprak), bütün âlem kadar kıymetli ve bütün âlemden daha müşerreftir. Zîrâ toprak, Muhammed-i Arabî (asm)’ın ayak bastığı yerdir.

Evet, Nûr-u Muhammedî (asm) ve Resûl-i Ekrem (asm) da yerde (Küre-i Arz’da) bulunmak i’tibâriyle; toprak unsûru, bütün dünyanın reîsidir. O cüz’, hepsine galebe çalar. Demek toprak, ma’nen diğer unsûrların üstündedir.

Rivâyet edilir ki; Cenâb-ı Hak, Hazret-i Mûsâ (as)’a Tûr-i Sînâ’da tecellî ettiğinde; فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ “Yâ Mûsâ! Hemen ayakkabılarını çıkar.”2 dedi. Bazıları demiş ki; “Ayakkabıları necisti.” Bu, bir te’vîldir. Bazıları da “Bu âyetten murad; dünya ve âhireti arkana at, demektir.” demişler. Bu da çok ince bir te’vîldir. Esahh odur ki; bu âyetten murad; “Ayakkabılarını çıkar; edeble huzûruma çık!”

Rivâyete göre; Resûl-i Ekrem (asm), Mi’râc Gecesi’nde Arş-ı A’zam’a çıkarken, ayakkabılarını çıkarmak istemiş; Cibrîl-i Emîn, “Çıkarma! Arş-ı A’zam,

 


[1]  Nûr, 24:35.

[2]  Tâhâ, 20:12.

Seite 245

ŞERH

şu âna kadar Küre-i Arz’a karşı bir tefevvuk ve şeref da’vâ edemiyordu. Sen, bu ayakkabınla Arş-ı A’zam’a bas ki; O da Küre-i Arz gibi şereflensin.” demiş.

Sual: “Cennet’teki saâdet, sadece rûhânîdir.” diyenler, hangi kısım rûhu kasd ediyorlar?

Elcevab: Kılıflı olan rûhu kasd ediyorlar; min haysu huve mücerred olan rûhu kasd etmiyorlar. Zîrâ mücerred rûh, kânûndur; vücûd-u hakîkîsi yoktur. “Ellah’ı görecek rûh, kılıflı olan rûhtur.” diyorlar. Hem “Kıyâmette o kılıflı rûh ölmez.” diyorlar. O mücerred rûhun inceliğini, zâten kimse anlamamıştır. Hâlbuki biz diyoruz ki; kıyâmet hengâmında, kılıflı rûh da ölür; cisim de kılıf da dağılır. Ölmeyen, sadece kânûn olan o mücerred rûhtur. Nasıl ki bu âlemin bir kânûnu vardır. Öyle de her insan vücûdunun ve her cesedin de bir kânûnu vardır. O kânûna da bir suret ve kılıf giydirilmiştir. İşte onlar, bunu kabûl etmiyorlar. Bir kısım felsefeciler, “Zâten o ruh, rûh-u mücerreddir.” diyorlar. Hıristiyanlar ise, mücerred rûhu kabûl etmiyorlar; kılıflı rûhu kabûl ediyorlar. Onun için onlar, haşr-i cismânîyi değil; haşr-i rûhânîyi kabûl ederler. “Kıyâmetin kopmasından sonra, bu sistem bozulur.” diye bir inancları yoktur. Bu husûsta başka inancları vardır. Hem Yahûdîler’in de Hıristiyanlar’ın da kıyâmet ile ilgili inançları değişiktir. Mesela; bir kısmı, tenâsühe inanıyor. Dalâlet, herkesi sarmış, gidiyor. Çünkü bir insanın rehberi aklı, mürşidi kalbi olursa; bu insan, hak ve hakîkatı ne kadar anlayabilir?

Kur’ân ve Sünnet-i Nebeviyye’ye istinâd eden biz ehl-i hak ise, diyoruz ki; insanın hakîkî mürşidi, Kur’ân’dır. Çünkü Kur’ân, vahy-i İlâhî’dir. Hakîkî rehberi ise, Hazret-i Muhammed (asm)’dır. Çünkü O Zât-ı Ekrem (asm), vahyin muhâtabı ve hâmili ve Resûlullah’tır. Akıl ise, Kitâb ve Sünnet’i anlamak ve kavramak için, Ellah tarafından insana ihsân edilen bir âlettir. Bu âlet, tek başına müstakillen hakîkati anlamak ve derk etmek noktasında kâfî ve vâfî değildir. Kalb de müstakil olarak kâfî değildir. Zîrâ bu iki âlet, mahdûd; hakîkat ise, gayr-ı mahdûddur. Nasıl onu ölçüp tartabilir?

Evet, şu kâinâtın Hâlık ve Rabbi, Mâlik ve Mutasarrıf’ı konuşursa, elbette doğru konuşur; hakîkati bütün âleme i’lân eder. Zîrâ hakîkat, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye’dir. Kimin haddi ve gücü var ki; hezeyanvârî sözleriyle,

 

Seite 246

ŞERH

şu âna kadar Küre-i Arz’a karşı bir tefevvuk ve şeref da’vâ edemiyordu. Sen, bu ayakkabınla Arş-ı A’zam’a bas ki; O da Küre-i Arz gibi şereflensin.” demiş.

Sual: “Cennet’teki saâdet, sadece rûhânîdir.” diyenler, hangi kısım rûhu kasd ediyorlar?

Elcevab: Kılıflı olan rûhu kasd ediyorlar; min haysu huve mücerred olan rûhu kasd etmiyorlar. Zîrâ mücerred rûh, kânûndur; vücûd-u hakîkîsi yoktur. “Ellah’ı görecek rûh, kılıflı olan rûhtur.” diyorlar. Hem “Kıyâmette o kılıflı rûh ölmez.” diyorlar. O mücerred rûhun inceliğini, zâten kimse anlamamıştır. Hâlbuki biz diyoruz ki; kıyâmet hengâmında, kılıflı rûh da ölür; cisim de kılıf da dağılır. Ölmeyen, sadece kânûn olan o mücerred rûhtur. Nasıl ki bu âlemin bir kânûnu vardır. Öyle de her insan vücûdunun ve her cesedin de bir kânûnu vardır. O kânûna da bir suret ve kılıf giydirilmiştir. İşte onlar, bunu kabûl etmiyorlar. Bir kısım felsefeciler, “Zâten o ruh, rûh-u mücerreddir.” diyorlar. Hıristiyanlar ise, mücerred rûhu kabûl etmiyorlar; kılıflı rûhu kabûl ediyorlar. Onun için onlar, haşr-i cismânîyi değil; haşr-i rûhânîyi kabûl ederler. “Kıyâmetin kopmasından sonra, bu sistem bozulur.” diye bir inancları yoktur. Bu husûsta başka inancları vardır. Hem Yahûdîler’in de Hıristiyanlar’ın da kıyâmet ile ilgili inançları değişiktir. Mesela; bir kısmı, tenâsühe inanıyor. Dalâlet, herkesi sarmış, gidiyor. Çünkü bir insanın rehberi aklı, mürşidi kalbi olursa; bu insan, hak ve hakîkatı ne kadar anlayabilir?

Kur’ân ve Sünnet-i Nebeviyye’ye istinâd eden biz ehl-i hak ise, diyoruz ki; insanın hakîkî mürşidi, Kur’ân’dır. Çünkü Kur’ân, vahy-i İlâhî’dir. Hakîkî rehberi ise, Hazret-i Muhammed (asm)’dır. Çünkü O Zât-ı Ekrem (asm), vahyin muhâtabı ve hâmili ve Resûlullah’tır. Akıl ise, Kitâb ve Sünnet’i anlamak ve kavramak için, Ellah tarafından insana ihsân edilen bir âlettir. Bu âlet, tek başına müstakillen hakîkati anlamak ve derk etmek noktasında kâfî ve vâfî değildir. Kalb de müstakil olarak kâfî değildir. Zîrâ bu iki âlet, mahdûd; hakîkat ise, gayr-ı mahdûddur. Nasıl onu ölçüp tartabilir?

Evet, şu kâinâtın Hâlık ve Rabbi, Mâlik ve Mutasarrıf’ı konuşursa, elbette doğru konuşur; hakîkati bütün âleme i’lân eder. Zîrâ hakîkat, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye’dir. Kimin haddi ve gücü var ki; hezeyanvârî sözleriyle,

 

Seite 247

ŞERH

ehemmiyyetin ve kıymetin vardır. Hem ey insan! Sen o kadar câmi’ bir fıtratta yaratılmışsın ki; en ufak bir şeyden rahatsız olduğun gibi, en ufak bir şeyle de huzûr bulup rahat ediyorsun.”

O halde böyle yüksek ve câmi’ bir fıtrat ve kâbiliyyet ve mâhiyette halkedilen insan için, onun mes’ûliyet-i azîmesi için, elbette kıyâmet kopacak; şu dâr-ı fenâ ve imtihân kapanacak; yeniden bir diyâr-ı âher açılacak; insanlar ve cinler başta olmak üzere bütün mahlûkât, haşir sabahında bir daha diriltilecek; adâlet terâzileri kurulacak; mahkeme-i kübrâ olacak; bütün ins ve cin, gâyet şedîd ve hassâs bir hesâba çekilecek; herkes ve her şey, hiçbir haksızlığa uğramadan tastamam hakkına kavuşacak; hesâb görüldükten sonra, ins ve cin başta olmak üzere bütün âlem, haşir meydanında tasfiye edilecek; cennetlikler, Cennet’e; cehennemlikler de Cehennem’e girmek suretiyle bu tasfiye tahakkuk edecektir. Madem hakîkat budur. Öyle ise, ey beşer! Dikkat et; Kur’ân ve Sünnet’e tâbi’ ol; böyle bir memlekete, ciddî ve samîmî olarak hazırlan; aldanmakta fâide yoktur.

Sual: Bu küçücük insanın ne ehemmiyyeti var ki; şu koca âlem, onun amellerinin muhâsebesi için harâb olsun?

Elcevab: Bu suale cevab sadedinde, “Haşir Risâlesi ve Şerhi” adlı eserimizde geçen bu mevzû ile alâkalı bir yeri aynen naklediyoruz:

“(ÜÇÜNCÜ İŞARET: Hatıra gelmesin ki: Bu küçücük insanın ne ehemmiyyeti var ki; bu azîm dünya onun muhâsebe-i a’mali için kapansın; başka bir dâire açılsın?) Sakın böyle bir şey hâtıra gelmesin. Bilakis insanın muhâsebe-i a’mali için nizâm-ı âlem bozulacak; bu azîm dünya harâb edilecek; insan, bu dünyada işlediği hayr ve şer her amelinden hesâb verecektir. Kim vahy-i İlâhî’ye muvâfık hareket etmişse, mükâfat görecek. Kim de muhâlefet etmişse, cezâ çekecektir. Kıyâmet gününde vahy-i İlâhî, evâmîr ve nevâhî-i İlâhiye tecessüm ederek bir mîzân suretini alır. İnsanın hayr ve şer bütün amelleri, o mîzânda tartılır. Denilebilir ki; Ellah’ın kelâmı nasıl tecessüm eder? Ellah’tan sudûr etmesi i’tibâriyle değil. Bu, vahy-i İlâhî’nin Cebrâîl’den, peygamberlerden, âlimlerden sudûru i’tibâriyledir. Bu cihette, evâmîr ve nevâhî-i İlâhiye, kıyâmet gününde bir mîzân suretinde tecessüm eder. Cenâb-ı Hak, hayr ve şer bütün amelimizi onunla tartar.

 

Seite 248

ŞERH

ehemmiyyetin ve kıymetin vardır. Hem ey insan! Sen o kadar câmi’ bir fıtratta yaratılmışsın ki; en ufak bir şeyden rahatsız olduğun gibi, en ufak bir şeyle de huzûr bulup rahat ediyorsun.”

O halde böyle yüksek ve câmi’ bir fıtrat ve kâbiliyyet ve mâhiyette halkedilen insan için, onun mes’ûliyet-i azîmesi için, elbette kıyâmet kopacak; şu dâr-ı fenâ ve imtihân kapanacak; yeniden bir diyâr-ı âher açılacak; insanlar ve cinler başta olmak üzere bütün mahlûkât, haşir sabahında bir daha diriltilecek; adâlet terâzileri kurulacak; mahkeme-i kübrâ olacak; bütün ins ve cin, gâyet şedîd ve hassâs bir hesâba çekilecek; herkes ve her şey, hiçbir haksızlığa uğramadan tastamam hakkına kavuşacak; hesâb görüldükten sonra, ins ve cin başta olmak üzere bütün âlem, haşir meydanında tasfiye edilecek; cennetlikler, Cennet’e; cehennemlikler de Cehennem’e girmek suretiyle bu tasfiye tahakkuk edecektir. Madem hakîkat budur. Öyle ise, ey beşer! Dikkat et; Kur’ân ve Sünnet’e tâbi’ ol; böyle bir memlekete, ciddî ve samîmî olarak hazırlan; aldanmakta fâide yoktur.

Sual: Bu küçücük insanın ne ehemmiyyeti var ki; şu koca âlem, onun amellerinin muhâsebesi için harâb olsun?

Elcevab: Bu suale cevab sadedinde, “Haşir Risâlesi ve Şerhi” adlı eserimizde geçen bu mevzû ile alâkalı bir yeri aynen naklediyoruz:

“(ÜÇÜNCÜ İŞARET: Hatıra gelmesin ki: Bu küçücük insanın ne ehemmiyyeti var ki; bu azîm dünya onun muhâsebe-i a’mali için kapansın; başka bir dâire açılsın?) Sakın böyle bir şey hâtıra gelmesin. Bilakis insanın muhâsebe-i a’mali için nizâm-ı âlem bozulacak; bu azîm dünya harâb edilecek; insan, bu dünyada işlediği hayr ve şer her amelinden hesâb verecektir. Kim vahy-i İlâhî’ye muvâfık hareket etmişse, mükâfat görecek. Kim de muhâlefet etmişse, cezâ çekecektir. Kıyâmet gününde vahy-i İlâhî, evâmîr ve nevâhî-i İlâhiye tecessüm ederek bir mîzân suretini alır. İnsanın hayr ve şer bütün amelleri, o mîzânda tartılır. Denilebilir ki; Ellah’ın kelâmı nasıl tecessüm eder? Ellah’tan sudûr etmesi i’tibâriyle değil. Bu, vahy-i İlâhî’nin Cebrâîl’den, peygamberlerden, âlimlerden sudûru i’tibâriyledir. Bu cihette, evâmîr ve nevâhî-i İlâhiye, kıyâmet gününde bir mîzân suretinde tecessüm eder. Cenâb-ı Hak, hayr ve şer bütün amelimizi onunla tartar.

 

Seite 249

ŞERH

İşte şâyet insan-ı mükerrem, vahy-i İlâhî’ye muvâfık hareket etmek suretiyle vazîfe-i hakîkiyesini îfâ edip Hâlık’ını râzı ederse, ona Cennet ve saâdet-i ebediyye vardır. Ammâ vahy-i İlâhî’ye muhâlefet etmek suretiyle vazîfe-i asliyesine zıd hareket edip Hâlık’ının gadabını celb ederse, elbette ona da Cehennem ve şekâvet-i dâime vardır.

Evet, insan, kısacık bir ömürde dahî küfre girdiği zaman, ebedî bir azâba müstahak olur. Zîrâ küfür, üç cihetle cinâyet-i azîmedir. Bu üç cinâyetin îzâhını, “Haşir Risâlesi ve Şerhi” adlı eserimizden aynen naklediyoruz. Şöyle ki:

“Müellif (ra), kâfirin, kısa bir ömürde ebedî bir azâba müstahak olmasının sebebini üç noktada îzâh ediyor:

Birincisi: Her bir mevcûdun âlî bir makâmı vardır. Zîrâ onlar, mektûbât-ı Rabbâniye, merâyâ-yı Sübhâniye ve me’mûrîn-i İlâhiye’dirler. Küfür ise, onları âyinedarlık, vazîfedarlık ve ma’nidârlık makâmından düşürüp, abesiyet, kıymetsizlik, hiçlik ve mevadd-ı fâniye mertebesine ve ma’nâsız ve gâyesiz bir derekeye düşürdüğünden bütün mevcûdâtın hukûkuna tecâvüzdür. Bu ise, cinâyet-i azîmedir. Elbette böyle hadsiz mahlûkâtın hukûkuna tecâvüz eden bir zâlimin cezâsı da nihâyetsiz olacaktır.

İkincisi: Bütün kâinâtta ve mevcûdât âyînelerinde esmâ-i İlâhiye’nin cilveleri ve nakışları tezâhür eder. Küfür ise, hem o esmâ-i İlâhiye’yi, hem de o esmânın tecelliyyâtını inkâr ile red ve tezyîf etmektir. Esmâ-i İlâhiye, ebedî, bitmez ve tükenmez olduğundan; kâfir, o esmâyı inkâr ile red ve tezyîf etmekle, ebedî bir cinâyet irtikâb etmektedir. Ebedî bir cinâyetin cezâsı ise; bitmez, tükenmez, sonsuz bir azâbtır.

Üçüncüsü: Bu kâinattaki her bir mevcûd, Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûd ve vahdetine birer şâhid-i sâdık iken; kâfir, küfrüyle bu kadar hadsiz delîlleri tekzîb ettiğinden, elbette nihâyetsiz cinâyet işler. Nihâyetsiz cinâyetin cezâsı ise, nihâyetsiz azâbı îcâb eder.

Öyle ise, ‘Kâfir, kısacık bir ömürde, nasıl ebedî bir azâba müstahak olur?’ şeklinde bir sual hâtıra gelmemeli.1

 


[1]  Haşir Risâlesi ve Şerhi, s. 317.

Seite 250

ŞERH

İşte şâyet insan-ı mükerrem, vahy-i İlâhî’ye muvâfık hareket etmek suretiyle vazîfe-i hakîkiyesini îfâ edip Hâlık’ını râzı ederse, ona Cennet ve saâdet-i ebediyye vardır. Ammâ vahy-i İlâhî’ye muhâlefet etmek suretiyle vazîfe-i asliyesine zıd hareket edip Hâlık’ının gadabını celb ederse, elbette ona da Cehennem ve şekâvet-i dâime vardır.

Evet, insan, kısacık bir ömürde dahî küfre girdiği zaman, ebedî bir azâba müstahak olur. Zîrâ küfür, üç cihetle cinâyet-i azîmedir. Bu üç cinâyetin îzâhını, “Haşir Risâlesi ve Şerhi” adlı eserimizden aynen naklediyoruz. Şöyle ki:

“Müellif (ra), kâfirin, kısa bir ömürde ebedî bir azâba müstahak olmasının sebebini üç noktada îzâh ediyor:

Birincisi: Her bir mevcûdun âlî bir makâmı vardır. Zîrâ onlar, mektûbât-ı Rabbâniye, merâyâ-yı Sübhâniye ve me’mûrîn-i İlâhiye’dirler. Küfür ise, onları âyinedarlık, vazîfedarlık ve ma’nidârlık makâmından düşürüp, abesiyet, kıymetsizlik, hiçlik ve mevadd-ı fâniye mertebesine ve ma’nâsız ve gâyesiz bir derekeye düşürdüğünden bütün mevcûdâtın hukûkuna tecâvüzdür. Bu ise, cinâyet-i azîmedir. Elbette böyle hadsiz mahlûkâtın hukûkuna tecâvüz eden bir zâlimin cezâsı da nihâyetsiz olacaktır.

İkincisi: Bütün kâinâtta ve mevcûdât âyînelerinde esmâ-i İlâhiye’nin cilveleri ve nakışları tezâhür eder. Küfür ise, hem o esmâ-i İlâhiye’yi, hem de o esmânın tecelliyyâtını inkâr ile red ve tezyîf etmektir. Esmâ-i İlâhiye, ebedî, bitmez ve tükenmez olduğundan; kâfir, o esmâyı inkâr ile red ve tezyîf etmekle, ebedî bir cinâyet irtikâb etmektedir. Ebedî bir cinâyetin cezâsı ise; bitmez, tükenmez, sonsuz bir azâbtır.

Üçüncüsü: Bu kâinattaki her bir mevcûd, Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûd ve vahdetine birer şâhid-i sâdık iken; kâfir, küfrüyle bu kadar hadsiz delîlleri tekzîb ettiğinden, elbette nihâyetsiz cinâyet işler. Nihâyetsiz cinâyetin cezâsı ise, nihâyetsiz azâbı îcâb eder.

Öyle ise, ‘Kâfir, kısacık bir ömürde, nasıl ebedî bir azâba müstahak olur?’ şeklinde bir sual hâtıra gelmemeli.1

 


[1]  Haşir Risâlesi ve Şerhi, s. 317.

Seite 251

ŞERH

mü’minin anlaması kadar anlayamaz. Çünkü Hazret-i Cibrîl (as), hasta olmaz; açlık elemini, geçim derdini çekmez; hakârete ma’rûz kalmaz; evlenmez, günah işlemez. Bütün bunlar, ancak insanda zâhir olur. Melekler, bütün bu derd ve musîbetleri hissedip yaşamadıkları için, terakkîleri olmuyor; makâmları sabit kalıyor.1 Her ne kadar bunları kabul ederlerse de bunların tatbîkâtı olmadığı için, tam bilemiyorlar. Demek bu musîbetler ve hâdiseler, meleklerin başından geçmediği için, melekler, bunlarda tecellî eden esmâ ve sıfât-ı İlâhiyye’yi anlayamazlar. O esmâ ve sıfâtın varlığına inanırlar; fakat o tecelliyyâtı derk edemezler. İşte bundan dolayı en câmi’ âyîne, ceseddir, cesed-i insanîdir; rûh değildir.

Hülasa: Hakîkî tekâmül ve terakkî; Resûl-i Ekrem (asm) gibi, hem cismen, hem de rûhen ve kalben tekâmül edip terakkî etmektir. Sözler adlı eserde şöyle buyruluyor:

“Evet, hakîkî terakkî ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalaletin terakkî zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalb ve aklını nefs-i emmareye müsahhar edip yardımcı verse; o terakkî değil, sukuttur.”2

Cây-ı dikkat bir hâtıra: Hacı Hulûsî Bey (ra), bana hitâben şöyle diyordu: “Molla! Sen ehl-i zâhir, ben ehl-i bâtın.” Bir vukuât oldu; ben, ters anladım. Bunun üzerine bu sözü söyledi. Bazen de böyle diyordu: “Ben, ehl-i kâlıb.” Bu kelimenin ifade ettiği ma’nâ, çok zordur. Bütün tasavvufun nokta-i müntehâsı, asfiyâlık makâmına çıkmaktır. O makâma urûc eden bir velî, ehl-i kâlıb olur; artık onun kalb hareketi durur. Üstâd Hazretleri’nin, Üçüncü Saîd Dönemi olan son zamanları gibi. Böyle bir mürşid, çok basît konuştuğu halde; aslında çok yüksek konuşuyor. Kur’ân’ın tam dersiyle mütederris oluyor.

 


[1]  Sâffât, 37:164.

[2]  Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 2. Nükte, s. 322.

Seite 252

ŞERH

mü’minin anlaması kadar anlayamaz. Çünkü Hazret-i Cibrîl (as), hasta olmaz; açlık elemini, geçim derdini çekmez; hakârete ma’rûz kalmaz; evlenmez, günah işlemez. Bütün bunlar, ancak insanda zâhir olur. Melekler, bütün bu derd ve musîbetleri hissedip yaşamadıkları için, terakkîleri olmuyor; makâmları sabit kalıyor.1 Her ne kadar bunları kabul ederlerse de bunların tatbîkâtı olmadığı için, tam bilemiyorlar. Demek bu musîbetler ve hâdiseler, meleklerin başından geçmediği için, melekler, bunlarda tecellî eden esmâ ve sıfât-ı İlâhiyye’yi anlayamazlar. O esmâ ve sıfâtın varlığına inanırlar; fakat o tecelliyyâtı derk edemezler. İşte bundan dolayı en câmi’ âyîne, ceseddir, cesed-i insanîdir; rûh değildir.

Hülasa: Hakîkî tekâmül ve terakkî; Resûl-i Ekrem (asm) gibi, hem cismen, hem de rûhen ve kalben tekâmül edip terakkî etmektir. Sözler adlı eserde şöyle buyruluyor:

“Evet, hakîkî terakkî ise; insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, her biri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalaletin terakkî zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflisini tatmak için bütün letaifini ve kalb ve aklını nefs-i emmareye müsahhar edip yardımcı verse; o terakkî değil, sukuttur.”2

Cây-ı dikkat bir hâtıra: Hacı Hulûsî Bey (ra), bana hitâben şöyle diyordu: “Molla! Sen ehl-i zâhir, ben ehl-i bâtın.” Bir vukuât oldu; ben, ters anladım. Bunun üzerine bu sözü söyledi. Bazen de böyle diyordu: “Ben, ehl-i kâlıb.” Bu kelimenin ifade ettiği ma’nâ, çok zordur. Bütün tasavvufun nokta-i müntehâsı, asfiyâlık makâmına çıkmaktır. O makâma urûc eden bir velî, ehl-i kâlıb olur; artık onun kalb hareketi durur. Üstâd Hazretleri’nin, Üçüncü Saîd Dönemi olan son zamanları gibi. Böyle bir mürşid, çok basît konuştuğu halde; aslında çok yüksek konuşuyor. Kur’ân’ın tam dersiyle mütederris oluyor.

 


[1]  Sâffât, 37:164.

[2]  Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 2. Nükte, s. 322.

Seite 253

ŞERH

kuzu ve dana etinin tadını bize anlat.” Diyecek: “Bunu anlayıp anlatabilmem için, rızıktaki tecelliyâtı bilmem lâzımdır. Rızıktaki tecelliyâtı bilmem için de o rızıkları tadıp tartmam lâzımdır. Zîrâ o rızıkta bin bir isim tecellî ediyor. Evet, ben, o isimlere inanırım; fakat rızkı tadıp tartacak bir kâbiliyyet ve fıtratta yaratılmadığım için, ondaki tecelliyâtı anlamıyorum. Dolayısıyla size ekmek ve suyun, kuzu ve dana etinin tadını anlatamam.” Evet, Cebrâîl’in bunu anlaması mümkün değildir. Zîrâ Cebrail yemez, içmez.

Vaktâ ki cismâniyet ve cismâniyete aid âlât, terbiye-i Kur’âniye ile tekâmül etse; nefis de o terbiye ile tasaffî etse; işte o zaman insan, zülcenâheyn olur; tecelliyyât-ı esmâyı kemâl derecede anlar ve buna hâzır olur.

Şu noktaya dikkat lâzımdır. Hicrî 3. asırda ehl-i felâsifenin kitâbları terceme edildi; o kitâblar, Müslümanlar’ın eline geçti. Müslümanlar da o kitâbları okumaya başladı. İşte felsefeden gelen bu menfî cereyân, Âlem-i İslâm’ın şeklini değiştirdi; âlem değişti, iş de bozuldu. Âlem-i İslâm, böylece felsefenin etkisinde kalarak bazı noktalarda içeri girdi; fitneye uğradı.

Dikkat edin, bunlara aldanmayın. Dîn-i İslâm, insanın ef’al, akval ve ahvalini tanzim eden İlahi kanunlar manzumesidir. Cesedin kânûnudur. Zîrâ insan, hayr ve şer bütün amellerini ruh ve cesediyle beraber işler. Mesela; zinâ eden, hırsızlık yapan, kâtil olan mücerred ruh değil, cesed ile beraber ruhtur. Keza namâz kılan, oruç tutan, hac farîzasını eda eden, mücerred ruh değil, cesed ile beraber ruhtur. Keza şirke giren mücerred ruh değil, cesed ile beraber ruhtur. Tevhîd eden de mücerred ruh değil, cesed ile beraber ruhtur ve hâkezâ kıyâs edilsin. Onlar, rûhu esâs almışlar. Evet, rûh, bir cihette esâstır. Ama netîce i’tibâriyle hepsi gelip cesede dayanır. Cümlesinin anahtarı, cismâniyettedir. Onun için beşer, bu konuda yanlışa girmiş; yüzde doksân i’tibâriyle bir felâkete sürüklenmiştir. Bu gürûh, rûhu da anlamamışlardır.

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي “Sana rûhun mâhiyetinden sorarlar? Sen de ki: Rûh, âlem-i emirden gelen bir kânûndur.”1 âyet-i

 


[1]  İsrâ, 17:85.

Seite 254

ŞERH

kuzu ve dana etinin tadını bize anlat.” Diyecek: “Bunu anlayıp anlatabilmem için, rızıktaki tecelliyâtı bilmem lâzımdır. Rızıktaki tecelliyâtı bilmem için de o rızıkları tadıp tartmam lâzımdır. Zîrâ o rızıkta bin bir isim tecellî ediyor. Evet, ben, o isimlere inanırım; fakat rızkı tadıp tartacak bir kâbiliyyet ve fıtratta yaratılmadığım için, ondaki tecelliyâtı anlamıyorum. Dolayısıyla size ekmek ve suyun, kuzu ve dana etinin tadını anlatamam.” Evet, Cebrâîl’in bunu anlaması mümkün değildir. Zîrâ Cebrail yemez, içmez.

Vaktâ ki cismâniyet ve cismâniyete aid âlât, terbiye-i Kur’âniye ile tekâmül etse; nefis de o terbiye ile tasaffî etse; işte o zaman insan, zülcenâheyn olur; tecelliyyât-ı esmâyı kemâl derecede anlar ve buna hâzır olur.

Şu noktaya dikkat lâzımdır. Hicrî 3. asırda ehl-i felâsifenin kitâbları terceme edildi; o kitâblar, Müslümanlar’ın eline geçti. Müslümanlar da o kitâbları okumaya başladı. İşte felsefeden gelen bu menfî cereyân, Âlem-i İslâm’ın şeklini değiştirdi; âlem değişti, iş de bozuldu. Âlem-i İslâm, böylece felsefenin etkisinde kalarak bazı noktalarda içeri girdi; fitneye uğradı.

Dikkat edin, bunlara aldanmayın. Dîn-i İslâm, insanın ef’al, akval ve ahvalini tanzim eden İlahi kanunlar manzumesidir. Cesedin kânûnudur. Zîrâ insan, hayr ve şer bütün amellerini ruh ve cesediyle beraber işler. Mesela; zinâ eden, hırsızlık yapan, kâtil olan mücerred ruh değil, cesed ile beraber ruhtur. Keza namâz kılan, oruç tutan, hac farîzasını eda eden, mücerred ruh değil, cesed ile beraber ruhtur. Keza şirke giren mücerred ruh değil, cesed ile beraber ruhtur. Tevhîd eden de mücerred ruh değil, cesed ile beraber ruhtur ve hâkezâ kıyâs edilsin. Onlar, rûhu esâs almışlar. Evet, rûh, bir cihette esâstır. Ama netîce i’tibâriyle hepsi gelip cesede dayanır. Cümlesinin anahtarı, cismâniyettedir. Onun için beşer, bu konuda yanlışa girmiş; yüzde doksân i’tibâriyle bir felâkete sürüklenmiştir. Bu gürûh, rûhu da anlamamışlardır.

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي “Sana rûhun mâhiyetinden sorarlar? Sen de ki: Rûh, âlem-i emirden gelen bir kânûndur.”1 âyet-i

 


[1]  İsrâ, 17:85.

Seite 255

METİN

Hem ekser esmâ-i İlahiye’nin tecelliyyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir.

ŞERH

اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

“(Rabbine dön.) Kerem Sâhibi Ma’budunun ma’nevî huzuruna yönel. (Sen) sana verilen nimetlerden (razı,) olduğun halde (O) Kerîm Rabbin tarafından (da râzı olunarak.) O pek yüce makâma gîr!1

Bu kelimeye muhatabiyet üç yerde olur: Sekeratta, kabirde ve haşirde.

فَادْخُل۪ي ف۪ي عِبَاد۪يۙ

Ey mutmain olan nefis (ruh)! (Artık sâlih kullarımın zümresine dâhil ol)”2 Bazı tefsirlere göre ise, “Kullarımın cesedlerine gir!” demektir.

وَادْخُل۪ي جَنَّت۪ي

“(Ve) sen de o kullarım ile beraber (Cennetime gir.)”3

Bu ayet-i kerimeler de ehl-i imanın ruh ve cesed beraber Cennet’e gireceklerinin delilidir.

(Hem ekser esmâ-i İlahiye’nin tecelliyyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir.) Cenâb-ı Hak, insanı acîb bir mahlûk olarak yaratmıştır. Zîrâ insan, ne melek gibidir; ne de şeytân gibidir. Yani, hem hayra, hem de şerre kâbiliyyetli olarak şu dâr-ı tecrübe ve imtihâna gönderilmiştir. Evet, insan, melek gibi değildir. Çünkü buna ihtiyâc yoktur. Meleklerden asla isyân sudûr etmediği için, o şekil ubûdiyyeti daima Ellah’a takdîm ederler. Şeytân gibi de değildir. Çünkü şeytânlardan asla hayır sudûr etmediği için, bu nev’ mahlûka da ihtiyâc yoktur. O halde hakîkî hüner ve yüksek fıtrat odur ki; hem hayra, hem de şerre kâbiliyyetli olsun;

 


[1]  Fecr, 89:28.

[2]  Fecr, 89:29.

[3]  Fecr, 89:30.

Seite 256

METİN

Hem ekser esmâ-i İlahiye’nin tecelliyyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir.

ŞERH

اِرْجِع۪ٓي اِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً

“(Rabbine dön.) Kerem Sâhibi Ma’budunun ma’nevî huzuruna yönel. (Sen) sana verilen nimetlerden (razı,) olduğun halde (O) Kerîm Rabbin tarafından (da râzı olunarak.) O pek yüce makâma gîr!1

Bu kelimeye muhatabiyet üç yerde olur: Sekeratta, kabirde ve haşirde.

فَادْخُل۪ي ف۪ي عِبَاد۪يۙ

Ey mutmain olan nefis (ruh)! (Artık sâlih kullarımın zümresine dâhil ol)”2 Bazı tefsirlere göre ise, “Kullarımın cesedlerine gir!” demektir.

وَادْخُل۪ي جَنَّت۪ي

“(Ve) sen de o kullarım ile beraber (Cennetime gir.)”3

Bu ayet-i kerimeler de ehl-i imanın ruh ve cesed beraber Cennet’e gireceklerinin delilidir.

(Hem ekser esmâ-i İlahiye’nin tecelliyyâtını hissedip bilmek, zevkedip tanımak cihâzâtı, yine cismâniyettedir.) Cenâb-ı Hak, insanı acîb bir mahlûk olarak yaratmıştır. Zîrâ insan, ne melek gibidir; ne de şeytân gibidir. Yani, hem hayra, hem de şerre kâbiliyyetli olarak şu dâr-ı tecrübe ve imtihâna gönderilmiştir. Evet, insan, melek gibi değildir. Çünkü buna ihtiyâc yoktur. Meleklerden asla isyân sudûr etmediği için, o şekil ubûdiyyeti daima Ellah’a takdîm ederler. Şeytân gibi de değildir. Çünkü şeytânlardan asla hayır sudûr etmediği için, bu nev’ mahlûka da ihtiyâc yoktur. O halde hakîkî hüner ve yüksek fıtrat odur ki; hem hayra, hem de şerre kâbiliyyetli olsun;

 


[1]  Fecr, 89:28.

[2]  Fecr, 89:29.

[3]  Fecr, 89:30.

Seite 257

METİN

Hem gâyet mütenevvi’ ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek isti’dâdlar, yine cismâniyettedir.

ŞERH

memzûciyetiyle bir vücûd meydana geldi. İşte biz, bu vücûdun ismine “cismâniyet” diyoruz.

Hem O Zât-ı Akdes, bin bir isim ve sıfâtıyla o vücûd üzerine tecellî ederken; -tecelliyyât-ı esmâ ve sıfât i’tibâriyle- bize bizden daha yakın iken; biz, O’ndan nihayet derecede uzağız. Mesnevî-i Nûriye adlı eserde şöyle buyruluyor:

“İ'lem Eyyühel-Aziz! Sübhanellah ve Elhamdü Lillah cümleleri, Cenab-ı Hakk'ı celal ve cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. "Celal" sıfatını tazammun eden "Sübhanellah", abdin ve mahlûkun Ellah'tan baîd olduklarına nâzırdır.

Cemal sıfatını içine alan "Elhamdü Lillah", Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlûkata karib olduğuna işarettir. Meselâ; biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nâzır Şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle insanların mazarratlarından tahir ve safi kalıyor. Bu itibarla insan Şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.

Kezalik -bilâ teşbih- Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle ona hamdediyoruz. Biz ondan uzak olduğumuz cihetle onu tesbih ediyoruz. Binaenaleyh rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baîd olduğuna bakarken, tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde, her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem'edebilirsin. Evet, "Sübhanellahi ve bihamdihi" her iki makamı cem'eden bir cümledir.”1

Demek insanın mâyesi ve sermâyesi; acz, fakr, naks, kusûr ve ihtiyâctır. İşte bundan dolayı insan, gayet âciz, zaîf ve fakîr olarak yaratılmıştır.

(Hem gâyet mütenevvi’ ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek isti’dâdlar, yine cismâniyettedir.) Meselâ; insan, evlenmek hissini, cismâniyetle anlar ve tatmîn eder. Kezâ yemek ve içmek hissini, cismâniyetle anlar ve tatmîn eder. Diğer hissiyât-ı insaniyye, bunlara kıyâs edilsin ki;

 


[1]  Mesnevî-i Nûriye, Habbe, s. 124 -125.

Seite 258

METİN

Hem gâyet mütenevvi’ ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek isti’dâdlar, yine cismâniyettedir.

ŞERH

memzûciyetiyle bir vücûd meydana geldi. İşte biz, bu vücûdun ismine “cismâniyet” diyoruz.

Hem O Zât-ı Akdes, bin bir isim ve sıfâtıyla o vücûd üzerine tecellî ederken; -tecelliyyât-ı esmâ ve sıfât i’tibâriyle- bize bizden daha yakın iken; biz, O’ndan nihayet derecede uzağız. Mesnevî-i Nûriye adlı eserde şöyle buyruluyor:

“İ'lem Eyyühel-Aziz! Sübhanellah ve Elhamdü Lillah cümleleri, Cenab-ı Hakk'ı celal ve cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. "Celal" sıfatını tazammun eden "Sübhanellah", abdin ve mahlûkun Ellah'tan baîd olduklarına nâzırdır.

Cemal sıfatını içine alan "Elhamdü Lillah", Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlûkata karib olduğuna işarettir. Meselâ; biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nâzır Şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle insanların mazarratlarından tahir ve safi kalıyor. Bu itibarla insan Şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.

Kezalik -bilâ teşbih- Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle ona hamdediyoruz. Biz ondan uzak olduğumuz cihetle onu tesbih ediyoruz. Binaenaleyh rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baîd olduğuna bakarken, tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde, her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem'edebilirsin. Evet, "Sübhanellahi ve bihamdihi" her iki makamı cem'eden bir cümledir.”1

Demek insanın mâyesi ve sermâyesi; acz, fakr, naks, kusûr ve ihtiyâctır. İşte bundan dolayı insan, gayet âciz, zaîf ve fakîr olarak yaratılmıştır.

(Hem gâyet mütenevvi’ ve nihâyet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek isti’dâdlar, yine cismâniyettedir.) Meselâ; insan, evlenmek hissini, cismâniyetle anlar ve tatmîn eder. Kezâ yemek ve içmek hissini, cismâniyetle anlar ve tatmîn eder. Diğer hissiyât-ı insaniyye, bunlara kıyâs edilsin ki;

 


[1]  Mesnevî-i Nûriye, Habbe, s. 124 -125.

Seite 259

ŞERH

bütün bunlar, cismâniyet vâsıtasıyla tatmîn edilir. Bu cümlede geçen “ayrı ayrı lezzetler” ifadesi, hem maddî, hem de ma’nevî lezzetler demek olup, bütün bunları hissetmeye, anlamaya ve zevketmeye vasıta olan maddî ve manevî isti’dadlar, yine cismâniyettedir. Yani, çoğunu cisim ve cismâniyet anlar. Rûh, tek başına kâfî değildir. Haydi! Aklı çıkar; o zaman ne anlayacaksın? Zîrâ melekte akıl olmadığı için, bütün bu hissiyât ve kâbiliyyetten mahrûm olduğu ma’lûm bir mes’eledir. İşte akıl denen bu cihâz, cismâniyet ile beraber çalışıyor. Hâlık-ı Hakîm, bu vücûd ve cism-i insanîyi böyle takdîr edip halketmiştir. Bu mekanizma, böyle çalışıp tekâmül eder. Hem meselâ aklı, yok farzedelim; bakalım kalb, tek başına ne yapabilir? Zîrâ akıl, maddî ve kevnî ve cismânî olanı anlar ve onda zevkeder; kalb ise, ma’nevî ve esmâî ve rûhânî (nûrânî) olanı anlar ve onda zevkeder. O halde Müellif’in bu cümlesi, umûmî olup insanın bu iki cihetini birden nazara veriyor. Yani, ikisini de anlayacak kâbiliyyet, cismâniyette vardır. Yani, hem tecelliyyât-ı esmâyı, hem de şu âlem-ı imkânı anlayacak, tadacak ve tartacak kâbiliyyetin cümlesi, cismâniyette toplanmıştır. Bütün bunlar, cismânî isti’dâd ve kâbiliyyet ile olur.

Evet, insandaki âletler, cihâzlar ve isti’dâdların, maddî ve ma’nevî zevkleri ve lezzetleri, cismâniyetten kaynaklanıyor. Öyle ise, Cennet’e kimin gitmesi lâzımdır? Elbette rûh, maal-cesed Cennet’e gidecektir. Burada insan, bir bütün olduğu gibi; orada da bir bütündür. Yani, cesed ve rûh, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Şimdi bütün geçmiş îzâhâttan sonra, “İnsan, rûhtan ibârettir.” veya “Sadece rûh, Cennet’e gidecektir.” diyenlere ve öyle inananlara soruyoruz. Cesed, bu dünyada ibâdet etsin; rûh da tek başına Cennet’e gitsin, keyfine baksın. Bu, adâlet midir? Kezâ cesed, günâhları terketsin; rûh da tek başına Cennet’e gitsin, orada gezip dolaşmak suretiyle ebeden mes’ûd olsun. Bu, zulüm değil midir? Akıl, bunu kabûl eder mi? Hâşâ, yüz bin def’a hâşâ!

Hem cesed vasıtasıyla ruh, burada iman etsin, secde etsin, tefekkür etsin -ki; mücerred rûhun, tefekküre kâbiliyyeti de yoktur- cihâd etsin, zekât versin, oruç tutsun, haccetsin. Rûh da cismâniyet vasıtasıyla yapmış olduğu bütün bunlara terettüb eden mükâfâtı almak üzere Cennet’e tek başına gitsin, rahat etsin. Bu, olur mu; adâlet midir?

 

Seite 260

ŞERH

bütün bunlar, cismâniyet vâsıtasıyla tatmîn edilir. Bu cümlede geçen “ayrı ayrı lezzetler” ifadesi, hem maddî, hem de ma’nevî lezzetler demek olup, bütün bunları hissetmeye, anlamaya ve zevketmeye vasıta olan maddî ve manevî isti’dadlar, yine cismâniyettedir. Yani, çoğunu cisim ve cismâniyet anlar. Rûh, tek başına kâfî değildir. Haydi! Aklı çıkar; o zaman ne anlayacaksın? Zîrâ melekte akıl olmadığı için, bütün bu hissiyât ve kâbiliyyetten mahrûm olduğu ma’lûm bir mes’eledir. İşte akıl denen bu cihâz, cismâniyet ile beraber çalışıyor. Hâlık-ı Hakîm, bu vücûd ve cism-i insanîyi böyle takdîr edip halketmiştir. Bu mekanizma, böyle çalışıp tekâmül eder. Hem meselâ aklı, yok farzedelim; bakalım kalb, tek başına ne yapabilir? Zîrâ akıl, maddî ve kevnî ve cismânî olanı anlar ve onda zevkeder; kalb ise, ma’nevî ve esmâî ve rûhânî (nûrânî) olanı anlar ve onda zevkeder. O halde Müellif’in bu cümlesi, umûmî olup insanın bu iki cihetini birden nazara veriyor. Yani, ikisini de anlayacak kâbiliyyet, cismâniyette vardır. Yani, hem tecelliyyât-ı esmâyı, hem de şu âlem-ı imkânı anlayacak, tadacak ve tartacak kâbiliyyetin cümlesi, cismâniyette toplanmıştır. Bütün bunlar, cismânî isti’dâd ve kâbiliyyet ile olur.

Evet, insandaki âletler, cihâzlar ve isti’dâdların, maddî ve ma’nevî zevkleri ve lezzetleri, cismâniyetten kaynaklanıyor. Öyle ise, Cennet’e kimin gitmesi lâzımdır? Elbette rûh, maal-cesed Cennet’e gidecektir. Burada insan, bir bütün olduğu gibi; orada da bir bütündür. Yani, cesed ve rûh, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Şimdi bütün geçmiş îzâhâttan sonra, “İnsan, rûhtan ibârettir.” veya “Sadece rûh, Cennet’e gidecektir.” diyenlere ve öyle inananlara soruyoruz. Cesed, bu dünyada ibâdet etsin; rûh da tek başına Cennet’e gitsin, keyfine baksın. Bu, adâlet midir? Kezâ cesed, günâhları terketsin; rûh da tek başına Cennet’e gitsin, orada gezip dolaşmak suretiyle ebeden mes’ûd olsun. Bu, zulüm değil midir? Akıl, bunu kabûl eder mi? Hâşâ, yüz bin def’a hâşâ!

Hem cesed vasıtasıyla ruh, burada iman etsin, secde etsin, tefekkür etsin -ki; mücerred rûhun, tefekküre kâbiliyyeti de yoktur- cihâd etsin, zekât versin, oruç tutsun, haccetsin. Rûh da cismâniyet vasıtasıyla yapmış olduğu bütün bunlara terettüb eden mükâfâtı almak üzere Cennet’e tek başına gitsin, rahat etsin. Bu, olur mu; adâlet midir?

 

Seite 261

METİN

Madem şu kâinatın Sâni’i, şu kâinatla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak

ŞERH

cihâddır.” 1 hadîs-i şerîfi mûcibince amel edip, Ellah yolunda cihâd etmişler. Ruhbâniyyetin, bu Dîn-i Mübîn’de olmadığını, fiilleriyle isbât etmişlerdir. Öyle ise, o zevât-ı âliyenin gösterdiği bu cadde-i kübrânın dışında başka bir yol ve çığır açmak ve o yolu meşrûlaştırmak, asla doğru değildir; yanlıştır. Zîrâ ne helâli harâm etmeye, ne de harâmı helâl etmeye hakkımız vardır.

Hem madem hüner ve büyüklük odur ki; insanda kumândan olan kalb, askerleri mesâbesinde olan diğer letâifi kurtarıp onları, kemâlâtına kavuşturmaktır. Kumândân, sadece kendini kurtarsa; askerlerini kaybetse, bunun ehemmiyyet ve kıymeti yoktur. İşte bunlar gibi esbâba binâen; rûh ve cesed, birlikte Cennet’e girecektir. Bu mes’ele; dînen, aklen, mantîken, hikmeten, maslahaten, hukûken, vicdânen böyledir. Zîrâ Kelâmullâh, Sünnet-i Nebeviyye ve akl-ı selîm, böyle olmasını iktizâ eder.

Demek bütün havâs ve hissiyâtı ibtâl edip hepsini rûha fedâ etmek, elbette hakîkat ve kemâl ve cesâret değildir; dûn-himmetliktir. O halde nefis de his de fikir de hafî de ahfâ da göz de dil de kulak da akıl da düşünce de hayâl de batn ve şehvet de Hülasa bütün havâs ve letâif, bütün hissiyât ve kuvâlar, kendilerine münâsib birer rızık ve mükâfât istiyorlar. Hepsi, hazâin-i rahmete muhtâc olup o Rahmân-ı Rahîm’den şiddetle ebedî bir saâdet istiyorlar. Zîrâ bunlar, hep beraber bir arada bu dâr-ı imtihânda çalışmışlar. Öyle ise, mükâfât da saâdet de hepsine müteveccih olacaktır. Âmennâ!

(Madem şu kâinatın Sâni’i, şu kâinatla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak) istiyor. Her bir rızık bir âlem, bir hazînedir; havas ise; o âlemleri açan birer vâsıta ve anahtardır. Bunları tanıyacak, tadacak ve tartacak cihâzlar da insanda dercedilmiştir. Meselâ; göz olmasaydı, şu kâinattaki nakş-ı san’at ve ondaki dekâik nasıl anlaşılacaktı? Hem kulak olmasaydı, mesmûât âlemi nasıl fark edilecekti? Hem dil olmasaydı, envâ’-ı mat’ûmât nasıl zevk edilecek ve tartılacaktı? Hem akıl ve his olmasaydı, insanın en birinci hâssası

 


[1]  Mecmâu’z-Zevâid, 5/278.

Seite 262

METİN

Madem şu kâinatın Sâni’i, şu kâinatla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak

ŞERH

cihâddır.” 1 hadîs-i şerîfi mûcibince amel edip, Ellah yolunda cihâd etmişler. Ruhbâniyyetin, bu Dîn-i Mübîn’de olmadığını, fiilleriyle isbât etmişlerdir. Öyle ise, o zevât-ı âliyenin gösterdiği bu cadde-i kübrânın dışında başka bir yol ve çığır açmak ve o yolu meşrûlaştırmak, asla doğru değildir; yanlıştır. Zîrâ ne helâli harâm etmeye, ne de harâmı helâl etmeye hakkımız vardır.

Hem madem hüner ve büyüklük odur ki; insanda kumândan olan kalb, askerleri mesâbesinde olan diğer letâifi kurtarıp onları, kemâlâtına kavuşturmaktır. Kumândân, sadece kendini kurtarsa; askerlerini kaybetse, bunun ehemmiyyet ve kıymeti yoktur. İşte bunlar gibi esbâba binâen; rûh ve cesed, birlikte Cennet’e girecektir. Bu mes’ele; dînen, aklen, mantîken, hikmeten, maslahaten, hukûken, vicdânen böyledir. Zîrâ Kelâmullâh, Sünnet-i Nebeviyye ve akl-ı selîm, böyle olmasını iktizâ eder.

Demek bütün havâs ve hissiyâtı ibtâl edip hepsini rûha fedâ etmek, elbette hakîkat ve kemâl ve cesâret değildir; dûn-himmetliktir. O halde nefis de his de fikir de hafî de ahfâ da göz de dil de kulak da akıl da düşünce de hayâl de batn ve şehvet de Hülasa bütün havâs ve letâif, bütün hissiyât ve kuvâlar, kendilerine münâsib birer rızık ve mükâfât istiyorlar. Hepsi, hazâin-i rahmete muhtâc olup o Rahmân-ı Rahîm’den şiddetle ebedî bir saâdet istiyorlar. Zîrâ bunlar, hep beraber bir arada bu dâr-ı imtihânda çalışmışlar. Öyle ise, mükâfât da saâdet de hepsine müteveccih olacaktır. Âmennâ!

(Madem şu kâinatın Sâni’i, şu kâinatla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak) istiyor. Her bir rızık bir âlem, bir hazînedir; havas ise; o âlemleri açan birer vâsıta ve anahtardır. Bunları tanıyacak, tadacak ve tartacak cihâzlar da insanda dercedilmiştir. Meselâ; göz olmasaydı, şu kâinattaki nakş-ı san’at ve ondaki dekâik nasıl anlaşılacaktı? Hem kulak olmasaydı, mesmûât âlemi nasıl fark edilecekti? Hem dil olmasaydı, envâ’-ı mat’ûmât nasıl zevk edilecek ve tartılacaktı? Hem akıl ve his olmasaydı, insanın en birinci hâssası

 


[1]  Mecmâu’z-Zevâid, 5/278.

Seite 263

METİN

ve bütün tecelliyyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva'-ı ihsânâtını tattırmak istediği; kâinatın gidişâtından ve insanın câmiiyetinden, -On Birinci Söz'de isbât edildiği gibi- kat’î anlaşılıyor.

ŞERH

olan tefekkür ve düşünme nasıl tahakkuk edecekti? Ve hâkezâ kıyâs edilsin. İşte Müellif’in, “hazâin-i rahmet” ta’bîrinden muradı budur.

Evet, bütün hazâin-i rahmet kapısını açacak maddî ve ma’nevî anahtarlar külçesi, insanın mâhiyetine ve cismâniyetine takılmıştır. Hayvân ise, böyle bir kâbiliyyete mâlik değildir. Bu cihâzât ve âlâtın en a’lâsı insanda mevcûddur. Meselâ; mubsırât âlemi bir hazînedir. Göz anahtarı, o hazîneyi açar. Hem mesmûât âlemi bir hazînedir. Kulak anahtarı, o hazîneyi açar. Hem düşünülen şeyler bir hazînedir. Akıl anahtarı, o hazîneyi açar. Hem hayâl edilen şeyler bir hazînedir. Kuvve-i hayâliye anahtarı, o hazîneyi açar. Demek bütün bu âlemleri açacak anahtarlar, insana emâneten tevdî’ edilmiştir.

(ve) o Sâni’-i Zülkemâl, (bütün tecelliyyât-ı esmâsını bildirmek) istiyor. Hem insan, şu âlem-i imkânı açtığı gibi; âlem-i vücûb denilen bin bir isim ve sıfât-ı İlâhiyye’yi de açacak anahtarlar ve ma’nevî cihâzlar sâhibidir. Evet, insan, şu kâinât kitâbı üzerinde tecellî eden bin bir ism-i İlâhî’yi anlar ve hisseder. Meselâ; şu kâinâtı açıp onda tefekkür ettiği zaman; san’attan Sâni’i, nimetten Mün’im’i bulur. Böylece bu dâireye de intikâl eder. İşte insan, hem maddî, hem ma’nevî; hem kevnî, hem esmâî âlemleri anlayacak ve hissedecek cihâzât ve âlâta mâlik ve en yüksek kâbiliyyetle mücehhez olarak şu dâr-ı tecrübe ve imtihâna gönderilmiştir. Öyle ise, onun gâyât ve mes’ûliyyeti de ona göre olacaktır. Böyle bir kâbiliyyet ve mâhiyette halkedilen insan, hiç mümkün müdür ki; toprağın altına girip saklansın; hesâb ve kitâb için haşir meydanına sevkedilmesin. Aslâ ve kat’a mümkün değildir. Öyle ise, şu insanı şiddetli bir muhâsebe ve muhâkeme beklemektedir.

(ve) o Sâni’-i Zülcemâl, (bütün enva'-ı ihsânâtını tattırmak istediği; kâinatın gidişâtından ve insanın câmiiyetinden, -On Birinci Söz'de isbât edildiği gibi- kat’î anlaşılıyor.) Hem insan, kendisine verilen cihâz ve âletlerle hadd u hesâba gelmez ihsân ve ikrâmât-ı Rabbâniye’yi tadar, ölçer, sonra ona bir kıymet ve değer ve bahâ biçer. Demek O Sâni’-i Hakîm, insana,

 

Seite 264

METİN

ve bütün tecelliyyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün enva'-ı ihsânâtını tattırmak istediği; kâinatın gidişâtından ve insanın câmiiyetinden, -On Birinci Söz'de isbât edildiği gibi- kat’î anlaşılıyor.

ŞERH

olan tefekkür ve düşünme nasıl tahakkuk edecekti? Ve hâkezâ kıyâs edilsin. İşte Müellif’in, “hazâin-i rahmet” ta’bîrinden muradı budur.

Evet, bütün hazâin-i rahmet kapısını açacak maddî ve ma’nevî anahtarlar külçesi, insanın mâhiyetine ve cismâniyetine takılmıştır. Hayvân ise, böyle bir kâbiliyyete mâlik değildir. Bu cihâzât ve âlâtın en a’lâsı insanda mevcûddur. Meselâ; mubsırât âlemi bir hazînedir. Göz anahtarı, o hazîneyi açar. Hem mesmûât âlemi bir hazînedir. Kulak anahtarı, o hazîneyi açar. Hem düşünülen şeyler bir hazînedir. Akıl anahtarı, o hazîneyi açar. Hem hayâl edilen şeyler bir hazînedir. Kuvve-i hayâliye anahtarı, o hazîneyi açar. Demek bütün bu âlemleri açacak anahtarlar, insana emâneten tevdî’ edilmiştir.

(ve) o Sâni’-i Zülkemâl, (bütün tecelliyyât-ı esmâsını bildirmek) istiyor. Hem insan, şu âlem-i imkânı açtığı gibi; âlem-i vücûb denilen bin bir isim ve sıfât-ı İlâhiyye’yi de açacak anahtarlar ve ma’nevî cihâzlar sâhibidir. Evet, insan, şu kâinât kitâbı üzerinde tecellî eden bin bir ism-i İlâhî’yi anlar ve hisseder. Meselâ; şu kâinâtı açıp onda tefekkür ettiği zaman; san’attan Sâni’i, nimetten Mün’im’i bulur. Böylece bu dâireye de intikâl eder. İşte insan, hem maddî, hem ma’nevî; hem kevnî, hem esmâî âlemleri anlayacak ve hissedecek cihâzât ve âlâta mâlik ve en yüksek kâbiliyyetle mücehhez olarak şu dâr-ı tecrübe ve imtihâna gönderilmiştir. Öyle ise, onun gâyât ve mes’ûliyyeti de ona göre olacaktır. Böyle bir kâbiliyyet ve mâhiyette halkedilen insan, hiç mümkün müdür ki; toprağın altına girip saklansın; hesâb ve kitâb için haşir meydanına sevkedilmesin. Aslâ ve kat’a mümkün değildir. Öyle ise, şu insanı şiddetli bir muhâsebe ve muhâkeme beklemektedir.

(ve) o Sâni’-i Zülcemâl, (bütün enva'-ı ihsânâtını tattırmak istediği; kâinatın gidişâtından ve insanın câmiiyetinden, -On Birinci Söz'de isbât edildiği gibi- kat’î anlaşılıyor.) Hem insan, kendisine verilen cihâz ve âletlerle hadd u hesâba gelmez ihsân ve ikrâmât-ı Rabbâniye’yi tadar, ölçer, sonra ona bir kıymet ve değer ve bahâ biçer. Demek O Sâni’-i Hakîm, insana,

 

Seite 265

METİN

Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsûlâtın bir meşher-i a'zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saâdet, şu kâinata bir derece benzeyecektir.

ŞERH

İkinci Nokta: Cenâb-ı Hak, insana bin bir isminin tecelliyatını bildirmek istiyor. İnsanın câmiiyyeti ise, bu esmâyı bilecek cihâzâta mâlik olduğunu gösteriyor.

İşte insanın, câmi’ bir âyîne olması, bu iki noktadan kaynaklanıyor.

Demek şu âlemin ve insanın gidişâtına baktığımız zaman, hazâin-i rahmeti tanıyacak ve bütün tecelliyyât-ı esmâyı bilecek ve envâ’-ı ihsânâtı tadacak maddî ve ma’nevî cihâzât ve âlâtın insana verildiğini anlıyoruz. İşte bundan dolayı insan, câmi’ bir âyînedir. Böyle câmi’ bir âyîne olduğu içindir ki; en ufak bir sinekten müteessir ve müteellim olduğu gibi; en ufak bir nimetten de mütelezziz ve müferrah oluyor.

Netîce-i kelâm: Kâinâtın netîcesi hayâttır; hayâtın netîcesi insandır. İnsan ise, hem kâinâtın Hülasasıdır; hem bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesidir; hem de bu iki âlemi açacak anahtarlar külçesidir. Bu i’tibârla hem kâinâtı çözecek, hem hazâin-i rahmeti tanıyacak, hem ihsânât-ı İlâhiyye’yi tadacak, hem de esmâyı anlayacak cihâzât insanda mevcûddur. Hem insana ihsan edilen nimetler gayet san’atlı ve kıymetdardır. Bununla beraber hem insan, hem de insana ikram edilen nimetler fanidir. Şayet insanın ebedi kalacağı bir âlem ve ona ihsan edilecek ebedi nimetler bulunmazsa, hem insanın hilkati, hem de bu kadar masraf, abes ve israf olur. Halbuki kainattaki asarının şehadetiyle Hakîm-i Mutlak, abesiyetten ve israftan münezzehtir. Demek bir dar-ı beka vardır ve insan oraya sevkedilmektedir.

(Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi) Mevcûdât-ı âlem, sel gibi gelip geçiyor. Peki, hasra gelmez bu kadar mevcûdâtın akıp duracağı havz-ı ekber ve karargâh neresidir? Cennet ve Cehennem’dir, âhirettir. (ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsûlâtın bir meşher-i a'zamı) Kainat hadsiz masnuatın dokunduğu bir tezgah, bir fabrika gibidir. O masnuatın teşhir edildiği yer ise; Cennet ve Cehennem’dir, haşir meydanıdır. (ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saâdet, şu kâinata bir derece benzeyecektir.)

 

Seite 266

METİN

Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsûlâtın bir meşher-i a'zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saâdet, şu kâinata bir derece benzeyecektir.

ŞERH

İkinci Nokta: Cenâb-ı Hak, insana bin bir isminin tecelliyatını bildirmek istiyor. İnsanın câmiiyyeti ise, bu esmâyı bilecek cihâzâta mâlik olduğunu gösteriyor.

İşte insanın, câmi’ bir âyîne olması, bu iki noktadan kaynaklanıyor.

Demek şu âlemin ve insanın gidişâtına baktığımız zaman, hazâin-i rahmeti tanıyacak ve bütün tecelliyyât-ı esmâyı bilecek ve envâ’-ı ihsânâtı tadacak maddî ve ma’nevî cihâzât ve âlâtın insana verildiğini anlıyoruz. İşte bundan dolayı insan, câmi’ bir âyînedir. Böyle câmi’ bir âyîne olduğu içindir ki; en ufak bir sinekten müteessir ve müteellim olduğu gibi; en ufak bir nimetten de mütelezziz ve müferrah oluyor.

Netîce-i kelâm: Kâinâtın netîcesi hayâttır; hayâtın netîcesi insandır. İnsan ise, hem kâinâtın Hülasasıdır; hem bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesidir; hem de bu iki âlemi açacak anahtarlar külçesidir. Bu i’tibârla hem kâinâtı çözecek, hem hazâin-i rahmeti tanıyacak, hem ihsânât-ı İlâhiyye’yi tadacak, hem de esmâyı anlayacak cihâzât insanda mevcûddur. Hem insana ihsan edilen nimetler gayet san’atlı ve kıymetdardır. Bununla beraber hem insan, hem de insana ikram edilen nimetler fanidir. Şayet insanın ebedi kalacağı bir âlem ve ona ihsan edilecek ebedi nimetler bulunmazsa, hem insanın hilkati, hem de bu kadar masraf, abes ve israf olur. Halbuki kainattaki asarının şehadetiyle Hakîm-i Mutlak, abesiyetten ve israftan münezzehtir. Demek bir dar-ı beka vardır ve insan oraya sevkedilmektedir.

(Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi) Mevcûdât-ı âlem, sel gibi gelip geçiyor. Peki, hasra gelmez bu kadar mevcûdâtın akıp duracağı havz-ı ekber ve karargâh neresidir? Cennet ve Cehennem’dir, âhirettir. (ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsûlâtın bir meşher-i a'zamı) Kainat hadsiz masnuatın dokunduğu bir tezgah, bir fabrika gibidir. O masnuatın teşhir edildiği yer ise; Cennet ve Cehennem’dir, haşir meydanıdır. (ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saâdet, şu kâinata bir derece benzeyecektir.)

 

Seite 267

ŞERH

ayrılın!”1 diye ferman buyurur. Yani, “Ey cürüm sahibleri olan kâfirler, müşrikler, münafıklar, asiler! Bugün Cehennem tarafına doğru ayrılın! Çünkü sizler mücrimsiniz.” Keza “Ey geceler, ey karanlıklar, ey pis kokular, ey kışlar! Sizler de ayrılın, Cehenneme gidin. Zira imtihan bitti. Dar-ı imtihanda gündüzler, nurlar, güzel kokular, baharlar ile beraber idiniz. Halıkınız, sizi imtihan ve tecrübe için karşı karşıya getirdi. Siz de birbirinizle mücadele ve mücahede ettiniz. Bu mücadele ve mücahede süresi sona erdi. Şimdi sizler, kendinize münasib olan ceza tarafına çekilin.” diye emreder.

O gün mücrimlere tevbih suretinde “Haydi Cehenneme gidin.” denilir. Muttakilere ise; tebşir suretinde سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ Ey mü’minler, ey salihler, ey müttakiler! Size selam olsun. Tertemiz geldiniz. Artık ebedi kalmak ve mükâfatınızı almak üzere girin Cennet’e.”2 Keza “Ey gündüzler, ey nurlar, ey güzel kokular, ey baharlar! Mükâfatınızı almak üzere Cennet’e girin.” ferman edilir.

Bu emir neticesinde bütün kâfirler, müşrikler, münafıklar, asiler, geceler, karanlıklar, pis kokular, ateşler, soğuklar, kötü huylar ve hakeza Cehennem’in dünyadaki bütün nümuneleri Cehennem’e; bütün mü’minler, salihler, müttakiler, gündüzler, baharlar, yazlar, nurlar, hoş kokular, mutedil hava, güzel huylar ve hakeza Cennet’in dünyadaki bütün nümuneleri de Cennete gider. Kısaca her şeyin âlisi Cennet’e, süflisi ise Cehennem’e gidip karar kılar. Böylece dünya, Cennet ve Cehennem şeklinde tasaffi eder.

Üstad Bedîüzzaman (ra) Hazretleri, Sözler adlı eserinde konuyla alakalı olarak şöyle buyuruyor:

“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef' zarar, kemal noksan, ziya zulmet, hidayet dalalet, nur nâr, iman küfür, taat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor. Daima tegayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde

 


[1]  Yasin, 36:59.

[2]  Zümer, 39:73.

Seite 268

ŞERH

ayrılın!”1 diye ferman buyurur. Yani, “Ey cürüm sahibleri olan kâfirler, müşrikler, münafıklar, asiler! Bugün Cehennem tarafına doğru ayrılın! Çünkü sizler mücrimsiniz.” Keza “Ey geceler, ey karanlıklar, ey pis kokular, ey kışlar! Sizler de ayrılın, Cehenneme gidin. Zira imtihan bitti. Dar-ı imtihanda gündüzler, nurlar, güzel kokular, baharlar ile beraber idiniz. Halıkınız, sizi imtihan ve tecrübe için karşı karşıya getirdi. Siz de birbirinizle mücadele ve mücahede ettiniz. Bu mücadele ve mücahede süresi sona erdi. Şimdi sizler, kendinize münasib olan ceza tarafına çekilin.” diye emreder.

O gün mücrimlere tevbih suretinde “Haydi Cehenneme gidin.” denilir. Muttakilere ise; tebşir suretinde سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ Ey mü’minler, ey salihler, ey müttakiler! Size selam olsun. Tertemiz geldiniz. Artık ebedi kalmak ve mükâfatınızı almak üzere girin Cennet’e.”2 Keza “Ey gündüzler, ey nurlar, ey güzel kokular, ey baharlar! Mükâfatınızı almak üzere Cennet’e girin.” ferman edilir.

Bu emir neticesinde bütün kâfirler, müşrikler, münafıklar, asiler, geceler, karanlıklar, pis kokular, ateşler, soğuklar, kötü huylar ve hakeza Cehennem’in dünyadaki bütün nümuneleri Cehennem’e; bütün mü’minler, salihler, müttakiler, gündüzler, baharlar, yazlar, nurlar, hoş kokular, mutedil hava, güzel huylar ve hakeza Cennet’in dünyadaki bütün nümuneleri de Cennete gider. Kısaca her şeyin âlisi Cennet’e, süflisi ise Cehennem’e gidip karar kılar. Böylece dünya, Cennet ve Cehennem şeklinde tasaffi eder.

Üstad Bedîüzzaman (ra) Hazretleri, Sözler adlı eserinde konuyla alakalı olarak şöyle buyuruyor:

“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef' zarar, kemal noksan, ziya zulmet, hidayet dalalet, nur nâr, iman küfür, taat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor. Daima tegayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde

 


[1]  Yasin, 36:59.

[2]  Zümer, 39:73.

Seite 269

ŞERH

Hülasa: Dünya bir tarladır. Hem nev-i beşerin ameli burada ekilir. Hem de başta insan olmak üzere Güneş, Ay, yıldızlar, gece, gündüz, kış, yaz, nebatat, hayvanat kısaca her şey burada ekilir. Zira bu dünya, Cennet veya Cehennem’e mahsulat yetiştiren bir tarla ve bir fidanlık bahçedir. Kıyamet gününde kötüler ve kötü maddeler Cehennem tarafına ayrılmak; iyiler ve iyi maddeler de Cennet tarafına gitmek suretiyle şu imtihan ve tecrübenin neticesi tahakkuk edecektir.

Madem mevcûdât-ı âlem ve insan, sel gibi, sür’atle böyle dar-ı ahirete akıp gitmektedir. İyiler a’lâya, Cennet’e; fenâlar esfele, Cehennem’e gidiyor. Buna binâen elbette şu dâr-ı âhiret, buraya benzeyecektir. Zîrâ âhiretin mahsûlâtı bu dünyadan gidiyor. Mahsûlât ise, teklîfen a’mâl-i ins ve cindir; tekvînen de Cennet ve Cehennemin nümunesi olan kâinattaki mevcudattır. Şu a’mâli işleyen insanlar ve cinler ise, rûh ve cesedden müteşekkildir. Yani, ikisi beraber amel etmiş; fakat teklîfin bütün ağırlığı, cesed üzerindedir ve cismâniyettedir. Kâinâtın ameline gelince; o, lisân-ı hâl ile zikir ve tesbîhini yapar. Melâike-i kirâm da mevcûdât-ı âlemin lisân-ı hâl ile yapmış olduğu ibâdet ve ezkârı, şuûrlu olarak onları temsîlen Cenâb-ı Hakk’a takdîm ederler.

Madem rûh ve cesed, burada beraber ibâdet etmişler. Öyle ise, beraber haşre gelecek ve beraber hesâb ve kitâba tâbi’ tutulacak ve beraber Cennet’te saâdet-i ebediyyeye nâil olacaktır. O halde haşr-i cismânî haktır. İşte Müellif (ra)’ın, “Dâr-ı saâdet, şu kâinata bir derece benzeyecektir.” cümlesinden murad budur.

Demek hem rûh, saâdet-i ebediyyeye gidecek, hem de cesed gidecektir. Kezâ hem ağaç gidecek, hem de rûhu gidecektir. Nasıl ki rûh ve diğer letâif, Cennet’te esmânın tecelliyyâtından ve Zât-ı Akdes-i İlâhiye’nin rü’yetiyle ve cemâliyle müşerref olmaktan bir lezzet alıyorsa; cismâniyete âid olan göz, Cennet’in mehâsin ve güzelliklerini görmekten; kulak, hûrîlerin nağmeli seslerini işitmekten; dil, envâ’-ı et’imeyi tadmaktan ve tatlı tatlı konuşmaktan; nefis, nikâh gibi maddî olan arzu ve isteklerine kavuşmaktan bir lezzet alır.

 

Seite 270

ŞERH

Hülasa: Dünya bir tarladır. Hem nev-i beşerin ameli burada ekilir. Hem de başta insan olmak üzere Güneş, Ay, yıldızlar, gece, gündüz, kış, yaz, nebatat, hayvanat kısaca her şey burada ekilir. Zira bu dünya, Cennet veya Cehennem’e mahsulat yetiştiren bir tarla ve bir fidanlık bahçedir. Kıyamet gününde kötüler ve kötü maddeler Cehennem tarafına ayrılmak; iyiler ve iyi maddeler de Cennet tarafına gitmek suretiyle şu imtihan ve tecrübenin neticesi tahakkuk edecektir.

Madem mevcûdât-ı âlem ve insan, sel gibi, sür’atle böyle dar-ı ahirete akıp gitmektedir. İyiler a’lâya, Cennet’e; fenâlar esfele, Cehennem’e gidiyor. Buna binâen elbette şu dâr-ı âhiret, buraya benzeyecektir. Zîrâ âhiretin mahsûlâtı bu dünyadan gidiyor. Mahsûlât ise, teklîfen a’mâl-i ins ve cindir; tekvînen de Cennet ve Cehennemin nümunesi olan kâinattaki mevcudattır. Şu a’mâli işleyen insanlar ve cinler ise, rûh ve cesedden müteşekkildir. Yani, ikisi beraber amel etmiş; fakat teklîfin bütün ağırlığı, cesed üzerindedir ve cismâniyettedir. Kâinâtın ameline gelince; o, lisân-ı hâl ile zikir ve tesbîhini yapar. Melâike-i kirâm da mevcûdât-ı âlemin lisân-ı hâl ile yapmış olduğu ibâdet ve ezkârı, şuûrlu olarak onları temsîlen Cenâb-ı Hakk’a takdîm ederler.

Madem rûh ve cesed, burada beraber ibâdet etmişler. Öyle ise, beraber haşre gelecek ve beraber hesâb ve kitâba tâbi’ tutulacak ve beraber Cennet’te saâdet-i ebediyyeye nâil olacaktır. O halde haşr-i cismânî haktır. İşte Müellif (ra)’ın, “Dâr-ı saâdet, şu kâinata bir derece benzeyecektir.” cümlesinden murad budur.

Demek hem rûh, saâdet-i ebediyyeye gidecek, hem de cesed gidecektir. Kezâ hem ağaç gidecek, hem de rûhu gidecektir. Nasıl ki rûh ve diğer letâif, Cennet’te esmânın tecelliyyâtından ve Zât-ı Akdes-i İlâhiye’nin rü’yetiyle ve cemâliyle müşerref olmaktan bir lezzet alıyorsa; cismâniyete âid olan göz, Cennet’in mehâsin ve güzelliklerini görmekten; kulak, hûrîlerin nağmeli seslerini işitmekten; dil, envâ’-ı et’imeyi tadmaktan ve tatlı tatlı konuşmaktan; nefis, nikâh gibi maddî olan arzu ve isteklerine kavuşmaktan bir lezzet alır.

 

Seite 271

METİN

Hem cismânî, hem rûhânî bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.

Ve O Sâni'-i Hakîm ve O Âdil-i Rahîm; elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfat olarak ve ibâdât-ı mahsûsalarına sevab olarak, onlara lâyık lezâizi verecektir.

ŞERH

Hem nasıl ki bu dünyada senin gözün, san’attan Sâni’i gördüğünde, ma’nen lezzet alıyor. Öyle de gözün, meşrû’ dâirede evlendiğin hanımının yüzüne bakmaktan da bir lezzet alır; yemeğe bakmaktan da bir lezzet alır. Ve hâkezâ kulağını, dilini ve diğer cihâzâtını bunlara kıyâs et; bu hakîkati anlarsın. Her biri, kendine mahsûs ve lâyık bir lezzet alır. Aynen bu dünyadaki gibi, dâr-ı âhirette de her bir havâs ve letâif, kendine mahsûs ve lâyık bir lezzet alır. Öyle ise, dâr-ı âhiret, buraya benzeyecektir. Rûh ve cesed, beraber mükâfât alacaktır. Zîrâ her birinin lezzeti, ayrı arıdır.

(Hem cismânî, hem rûhânî bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.) Yani, dâr-ı âhirette hem cismâniyet mahfûz kalacak; hem de rûhâniyet mahfûz kalacaktır. Madem bu kâinâtta bu ikisi beraber çalışıyor. Öyle ise, o dâr-ı saâdette de beraber mükâfât alacaktır. Yani, hem rûhun kendine lâyık lezzet ve saâdeti vardır; hem de cismâniyetin kendine mahsûs lezzet ve saâdeti vardır. Demek rûh ve cesed, burada beraber olduğu gibi; orada da beraber olacaktır.

(Ve O Sâni'-i Hakîm ve O Âdil-i Rahîm; elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfat olarak ve ibâdât-ı mahsûsalarına sevab olarak, onlara lâyık lezâizi verecektir.) Bu cümleyi, şöyle Hülasa edebiliriz:

Madem insan, câmi’iyyeti i’tibâriyle hem kâinâtın Hülasasıdır; hem bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesidir; hem de âlem-i imkân ve âlem-i vücûbu açacak anahtarlar külçesidir. Bu câmi’iyyetine binâen, meselâ bir insan, kuvve-i zâikası ile maddeten bütün mat’ûmâtın lezzetlerini tadıp aldığı gibi; erzâk üzerinde tezâhür eden Rezzâk isminin tecellisini keşfetmekten de ma’nen lezzet alıyor; o tecelliyyâtı tanıyor. Artık diğer maddî ve ma’nevî cihâzât-ı insaniyeyi, kuvve-i zâikaya kıyâs et.

 

Seite 272

METİN

Hem cismânî, hem rûhânî bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.

Ve O Sâni'-i Hakîm ve O Âdil-i Rahîm; elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfat olarak ve ibâdât-ı mahsûsalarına sevab olarak, onlara lâyık lezâizi verecektir.

ŞERH

Hem nasıl ki bu dünyada senin gözün, san’attan Sâni’i gördüğünde, ma’nen lezzet alıyor. Öyle de gözün, meşrû’ dâirede evlendiğin hanımının yüzüne bakmaktan da bir lezzet alır; yemeğe bakmaktan da bir lezzet alır. Ve hâkezâ kulağını, dilini ve diğer cihâzâtını bunlara kıyâs et; bu hakîkati anlarsın. Her biri, kendine mahsûs ve lâyık bir lezzet alır. Aynen bu dünyadaki gibi, dâr-ı âhirette de her bir havâs ve letâif, kendine mahsûs ve lâyık bir lezzet alır. Öyle ise, dâr-ı âhiret, buraya benzeyecektir. Rûh ve cesed, beraber mükâfât alacaktır. Zîrâ her birinin lezzeti, ayrı arıdır.

(Hem cismânî, hem rûhânî bütün esâsâtını muhâfaza edecektir.) Yani, dâr-ı âhirette hem cismâniyet mahfûz kalacak; hem de rûhâniyet mahfûz kalacaktır. Madem bu kâinâtta bu ikisi beraber çalışıyor. Öyle ise, o dâr-ı saâdette de beraber mükâfât alacaktır. Yani, hem rûhun kendine lâyık lezzet ve saâdeti vardır; hem de cismâniyetin kendine mahsûs lezzet ve saâdeti vardır. Demek rûh ve cesed, burada beraber olduğu gibi; orada da beraber olacaktır.

(Ve O Sâni'-i Hakîm ve O Âdil-i Rahîm; elbette cismânî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfat olarak ve ibâdât-ı mahsûsalarına sevab olarak, onlara lâyık lezâizi verecektir.) Bu cümleyi, şöyle Hülasa edebiliriz:

Madem insan, câmi’iyyeti i’tibâriyle hem kâinâtın Hülasasıdır; hem bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesidir; hem de âlem-i imkân ve âlem-i vücûbu açacak anahtarlar külçesidir. Bu câmi’iyyetine binâen, meselâ bir insan, kuvve-i zâikası ile maddeten bütün mat’ûmâtın lezzetlerini tadıp aldığı gibi; erzâk üzerinde tezâhür eden Rezzâk isminin tecellisini keşfetmekten de ma’nen lezzet alıyor; o tecelliyyâtı tanıyor. Artık diğer maddî ve ma’nevî cihâzât-ı insaniyeyi, kuvve-i zâikaya kıyâs et.

 

Seite 273

METİN

Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıd bir hâlet olur ki; hiç bir cihetle O’nun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adâletine uygun değildir, kâbil-i tevfîk olamaz.

ŞERH

Bu mes’eleyi aklımıza biraz daha yaklaştırmak için şöyle bir misâl veriyoruz: Bir insan, Mekke’de iken, bir televizyon proğramında konuşur; aynı anda bütün dünyada görünür. Aynı o görünen insan, milyonlarca yerde televizyon ekranında göründüğü halde; kendisi, aslî hüviyetiyle Mekke’de bulunduğu yerde oturur ve konuşur. Bununla beraber cismâniyeti orada yoktur. Bu insanı, bir tek zerre içine yerleştirip gösteren ve aynı anda bütün zerrât-ı havaiyenin içine de derc eden Ellah (cc), elbette dâr-ı bekâ olan Cennet-i a’lâda da bunun benzerini, belki çok daha yüksek ve ulvî bir tarzda ehl-i Cennet’i, milyonlarca yerlerde, milyonlarca ayrı tarz ve vaziyette canlı ve cesedli olarak bulundurabilir. Bu mes’ele, hem aklen, hem de kudret-i İlâhiyye cihetinde gâyet derecede ma’kûl ve kolay ve o nihâyetsiz saâdet diyârı olan Cennet’e tam münâsib ve lâyıktır. Kezâ O Kadîr-i Mutlak, bütün insanların şeklini ve suretini bir tek hava zerresinde yerleştirmiştir. Bu dünyada cismâniyet, nûrsuzdur. Cennet’te ise, o cismâniyet, aynı rûh gibi nûrlanır, canlanır, kuvvetlenir.

(Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıd bir hâlet olur ki; hiç bir cihetle O’nun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adâletine uygun değildir, kâbil-i tevfîk olamaz.) Müellif (ra), bu cümlesinde şâyet Cenâb-ı Hak, sadece rûha mükâfât verip cesedi mükâfâttan mahrûm bıraksa; bunun hikmet, adâlet ve rahmet-i İlâhiyye ile bağdaşmadığını; bu üç sıfâta zıd olduğunu ve bu üç sıfâtın cemâl ve kemâl-i ma’nevîsine münâsib düşmediğini ifade ediyor. Zîrâ burada ibâdet eden; namâz kılan; oruç tutan; kendisinde bulunan âletlerle kâinâtın hakîkatini keşfeden ruh ve cesed beraberdir; keza bütün nimet ve san’at-ı Rabbaniyyeyi tadan, tartan, değer biçen, tanıyan, bilen, anlayan ruh ve cesed beraberdir. Hem şu kâinâtın perdesi arkasındaki esmâ-i İlâhiyye’yi keşfedip anlayan, yalnız mücerred rûh değil; ruh ve cesed beraberdir. Demek O Rahmân-ı Âdil, sadece rûha mükâfât verip cesede mükâfât vermezse; bu hâl, zulüm olur ve hiçbir surette O’nun rahmet ve adâlet ve hikmeti buna müsâade etmez. O halde Hakîm, Âdil ve Rahîm olan O Zat-ı Akdes, rûhun mükâfâtını verdiği gibi; cesedin de mükâfâtını verecektir. İkisi, ibâdette beraber olduğu

 

Seite 274

METİN

Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıd bir hâlet olur ki; hiç bir cihetle O’nun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adâletine uygun değildir, kâbil-i tevfîk olamaz.

ŞERH

Bu mes’eleyi aklımıza biraz daha yaklaştırmak için şöyle bir misâl veriyoruz: Bir insan, Mekke’de iken, bir televizyon proğramında konuşur; aynı anda bütün dünyada görünür. Aynı o görünen insan, milyonlarca yerde televizyon ekranında göründüğü halde; kendisi, aslî hüviyetiyle Mekke’de bulunduğu yerde oturur ve konuşur. Bununla beraber cismâniyeti orada yoktur. Bu insanı, bir tek zerre içine yerleştirip gösteren ve aynı anda bütün zerrât-ı havaiyenin içine de derc eden Ellah (cc), elbette dâr-ı bekâ olan Cennet-i a’lâda da bunun benzerini, belki çok daha yüksek ve ulvî bir tarzda ehl-i Cennet’i, milyonlarca yerlerde, milyonlarca ayrı tarz ve vaziyette canlı ve cesedli olarak bulundurabilir. Bu mes’ele, hem aklen, hem de kudret-i İlâhiyye cihetinde gâyet derecede ma’kûl ve kolay ve o nihâyetsiz saâdet diyârı olan Cennet’e tam münâsib ve lâyıktır. Kezâ O Kadîr-i Mutlak, bütün insanların şeklini ve suretini bir tek hava zerresinde yerleştirmiştir. Bu dünyada cismâniyet, nûrsuzdur. Cennet’te ise, o cismâniyet, aynı rûh gibi nûrlanır, canlanır, kuvvetlenir.

(Yoksa hikmet ve adâlet ve rahmetine zıd bir hâlet olur ki; hiç bir cihetle O’nun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adâletine uygun değildir, kâbil-i tevfîk olamaz.) Müellif (ra), bu cümlesinde şâyet Cenâb-ı Hak, sadece rûha mükâfât verip cesedi mükâfâttan mahrûm bıraksa; bunun hikmet, adâlet ve rahmet-i İlâhiyye ile bağdaşmadığını; bu üç sıfâta zıd olduğunu ve bu üç sıfâtın cemâl ve kemâl-i ma’nevîsine münâsib düşmediğini ifade ediyor. Zîrâ burada ibâdet eden; namâz kılan; oruç tutan; kendisinde bulunan âletlerle kâinâtın hakîkatini keşfeden ruh ve cesed beraberdir; keza bütün nimet ve san’at-ı Rabbaniyyeyi tadan, tartan, değer biçen, tanıyan, bilen, anlayan ruh ve cesed beraberdir. Hem şu kâinâtın perdesi arkasındaki esmâ-i İlâhiyye’yi keşfedip anlayan, yalnız mücerred rûh değil; ruh ve cesed beraberdir. Demek O Rahmân-ı Âdil, sadece rûha mükâfât verip cesede mükâfât vermezse; bu hâl, zulüm olur ve hiçbir surette O’nun rahmet ve adâlet ve hikmeti buna müsâade etmez. O halde Hakîm, Âdil ve Rahîm olan O Zat-ı Akdes, rûhun mükâfâtını verdiği gibi; cesedin de mükâfâtını verecektir. İkisi, ibâdette beraber olduğu

 

Seite 275

METİN

ve muâmele-i zevciye ise, bekâ-yı nev’î içindir ki; şu âlemde birer esâs olmuşlar.

ŞERH

ebedidir. Beka-i şahsî için yemek ve içmeye muhtaç değildir. Dolayısıyla cisme ihtiyacı yoktur. Öyle ise, haşir, cismanî değil, ruhanidir. Cennet’teki lezaiz dahi cismani değil, manevi ve ruhanidir.” diyorlar.

(ve muâmele-i zevciye ise, bekâ-yı nev’î içindir ki; şu âlemde birer esâs olmuşlar.) İnsan, burada evlenir. Peki, Cenâb-ı Hak, evlenmeyi ne için emretmiş? Evlenme hissini ve ihtiyacını, bekâ-yı nev’î için vermiş ve bununla neslin devamını murad etmiştir. Bu, bir kânûndur. Bu kânûn, hayvânlarda da geçerlidir. Peki, bu kadar zahmet, ne içindir? Bekâ-yı nev’î içindir. Zîrâ evlenmek ve muâmele-i zevciye olmazsa, nesil kesilir. Fakat Ellah, insanları bu ağır yük ve zahmetin altına koyarken; o evlenmede ve muâmele-i zevciyede bir lezzet ihsân eder ki; o lezzet, muaccel bir ücrettir. Müellif (ra) Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Hattâ bütün hayvanatın şehadetiyle ve izdivac eden nebatatın tasdikiyle sabittir ki; izdivacın hikmeti ve gayesi, tenasüldür. Kaza-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyedir.”1

“Madem Cennet’te nev’in bekası vardır. Bu sebeble evlenmeye ihtiyaç yoktur. Hem Cennet’te tevellüd de yoktur. Öyle ise, haşir, cismanî değil, ruhanidir. Cennet’teki lezaiz dahi cismani değil, manevi ve ruhanidir.” diyorlar.

Demek Ellah, insanı bu dünyaya gönderirken; iki vazîfe ile tavzîf ediyor:

Biri: Bekâ-yı şahsî için ona, yemeğe karşı fıtrî bir ihtiyac-ı zaruri verir. O vazifeyi ifa etmek için de o yeme ve içmenin içine bir lezzet koyar ki; bu, muaccel bir ücrettir.

Diğeri: Bekâ-yı nev’î için ona, evlenmeye karşı fıtrî bir ihtiyac-ı zaruri verir. O vazîfeyi îfâ etmek için de o evliliğin içine bir lezzet koyar ki; bu da muaccel bir ücrettir. İşte bu hikmete binaendir ki; bekâ-yı şahsî için yemek ve içmek, bekâ-yı nev’î için de evlenmek, bu dünya hayâtında esâs olmuştur.

 


[1]  Sözler, 25. Söz, 1. Şule, 3. Şua, 2. Cilve, 2. Esas, s. 409.

Seite 276

METİN

ve muâmele-i zevciye ise, bekâ-yı nev’î içindir ki; şu âlemde birer esâs olmuşlar.

ŞERH

ebedidir. Beka-i şahsî için yemek ve içmeye muhtaç değildir. Dolayısıyla cisme ihtiyacı yoktur. Öyle ise, haşir, cismanî değil, ruhanidir. Cennet’teki lezaiz dahi cismani değil, manevi ve ruhanidir.” diyorlar.

(ve muâmele-i zevciye ise, bekâ-yı nev’î içindir ki; şu âlemde birer esâs olmuşlar.) İnsan, burada evlenir. Peki, Cenâb-ı Hak, evlenmeyi ne için emretmiş? Evlenme hissini ve ihtiyacını, bekâ-yı nev’î için vermiş ve bununla neslin devamını murad etmiştir. Bu, bir kânûndur. Bu kânûn, hayvânlarda da geçerlidir. Peki, bu kadar zahmet, ne içindir? Bekâ-yı nev’î içindir. Zîrâ evlenmek ve muâmele-i zevciye olmazsa, nesil kesilir. Fakat Ellah, insanları bu ağır yük ve zahmetin altına koyarken; o evlenmede ve muâmele-i zevciyede bir lezzet ihsân eder ki; o lezzet, muaccel bir ücrettir. Müellif (ra) Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Hattâ bütün hayvanatın şehadetiyle ve izdivac eden nebatatın tasdikiyle sabittir ki; izdivacın hikmeti ve gayesi, tenasüldür. Kaza-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyedir.”1

“Madem Cennet’te nev’in bekası vardır. Bu sebeble evlenmeye ihtiyaç yoktur. Hem Cennet’te tevellüd de yoktur. Öyle ise, haşir, cismanî değil, ruhanidir. Cennet’teki lezaiz dahi cismani değil, manevi ve ruhanidir.” diyorlar.

Demek Ellah, insanı bu dünyaya gönderirken; iki vazîfe ile tavzîf ediyor:

Biri: Bekâ-yı şahsî için ona, yemeğe karşı fıtrî bir ihtiyac-ı zaruri verir. O vazifeyi ifa etmek için de o yeme ve içmenin içine bir lezzet koyar ki; bu, muaccel bir ücrettir.

Diğeri: Bekâ-yı nev’î için ona, evlenmeye karşı fıtrî bir ihtiyac-ı zaruri verir. O vazîfeyi îfâ etmek için de o evliliğin içine bir lezzet koyar ki; bu da muaccel bir ücrettir. İşte bu hikmete binaendir ki; bekâ-yı şahsî için yemek ve içmek, bekâ-yı nev’î için de evlenmek, bu dünya hayâtında esâs olmuştur.

 


[1]  Sözler, 25. Söz, 1. Şule, 3. Şua, 2. Cilve, 2. Esas, s. 409.

Seite 277

METİN

Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde, şunlara ihtiyâc yoktur. Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?

Elcevab: Evvelâ, şu âlemde cism-i zîhayâtın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârıfın müvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemâle kadar vâridât çoktur; ondan sonra masârıf ziyâdeleşir, müvâzene kaybolur, o da ölür. Âlem-i ebediyette ise; zerrât-ı cisim sabit kalıp

ŞERH

(Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde, şunlara ihtiyâc yoktur.) Ammâ âlem-i ebediyyet ve âlem-i âhirete gelince; orada cisme, beka-i nev’ için evlenmeye, beka-i şahsî için yeme ve içmeye ihtiyâc yoktur. Madem hakîkat budur ve âlem-i bekâda durum, bundan ibârettir. Öyle ise, bu maddî ve cismânî lezâiz, (Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?) Dünyadaki yeme ve içme, bekâ-yı şahsî içindir; hem evlenmek, bekâ-yı nev’î ve neslin devamı içindir. Hâlbuki Cennet’te ne yemek-içmek, ihtiyâctan ileri geliyor; ne de muâmele-i zevciye, neslin devamı içindir. Neden Kur’ân-ı Kerim ve Ehâdîs-i Nebeviyye, bu iki maddî ve cismânî lezzeti, yemek-içmek ve evlenmeyi, Cennet’in en büyük lezzetleri sırasında ta’dâd etmiş; bu konuda pek çok tasrîhât ve tavsîfât vermiştir?

Müellif (ra), bu iki şıklı suale şöyle cevab veriyor:

(Elcevab: Evvelâ, şu âlemde cism-i zîhayâtın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârıfın müvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemâle kadar vâridât çoktur;) Sinn-i kemâl kırktır; bu yaşa kadar gelir fazladır. (ondan sonra masârıf ziyâdeleşir, müvâzene kaybolur, o da ölür.) Kırktan sonra iş, tersine döner. Vâridat azalır, mesârif ise artar Bu sebeble insan, ölüme mahkûm olur.

Demek bu dünyada, kırk yaşına kadar insan vücûdunun geliri fazladır; kırk yaşından sonra ise, bu vücûdun gideri fazla oluyor. Hâl böyle olunca, gelir ve gider, birbirini dengeleyemiyor. Neticede insan, gençliğinde varidat fazla olduğundan büyüyor, yaşlılığında ise sarfiyat fazla olduğundan ihtiyarlığa ve ölüme mahkûm oluyor.

(Âlem-i ebediyette ise; zerrât-ı cisim sabit kalıp) Cennet’te ise, cism-i insaniyi teşkil eden zerrat sabit olduğundan; beden-i insanî, sabit kalıyor.

 

Seite 278

METİN

Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde, şunlara ihtiyâc yoktur. Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?

Elcevab: Evvelâ, şu âlemde cism-i zîhayâtın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârıfın müvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemâle kadar vâridât çoktur; ondan sonra masârıf ziyâdeleşir, müvâzene kaybolur, o da ölür. Âlem-i ebediyette ise; zerrât-ı cisim sabit kalıp

ŞERH

(Âlem-i ebediyette ve âlem-i uhrevîde, şunlara ihtiyâc yoktur.) Ammâ âlem-i ebediyyet ve âlem-i âhirete gelince; orada cisme, beka-i nev’ için evlenmeye, beka-i şahsî için yeme ve içmeye ihtiyâc yoktur. Madem hakîkat budur ve âlem-i bekâda durum, bundan ibârettir. Öyle ise, bu maddî ve cismânî lezâiz, (Neden Cennet’in en büyük lezâizi sırasına geçmişler?) Dünyadaki yeme ve içme, bekâ-yı şahsî içindir; hem evlenmek, bekâ-yı nev’î ve neslin devamı içindir. Hâlbuki Cennet’te ne yemek-içmek, ihtiyâctan ileri geliyor; ne de muâmele-i zevciye, neslin devamı içindir. Neden Kur’ân-ı Kerim ve Ehâdîs-i Nebeviyye, bu iki maddî ve cismânî lezzeti, yemek-içmek ve evlenmeyi, Cennet’in en büyük lezzetleri sırasında ta’dâd etmiş; bu konuda pek çok tasrîhât ve tavsîfât vermiştir?

Müellif (ra), bu iki şıklı suale şöyle cevab veriyor:

(Elcevab: Evvelâ, şu âlemde cism-i zîhayâtın inkırâza ve mevte mahkûmiyeti ise, vâridât ve masârıfın müvâzenesizliğindendir. Çocukluktan sinn-i kemâle kadar vâridât çoktur;) Sinn-i kemâl kırktır; bu yaşa kadar gelir fazladır. (ondan sonra masârıf ziyâdeleşir, müvâzene kaybolur, o da ölür.) Kırktan sonra iş, tersine döner. Vâridat azalır, mesârif ise artar Bu sebeble insan, ölüme mahkûm olur.

Demek bu dünyada, kırk yaşına kadar insan vücûdunun geliri fazladır; kırk yaşından sonra ise, bu vücûdun gideri fazla oluyor. Hâl böyle olunca, gelir ve gider, birbirini dengeleyemiyor. Neticede insan, gençliğinde varidat fazla olduğundan büyüyor, yaşlılığında ise sarfiyat fazla olduğundan ihtiyarlığa ve ölüme mahkûm oluyor.

(Âlem-i ebediyette ise; zerrât-ı cisim sabit kalıp) Cennet’te ise, cism-i insaniyi teşkil eden zerrat sabit olduğundan; beden-i insanî, sabit kalıyor.

 

Seite 279

METİN

veyahut müvâzene sabit kalır Hâşiye

Hâşiye Şu dünyada cism-i insanî ve hayvanî, zerrat için güya bir misafirhane, bir kışla, bir mekteb hükmündedir ki; camid zerreler ona girerler, hayatdar olan âlem-i bekaya zerrat olmak için liyakat kesbederler, çıkarlar. Âhirette ise اِنَّ الدَّارَ اْلآخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ sırrınca, nur-u hayat orada âmmdır. Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o talimat ve talime lüzum yoktur. Zerreler demirbaş olarak sabit kalabilirler.

ŞERH

(veyahut müvâzene sabit kalır1Haşiye,

 


[1] Haşiye (Şu dünyada cism-i insânî) insanların vücûdu (ve hayvanî,) ve hayvânların vücûdu, (zerrât için) bütün âlemdeki zerreler için, (güyâ bir misâfirhâne,)dir. Yani, şu insân ve hayvân vücûdu, bütün zerrât-ı âlem için, bir cihette bir misâfirhânedir. Bütün zerrât da vatan-ı aslîleri olan dâr-ı âhirete geçmek için, birer misâfirdir. Diğer bir cihette bu dünyada insan ve hayvanların vücudu (bir kışla,)dır. Zerrât, o kışlaya girip, ta’lîm ve ta’lîmât görür. Mücâdele ve mücâhedesini itmâm eder. Bir başka cihette ise, bu dünyada insan ve hayvanların vücudu (bir mekteb)dir. Zerrât, o mektebte ders alır. Ders süresi bitip ilim ve ma’rifette tekâmül edince de diplomasını alır; evine, vatanına gider. Demek şu dünyada insan ve hayvanların vücudu, zerrat için bir cihette bir misafirhane, bir cihette bir kışla, bir cihette bir mekteb (hükmündedir ki; câmid zerreler) dışarıdan gelip, (ona) o insân ve hayvân vücûduna, cismine (girerler, hayâtdâr olan âlem-i bekâya zerrât olmak için liyâkat kesbederler, çıkarlar.) Ebedî âlemde her şey, hayât sâhibidir. Burada vücûdumuza giren zerrât ise, câmiddir, cansızdır, hayât sâhibi değildir. Ancak zerrât, zîhayâtın vücûduna, bâ-husûs insân vücûduna girince; tekâmül ve terakkî eder; hayât sâhibi olur.  ki; Cennet’e lâyık bir vaz’iyyete gelsin. İşte bu tekâmül ve terakkî netîcesinde zerrât, Cennet’e liyâkat kesb etmek için, devâmlı bir sûrette insân ve hayvân vücûduna girerler, çıkarlar.

Zerratbedeniyye, evvela güneş, hava, su, toprak unsurları halinde âlemde dağınık iken nebatatın vücuduna, nebatat hayvanatın vücuduna, hayvanlar da insanların vücuduna girerler. Bir kısım zerrat böyle rızık yoluyla gelir. Bir kısmı da hava ve güneş gibi doğrudan doğruya gelir. İnsan bedeni, adeta bir misafirhane, bir kışla, bir mekteb hükmündedir. Zerrat-ı âlem, Cenab-ı Hak tarafından bir misafirhane, bir kışla ve bir mekteb hükmünde olan zihayatın, bahusus insanın vücuduna gönderilip talim ve terbiyeye tabi tutulurlar. Yani ebedî bir âleme liyakat kesbetmek için tedrisat görürler.  tekâmül edip ebedî ve bâkî ve dâimî bir âleme ehil ve lâyık ve oranın demirbaş zerrâtı olsun.

(Âhirette ise; اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ) yani, “(Muhakkak dâr-ı âhiret, sadece hayât yeridir.) Orada cansız bir şey yoktur.Mezkur ayet-i kerimenin (sırrınca, nûr-u hayat orada âmmdır. Nûrlanmak için o seyrüsefere ve o ta’lîmât ve ta’lîme lüzûm yoktur. Zerreler, demirbaş olarak sâbit kalabilirler.)

Suâl: “Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o ta’lîmât ve ta’lîme lüzûm yoktur. Zerreler, demirbaş olarak sâbit kalabilirler.” cümlesinde geçen sâbit kalabilirler” tabiri, neyi ifade ediyor?

Seite 280

METİN

veyahut müvâzene sabit kalır Hâşiye

Hâşiye Şu dünyada cism-i insanî ve hayvanî, zerrat için güya bir misafirhane, bir kışla, bir mekteb hükmündedir ki; camid zerreler ona girerler, hayatdar olan âlem-i bekaya zerrat olmak için liyakat kesbederler, çıkarlar. Âhirette ise اِنَّ الدَّارَ اْلآخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ sırrınca, nur-u hayat orada âmmdır. Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o talimat ve talime lüzum yoktur. Zerreler demirbaş olarak sabit kalabilirler.

ŞERH

(veyahut müvâzene sabit kalır1Haşiye,

 


[1] Haşiye (Şu dünyada cism-i insânî) insanların vücûdu (ve hayvanî,) ve hayvânların vücûdu, (zerrât için) bütün âlemdeki zerreler için, (güyâ bir misâfirhâne,)dir. Yani, şu insân ve hayvân vücûdu, bütün zerrât-ı âlem için, bir cihette bir misâfirhânedir. Bütün zerrât da vatan-ı aslîleri olan dâr-ı âhirete geçmek için, birer misâfirdir. Diğer bir cihette bu dünyada insan ve hayvanların vücudu (bir kışla,)dır. Zerrât, o kışlaya girip, ta’lîm ve ta’lîmât görür. Mücâdele ve mücâhedesini itmâm eder. Bir başka cihette ise, bu dünyada insan ve hayvanların vücudu (bir mekteb)dir. Zerrât, o mektebte ders alır. Ders süresi bitip ilim ve ma’rifette tekâmül edince de diplomasını alır; evine, vatanına gider. Demek şu dünyada insan ve hayvanların vücudu, zerrat için bir cihette bir misafirhane, bir cihette bir kışla, bir cihette bir mekteb (hükmündedir ki; câmid zerreler) dışarıdan gelip, (ona) o insân ve hayvân vücûduna, cismine (girerler, hayâtdâr olan âlem-i bekâya zerrât olmak için liyâkat kesbederler, çıkarlar.) Ebedî âlemde her şey, hayât sâhibidir. Burada vücûdumuza giren zerrât ise, câmiddir, cansızdır, hayât sâhibi değildir. Ancak zerrât, zîhayâtın vücûduna, bâ-husûs insân vücûduna girince; tekâmül ve terakkî eder; hayât sâhibi olur.  ki; Cennet’e lâyık bir vaz’iyyete gelsin. İşte bu tekâmül ve terakkî netîcesinde zerrât, Cennet’e liyâkat kesb etmek için, devâmlı bir sûrette insân ve hayvân vücûduna girerler, çıkarlar.

Zerratbedeniyye, evvela güneş, hava, su, toprak unsurları halinde âlemde dağınık iken nebatatın vücuduna, nebatat hayvanatın vücuduna, hayvanlar da insanların vücuduna girerler. Bir kısım zerrat böyle rızık yoluyla gelir. Bir kısmı da hava ve güneş gibi doğrudan doğruya gelir. İnsan bedeni, adeta bir misafirhane, bir kışla, bir mekteb hükmündedir. Zerrat-ı âlem, Cenab-ı Hak tarafından bir misafirhane, bir kışla ve bir mekteb hükmünde olan zihayatın, bahusus insanın vücuduna gönderilip talim ve terbiyeye tabi tutulurlar. Yani ebedî bir âleme liyakat kesbetmek için tedrisat görürler.  tekâmül edip ebedî ve bâkî ve dâimî bir âleme ehil ve lâyık ve oranın demirbaş zerrâtı olsun.

(Âhirette ise; اِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ) yani, “(Muhakkak dâr-ı âhiret, sadece hayât yeridir.) Orada cansız bir şey yoktur.Mezkur ayet-i kerimenin (sırrınca, nûr-u hayat orada âmmdır. Nûrlanmak için o seyrüsefere ve o ta’lîmât ve ta’lîme lüzûm yoktur. Zerreler, demirbaş olarak sâbit kalabilirler.)

Suâl: “Nurlanmak için o seyr ü sefere ve o ta’lîmât ve ta’lîme lüzûm yoktur. Zerreler, demirbaş olarak sâbit kalabilirler.” cümlesinde geçen sâbit kalabilirler” tabiri, neyi ifade ediyor?

Seite 281

ŞERH

______________________

Hakiki mü’min odur ki; bir cihette kâinattaki herbir faaliyette tecelliyat-ı esma-i İlahiyeyi görür; diğer bir cihette ise bu âlemi ebedi bir âlemin fabrikası, kışlası, talimgahı, mektebi, misafirhanesi olarak görür. Zerrat-ı alemin burada tahavvül edip oraya doğru gittiğini anlar. Amel-i salih işlemek suretiyle o da iradesiyle dar-ı ahirete hazırlanır, camid ve cansız zerrattan geri kalmaz.

Dâr-ı âhirette, -şu dünyadaki gibi- zerrâtın seyâhat ederek ta’lîm ve terbiye ve terakkî ve tekâmülüne ihtiyâc ve lüzûm yoktur. Çünkü orası, tekâmül kânûnuna tâbi’ tutulan bir memleket değildir; belki o dâr-ı saâdet ve bekâ, sırr-ı imtihân için tekâmül kânûnuna tâbi’ tutulan şu âlemin netîcesidir ve zerrâtın mükâfât yeridir. Bu dünya ise, zerrâtın ta’lîmgâh ve cevelangâhıdır.

İşte bu sırr-ı imtihân tahakkuk etsin diye, tâ âlemin ilk yaradılışından i’tibâren zerrât, بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ diyerek hareket etmiş; emr-i Rabbânî’yi, ale’l-acele yerine getirmek için, bu seyr u seyâhatına başlamış; bugüne kadar bu ordu-yu İlâhî, halden hâle tavırdan tavra geçerek pek çok vücûd ve cism-i mevcûdâtta vazîfe yapmıştır. Kıyâmete kadar da bu icrâat ve fa’âliyyeti, durmadan devam edecektir. Bundan dolayı yerden, göklerden ve âlemin her tarafından ve köşesinden zerreler gelir, toplanır; hangi vücûda ve cisme girmek ve orada vazîfe yapmak için, ta’lîmât almış ise, o vücûd ve cisme girer, orada çalışır; oradan ayrılma vakti gelince de ayrılıp başka bir yere ve vücûda gider; bu sefer orada çalışmaya başlar ve hâkezâ kıyâs edilsin. Demek bu âlem, zerrâtın bir misâfirhânesi, bir kışlası, bir mektebi, bir dershanesi, bir medresesidir.

İşte bir gün gelecek, bu zerrâtın imtihânı bitecek; bunlar, me’mûriyetten azl edilecek; mükâfâtlarını almak için, dâr-ı bekâya ve Cennet’e girecek; orada canlı olacak; oranın demirbaşı olup sabit kalacaktır. Evet, Cennet’te her şey sabittir. Artık orada seyr u seyâhate, bir kışlaya girmeye, bir yerde çalışmaya, bir mektebte okumaya ve tekâmül etmeye ihtiyâc yoktur; gerek de yoktur.

Netîce-i kelâm: Rahmân isminin tecellîsiyle, bütün zerrât-ı âlem, vücûd-u insâna âşık olmuş. İnsân da Hayy ve Kayyûm isimlerinin tecellîsine mazhar olmuş. Sanki bütün âlem, zerreden Arş’a kadar o vücûd-u insâna hâdim olmuştur. Âlemin her tarafından gelen zerrât, bu vücûd denizine akıyor ve çalıştığı uzuv ve organda, sanki senelerce başka bir yerde ta’lîm ve terbiye görmüş gibi bir ma’rifet ve ilim ve mahâret ile vazîfe yapar. Meselâ; akla giren zerre, şuûrlu olur. Göze giren zerre, hemen izn-i İlâhî ile görmeye; kulağa giren zerre, hemen işitmeye başlar ve hâkezâ kıyâs edilsin. Zerrâtın, en büyük ve en yüksek ta’lîm ve ta’lîmât, tekâmül ve terakkî yeri, vücûd-u insândır. Zîrâ şu dünyada en yüksek hayât mertebesi, “insân ve iman hayât mertebeleri”dir. Hem bu akım ve giriş ve çıkış, kıyâmete kadar devam eder.

Demek vücûd-u insân, bütün esmâ-i İlâhiyeye ayine ve bütün âlemin hülâsası olduğu için, oraya giren zerrât, hayât ile nûrlanır ve terakkî edip kemâlini bulur.

İşte zerrâtın bu hummâlı harekât ve faaliyyeti, Cennet’e ve ebedî âleme lâyık zerrât olmak ve oranın demirbaş zerrâtı olmak içindir. Böylece vücûd-u insân, orada ta’lîm ve ta’lîmât yeri olmaktan kurtulur; şu hayâtın meşakkat ve külfetinden âzâde olur.

 

Seite 282

ŞERH

______________________

Hakiki mü’min odur ki; bir cihette kâinattaki herbir faaliyette tecelliyat-ı esma-i İlahiyeyi görür; diğer bir cihette ise bu âlemi ebedi bir âlemin fabrikası, kışlası, talimgahı, mektebi, misafirhanesi olarak görür. Zerrat-ı alemin burada tahavvül edip oraya doğru gittiğini anlar. Amel-i salih işlemek suretiyle o da iradesiyle dar-ı ahirete hazırlanır, camid ve cansız zerrattan geri kalmaz.

Dâr-ı âhirette, -şu dünyadaki gibi- zerrâtın seyâhat ederek ta’lîm ve terbiye ve terakkî ve tekâmülüne ihtiyâc ve lüzûm yoktur. Çünkü orası, tekâmül kânûnuna tâbi’ tutulan bir memleket değildir; belki o dâr-ı saâdet ve bekâ, sırr-ı imtihân için tekâmül kânûnuna tâbi’ tutulan şu âlemin netîcesidir ve zerrâtın mükâfât yeridir. Bu dünya ise, zerrâtın ta’lîmgâh ve cevelangâhıdır.

İşte bu sırr-ı imtihân tahakkuk etsin diye, tâ âlemin ilk yaradılışından i’tibâren zerrât, بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ diyerek hareket etmiş; emr-i Rabbânî’yi, ale’l-acele yerine getirmek için, bu seyr u seyâhatına başlamış; bugüne kadar bu ordu-yu İlâhî, halden hâle tavırdan tavra geçerek pek çok vücûd ve cism-i mevcûdâtta vazîfe yapmıştır. Kıyâmete kadar da bu icrâat ve fa’âliyyeti, durmadan devam edecektir. Bundan dolayı yerden, göklerden ve âlemin her tarafından ve köşesinden zerreler gelir, toplanır; hangi vücûda ve cisme girmek ve orada vazîfe yapmak için, ta’lîmât almış ise, o vücûd ve cisme girer, orada çalışır; oradan ayrılma vakti gelince de ayrılıp başka bir yere ve vücûda gider; bu sefer orada çalışmaya başlar ve hâkezâ kıyâs edilsin. Demek bu âlem, zerrâtın bir misâfirhânesi, bir kışlası, bir mektebi, bir dershanesi, bir medresesidir.

İşte bir gün gelecek, bu zerrâtın imtihânı bitecek; bunlar, me’mûriyetten azl edilecek; mükâfâtlarını almak için, dâr-ı bekâya ve Cennet’e girecek; orada canlı olacak; oranın demirbaşı olup sabit kalacaktır. Evet, Cennet’te her şey sabittir. Artık orada seyr u seyâhate, bir kışlaya girmeye, bir yerde çalışmaya, bir mektebte okumaya ve tekâmül etmeye ihtiyâc yoktur; gerek de yoktur.

Netîce-i kelâm: Rahmân isminin tecellîsiyle, bütün zerrât-ı âlem, vücûd-u insâna âşık olmuş. İnsân da Hayy ve Kayyûm isimlerinin tecellîsine mazhar olmuş. Sanki bütün âlem, zerreden Arş’a kadar o vücûd-u insâna hâdim olmuştur. Âlemin her tarafından gelen zerrât, bu vücûd denizine akıyor ve çalıştığı uzuv ve organda, sanki senelerce başka bir yerde ta’lîm ve terbiye görmüş gibi bir ma’rifet ve ilim ve mahâret ile vazîfe yapar. Meselâ; akla giren zerre, şuûrlu olur. Göze giren zerre, hemen izn-i İlâhî ile görmeye; kulağa giren zerre, hemen işitmeye başlar ve hâkezâ kıyâs edilsin. Zerrâtın, en büyük ve en yüksek ta’lîm ve ta’lîmât, tekâmül ve terakkî yeri, vücûd-u insândır. Zîrâ şu dünyada en yüksek hayât mertebesi, “insân ve iman hayât mertebeleri”dir. Hem bu akım ve giriş ve çıkış, kıyâmete kadar devam eder.

Demek vücûd-u insân, bütün esmâ-i İlâhiyeye ayine ve bütün âlemin hülâsası olduğu için, oraya giren zerrât, hayât ile nûrlanır ve terakkî edip kemâlini bulur.

İşte zerrâtın bu hummâlı harekât ve faaliyyeti, Cennet’e ve ebedî âleme lâyık zerrât olmak ve oranın demirbaş zerrâtı olmak içindir. Böylece vücûd-u insân, orada ta’lîm ve ta’lîmât yeri olmaktan kurtulur; şu hayâtın meşakkat ve külfetinden âzâde olur.

 

Seite 283

METİN

vâridat ile masarıf müvazenettedir. Devr-i daimî gibi cism-i zîhayat; telezzüzat için, hayat-ı cismaniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.

ŞERH

vâridât ile masârıf müvâzenettedir.) Vâridât ve sarfiyyât, birbirini dengelediğinden; beden-i insanî, sabit kalıyor. Cennet’te vâridât ve mesârif dengede veya zerrat sabit olduğundan ve orada esbâb-ı inkırâz, mevcûd olmadığından vücûd-u insanî, sabit olur.

Demek burada iki ihtimâl vardır: Ya diyeceğiz ki; zerrât sabittir; ya da gelir-gider, devamlı birbirini karşılar; denge bozulmuyor. Cennet’te yemek ve içmekten hâsıl olan fuzûliyât, küçük ve büyük abdeste çıkmakla değil; ter cinsinden dışarı atılıyor. O çıkan ter de misk u anber gibi güzel bir koku veriyor; hiçbir kötü koku vermiyor. (Devr-i dâimî gibi cism-i zîhayât; telezzüzât için, hayât-ı cismâniyye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.) Cennet’te, aynı bu cismâniyet çalışıyor. Ehl-i Cennet, ihtiyaçtan dolayı değil telezzüz için yer ve içer. Bununla beraber ya zerrat-ı cisim sabit olduğundan veya gelir-gider, birbirini dengelediğinden insan ihtiyarlığa ve ölüme mahkûm olmuyor, ebedi kalıyor.

Nefha-i Ûlâ’da, yani Hazret-i İsrâfîl (as)’ın harâbiyyet-i âlem için birinci defa sura üfürmesi zamanında bütün âlem, hatta acbu’z-zeneb (zerrat-ı esâsiye ve ecza-i asliye) dâhil her şey fenaya gider. Yani ademe gitmez, yok olmaz, daire-i kudretten daire-i ilme geçer.

Nefha-i Uhrâ’da, yani Hazret-i İsrâfîl (as)’ın tamir-i âlem için ikinci defa sura üfürmesi zamanında ise; her şey yeniden inşa olur. İnsan bedeninin inşa ve ihyası için teşkil olunacak zerrat hakkında ulema ihtilaf etmiştir:

Bir kısım ulema der ki: insan bedeninin teşekkülü için hem zerrat-ı zâide, hem de zerrat-ı esasiye beraber iâde olunur. Ehl-i Cehennem’in ecsâmının büyüklüğünü ifade eden hadîs-i şerifler, zerrat-ı zâidenin de iâde olunacağına işâret eder. Keza cünüb iken, tırnakları, saçları ve kılları kesmenin mekrûh olması ve bedenden ayrılan her bir cüz’ün bir yere gömülmesinin sünnet olması, haşirde zerrat-ı zâidenin de zerrat-ı asliyye ile beraber iâde olunacağına işâret eder. Bu görüş, zâhiri nazara göredir.

 

Seite 284

METİN

vâridat ile masarıf müvazenettedir. Devr-i daimî gibi cism-i zîhayat; telezzüzat için, hayat-ı cismaniye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.

ŞERH

vâridât ile masârıf müvâzenettedir.) Vâridât ve sarfiyyât, birbirini dengelediğinden; beden-i insanî, sabit kalıyor. Cennet’te vâridât ve mesârif dengede veya zerrat sabit olduğundan ve orada esbâb-ı inkırâz, mevcûd olmadığından vücûd-u insanî, sabit olur.

Demek burada iki ihtimâl vardır: Ya diyeceğiz ki; zerrât sabittir; ya da gelir-gider, devamlı birbirini karşılar; denge bozulmuyor. Cennet’te yemek ve içmekten hâsıl olan fuzûliyât, küçük ve büyük abdeste çıkmakla değil; ter cinsinden dışarı atılıyor. O çıkan ter de misk u anber gibi güzel bir koku veriyor; hiçbir kötü koku vermiyor. (Devr-i dâimî gibi cism-i zîhayât; telezzüzât için, hayât-ı cismâniyye tezgâhının işlettirilmesiyle beraber ebedîleşir.) Cennet’te, aynı bu cismâniyet çalışıyor. Ehl-i Cennet, ihtiyaçtan dolayı değil telezzüz için yer ve içer. Bununla beraber ya zerrat-ı cisim sabit olduğundan veya gelir-gider, birbirini dengelediğinden insan ihtiyarlığa ve ölüme mahkûm olmuyor, ebedi kalıyor.

Nefha-i Ûlâ’da, yani Hazret-i İsrâfîl (as)’ın harâbiyyet-i âlem için birinci defa sura üfürmesi zamanında bütün âlem, hatta acbu’z-zeneb (zerrat-ı esâsiye ve ecza-i asliye) dâhil her şey fenaya gider. Yani ademe gitmez, yok olmaz, daire-i kudretten daire-i ilme geçer.

Nefha-i Uhrâ’da, yani Hazret-i İsrâfîl (as)’ın tamir-i âlem için ikinci defa sura üfürmesi zamanında ise; her şey yeniden inşa olur. İnsan bedeninin inşa ve ihyası için teşkil olunacak zerrat hakkında ulema ihtilaf etmiştir:

Bir kısım ulema der ki: insan bedeninin teşekkülü için hem zerrat-ı zâide, hem de zerrat-ı esasiye beraber iâde olunur. Ehl-i Cehennem’in ecsâmının büyüklüğünü ifade eden hadîs-i şerifler, zerrat-ı zâidenin de iâde olunacağına işâret eder. Keza cünüb iken, tırnakları, saçları ve kılları kesmenin mekrûh olması ve bedenden ayrılan her bir cüz’ün bir yere gömülmesinin sünnet olması, haşirde zerrat-ı zâidenin de zerrat-ı asliyye ile beraber iâde olunacağına işâret eder. Bu görüş, zâhiri nazara göredir.

 

Seite 285

METİN

Madem bu dâr-ı elemde, bu kadar acîb ve ayrı ayrı lezzetlere medâr; ekl ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saâdet olan Cennet'te o lezzetler; o kadar ulvî bir suret alıp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyâcı dahî uhrevî bir hoş iştihâ suretinde ilâve ederek, Cennet'e lâyık ve ebediyete münasib, en câmi' hayatdar bir maden-i lezzet olur.

ŞERH

içmek içindir.” diyorlar. Halbuki doğru olanı, “Yemek-içmek, yaşamak içindir.” Bekâ-i nev’î ise, muâmele-i zevciyeyi tevlîd ediyor; hâşâ şehvet-i insaniyeyi teskîn ve tatmîn ediyor. Hakîm-i Mutlak, insanın, bu iki vazîfeyi îfâ etmesi ve bunlardan usanmaması için de bunların içine bir lezzet-i muaccele bırakmıştır. Bu lezzet, dünyevî bir ücrettir. Bu mes’elenin zâhir kısmına ve insanın, bu iki noktaya olan fıtrî ihtiyâcına bakıldığında; sanki insan, yemek ve içmek ve evlenmek için yaratılmıştır. Hâlbuki esâsında insan, yalnız ibâdet için yaratılmıştır.

(Madem bu dâr-ı elemde, bu kadar acîb ve ayrı ayrı lezzetlere medâr; ekl) ve şürb (ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saâdet olan Cennet'te o lezzetler; o kadar ulvî bir suret alıp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de) Cenâb-ı Hak, insanı, bu dünyada bir vazîfe ile tavzîf etmiş, çalıştırmış. Bu çalışmanın mukâbilinde de ona bir ücret takdîr etmiştir. İşte bu ücreti de (lezzet olarak ona) Cennet’teki lezzetlere (katarak ve dünyevî ihtiyâcı dahî uhrevî bir hoş iştihâ suretinde ilâve ederek,) insan bu dünyada beka-i şahsî için ekl ve şürbe; beka-i nev’i için de evlenmeye muhtaçtır. Cennet’te ise böyle bir ihtiyaç yoktur. Dünyadaki bu ihtiyaç, ahirette iştiha suretine inkilab eder, bu da ayrı bir lezzet olur.

Dünyada, bu zevk ve lezzeti, bir ücret-i muaccele olarak veriyor; âhirette ise, sadece mükâfât olarak veriyor. (Cennet'e lâyık ve ebediyete münasib, en câmi' hayatdar bir maden-i lezzet olur.)

Peki, madem elemli, ezici, zahmetli, belâlı, geçici, fânî, zâil, zevk ve lezzet ve saâdet noktasında pek kusûrlu ve noksan olan şu dünyada; yemek ve içmek ve evlenmek, bu kadar yüksek zevk ve lezzetleri ihtivâ ediyorsa; neden sürûrlu, ferâhlı, rahmetli, sıhhatli, bâkî, dâimî, ebedî, zevk ve lezzet ve

 

Seite 286

METİN

Madem bu dâr-ı elemde, bu kadar acîb ve ayrı ayrı lezzetlere medâr; ekl ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saâdet olan Cennet'te o lezzetler; o kadar ulvî bir suret alıp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyâcı dahî uhrevî bir hoş iştihâ suretinde ilâve ederek, Cennet'e lâyık ve ebediyete münasib, en câmi' hayatdar bir maden-i lezzet olur.

ŞERH

içmek içindir.” diyorlar. Halbuki doğru olanı, “Yemek-içmek, yaşamak içindir.” Bekâ-i nev’î ise, muâmele-i zevciyeyi tevlîd ediyor; hâşâ şehvet-i insaniyeyi teskîn ve tatmîn ediyor. Hakîm-i Mutlak, insanın, bu iki vazîfeyi îfâ etmesi ve bunlardan usanmaması için de bunların içine bir lezzet-i muaccele bırakmıştır. Bu lezzet, dünyevî bir ücrettir. Bu mes’elenin zâhir kısmına ve insanın, bu iki noktaya olan fıtrî ihtiyâcına bakıldığında; sanki insan, yemek ve içmek ve evlenmek için yaratılmıştır. Hâlbuki esâsında insan, yalnız ibâdet için yaratılmıştır.

(Madem bu dâr-ı elemde, bu kadar acîb ve ayrı ayrı lezzetlere medâr; ekl) ve şürb (ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saâdet olan Cennet'te o lezzetler; o kadar ulvî bir suret alıp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de) Cenâb-ı Hak, insanı, bu dünyada bir vazîfe ile tavzîf etmiş, çalıştırmış. Bu çalışmanın mukâbilinde de ona bir ücret takdîr etmiştir. İşte bu ücreti de (lezzet olarak ona) Cennet’teki lezzetlere (katarak ve dünyevî ihtiyâcı dahî uhrevî bir hoş iştihâ suretinde ilâve ederek,) insan bu dünyada beka-i şahsî için ekl ve şürbe; beka-i nev’i için de evlenmeye muhtaçtır. Cennet’te ise böyle bir ihtiyaç yoktur. Dünyadaki bu ihtiyaç, ahirette iştiha suretine inkilab eder, bu da ayrı bir lezzet olur.

Dünyada, bu zevk ve lezzeti, bir ücret-i muaccele olarak veriyor; âhirette ise, sadece mükâfât olarak veriyor. (Cennet'e lâyık ve ebediyete münasib, en câmi' hayatdar bir maden-i lezzet olur.)

Peki, madem elemli, ezici, zahmetli, belâlı, geçici, fânî, zâil, zevk ve lezzet ve saâdet noktasında pek kusûrlu ve noksan olan şu dünyada; yemek ve içmek ve evlenmek, bu kadar yüksek zevk ve lezzetleri ihtivâ ediyorsa; neden sürûrlu, ferâhlı, rahmetli, sıhhatli, bâkî, dâimî, ebedî, zevk ve lezzet ve

 

Seite 287

ŞERH

İkincisi: Kesâfetli olan nefs-i insaniyenin, sırr-ı câmiiyyet i’tibâriyle, terbiyeden sonra nasıl bütün letâif-i insaniyenin fevkıne çıktığını ve daha yüksek bir makâm ve mertebeye mazhar olduğunu îzâh etti.

İşte aynen bu iki misâl gibi, cismâniyetin dahî rûhlar üzerinde bir yüksekliği, bir makâmı, bir mertebesi vardır. Buna da şöyle bir misâl getirdi: İnsan, şu âlemde üç noktanın merkezidir:

Birincisi: İnsan, bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesidir.

İkincisi: Şu âlem-i imkânın nümûnesi ve Hülasasıdır.

Üçüncüsü: Âlem-i imkân ve âlem-i vücûb olan esmâ ve sıfât-ı İlâhiyye’yi anlayacak, tanıyacak ve ölçecek anahtarlar külçesidir.

Demek bu insan, câmiiyyeti i’tibâriyle hem hazâin-i rahmeti, hem de esmâ-i İlâhiyye’yi açacak anahtarlar sâhibidir. Hem maddeten ve ma’nen o iki âlemîn nümûnesidir.

İşte bütün bu hârika ve acîb işleri yapan ve yüksek bir kâbiliyyet üzere yaratılan, cismâniyettir; tek başına rûh değildir. Hem madem rûh ve cesed, burada beraber çalışmış, ibâdet etmiş, cihâd etmiştir. Öyle ise, dâr-ı âhirette, rûh ile cesedin beraber mükâfâtlandırılması, adâlet-i İlâhiye’nin iktizâsıdır.

Evet, insan, burada rûh ve cesediyle beraber ibâdet eder; oruç tutar, namâz kılar, kelime-i tevhîdi tekrâr eder, Kur’ân’ı dinler, ilim meclislerinde bulunur. Ehl-i dalâletin düşündüğü gibi; lezzet, yalnız rûha mahsûs değildir. Şâyet cesed ve cismâniyet olmazsa; o lezzet, gâyet nâkıs kalır, tam olmaz ve bu, dûn-himmetliktir.

Hem ehl-i dalâletin bir i’tirâzı da şudur: “Cennet’te, cesede ne ihtiyâc vardır? Zîrâ şu cesed, yeme ve içme ve evlenme vâsıtasıyla daima kirleniyor; bu vâsıtalarla vücûda giren maddeler, fuzûliyyât ve pislik olup dışarı atılıyor; ortalığı kirletiyor. Hâlbuki tertemiz ve nûrânî ve letâfetli olan Cennet’e ve o Cennet hayâtına rûh, daha münâsib ve daha lâyıktır. Zira maddî ve cismânî olan bir hayât, orada necâseti doğurur; temizliği giderir. Demek orada yalnız rûhun lezzeti ve hayâtı vardır; cismânî bir hayât yoktur.”

 

Seite 288

ŞERH

İkincisi: Kesâfetli olan nefs-i insaniyenin, sırr-ı câmiiyyet i’tibâriyle, terbiyeden sonra nasıl bütün letâif-i insaniyenin fevkıne çıktığını ve daha yüksek bir makâm ve mertebeye mazhar olduğunu îzâh etti.

İşte aynen bu iki misâl gibi, cismâniyetin dahî rûhlar üzerinde bir yüksekliği, bir makâmı, bir mertebesi vardır. Buna da şöyle bir misâl getirdi: İnsan, şu âlemde üç noktanın merkezidir:

Birincisi: İnsan, bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesidir.

İkincisi: Şu âlem-i imkânın nümûnesi ve Hülasasıdır.

Üçüncüsü: Âlem-i imkân ve âlem-i vücûb olan esmâ ve sıfât-ı İlâhiyye’yi anlayacak, tanıyacak ve ölçecek anahtarlar külçesidir.

Demek bu insan, câmiiyyeti i’tibâriyle hem hazâin-i rahmeti, hem de esmâ-i İlâhiyye’yi açacak anahtarlar sâhibidir. Hem maddeten ve ma’nen o iki âlemîn nümûnesidir.

İşte bütün bu hârika ve acîb işleri yapan ve yüksek bir kâbiliyyet üzere yaratılan, cismâniyettir; tek başına rûh değildir. Hem madem rûh ve cesed, burada beraber çalışmış, ibâdet etmiş, cihâd etmiştir. Öyle ise, dâr-ı âhirette, rûh ile cesedin beraber mükâfâtlandırılması, adâlet-i İlâhiye’nin iktizâsıdır.

Evet, insan, burada rûh ve cesediyle beraber ibâdet eder; oruç tutar, namâz kılar, kelime-i tevhîdi tekrâr eder, Kur’ân’ı dinler, ilim meclislerinde bulunur. Ehl-i dalâletin düşündüğü gibi; lezzet, yalnız rûha mahsûs değildir. Şâyet cesed ve cismâniyet olmazsa; o lezzet, gâyet nâkıs kalır, tam olmaz ve bu, dûn-himmetliktir.

Hem ehl-i dalâletin bir i’tirâzı da şudur: “Cennet’te, cesede ne ihtiyâc vardır? Zîrâ şu cesed, yeme ve içme ve evlenme vâsıtasıyla daima kirleniyor; bu vâsıtalarla vücûda giren maddeler, fuzûliyyât ve pislik olup dışarı atılıyor; ortalığı kirletiyor. Hâlbuki tertemiz ve nûrânî ve letâfetli olan Cennet’e ve o Cennet hayâtına rûh, daha münâsib ve daha lâyıktır. Zira maddî ve cismânî olan bir hayât, orada necâseti doğurur; temizliği giderir. Demek orada yalnız rûhun lezzeti ve hayâtı vardır; cismânî bir hayât yoktur.”

 

Seite 289

METİN

Evet وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ sırrınca, şu dâr-ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayâtsız maddeler, orada şuûrlu hayâtdardırlar.

ŞERH

(Evet, وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ) “Bu dünya hayâtı, bir eğlenceden ve bir oyundan başka bir şey değildir. Ve hakîkaten âhiret diyârı ise, elbette dâimî hayât odur.”1

Fahr-i Râzî’nin beyânına göre; لَعِبٌ ile لَهْوٌ beyninde şöyle bir fark vardır: La’b; bâtılı irtikâb etmektir. Lehv ise; haktan i’râz etmektir.

Hem lehv, insanı aslî maksadından alıkoyar; gaflete sürükler. Lâ’b ise, oyun ve oyuncak olup şu hayâtın, hayâl gibi gelip geçtiğini ifade eder.

الْحَيَوَانُ kelimesi, hayât ma’nâsında olup, masdardır. Âhiret hayâtı, hakîkî ve sermedî hayât, hayâtın kendisi olduğundan; orada ölüm ve zevâl olmadığından; mübâlağa için الْحَيَاةُ yerinde, الْحَيَوَانُ vârid olmuştur. Veyahut الْحَيَوَانُ kelimesi, hayât sâhibi demektir.

Demek bu kelimenin, hem masdar ma’nâsında; hem de hayât sâhibi şeklinde iki ma’nâya hamli mümkündür.

İşte bu mezkûr âyet-i kerîmenin ifade ettiği geniş ve ince ma’nâsının (sırrınca, şu dâr-ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayâtsız maddeler, orada şuûrlu hayâtdardırlar.) Zîrâ bu dünya, tecrübe ve imtihân mahalli olduğundan; hem bir misafirhane, bir mekteb ve bir kışla mesâbesinde olduğundan; buraya gönderilen mevcûdât, hattâ cansız ve şuûrsuz maddeler dahî, ta’lîm ve terbiyeye tâbi’ tutulur; tâ ki dâr-ı âhirete liyâkat kesbetsin; ebedî Cennet’e münâsib bir vaziyet alsın.

 


[1]  Ankebût, 29:64.

Seite 290

METİN

Evet وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ sırrınca, şu dâr-ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayâtsız maddeler, orada şuûrlu hayâtdardırlar.

ŞERH

(Evet, وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ) “Bu dünya hayâtı, bir eğlenceden ve bir oyundan başka bir şey değildir. Ve hakîkaten âhiret diyârı ise, elbette dâimî hayât odur.”1

Fahr-i Râzî’nin beyânına göre; لَعِبٌ ile لَهْوٌ beyninde şöyle bir fark vardır: La’b; bâtılı irtikâb etmektir. Lehv ise; haktan i’râz etmektir.

Hem lehv, insanı aslî maksadından alıkoyar; gaflete sürükler. Lâ’b ise, oyun ve oyuncak olup şu hayâtın, hayâl gibi gelip geçtiğini ifade eder.

الْحَيَوَانُ kelimesi, hayât ma’nâsında olup, masdardır. Âhiret hayâtı, hakîkî ve sermedî hayât, hayâtın kendisi olduğundan; orada ölüm ve zevâl olmadığından; mübâlağa için الْحَيَاةُ yerinde, الْحَيَوَانُ vârid olmuştur. Veyahut الْحَيَوَانُ kelimesi, hayât sâhibi demektir.

Demek bu kelimenin, hem masdar ma’nâsında; hem de hayât sâhibi şeklinde iki ma’nâya hamli mümkündür.

İşte bu mezkûr âyet-i kerîmenin ifade ettiği geniş ve ince ma’nâsının (sırrınca, şu dâr-ı dünyada, câmid ve şuûrsuz ve hayâtsız maddeler, orada şuûrlu hayâtdardırlar.) Zîrâ bu dünya, tecrübe ve imtihân mahalli olduğundan; hem bir misafirhane, bir mekteb ve bir kışla mesâbesinde olduğundan; buraya gönderilen mevcûdât, hattâ cansız ve şuûrsuz maddeler dahî, ta’lîm ve terbiyeye tâbi’ tutulur; tâ ki dâr-ı âhirete liyâkat kesbetsin; ebedî Cennet’e münâsib bir vaziyet alsın.

 


[1]  Ankebût, 29:64.

Seite 291

ŞERH

bir anda bir milyon surete girebilir; bir milyon hûrî ile cinsî münâsebette bulunabilir. O görünen suretler aynısıdır, gayrısı değildir; yalnız künh-ü mâhiyetini taşıyamıyor. Künh-ü mâhiyeti, merkezdedir; fakat her yerde görünen insan, aynı o insandır ve aynı lezzeti alır. Meselâ; aynı anda bin kişi ile konuşabilir; aynı anda bin hûrî ile beraber olabilir; aynı anda Resûl-i Ekrem (asm)’ın yanındadır; aynı anda bu adam, kendi merkezî yerinde oturmuştur. Âdetâ parçalanmadan memleketin her tarafıyla alâkadâr olup her şeye hükmetme kâbiliyyet ve yetkisi, kendisine ikrâm ve ihsân ediliyor. Hem meselâ; kuşa dese,“Kebab ol, gel!” Ellah’ın izniyle kebab olup, gelir. “Haşlama ol!” Haşlama olur, gelir. “Kavurma ol!” Kavurma olur, gelir.

Cennet’te akrabalar, dostlar dünyada olduğu gibi birbirleriyle görüşeceklerdir. Bu görüşme misafirhanelerde olacaktır. Zîrâ Cennet’te misafir kabûl etme yerleri vardır. Gelen misafirler, bu yerlerde ağırlanırlar. Hiç kimse, başkasına âid hanımların ve hûrîlerin yanına giremez. Orası, yasak bölgedir. Hanımlar ise, kocasından başkasını göremez ve görmek de istemezler. Zîrâ Cennet’teki hanımlar, kocalarına âşıktırlar. En güzel bir seda ile kocalarını medheden sözleri sarf ederler. O hûrîlerden birisinin sesi şâyet dünyada duyulsa, herkes mest olur, cezbeye düşer. Nass-ı hadîs-i Nebevî ile hûrîlerin bir kılı dünyada görünse, Güneş’in ışığı sönük kalır. Artık diğer güzellikleri, siz kıyâs edin.

Gerçi Cennet’te neyi çağırsan, o şey yanına gelir. Fakat ehl-i Cennet’in dünyada ülfet ettiği vaziyeti göstermek için, orada misafirlere gılmânlar hizmet ederler. Kur’ân bu husûsta şöyle buyuruyor:

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ۬ مَكْنُونٌ

“(Ve onların) Cennet ehlinin (etrâfında, kendilerine mahsûs, sadece onlara hizmet etmek için yaratılmış bir takım genç hizmetçiler dolaşırlar.) Onlardan gelecek emri intizâr ederler (ki; sanki onlar,) o hizmet edenler, (saklı incilerdir.) Ehl-i Cennet, yiyecek ve içecekten her türlü nimete nâil oldukları gibi; genç, temiz ve yakışıklı hizmetçilere dahî nâil olurlar. O hizmetçiler, şeffâf, beyâz ve berrâklıkta sadef içinde saklı, el değmedik inci

 

Seite 292

ŞERH

bir anda bir milyon surete girebilir; bir milyon hûrî ile cinsî münâsebette bulunabilir. O görünen suretler aynısıdır, gayrısı değildir; yalnız künh-ü mâhiyetini taşıyamıyor. Künh-ü mâhiyeti, merkezdedir; fakat her yerde görünen insan, aynı o insandır ve aynı lezzeti alır. Meselâ; aynı anda bin kişi ile konuşabilir; aynı anda bin hûrî ile beraber olabilir; aynı anda Resûl-i Ekrem (asm)’ın yanındadır; aynı anda bu adam, kendi merkezî yerinde oturmuştur. Âdetâ parçalanmadan memleketin her tarafıyla alâkadâr olup her şeye hükmetme kâbiliyyet ve yetkisi, kendisine ikrâm ve ihsân ediliyor. Hem meselâ; kuşa dese,“Kebab ol, gel!” Ellah’ın izniyle kebab olup, gelir. “Haşlama ol!” Haşlama olur, gelir. “Kavurma ol!” Kavurma olur, gelir.

Cennet’te akrabalar, dostlar dünyada olduğu gibi birbirleriyle görüşeceklerdir. Bu görüşme misafirhanelerde olacaktır. Zîrâ Cennet’te misafir kabûl etme yerleri vardır. Gelen misafirler, bu yerlerde ağırlanırlar. Hiç kimse, başkasına âid hanımların ve hûrîlerin yanına giremez. Orası, yasak bölgedir. Hanımlar ise, kocasından başkasını göremez ve görmek de istemezler. Zîrâ Cennet’teki hanımlar, kocalarına âşıktırlar. En güzel bir seda ile kocalarını medheden sözleri sarf ederler. O hûrîlerden birisinin sesi şâyet dünyada duyulsa, herkes mest olur, cezbeye düşer. Nass-ı hadîs-i Nebevî ile hûrîlerin bir kılı dünyada görünse, Güneş’in ışığı sönük kalır. Artık diğer güzellikleri, siz kıyâs edin.

Gerçi Cennet’te neyi çağırsan, o şey yanına gelir. Fakat ehl-i Cennet’in dünyada ülfet ettiği vaziyeti göstermek için, orada misafirlere gılmânlar hizmet ederler. Kur’ân bu husûsta şöyle buyuruyor:

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُؤٌ۬ مَكْنُونٌ

“(Ve onların) Cennet ehlinin (etrâfında, kendilerine mahsûs, sadece onlara hizmet etmek için yaratılmış bir takım genç hizmetçiler dolaşırlar.) Onlardan gelecek emri intizâr ederler (ki; sanki onlar,) o hizmet edenler, (saklı incilerdir.) Ehl-i Cennet, yiyecek ve içecekten her türlü nimete nâil oldukları gibi; genç, temiz ve yakışıklı hizmetçilere dahî nâil olurlar. O hizmetçiler, şeffâf, beyâz ve berrâklıkta sadef içinde saklı, el değmedik inci

 

Seite 293

ŞERH

alınmış dünya mâcerâları seyredilir ve der-hâtır edilir. Bir taraftan burada okumuş olduğumuz Kur’ân âyetleri, Cennet meyveleri suretinde tecessüm ettirilir, ehl-i Cennet’e ikrâm edilir. Ne kadar yenilirse yenilsin rahatsızlık eseri görünmez, şişkinlik ve iştahsızlık olmaz. Yemeğe ara verdiği zaman, şâyet tekrâr sofraya otursa daha büyük bir iştahla ve daha fazla lezzet alarak o nimetlerden telezzüz eder. Bu lezzet artışı, ilâ nihâye devam eder.

Cennet nimetleri, istenildiği ve arzu edildiği zaman anında onlara ikrâm edilir. Cismânî Cennet denilen ekl-şürb, mesken ve nikâh bir tarafa, Ellahu Teâlâ’nın o saâdet-i ebediyyede kullarından râzı olup onlara lâ zamanî, lâ mekânî ve lâ keyfî bir surette cemâlini göstermesi ise, bütün o Cennet-i cismâniyyenin pek çok fevkınde bir saâdettir, ruh-u beşer için ta’rîf edilmeyecek bir sürûrdur.

Cennet’te her bir insan, kendi âleminde bir sultân olur. Ehl-i Cennet’ten birisine en az Küre-i Arz’ın on misli kadar bir memlekette hükümdarlık verilecek. Hûrîsi ve gılmânı, yiyecek ve içecekleri, taşı ve toprağı, havâsı ve suyu kısaca her şeyi onun emrindedir. Ehl-i Cennet, ne isterse anında yerine getirilir. Arzu ettiği her şey aynı anda hazır olup önüne gelir. Orada ölüm, derd, keder, hastalık, belâ, musîbet, yorgunluk, usanç, kısaca insanı mahzûn edecek ve korkutacak hiçbir sebeb yoktur.

Orası, Daru’s-Selâm’dır. دَارٌ “Dâr” kelimesi, menzil demektir. Belde ve memleketler için, hattâ bu ta’bîr, dünya için kullanılır.1 Selâm kelimesinde ise üç mana vardır.

Birinci Mana: Selam kelimesi, selamet manasında masdardır. Cennet’in bu ismi alması, gâyet lâyık ve muvâfıktır. Çünkü hakîkî selâmet, oradadır. Dâru’s-Selâm olan o âlemde fenâ değil, bekâ vardır; fakîrlik değil, zengînlik vardır; zillet değil, izzet ve şeref vardır; hastalık değil, sıhhat ve âfiyet vardır. Orada keder, hüzün, âfât, nekâis ve mekârihin cümlesinden emniyet ve selâmet vardır. Husûsan ölüm ve ihtiyârlıktan selâmetin olduğu bir âlemdir.

 


[1]  el-Müfredât fi Garîbi’l-Kur’ân, 184.

Seite 294

ŞERH

alınmış dünya mâcerâları seyredilir ve der-hâtır edilir. Bir taraftan burada okumuş olduğumuz Kur’ân âyetleri, Cennet meyveleri suretinde tecessüm ettirilir, ehl-i Cennet’e ikrâm edilir. Ne kadar yenilirse yenilsin rahatsızlık eseri görünmez, şişkinlik ve iştahsızlık olmaz. Yemeğe ara verdiği zaman, şâyet tekrâr sofraya otursa daha büyük bir iştahla ve daha fazla lezzet alarak o nimetlerden telezzüz eder. Bu lezzet artışı, ilâ nihâye devam eder.

Cennet nimetleri, istenildiği ve arzu edildiği zaman anında onlara ikrâm edilir. Cismânî Cennet denilen ekl-şürb, mesken ve nikâh bir tarafa, Ellahu Teâlâ’nın o saâdet-i ebediyyede kullarından râzı olup onlara lâ zamanî, lâ mekânî ve lâ keyfî bir surette cemâlini göstermesi ise, bütün o Cennet-i cismâniyyenin pek çok fevkınde bir saâdettir, ruh-u beşer için ta’rîf edilmeyecek bir sürûrdur.

Cennet’te her bir insan, kendi âleminde bir sultân olur. Ehl-i Cennet’ten birisine en az Küre-i Arz’ın on misli kadar bir memlekette hükümdarlık verilecek. Hûrîsi ve gılmânı, yiyecek ve içecekleri, taşı ve toprağı, havâsı ve suyu kısaca her şeyi onun emrindedir. Ehl-i Cennet, ne isterse anında yerine getirilir. Arzu ettiği her şey aynı anda hazır olup önüne gelir. Orada ölüm, derd, keder, hastalık, belâ, musîbet, yorgunluk, usanç, kısaca insanı mahzûn edecek ve korkutacak hiçbir sebeb yoktur.

Orası, Daru’s-Selâm’dır. دَارٌ “Dâr” kelimesi, menzil demektir. Belde ve memleketler için, hattâ bu ta’bîr, dünya için kullanılır.1 Selâm kelimesinde ise üç mana vardır.

Birinci Mana: Selam kelimesi, selamet manasında masdardır. Cennet’in bu ismi alması, gâyet lâyık ve muvâfıktır. Çünkü hakîkî selâmet, oradadır. Dâru’s-Selâm olan o âlemde fenâ değil, bekâ vardır; fakîrlik değil, zengînlik vardır; zillet değil, izzet ve şeref vardır; hastalık değil, sıhhat ve âfiyet vardır. Orada keder, hüzün, âfât, nekâis ve mekârihin cümlesinden emniyet ve selâmet vardır. Husûsan ölüm ve ihtiyârlıktan selâmetin olduğu bir âlemdir.

 


[1]  el-Müfredât fi Garîbi’l-Kur’ân, 184.

Seite 295

ŞERH

Gelecek âyet-i kerîmede ise sırât-ı müstakîm ehline Dâru’s-Selâm olan Cennet va’dedilmektedir:

لَهُمْ دَارُ السَّلَامِ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“(Onlar için,) Ellahu Teâlâ’nın âyetlerini güzelce tefekkür edip öğüt alanlar ve istikâmet üzere bulunanlar için, (Rab’lerinin yanında) mânevî huzurunda, dâr-ı bekâda (selâmet mahalli) içinde hastalık, belâ, musîbet, ihtiyârlık, yorgunluk, ayıb, kusûr, elem, keder, ölüm, kısaca insanı mahzûn edecek ve korkutacak hiçbir hâl bulunmaz bir saâdet mahalli (vardır. Ve Ellahu Teâlâ, yaptıkları amelleri sebebiyle onların dostudur.)”1

Hülasa: Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak olan Rabb-i Kerîm’imiz, emn u emân ve saâdet diyârı olan Darü’s-selâm’ı ehl-i iman için hazırlamış ve böyle bir Cennet’i onlara va’detmiştir. Orada ne korku, ne mahzûniyet, ne hastalık, ne ihtiyârlık, ne ölüm, ne derd-i maîşetle meşgûl olmak, ne yorgunluk, ne ikrâm edilen rızkın bozulup çürümesi vardır. Kısaca Cennet, selâmet diyârıdır. Ehl-i Cennet’e ne rahatsız edici, ne de mahzûn edici bir hâl ve sebeb ârız olur.

Cennet, dâr-ı lezzet ve saâdettir; hizmet, meşakkat, keder, elem yeri değildir. Ehl-i Cennet, asla ne mahzûn olurlar, ne onlar için bir korku, bir elem vardır, ne de onlarda bir yorgunluk, bir bitkinlik, bir hâlsizlik, bir usanç, bir bıkkınlık, bir sıkıntı, bir zorluk, hâsıl olur.2 Dâima sâfî lezzet ve nimet ve emniyet içindedirler.

Birçok âyet-i kerîmede, ehl-i iman ve tâat olan ehl-i Cennet’in emniyet içinde olduğu; kendileri için havf ve hüzün olmadığı haber verilmektedir.3 Ehl-i Cennet, Cennet’te her cihetten emniyet içindedirler. Dünyâda çektikleri hüzün ve keder, belâ ve musîbetin zerresi dahî Cennet’te kalmamıştır.

 


[1]  En’am, 6:127.

[2]  Hicr, 15:48; Fâtır, 35:35.

[3]  Ehl-i Cennet olan ehl-i îmân için havf ve hüzün olmadığını haber veren âyetler: Bakara, 2:38,62,112,262,274,277; Âl-i İmrân, 3:170; Mâide, 5:69; En’âm, 6:48-82; A’râf, 7:35,49; Tevbe, 9:88; Yunus, 10:62; Enbiyâ, 21:103; Sebe’, 34:37; Fâtır, 35:34,35; Zümer, 39:61; Fussilet, 41:30; Zuhruf, 43:68; Duhân, 44:51,55; Ahkâf, 46:13.

Seite 296

ŞERH

Gelecek âyet-i kerîmede ise sırât-ı müstakîm ehline Dâru’s-Selâm olan Cennet va’dedilmektedir:

لَهُمْ دَارُ السَّلَامِ عِنْدَ رَبِّهِمْ وَهُوَ وَلِيُّهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“(Onlar için,) Ellahu Teâlâ’nın âyetlerini güzelce tefekkür edip öğüt alanlar ve istikâmet üzere bulunanlar için, (Rab’lerinin yanında) mânevî huzurunda, dâr-ı bekâda (selâmet mahalli) içinde hastalık, belâ, musîbet, ihtiyârlık, yorgunluk, ayıb, kusûr, elem, keder, ölüm, kısaca insanı mahzûn edecek ve korkutacak hiçbir hâl bulunmaz bir saâdet mahalli (vardır. Ve Ellahu Teâlâ, yaptıkları amelleri sebebiyle onların dostudur.)”1

Hülasa: Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak olan Rabb-i Kerîm’imiz, emn u emân ve saâdet diyârı olan Darü’s-selâm’ı ehl-i iman için hazırlamış ve böyle bir Cennet’i onlara va’detmiştir. Orada ne korku, ne mahzûniyet, ne hastalık, ne ihtiyârlık, ne ölüm, ne derd-i maîşetle meşgûl olmak, ne yorgunluk, ne ikrâm edilen rızkın bozulup çürümesi vardır. Kısaca Cennet, selâmet diyârıdır. Ehl-i Cennet’e ne rahatsız edici, ne de mahzûn edici bir hâl ve sebeb ârız olur.

Cennet, dâr-ı lezzet ve saâdettir; hizmet, meşakkat, keder, elem yeri değildir. Ehl-i Cennet, asla ne mahzûn olurlar, ne onlar için bir korku, bir elem vardır, ne de onlarda bir yorgunluk, bir bitkinlik, bir hâlsizlik, bir usanç, bir bıkkınlık, bir sıkıntı, bir zorluk, hâsıl olur.2 Dâima sâfî lezzet ve nimet ve emniyet içindedirler.

Birçok âyet-i kerîmede, ehl-i iman ve tâat olan ehl-i Cennet’in emniyet içinde olduğu; kendileri için havf ve hüzün olmadığı haber verilmektedir.3 Ehl-i Cennet, Cennet’te her cihetten emniyet içindedirler. Dünyâda çektikleri hüzün ve keder, belâ ve musîbetin zerresi dahî Cennet’te kalmamıştır.

 


[1]  En’am, 6:127.

[2]  Hicr, 15:48; Fâtır, 35:35.

[3]  Ehl-i Cennet olan ehl-i îmân için havf ve hüzün olmadığını haber veren âyetler: Bakara, 2:38,62,112,262,274,277; Âl-i İmrân, 3:170; Mâide, 5:69; En’âm, 6:48-82; A’râf, 7:35,49; Tevbe, 9:88; Yunus, 10:62; Enbiyâ, 21:103; Sebe’, 34:37; Fâtır, 35:34,35; Zümer, 39:61; Fussilet, 41:30; Zuhruf, 43:68; Duhân, 44:51,55; Ahkâf, 46:13.

Seite 297

ŞERH

Onlar, imanları sa’yesinde emniyet-i tâmmeye mazhar olmuşlardır. O ebedü’l-âbâd yolculuğundaki tüm menzillerde emniyet, felâh, sevinç, sürûr içindedirler. Bu vaziyet, onlarda ebediyyen devam edecektir.

Ehl-i Cennet Cennet’te selâm ve tahiyyelere mazhar olacaklardır. Bu da üç kısımdır.

Birinci Kısım: Ehl-i Cennet’in, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn tarafından selâma mazhar olmalarıdır. Buna dâir Kur’ân-ı Azîmüşşân’da şöyle buyrulmaktadır:

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ

“Husûsan, saâdet-i ebediyyeye nâil olan Cennet ehli için (Rahîm olan) Ellah’ın rızâsını kazanmaya çalışan kulları hakkında lütuf ve merhameti nihâyetsiz olan (Rab’den) insanı tekvînen ve teklîfen terbiye eden Zât-ı Akdes’ten (söz olarak bir selâm) da vardır ki; bu selâm, Cennet nimetlerinin pek fevkinde bir ihsân-ı İlâhî’dir. Bu selâm, hem melekler vâsıtasıyla olur; hem de bizzât Cenâb-ı Hak tarafından vukû’ bulur. Ellahu Teâlâ Hazretleri, Cennet’te lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir surette kullarına cemâlini göstermek lütfunda bulunacak; onlara ta’zîm ve taltîf olarak selâm verecek; böylece onları cismânî saâdetle beraber rûhânî saâdete de nâil buyuracaktır.”1

Bu âyet-i kerîme, saâdet-i ebediyyenin ikinci kısmı olan saâdet-i rûhâniyyeye işâret etmektedir. Yani ashâb-ı Cennet, Rabb-ı Rahîm’in tecellîsine, kurbiyyetine, lütfuna, rızâsına mazhar olmuştur. Ehl-i Cennet’in en büyük matlûbu, Rabb-ı Rahîm’lerinin onlara selâm vermesidir. Cennet’te bu matlûbları verilecektir. Selâm ise, korktuklarından emîn, umduklarına nâil olmaktır. Ellah’ın selâmı ise; bütün rûhânî ve cismânî nimetlerin üstünde yüce bir lütuftur ki; “Ben sizden râzı oldum. Size ebediyyen gadab etmeyeceğim.” ma’nasındadır.

Cenâb-ı Hak, Cennet’te lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir surette kullarına cemâlini göstermek lütfunda bulunacak ve onlara ta’zîm ve taltîf olmak üzere selâm vererek onları cismânî saâdetle beraber rûhânî saâdetlere de nâil buyuracaktır.

 


[1]  Yâsîn, 36:58.

Seite 298

ŞERH

Onlar, imanları sa’yesinde emniyet-i tâmmeye mazhar olmuşlardır. O ebedü’l-âbâd yolculuğundaki tüm menzillerde emniyet, felâh, sevinç, sürûr içindedirler. Bu vaziyet, onlarda ebediyyen devam edecektir.

Ehl-i Cennet Cennet’te selâm ve tahiyyelere mazhar olacaklardır. Bu da üç kısımdır.

Birinci Kısım: Ehl-i Cennet’in, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn tarafından selâma mazhar olmalarıdır. Buna dâir Kur’ân-ı Azîmüşşân’da şöyle buyrulmaktadır:

سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَح۪يمٍ

“Husûsan, saâdet-i ebediyyeye nâil olan Cennet ehli için (Rahîm olan) Ellah’ın rızâsını kazanmaya çalışan kulları hakkında lütuf ve merhameti nihâyetsiz olan (Rab’den) insanı tekvînen ve teklîfen terbiye eden Zât-ı Akdes’ten (söz olarak bir selâm) da vardır ki; bu selâm, Cennet nimetlerinin pek fevkinde bir ihsân-ı İlâhî’dir. Bu selâm, hem melekler vâsıtasıyla olur; hem de bizzât Cenâb-ı Hak tarafından vukû’ bulur. Ellahu Teâlâ Hazretleri, Cennet’te lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir surette kullarına cemâlini göstermek lütfunda bulunacak; onlara ta’zîm ve taltîf olarak selâm verecek; böylece onları cismânî saâdetle beraber rûhânî saâdete de nâil buyuracaktır.”1

Bu âyet-i kerîme, saâdet-i ebediyyenin ikinci kısmı olan saâdet-i rûhâniyyeye işâret etmektedir. Yani ashâb-ı Cennet, Rabb-ı Rahîm’in tecellîsine, kurbiyyetine, lütfuna, rızâsına mazhar olmuştur. Ehl-i Cennet’in en büyük matlûbu, Rabb-ı Rahîm’lerinin onlara selâm vermesidir. Cennet’te bu matlûbları verilecektir. Selâm ise, korktuklarından emîn, umduklarına nâil olmaktır. Ellah’ın selâmı ise; bütün rûhânî ve cismânî nimetlerin üstünde yüce bir lütuftur ki; “Ben sizden râzı oldum. Size ebediyyen gadab etmeyeceğim.” ma’nasındadır.

Cenâb-ı Hak, Cennet’te lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir surette kullarına cemâlini göstermek lütfunda bulunacak ve onlara ta’zîm ve taltîf olmak üzere selâm vererek onları cismânî saâdetle beraber rûhânî saâdetlere de nâil buyuracaktır.

 


[1]  Yâsîn, 36:58.

Seite 299

ŞERH

Demek nimet-i nimet eden ve nimeti kemâle kavuşturan iki şeydir:

Biri: Devâm ve hulûddur.

Diğeri: Selâmet ve emniyettir. Ellah’ın kullarından râzı ve hoşnûd olması, onlara ebediyyen gazab ve azâb etmemesidir.

Ebu Saîd el-Hudrî (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

“Ellah (cc), Cennetliklere:

- Ey Cennet sakinleri! Diye seslenir. Onlar da:

- Buyur Rabbimiz, emrindeyiz, bütün hayır ve iyilikler, senin elindedir, derler. Ellah da

- Hâlinizden memnûn musunuz? Diye sorar. Onlar da:

- Nasıl memnûn olmayalım. Rabbimiz! Sen, bize hiç kimseye vermediğin bu nimetleri verdin, derler. Ellah da:

- Size bunlardan daha kıymetlisini vereyim mi? Buyurur. Cennetlikler:

- Bunlardan daha kıymetlisi ne olabilir Rabbimiz! Derler. Bunun üzerine Ellah:

- Sizlere, sizden râzı olduğumu bildiriyorum. Bundan sonra size hiç gazab etmeyeceğim, buyurur.”1

Hazret-i Câbir (ra)’dan birçok zâtın rivâyet ettikleri bir hadîs-i Nebevî’de beyân buyrulduğu üzere; Cennet ehli, nimetler içinde bulunurken kendilerine karşı bir nûr parlamaya başlayacak; başlarını yukarıya kaldırınca Ellah’ın cemâlini görmeğe muvaffak olacaklar. Yüce Ellah, onlara; اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ يَااَهْلَ الْجَنَّةِ “Selâm üzerinize olsun ey Cennet ehli!” diye hitâb buyuracak ve onlara lütfuyla bakacak; onlar da Hak Teâlâ’ya bakıp durdukça

 


[1]  Buhârî, Rikâk, 5; Müslim, Mesâcid, 211

Seite 300

ŞERH

Demek nimet-i nimet eden ve nimeti kemâle kavuşturan iki şeydir:

Biri: Devâm ve hulûddur.

Diğeri: Selâmet ve emniyettir. Ellah’ın kullarından râzı ve hoşnûd olması, onlara ebediyyen gazab ve azâb etmemesidir.

Ebu Saîd el-Hudrî (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

“Ellah (cc), Cennetliklere:

- Ey Cennet sakinleri! Diye seslenir. Onlar da:

- Buyur Rabbimiz, emrindeyiz, bütün hayır ve iyilikler, senin elindedir, derler. Ellah da

- Hâlinizden memnûn musunuz? Diye sorar. Onlar da:

- Nasıl memnûn olmayalım. Rabbimiz! Sen, bize hiç kimseye vermediğin bu nimetleri verdin, derler. Ellah da:

- Size bunlardan daha kıymetlisini vereyim mi? Buyurur. Cennetlikler:

- Bunlardan daha kıymetlisi ne olabilir Rabbimiz! Derler. Bunun üzerine Ellah:

- Sizlere, sizden râzı olduğumu bildiriyorum. Bundan sonra size hiç gazab etmeyeceğim, buyurur.”1

Hazret-i Câbir (ra)’dan birçok zâtın rivâyet ettikleri bir hadîs-i Nebevî’de beyân buyrulduğu üzere; Cennet ehli, nimetler içinde bulunurken kendilerine karşı bir nûr parlamaya başlayacak; başlarını yukarıya kaldırınca Ellah’ın cemâlini görmeğe muvaffak olacaklar. Yüce Ellah, onlara; اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ يَااَهْلَ الْجَنَّةِ “Selâm üzerinize olsun ey Cennet ehli!” diye hitâb buyuracak ve onlara lütfuyla bakacak; onlar da Hak Teâlâ’ya bakıp durdukça

 


[1]  Buhârî, Rikâk, 5; Müslim, Mesâcid, 211

Seite 301

ŞERH

kısım: Ehl-i Cennet’in, Melâike-i Kirâm tarafından selâm ve tahiyyelere mazhar olmalarıdır. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da geçen konuyla alâkalı birkaç âyet-i kerimeyi nümune olarak zikrediyoruz. Bir kısmını da dipnotta beyan ediyoruz.1 Kâf Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ

“O âhiret gününde, öyle takvâ sâhibi zâtlara bir ikrâm mâhiyetinde melekler derler ki; (‘Ona) o Cennet’e bizden ve rabbinizden üzerinize selam olarak (selâmetle giriveriniz.) Azâbtan, üzüntü ve kederden uzak; yok olmaktan ve zevâl-i nimetten emîn ve rızâ-yı İlâhî’ye nâil olduğunuz halde Cennet’e giriniz. (İşte bu,) Cennet’e gireceğiniz gün, (ebediyyet günüdür.) Artık bu hayât, ebediyyen devam edecektir. Artık sizin için ölüm ve bu Cennet’ten ayrılış yoktur.’ ”2

Zümer Sûresi’nde ise şöyle buyruluyor:

وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ اِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ

“Rab’lerinden korkup takvâ dâiresinde bulunanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir; oraya varıp da kapıları açıldığında Cennet’in bekçileri, onlara ‘Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık buraya, ebediyyen kalıcılar olmak üzere giriniz!’ derler.”3

Ehl-i Cennet’in, selâm ve tahiyyelere mazhar olmasına dâir üçüncü kısım: Ehl-i Cennet’in, birbirlerine karşı selâm ve tahiyyeleridir.

Mü’minler, Cennet’te birbirlerine beşâret ma’nâsında selâm verirler ve bundan lezzet alırlar. Cehennem ateşinden kurtuldukları için, her ne zaman karşılaşsalar, tebşîr ve tebrîk bâbında birbirlerine selâm ederler; birbirlerini

 


[1]  Ra’d, 13:22-24; Hicr, 15:46. Ahzâb, 33:44.

[2]  Kâf, 50:34.

[3]  Zümer, 39:73.

Seite 302

ŞERH

kısım: Ehl-i Cennet’in, Melâike-i Kirâm tarafından selâm ve tahiyyelere mazhar olmalarıdır. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da geçen konuyla alâkalı birkaç âyet-i kerimeyi nümune olarak zikrediyoruz. Bir kısmını da dipnotta beyan ediyoruz.1 Kâf Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

اُدْخُلُوهَا بِسَلَامٍۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْخُلُودِ

“O âhiret gününde, öyle takvâ sâhibi zâtlara bir ikrâm mâhiyetinde melekler derler ki; (‘Ona) o Cennet’e bizden ve rabbinizden üzerinize selam olarak (selâmetle giriveriniz.) Azâbtan, üzüntü ve kederden uzak; yok olmaktan ve zevâl-i nimetten emîn ve rızâ-yı İlâhî’ye nâil olduğunuz halde Cennet’e giriniz. (İşte bu,) Cennet’e gireceğiniz gün, (ebediyyet günüdür.) Artık bu hayât, ebediyyen devam edecektir. Artık sizin için ölüm ve bu Cennet’ten ayrılış yoktur.’ ”2

Zümer Sûresi’nde ise şöyle buyruluyor:

وَس۪يقَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ اِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًاۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاؤُ۫هَا وَفُتِحَتْ اَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ

“Rab’lerinden korkup takvâ dâiresinde bulunanlar ise, bölük bölük Cennet’e sevk edilir; oraya varıp da kapıları açıldığında Cennet’in bekçileri, onlara ‘Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık buraya, ebediyyen kalıcılar olmak üzere giriniz!’ derler.”3

Ehl-i Cennet’in, selâm ve tahiyyelere mazhar olmasına dâir üçüncü kısım: Ehl-i Cennet’in, birbirlerine karşı selâm ve tahiyyeleridir.

Mü’minler, Cennet’te birbirlerine beşâret ma’nâsında selâm verirler ve bundan lezzet alırlar. Cehennem ateşinden kurtuldukları için, her ne zaman karşılaşsalar, tebşîr ve tebrîk bâbında birbirlerine selâm ederler; birbirlerini

 


[1]  Ra’d, 13:22-24; Hicr, 15:46. Ahzâb, 33:44.

[2]  Kâf, 50:34.

[3]  Zümer, 39:73.

Seite 303

ŞERH

İnsanın kıymeti, ancak Baki bir Zat’a abd ve baki bir memlekette sultan olmakla tezahür eder. Kur’an’ın manevi tefsiri olan Risale-i Nur’un Sözler adlı eserinde, bu konu şöyle ifade edilmiştir:

“İnsan kâinatın kıymetdar bir meyvesi ve Sâni'-i Kâinat'ın nazdar sevgilisi olduğu, Mi'rac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki: Kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mes'udiyetkârane veriyor ki, tasvir edilmez. Çünki âdi bir nefere denilse: "Sen müşir oldun." Ne kadar memnun olur. Halbuki fâni, âciz bir hayvan-ı nâtık, zeval ve firak sillesini daima yiyen bîçare insana, birden ebedî, bâki bir Cennet'te, Rahîm ve Kerim bir Rahman'ın rahmetinde ve hayal sür'atinde, ruhun vüs'atinde, aklın cevelanında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelana muvaffak olduğun gibi, saadet-i ebediyede rü'yet-i cemaline de muvaffak olursun denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.”1

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ “Ellahu Teâalâ, iki denizi birbirine gönderdi.2 âyetinin sırrıyla; insan, âlem-i imkân ile âlem-i vücûb denilen iki denizin memzucudur. Yani, Ellah, hem bin bir isminin tecellîsini insanda gösteriyor. Hem de o tecelliyyât ile bütün âlemi çekip onda topluyor. Demek bütün âlem, o câzibe sâyesinde cezbeye kapılır; insanın etrafında toplanır; maddî ve ma’nevî hayâtını te’mîn eder. Kayyûm isminin tecellîsiyle âlemin her tarafından zerrât toplanıp geliyor; Hayy isminin tecellîsiyle de o zerrât hayâtlanır, vücûd-u insanda vazîfeye başlar. O halde insan, hem bütün âlemin Hülasası; hem de bütün esmânın âyînesi olur. Hem de âlem-i imkân ile âlem-i vücûbu açacak anahtarlar külçesi olup, maddî ve ma’nevî âlât ve cihâzâta mâliktir. Kâbiliyyeti ve nazarı küllî olan bu insan, bir taraftan âlem-i vücûba bakar; bir taraftan âlem-i imkâna bakar. İşte insan, böyle bir mâhiyette halkedilmiştir.

 


[1]  Sözler, 31. Söz, 4. Esas, s. 583.

[2]  Rahmân, 55:19.

Seite 304

ŞERH

İnsanın kıymeti, ancak Baki bir Zat’a abd ve baki bir memlekette sultan olmakla tezahür eder. Kur’an’ın manevi tefsiri olan Risale-i Nur’un Sözler adlı eserinde, bu konu şöyle ifade edilmiştir:

“İnsan kâinatın kıymetdar bir meyvesi ve Sâni'-i Kâinat'ın nazdar sevgilisi olduğu, Mi'rac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki: Kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mes'udiyetkârane veriyor ki, tasvir edilmez. Çünki âdi bir nefere denilse: "Sen müşir oldun." Ne kadar memnun olur. Halbuki fâni, âciz bir hayvan-ı nâtık, zeval ve firak sillesini daima yiyen bîçare insana, birden ebedî, bâki bir Cennet'te, Rahîm ve Kerim bir Rahman'ın rahmetinde ve hayal sür'atinde, ruhun vüs'atinde, aklın cevelanında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelana muvaffak olduğun gibi, saadet-i ebediyede rü'yet-i cemaline de muvaffak olursun denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.”1

مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ “Ellahu Teâalâ, iki denizi birbirine gönderdi.2 âyetinin sırrıyla; insan, âlem-i imkân ile âlem-i vücûb denilen iki denizin memzucudur. Yani, Ellah, hem bin bir isminin tecellîsini insanda gösteriyor. Hem de o tecelliyyât ile bütün âlemi çekip onda topluyor. Demek bütün âlem, o câzibe sâyesinde cezbeye kapılır; insanın etrafında toplanır; maddî ve ma’nevî hayâtını te’mîn eder. Kayyûm isminin tecellîsiyle âlemin her tarafından zerrât toplanıp geliyor; Hayy isminin tecellîsiyle de o zerrât hayâtlanır, vücûd-u insanda vazîfeye başlar. O halde insan, hem bütün âlemin Hülasası; hem de bütün esmânın âyînesi olur. Hem de âlem-i imkân ile âlem-i vücûbu açacak anahtarlar külçesi olup, maddî ve ma’nevî âlât ve cihâzâta mâliktir. Kâbiliyyeti ve nazarı küllî olan bu insan, bir taraftan âlem-i vücûba bakar; bir taraftan âlem-i imkâna bakar. İşte insan, böyle bir mâhiyette halkedilmiştir.

 


[1]  Sözler, 31. Söz, 4. Esas, s. 583.

[2]  Rahmân, 55:19.

Seite 305

ŞERH

gün arttıracak. Zîrâ Mün’im, Muhsin, Kerîm, Rahmân gibi isimler, ma’nevî birer hazîne olup, tecellîlerinin sonu ve nihâyeti yoktur; devam eder, gider.

Şâyet Cennet’te yemek, içmek ve nikâh yoksa Cennet, neye yarar? Şu dünyada dahî yemeyen, içmeyen ve evlenmeyen, dünya hayâtından bir şey anlamaz. Hem bu nimetlerin niçin verildiğini bilmeyen ve bunlara terettüb eden şükrü yapmayan, insaniyet hakîkatine ve makâmına lâyık yaşayamaz. Onun için Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden bu nimetleri bu dünyada veriyor. Hem bu dünyada yemek, içmek ve evlenmek gibi ihtiyâclar, fıtrîdir; insan, bu fıtrat üzere yaratılmıştır.

Evet, madem O Zât-ı Zülcemâl, Rahmân’dır ve lâ-yezâldir. Öyle ise, O’nun nimetlerinin devamı lâzımdır; zevâli, mümkün değildir. Hem Bâkî bir Zât’ın, bâkî misafirleri olması lâzımdır. Zîrâ Bâkî bir Zât’ın bâkî esmâ ve sıfâtının tecelliyyâtına mazhar olan misafirler, elbette bâkîleşir, bekâya nâil olur. Şâyet Cenâb-ı Hak, dünyada hayâta mazhar ettiği bu misafirlerini, zevâle mahkûm ederse, adem ile o hayât nimetini acılaştırırsa; bu durumda onların Hâlık’larına olan muhabbetleri, adâvete inkılâb eder.

Hem insan, Cennet’te sâfî, temiz, hâlis, zahmetsiz ve sıhhate mazhar olarak bir lezzet ve zevk alır. Yemek, içmek ve evlenmek ve bunlardan istifade etmek husûsunda hiçbir elem çekmez; hiçbir derd görmez. Hâlbuki bu fânî dünyada bir insan, bir lokma ekmek yemek ve bir lokma ekmeği evine götürmek için, akşama kadar çalışır; pek çok zahmet çeker ve yorulur. Bu insanın hanımı da sabahtan akşama kadar uğraşır, çalışır; o yemeği hazırlar. Yemek hazırlanınca, beraber oturup yemek yerler. Yemekten sonra da bu def’a sofra kirlenir; sofrayı temizlemek ve bulaşıkları yıkamak lâzım gelir. Bu da yetmez. Bu def’a yeme-içme vâsıtasıyla vücûd kirlenir, ter verir; insan, yıkanmaya mecbûr kalır. Hem yeme-içmeden sonra def’-i hâcet için dışarı çıkacaksın; o pislikten hem kendini yıkayacaksın, hem de def-i hacet ettiğin yeri yıkayacaksın. Kezâ o pisliğin def’i ve defni için, büyük büyük logarlar ve kanalizasyonlar yapmak îcâb eder. İşte bütün bunlar, birer derddir. Hem bu dünyada bütün hastalıkların, kederlerin, elemlerin menba’ı ve kaynağı, ekseriyetle yemek ve içmektir; bunlar, ondan meydana gelir.

 

Seite 306

ŞERH

gün arttıracak. Zîrâ Mün’im, Muhsin, Kerîm, Rahmân gibi isimler, ma’nevî birer hazîne olup, tecellîlerinin sonu ve nihâyeti yoktur; devam eder, gider.

Şâyet Cennet’te yemek, içmek ve nikâh yoksa Cennet, neye yarar? Şu dünyada dahî yemeyen, içmeyen ve evlenmeyen, dünya hayâtından bir şey anlamaz. Hem bu nimetlerin niçin verildiğini bilmeyen ve bunlara terettüb eden şükrü yapmayan, insaniyet hakîkatine ve makâmına lâyık yaşayamaz. Onun için Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden bu nimetleri bu dünyada veriyor. Hem bu dünyada yemek, içmek ve evlenmek gibi ihtiyâclar, fıtrîdir; insan, bu fıtrat üzere yaratılmıştır.

Evet, madem O Zât-ı Zülcemâl, Rahmân’dır ve lâ-yezâldir. Öyle ise, O’nun nimetlerinin devamı lâzımdır; zevâli, mümkün değildir. Hem Bâkî bir Zât’ın, bâkî misafirleri olması lâzımdır. Zîrâ Bâkî bir Zât’ın bâkî esmâ ve sıfâtının tecelliyyâtına mazhar olan misafirler, elbette bâkîleşir, bekâya nâil olur. Şâyet Cenâb-ı Hak, dünyada hayâta mazhar ettiği bu misafirlerini, zevâle mahkûm ederse, adem ile o hayât nimetini acılaştırırsa; bu durumda onların Hâlık’larına olan muhabbetleri, adâvete inkılâb eder.

Hem insan, Cennet’te sâfî, temiz, hâlis, zahmetsiz ve sıhhate mazhar olarak bir lezzet ve zevk alır. Yemek, içmek ve evlenmek ve bunlardan istifade etmek husûsunda hiçbir elem çekmez; hiçbir derd görmez. Hâlbuki bu fânî dünyada bir insan, bir lokma ekmek yemek ve bir lokma ekmeği evine götürmek için, akşama kadar çalışır; pek çok zahmet çeker ve yorulur. Bu insanın hanımı da sabahtan akşama kadar uğraşır, çalışır; o yemeği hazırlar. Yemek hazırlanınca, beraber oturup yemek yerler. Yemekten sonra da bu def’a sofra kirlenir; sofrayı temizlemek ve bulaşıkları yıkamak lâzım gelir. Bu da yetmez. Bu def’a yeme-içme vâsıtasıyla vücûd kirlenir, ter verir; insan, yıkanmaya mecbûr kalır. Hem yeme-içmeden sonra def’-i hâcet için dışarı çıkacaksın; o pislikten hem kendini yıkayacaksın, hem de def-i hacet ettiğin yeri yıkayacaksın. Kezâ o pisliğin def’i ve defni için, büyük büyük logarlar ve kanalizasyonlar yapmak îcâb eder. İşte bütün bunlar, birer derddir. Hem bu dünyada bütün hastalıkların, kederlerin, elemlerin menba’ı ve kaynağı, ekseriyetle yemek ve içmektir; bunlar, ondan meydana gelir.

 

Seite 307

ŞERH

gündüzün, kış ve yazın tebeddül ve tağayyürü, beraberinde tahrîbât ve inhilâlı getirir. Hâlbuki orası, tebeddül ve tağayyür eden bir memleket değildir; demirbaşı sabit olan bir memlekettir.

Hem Cennet’te hava, hep mu’tedildir. Ne sıcak, ne soğuk, orada insanı rahatsız etmez. O memleket-i vâsia; sâfî nûrdur, her tarafı ışıktır; orada karanlık yoktur. Buradaki ışık, tam ışık değildir; illâ az da olsa içinde karanlık vardır. Bu sebeble buradaki ışık az, oradaki ışık fazladır. Çünkü imtihân dolayısıyla bu dünyada nisbî hakîkatler hüküm-fermâdır. Orada ise, hakâik-i nisbiye olmadığı için, tam ışık ve tam nûr vardır.

Kur’ân, Cennet’teki mutedil hava ile alakalı olarak şöyle buyurur:

لَا يَرَوْنَ ف۪يهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَر۪يرًا “(Orada ne bir Güneş, ne de bir zemherîr) şiddetli soğuk (görürler.) Gâyet mu’tedil ve mizâc-ı beşere muvâfık bir hava içinde yaşarlar. Onlar, orada kendilerini rahatsız edecek sıcaktan da soğuktan da korunmuştur. Ebedî olarak tam bir ferahlık ve rahatlık içinde yaşarlar. Zîrâ Cennet’in havası, sıcaklık ve soğukluk bakımından mu’tedildir. Hem Cennet, pür-nûr olduğundan; orada ne Güneş’e, ne de Ay’a ihtiyâc vardır.”1

Elhâsıl: Cennet’in mu’tedil bir havâsı vardır. Orada ne yakıcı bir sıcak ne de şiddetli bir soğuk mevcûddur. Tefsîrlerde Cennet’in aydınlığının, şafak vaktiyle Güneş’in doğuşu arasındaki vaktin aydınlığı gibi olacağı beyân edilmektedir.

Cennet’te uzun uzadıya gölgeler mevcuddur. Bu gölgeler, sıcaktan ve harâretten korunmak için değil; belki sadece zevk ve lezzet içindir. Ehl-i Cennet, upuzun gölgelerin altında oturur, saâdetlenirler. Nasıl ki insanlar, bu dünyada gölgeyi çok sevdikleri için, ağaçların altında gölgelenirler. Öyle de ehl-i Cennet, istediği zaman orada ağaçların altında gölgelenir ve bundan zevk alırlar. Onlar, ne zaman isterse, aynı anda Ellah, gölge yapar. Bu, onların isteğine bağlıdır. Haddi zâtında gölgeye ihtiyâc yoktur. Fakat gölgeyi

 


[1]  İnsan, 76:13.

Seite 308

ŞERH

gündüzün, kış ve yazın tebeddül ve tağayyürü, beraberinde tahrîbât ve inhilâlı getirir. Hâlbuki orası, tebeddül ve tağayyür eden bir memleket değildir; demirbaşı sabit olan bir memlekettir.

Hem Cennet’te hava, hep mu’tedildir. Ne sıcak, ne soğuk, orada insanı rahatsız etmez. O memleket-i vâsia; sâfî nûrdur, her tarafı ışıktır; orada karanlık yoktur. Buradaki ışık, tam ışık değildir; illâ az da olsa içinde karanlık vardır. Bu sebeble buradaki ışık az, oradaki ışık fazladır. Çünkü imtihân dolayısıyla bu dünyada nisbî hakîkatler hüküm-fermâdır. Orada ise, hakâik-i nisbiye olmadığı için, tam ışık ve tam nûr vardır.

Kur’ân, Cennet’teki mutedil hava ile alakalı olarak şöyle buyurur:

لَا يَرَوْنَ ف۪يهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَر۪يرًا “(Orada ne bir Güneş, ne de bir zemherîr) şiddetli soğuk (görürler.) Gâyet mu’tedil ve mizâc-ı beşere muvâfık bir hava içinde yaşarlar. Onlar, orada kendilerini rahatsız edecek sıcaktan da soğuktan da korunmuştur. Ebedî olarak tam bir ferahlık ve rahatlık içinde yaşarlar. Zîrâ Cennet’in havası, sıcaklık ve soğukluk bakımından mu’tedildir. Hem Cennet, pür-nûr olduğundan; orada ne Güneş’e, ne de Ay’a ihtiyâc vardır.”1

Elhâsıl: Cennet’in mu’tedil bir havâsı vardır. Orada ne yakıcı bir sıcak ne de şiddetli bir soğuk mevcûddur. Tefsîrlerde Cennet’in aydınlığının, şafak vaktiyle Güneş’in doğuşu arasındaki vaktin aydınlığı gibi olacağı beyân edilmektedir.

Cennet’te uzun uzadıya gölgeler mevcuddur. Bu gölgeler, sıcaktan ve harâretten korunmak için değil; belki sadece zevk ve lezzet içindir. Ehl-i Cennet, upuzun gölgelerin altında oturur, saâdetlenirler. Nasıl ki insanlar, bu dünyada gölgeyi çok sevdikleri için, ağaçların altında gölgelenirler. Öyle de ehl-i Cennet, istediği zaman orada ağaçların altında gölgelenir ve bundan zevk alırlar. Onlar, ne zaman isterse, aynı anda Ellah, gölge yapar. Bu, onların isteğine bağlıdır. Haddi zâtında gölgeye ihtiyâc yoktur. Fakat gölgeyi

 


[1]  İnsan, 76:13.

Seite 309

ŞERH

sevdikleri için, aynı gölge gibi bir şeyle onların o arzu ve istekleri tatmîn edilir. Kur’ân, o gölgelerden şöyle haber vermektedir:

وَنُدْخِلُهُمْ ظِلًّا ظَل۪يلًا “(Ve onları,) Cennet ehlini, ne sıcak, ne soğuk, tam karârında kemâl-i rahatta oldukları halde (gölgeler altında bulunduracağız.) Ve o gölge, gâyet medîd ve kesîf olup onda hiçbir harâret bulunmaz. Güneş te’sîr etmez, mümted bir gölgedir ki; nimet-i tâmmeyi ve rahat-ı dâimeyi mûcibtir. Onlar, o Cennet’lerde dâimî bir huzûr ve saâdet içinde yaşayıp duracaklardır.”1

اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَا Cennet’in (yemişleri ve gölgeleri dâimîdir.) Öyle dünya bahçelerinin, bostânlarının meyveleri, sebzeleri gibi geçici değildir. Hem orada dâimî, hoş bir gölgelik vardır. Yani o Cennet’te sıcaklık, soğukluk, zulmet gibi şeyler yoktur.2

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي ظِلَالٍ وَعُيُونٍ “(Şübhe yok ki; müttakîler,) Cennet’te (gölgelerde ve çeşmelerdedirler.) Onlar, ağaçların gölgelerinde bulunurlar ve dâima akıp giden lezzetli sulardan, pınarlardan içip zevk alırlar.”3

وَظِلٍّ مَمْدُودٍ “Ehl-i Cennet, daima ağaçlar ve (upuzun gölgeler altında bulunurlar.) O ağaçların gölgesi, gâyet çok ve uzun olup asla noksan olmaz.)4

وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا “(Ve onların) ehl-i Cennet’in (üzerlerine) Cennet’teki ağaçların (gölgeleri yakındır;) onlar için, o ağaçlar vâsıtasıyla da istirâhatlerinin artması takdîr edilmiştir.”5

Yâsîn Sûresi’nde ise şöyle buyruluyor:

 


[1]  Nisâ, 4:57.

[2]  Ra’d, 13:35.

[3]  Mürselât, 77:41.

[4]  Vâkıa, 56:30.

[5]  İnsân,76:14.

Seite 310

ŞERH

sevdikleri için, aynı gölge gibi bir şeyle onların o arzu ve istekleri tatmîn edilir. Kur’ân, o gölgelerden şöyle haber vermektedir:

وَنُدْخِلُهُمْ ظِلًّا ظَل۪يلًا “(Ve onları,) Cennet ehlini, ne sıcak, ne soğuk, tam karârında kemâl-i rahatta oldukları halde (gölgeler altında bulunduracağız.) Ve o gölge, gâyet medîd ve kesîf olup onda hiçbir harâret bulunmaz. Güneş te’sîr etmez, mümted bir gölgedir ki; nimet-i tâmmeyi ve rahat-ı dâimeyi mûcibtir. Onlar, o Cennet’lerde dâimî bir huzûr ve saâdet içinde yaşayıp duracaklardır.”1

اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَا Cennet’in (yemişleri ve gölgeleri dâimîdir.) Öyle dünya bahçelerinin, bostânlarının meyveleri, sebzeleri gibi geçici değildir. Hem orada dâimî, hoş bir gölgelik vardır. Yani o Cennet’te sıcaklık, soğukluk, zulmet gibi şeyler yoktur.2

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي ظِلَالٍ وَعُيُونٍ “(Şübhe yok ki; müttakîler,) Cennet’te (gölgelerde ve çeşmelerdedirler.) Onlar, ağaçların gölgelerinde bulunurlar ve dâima akıp giden lezzetli sulardan, pınarlardan içip zevk alırlar.”3

وَظِلٍّ مَمْدُودٍ “Ehl-i Cennet, daima ağaçlar ve (upuzun gölgeler altında bulunurlar.) O ağaçların gölgesi, gâyet çok ve uzun olup asla noksan olmaz.)4

وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا “(Ve onların) ehl-i Cennet’in (üzerlerine) Cennet’teki ağaçların (gölgeleri yakındır;) onlar için, o ağaçlar vâsıtasıyla da istirâhatlerinin artması takdîr edilmiştir.”5

Yâsîn Sûresi’nde ise şöyle buyruluyor:

 


[1]  Nisâ, 4:57.

[2]  Ra’d, 13:35.

[3]  Mürselât, 77:41.

[4]  Vâkıa, 56:30.

[5]  İnsân,76:14.

Seite 311

ŞERH

gölgeliklerde, tarifi mümkün olmayan tahtlar üzerinde karşılıklı oturup tatlı sohbette bulunurlar. Orada tama’, hırs, hased ve ihtirâs gibi sû-i ahlâk söz konusu değildir.1 Cenâb-ı Hakk’ın Cennet’te her mü’mine fazlından verdiği nimetler, göz ve gönül dolduracak kadar bol ve geniştir.2

Evet Cennet, o kadar geniştir ki; herkesin hissesine düşen kısmı da sanki bütün Cennet kadar geniştir, vâsi’dir. Demek Cennet ehlinin her birisine, sanki bütün Cennet vardır. Yani ehl-i Cennet, hep beraber, bir Cennet’te değillerdir. Herkese verilen Cennet, bütün Cennet kadardır. Yani, Ellah (cc), hepsini bir yere, bir Cennet’e idhâl edip ismini Cennet koymamıştır. Belki herkesin o kadar geniş bir Cennet’i vardır ki; sanki bütün Cennet, ondan ibârettir.

Resûl-i Ekrem (asm), Cennet’in ağaçlarının gölgesinden şöyle bahsetmektedir:

قاَلَ اَبُو حَازِمٍ فَحَدَّثَنَا بِهِ النُّعْمَانُ بْنُ أَب۪ي عَيَّاشِ الزَّرْق۪ي فَقَالَ حَدَّثَن۪ي أَبُو سَع۪يدٍ الْخُدْرِيُّ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّ فِي الْجَنَّةِ لَشَجَرَةً، يَس۪يرُ الرَّاكِبُ الْجَوَادَ الْمُضَمَّرَ السَّر۪يعَ ف۪ي ظِلِّهَا مِائَةَ عَامٍ لَا يَقْطَعُهَا.

Ebû Hâzım dedi ki: Ebû Saîd el-Hudrî, Resûl-i Ekrem (asm)’dan şöyle rivâyet etti:

“Cennet’te öyle bir ağaç vardır ki; iyi eğitilmiş, hızlı koşan bir atâ binen kişi, onun gölgesinde yüz yıl gider de o ağacın gölgesini kat’edip bitiremez.”3

Hülasa: Cennet’te mâhiyetini bilmediğimiz gölgeler vardır. Kur’ân-ı Azîmüşşân, kemâl-i rahata delâlet için Cennet’te bulunan gölge ta’bîrini kullanmıştır. Cennet’te herhangi bir şeyin gölgesinden murad, ya kapladığı saha ve alandır. Meselâ; yukarıda zikrettiğimiz hadîste de geçtiği gibi,

 


[1]  A’râf, 7:43; Hicr, 15:47.

[2]  Mü’minun, 23:19; Sad, 38:51; Zuhruf, 43:73; Vâkıa, 56:32.

[3]  Müslim, 2828.

Seite 312

ŞERH

gölgeliklerde, tarifi mümkün olmayan tahtlar üzerinde karşılıklı oturup tatlı sohbette bulunurlar. Orada tama’, hırs, hased ve ihtirâs gibi sû-i ahlâk söz konusu değildir.1 Cenâb-ı Hakk’ın Cennet’te her mü’mine fazlından verdiği nimetler, göz ve gönül dolduracak kadar bol ve geniştir.2

Evet Cennet, o kadar geniştir ki; herkesin hissesine düşen kısmı da sanki bütün Cennet kadar geniştir, vâsi’dir. Demek Cennet ehlinin her birisine, sanki bütün Cennet vardır. Yani ehl-i Cennet, hep beraber, bir Cennet’te değillerdir. Herkese verilen Cennet, bütün Cennet kadardır. Yani, Ellah (cc), hepsini bir yere, bir Cennet’e idhâl edip ismini Cennet koymamıştır. Belki herkesin o kadar geniş bir Cennet’i vardır ki; sanki bütün Cennet, ondan ibârettir.

Resûl-i Ekrem (asm), Cennet’in ağaçlarının gölgesinden şöyle bahsetmektedir:

قاَلَ اَبُو حَازِمٍ فَحَدَّثَنَا بِهِ النُّعْمَانُ بْنُ أَب۪ي عَيَّاشِ الزَّرْق۪ي فَقَالَ حَدَّثَن۪ي أَبُو سَع۪يدٍ الْخُدْرِيُّ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّ فِي الْجَنَّةِ لَشَجَرَةً، يَس۪يرُ الرَّاكِبُ الْجَوَادَ الْمُضَمَّرَ السَّر۪يعَ ف۪ي ظِلِّهَا مِائَةَ عَامٍ لَا يَقْطَعُهَا.

Ebû Hâzım dedi ki: Ebû Saîd el-Hudrî, Resûl-i Ekrem (asm)’dan şöyle rivâyet etti:

“Cennet’te öyle bir ağaç vardır ki; iyi eğitilmiş, hızlı koşan bir atâ binen kişi, onun gölgesinde yüz yıl gider de o ağacın gölgesini kat’edip bitiremez.”3

Hülasa: Cennet’te mâhiyetini bilmediğimiz gölgeler vardır. Kur’ân-ı Azîmüşşân, kemâl-i rahata delâlet için Cennet’te bulunan gölge ta’bîrini kullanmıştır. Cennet’te herhangi bir şeyin gölgesinden murad, ya kapladığı saha ve alandır. Meselâ; yukarıda zikrettiğimiz hadîste de geçtiği gibi,

 


[1]  A’râf, 7:43; Hicr, 15:47.

[2]  Mü’minun, 23:19; Sad, 38:51; Zuhruf, 43:73; Vâkıa, 56:32.

[3]  Müslim, 2828.

Seite 313

ŞERH

“Cennet’in bir ağacının gölgesinde, yüz yıl gidilse dahî kat’edilmez.” demek, yani o ağacın kapladığı alan ve sahası demektir. O alan ve sâha, o kadar büyük ve geniştir ki; bir kimse, o ağacın kapladığı alanın altında yüz yıl gitse, yine o alanı bitiremez, demektir. Veyahut Cennet’te Güneş olmadığından her ne kadar gölgeye ihtiyaç olmasa da sırf lezzet için insan gölgede oturmak istese, oturabilir demektir. İhtiyaçtan ileri gelen bir gölge değildir. El-ilmu indellâh.

Hem Cennet’te insan, hem kendinde hem Cennet ehlinde hem de Cennet’te bulunan mevcudatta hiçbir kusûr ve noksanlık göremiyor. Çünkü orada her şey kemal mertebededir. Cennet’te bir kadın, kocasını hangi şekil ve surette yanında görmek isterse, kocası, o şekil ve surette onun yanında bulunur. Ellah, o anda kemâl-i kereminden kadının gözü önünden bütün şekil ve suretleri geçirip ona gösterir. Zîrâ Ellah’ın hazînesi doludur; Cennet ehlinin hayâlinde ne kadar güzel şekil ve suret varsa, o hazinede mevcûddur. Kadın, hangi şekli istiyorsa; her seferinde birini seçer; kocası, o şekle girer. O şekil ve suretlerin nihâyeti ve hudûdu yoktur; gösterir de gösterir. Demek her dakîka ve her sâniye kocası, ayrı bir surette gelir. Kadın, kocası olduğunu bilir; fakat şekil ve suret değişmiş ve güzelleşmiştir. Bu hâl ve vaziyet, böyle devam eder.

Hem Cennet’te, kadın ve hûrî, kocasının isteği üzerine ayrı ayrı şekil ve suretler ile yanına gelir; huzûruna çıkar. Yani, erkekler hakkındaki mezkûr hâl, kadın ve hûrîler için de geçerlidir.

İşte böyle bir âlem vardır ve bu âlemin mâlik ve sâhibi, bizi oraya da’vet eder. Acabâ böyle bir saâdeti kazanmaktan geri kalmak ve bu konuda lâ-kayd davranmak, insan olan insan için düşünülebilir mi? Elbette düşünülemez.

Hem orada ehl-i Cennet, envâ’-i türlü nimet ve saâdet ve lezzetlerle meşgûl olduğu halde; hiçbiri, diğerine mâni’ ve engel teşkîl etmez. Meselâ; kadın, kocası ile buluşurken; aynı anda çoluk-çocuğuyla beraber oturur; aynı anda misafirlerini karşılar; aynı anda sinema levhası gibi, bu dünyadaki

 

Seite 314

ŞERH

“Cennet’in bir ağacının gölgesinde, yüz yıl gidilse dahî kat’edilmez.” demek, yani o ağacın kapladığı alan ve sahası demektir. O alan ve sâha, o kadar büyük ve geniştir ki; bir kimse, o ağacın kapladığı alanın altında yüz yıl gitse, yine o alanı bitiremez, demektir. Veyahut Cennet’te Güneş olmadığından her ne kadar gölgeye ihtiyaç olmasa da sırf lezzet için insan gölgede oturmak istese, oturabilir demektir. İhtiyaçtan ileri gelen bir gölge değildir. El-ilmu indellâh.

Hem Cennet’te insan, hem kendinde hem Cennet ehlinde hem de Cennet’te bulunan mevcudatta hiçbir kusûr ve noksanlık göremiyor. Çünkü orada her şey kemal mertebededir. Cennet’te bir kadın, kocasını hangi şekil ve surette yanında görmek isterse, kocası, o şekil ve surette onun yanında bulunur. Ellah, o anda kemâl-i kereminden kadının gözü önünden bütün şekil ve suretleri geçirip ona gösterir. Zîrâ Ellah’ın hazînesi doludur; Cennet ehlinin hayâlinde ne kadar güzel şekil ve suret varsa, o hazinede mevcûddur. Kadın, hangi şekli istiyorsa; her seferinde birini seçer; kocası, o şekle girer. O şekil ve suretlerin nihâyeti ve hudûdu yoktur; gösterir de gösterir. Demek her dakîka ve her sâniye kocası, ayrı bir surette gelir. Kadın, kocası olduğunu bilir; fakat şekil ve suret değişmiş ve güzelleşmiştir. Bu hâl ve vaziyet, böyle devam eder.

Hem Cennet’te, kadın ve hûrî, kocasının isteği üzerine ayrı ayrı şekil ve suretler ile yanına gelir; huzûruna çıkar. Yani, erkekler hakkındaki mezkûr hâl, kadın ve hûrîler için de geçerlidir.

İşte böyle bir âlem vardır ve bu âlemin mâlik ve sâhibi, bizi oraya da’vet eder. Acabâ böyle bir saâdeti kazanmaktan geri kalmak ve bu konuda lâ-kayd davranmak, insan olan insan için düşünülebilir mi? Elbette düşünülemez.

Hem orada ehl-i Cennet, envâ’-i türlü nimet ve saâdet ve lezzetlerle meşgûl olduğu halde; hiçbiri, diğerine mâni’ ve engel teşkîl etmez. Meselâ; kadın, kocası ile buluşurken; aynı anda çoluk-çocuğuyla beraber oturur; aynı anda misafirlerini karşılar; aynı anda sinema levhası gibi, bu dünyadaki

 

Seite 315

ŞERH

ve kadîm olan hâtırâtlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri suretinde; firâksız, sâfî bir muhabbet ve sohbet suretinde ahbâblarıyla görüştüreceği, Kur'anın nassıyla sabittir.”1

Cennet’te ehl-i Cennet arasında kin, hased, düşmanlık gibi rahatsız edici ve aralarındaki muhabbeti zedeleyeci hiçbir ahlâk-ı rezîle bulunmaz. Âdetâ cesedleri ayrı, rûhları bir hükmündedirler. Cenâb-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor:

وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ

“(Ve biz onların) Cennet ehlinin (göğüslerinde kinden her ne varsa hepsini söküp atmışızdır.) Onların kalbleri saf, temiz, birbirine karşı muhabbetle dolu bulunacaktır. Şâyet dünyada iken aralarında bir kin ve hîle bulunmuş ise de artık Cennet’te ondan bir eser kalmayacaktır.2

Evet, Cennet’te huzursuzluğa sebeb olacak kin, hased, nefret, düşmanlık gibi ahlâk-ı seyyieden hiçbiri yoktur. Zîrâ Cennet ehli, rahmet-i İlâhiyye tarafından bu gibi kötü hasletlerden arındırılmıştır. Cennet ehli, Cennet’te dâimî bir emniyet içindedirler. Zîrâ hem Cenâb-ı Hak onlardan râzı olmuştur hem de birbirlerine karşı emîndirler. Orada işitilen hep selâmdır. Bu selâm ise Ellah’tan, meleklerden ve Cennet ehlinden sudûr eder. Cennet ehline asla yorgunluk dokunmaz. Orada ebedî kalırlar. Bütün Cennet nimetlerinin fevkinde Ellah’ın rızâsına, lütfuna, kurbiyyetine, rahmet ve mağfiretine nâil olurlar. Kur’ân-ı Hakîm, gelecek âyet-i kerîmeleriyle bu hakîkati şöyle ifade etmektedir:

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ

“(Şübhesiz takvâ sâhibleri,) dünyada şirk, meâsî ve mâsivâdan ictinâb ile iman ve sâlih amel ile vasıflanmış zâtlar, âhirette (Cennetler) bağlar, bahçeler (ve pınarlar) çeşmeler, nehirler (içindedirler.)”3

 


[1]  Sözler, 32.Söz, 3. Mevkıf, 2. Noktanın 2. Mebhası, Mühim Bir Suâl, Mukaddeme, s.#1399142-1399154 648-649.

[2]  A’râf, 7:43.

[3]  Hicr, 15:45.

Seite 316

ŞERH

ve kadîm olan hâtırâtlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri suretinde; firâksız, sâfî bir muhabbet ve sohbet suretinde ahbâblarıyla görüştüreceği, Kur'anın nassıyla sabittir.”1

Cennet’te ehl-i Cennet arasında kin, hased, düşmanlık gibi rahatsız edici ve aralarındaki muhabbeti zedeleyeci hiçbir ahlâk-ı rezîle bulunmaz. Âdetâ cesedleri ayrı, rûhları bir hükmündedirler. Cenâb-ı Hak, bu konuda şöyle buyuruyor:

وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ

“(Ve biz onların) Cennet ehlinin (göğüslerinde kinden her ne varsa hepsini söküp atmışızdır.) Onların kalbleri saf, temiz, birbirine karşı muhabbetle dolu bulunacaktır. Şâyet dünyada iken aralarında bir kin ve hîle bulunmuş ise de artık Cennet’te ondan bir eser kalmayacaktır.2

Evet, Cennet’te huzursuzluğa sebeb olacak kin, hased, nefret, düşmanlık gibi ahlâk-ı seyyieden hiçbiri yoktur. Zîrâ Cennet ehli, rahmet-i İlâhiyye tarafından bu gibi kötü hasletlerden arındırılmıştır. Cennet ehli, Cennet’te dâimî bir emniyet içindedirler. Zîrâ hem Cenâb-ı Hak onlardan râzı olmuştur hem de birbirlerine karşı emîndirler. Orada işitilen hep selâmdır. Bu selâm ise Ellah’tan, meleklerden ve Cennet ehlinden sudûr eder. Cennet ehline asla yorgunluk dokunmaz. Orada ebedî kalırlar. Bütün Cennet nimetlerinin fevkinde Ellah’ın rızâsına, lütfuna, kurbiyyetine, rahmet ve mağfiretine nâil olurlar. Kur’ân-ı Hakîm, gelecek âyet-i kerîmeleriyle bu hakîkati şöyle ifade etmektedir:

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ

“(Şübhesiz takvâ sâhibleri,) dünyada şirk, meâsî ve mâsivâdan ictinâb ile iman ve sâlih amel ile vasıflanmış zâtlar, âhirette (Cennetler) bağlar, bahçeler (ve pınarlar) çeşmeler, nehirler (içindedirler.)”3

 


[1]  Sözler, 32.Söz, 3. Mevkıf, 2. Noktanın 2. Mebhası, Mühim Bir Suâl, Mukaddeme, s.#1399142-1399154 648-649.

[2]  A’râf, 7:43.

[3]  Hicr, 15:45.

Seite 317

ŞERH

Ehl-i Cennet’in, birbirine karşı kemâl-i emniyet içinde olması, birbirlerine kin, adâvet, hıyânet ve hased beslememesi, Cennet’in en büyük nimetlerinden biridir. Cenâb-ı Hak, ehl-i Cennet’i, bu ahlâk-ı habîselerden tâhir, pâk ve temîz ederek Cennet’e koyar. Onlar, birbirlerine zerre kadar adâvet, kin ve hıyânet beslemezler. Kalblerinde kıskançlık ve hased nâmına bir şey bulunmaz. Bu kötü hasletlerden arınmışlardır. Cenâb-ı Hak, onları, Cennet’e lâyık ahlâk-ı hasene ile techîz etmiştir. Birbirlerine kardeş olarak, o tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. Kimse kimseye sırtını dönmez; yanını çevirmez. Cennet’te koltuklar üzerinde, karşılıklı bir şekilde oturup, kemâl-i ferâh ve emniyet içinde lezzetlenip, zevklenirler.

Hem ehl-i imanın amelleri, sinema levhaları suretinde Cennet’e gider. Ehl-i iman Cennet’te karşılıklı iskemlelere oturup o suretleri seyretmekten lezzet alırlar. Hazret-i Âdem’den kıyâmete kadar bütün ehl-i imanın mâcerâ-i hayâtları, belki kâinâtın yaratıldığı günden ta kıyâmete kadar kâinâtta cârî olan bütün faâliyyet-i rabbâniye, sinema levhaları gibi Cennet’e intikâl ettirilmektedir. Ehl-i Cennet, Cennet’te bu levhaları seyretmekten pek çok lezzet alırlar.

Evet, kâinâttaki hadsiz tebeddülât ve teğayyürâtın bir muktazîsi de ehl-i Cennet’e, Cennet’te hadsiz sinema levhalarını seyrettirmek için hadsiz levhaları teşkîl ettirmektir. Nasıl ki; sinemada gösterilecek bir film için büyük bir masârifle evvelâ levhalar tesbît edilir, sahneler hazırlanır, daha sonra levhalar kaydedilip o sahneler dağıtılır. Yeni yeni sahneler teşkîl ettirilir. Böylece o kaydedilen levhalardan bir film oluşturulup sinemada seyircilere gösterilir.

Aynen öyle de; her gün, belki her saat zarfında binlerce mahlûkat, pek çok masârifle vücûda geliyor. Daha sonra onlar dağıtılıp yerlerine yenileri getiriliyor. Bu toplayıp dağıtmakta elbette bir gâye ve maksad vardır. Bu masârif boşuna yapılmıyor. Demek teşkîl olunan bu levhalar, ebedî bir Cennet’te mukîm seyircilere gösterilmek içindir. Ehl-i Cennet, Cennet’te karşılıklı tahtlara oturarak o manzaraları seyredeceklerdir.

Evet, şu gördüğümüz Küre-i Arz, yevmî ve senevî denilen iki hareketiyle âlem-i âhirete sinema levhaları gibi manzaralar gönderiyor. Meselâ;

 

Seite 318

ŞERH

Ehl-i Cennet’in, birbirine karşı kemâl-i emniyet içinde olması, birbirlerine kin, adâvet, hıyânet ve hased beslememesi, Cennet’in en büyük nimetlerinden biridir. Cenâb-ı Hak, ehl-i Cennet’i, bu ahlâk-ı habîselerden tâhir, pâk ve temîz ederek Cennet’e koyar. Onlar, birbirlerine zerre kadar adâvet, kin ve hıyânet beslemezler. Kalblerinde kıskançlık ve hased nâmına bir şey bulunmaz. Bu kötü hasletlerden arınmışlardır. Cenâb-ı Hak, onları, Cennet’e lâyık ahlâk-ı hasene ile techîz etmiştir. Birbirlerine kardeş olarak, o tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar. Kimse kimseye sırtını dönmez; yanını çevirmez. Cennet’te koltuklar üzerinde, karşılıklı bir şekilde oturup, kemâl-i ferâh ve emniyet içinde lezzetlenip, zevklenirler.

Hem ehl-i imanın amelleri, sinema levhaları suretinde Cennet’e gider. Ehl-i iman Cennet’te karşılıklı iskemlelere oturup o suretleri seyretmekten lezzet alırlar. Hazret-i Âdem’den kıyâmete kadar bütün ehl-i imanın mâcerâ-i hayâtları, belki kâinâtın yaratıldığı günden ta kıyâmete kadar kâinâtta cârî olan bütün faâliyyet-i rabbâniye, sinema levhaları gibi Cennet’e intikâl ettirilmektedir. Ehl-i Cennet, Cennet’te bu levhaları seyretmekten pek çok lezzet alırlar.

Evet, kâinâttaki hadsiz tebeddülât ve teğayyürâtın bir muktazîsi de ehl-i Cennet’e, Cennet’te hadsiz sinema levhalarını seyrettirmek için hadsiz levhaları teşkîl ettirmektir. Nasıl ki; sinemada gösterilecek bir film için büyük bir masârifle evvelâ levhalar tesbît edilir, sahneler hazırlanır, daha sonra levhalar kaydedilip o sahneler dağıtılır. Yeni yeni sahneler teşkîl ettirilir. Böylece o kaydedilen levhalardan bir film oluşturulup sinemada seyircilere gösterilir.

Aynen öyle de; her gün, belki her saat zarfında binlerce mahlûkat, pek çok masârifle vücûda geliyor. Daha sonra onlar dağıtılıp yerlerine yenileri getiriliyor. Bu toplayıp dağıtmakta elbette bir gâye ve maksad vardır. Bu masârif boşuna yapılmıyor. Demek teşkîl olunan bu levhalar, ebedî bir Cennet’te mukîm seyircilere gösterilmek içindir. Ehl-i Cennet, Cennet’te karşılıklı tahtlara oturarak o manzaraları seyredeceklerdir.

Evet, şu gördüğümüz Küre-i Arz, yevmî ve senevî denilen iki hareketiyle âlem-i âhirete sinema levhaları gibi manzaralar gönderiyor. Meselâ;

 

Seite 319

ŞERH

manzaralar suretinde gönderdiği gibi; insanlık âleminde ise ilk insan Hazret-i Âdem (as)’dan kıyâmete kadar nev’-i beşer arasında cereyân eden hâdisâtı da âlem-i âhirete manzaralar suretinde göndermektedir. Ehl-i Cennet, Cennet’te bu manzaraları seyretmekten hadsiz derece lezzet alırlar. Meselâ; Hazret-i Nûh (as) ile putperest kavmi arasında asırlar boyu devam eden mücâdeleyi, Hazret-i İbrâhîm (as) ile Nemrûd ve etba’ı arasında, Hazret-i Mûsâ ve Harun ile Firâvun ve ehli arasında geçen mücâdeleleri ve bu mücâdeleler sonunda peygamberler ve onlara tâbi’ olanlara gelen necâtı ve muhâliflerine gelen itâbı, Yûsuf (as)’ın kıssasını, Hazret-i Muhammed (asm) ile sahâbe-i kirâmın târîhçe-i hayâtlarını seyretmekten, ehl-i hakkın gâlibiyetini, ehl-i küfür ve dalâletin mağlûbiyyetini müşâhede etmekten elbette hadsiz derecede lezzet alırlar.

Ey ehl-i iman! Cenâb-ı Hak, kemâl-i fazlından böyle bir Cennet’i sana vereceğini va’detmiştir. Va’d-i İlâhîye i’timâd edip ona göre çalış.

Hülasa: Küre-i Arz’ın dönmesiyle gece-gündüz ve mevsimler meydana geliyor. Zaman bir şerît gibidir. Bütün mevcûdât, o şeride takılıp gösteriliyor. Aynı anda sermedî manzaralar meydana geliyor. Ehl-i Cennet, Küre-i Arz’ın dönüşünden meydana gelen o sermedî manzaraları Cennet’te seyrederler. Yani Küre-i Arz, bir tezgâh gibi sürekli olarak ehl-i Cennet için sermedî manzaraları dokuyor. Meselâ; gece-gündüz, yaz-kış, Güneş’in doğup batması, Ay ve Güneş’in tutulması, Güneş’in bulutlar ve geceyle kapanması, insanların toplanmaları ve dağılmaları gibi hâdiseler, Küre-i Arz’ın tezgâh olmasına birer örnektir. Küre-i Arz tezgâhında, ehl-i Cennet’in lehinde ve ehl-i Cehennem’in de aleyhinde dokunan o sermedî manzaraları ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem, ebedî bir surette seyredeceklerdir.

Ehl-i imanın dünyada yaptıkları iyilikler, Cennet’te kendilerine seyrettirileceği gibi; kâfirlerin yapmış oldukları kötülükler de Cehennem’de kendilerine ebedî olarak seyrettirilerek onlara azâb verilecektir. Bu hâl kabirde cennet-i misâliye ve cehennem-i misâliyede cereyân ettiği gibi; Cennet-i hakîkiyye ve Cehennem-i hakîkiyyede dahî cereyân edecektir.”1

 


[1]  24. Mektûb ve Şerhi.

Seite 320

ŞERH

manzaralar suretinde gönderdiği gibi; insanlık âleminde ise ilk insan Hazret-i Âdem (as)’dan kıyâmete kadar nev’-i beşer arasında cereyân eden hâdisâtı da âlem-i âhirete manzaralar suretinde göndermektedir. Ehl-i Cennet, Cennet’te bu manzaraları seyretmekten hadsiz derece lezzet alırlar. Meselâ; Hazret-i Nûh (as) ile putperest kavmi arasında asırlar boyu devam eden mücâdeleyi, Hazret-i İbrâhîm (as) ile Nemrûd ve etba’ı arasında, Hazret-i Mûsâ ve Harun ile Firâvun ve ehli arasında geçen mücâdeleleri ve bu mücâdeleler sonunda peygamberler ve onlara tâbi’ olanlara gelen necâtı ve muhâliflerine gelen itâbı, Yûsuf (as)’ın kıssasını, Hazret-i Muhammed (asm) ile sahâbe-i kirâmın târîhçe-i hayâtlarını seyretmekten, ehl-i hakkın gâlibiyetini, ehl-i küfür ve dalâletin mağlûbiyyetini müşâhede etmekten elbette hadsiz derecede lezzet alırlar.

Ey ehl-i iman! Cenâb-ı Hak, kemâl-i fazlından böyle bir Cennet’i sana vereceğini va’detmiştir. Va’d-i İlâhîye i’timâd edip ona göre çalış.

Hülasa: Küre-i Arz’ın dönmesiyle gece-gündüz ve mevsimler meydana geliyor. Zaman bir şerît gibidir. Bütün mevcûdât, o şeride takılıp gösteriliyor. Aynı anda sermedî manzaralar meydana geliyor. Ehl-i Cennet, Küre-i Arz’ın dönüşünden meydana gelen o sermedî manzaraları Cennet’te seyrederler. Yani Küre-i Arz, bir tezgâh gibi sürekli olarak ehl-i Cennet için sermedî manzaraları dokuyor. Meselâ; gece-gündüz, yaz-kış, Güneş’in doğup batması, Ay ve Güneş’in tutulması, Güneş’in bulutlar ve geceyle kapanması, insanların toplanmaları ve dağılmaları gibi hâdiseler, Küre-i Arz’ın tezgâh olmasına birer örnektir. Küre-i Arz tezgâhında, ehl-i Cennet’in lehinde ve ehl-i Cehennem’in de aleyhinde dokunan o sermedî manzaraları ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem, ebedî bir surette seyredeceklerdir.

Ehl-i imanın dünyada yaptıkları iyilikler, Cennet’te kendilerine seyrettirileceği gibi; kâfirlerin yapmış oldukları kötülükler de Cehennem’de kendilerine ebedî olarak seyrettirilerek onlara azâb verilecektir. Bu hâl kabirde cennet-i misâliye ve cehennem-i misâliyede cereyân ettiği gibi; Cennet-i hakîkiyye ve Cehennem-i hakîkiyyede dahî cereyân edecektir.”1

 


[1]  24. Mektûb ve Şerhi.

Seite 321

ŞERH

Gelecek âyet-i kerîmeler, bu ma’nâyı beyân buyurmaktadır:

Birinci Âyet-i Kerîme:

وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقًا

“(Ve her kim Ellahu Teâlâ'ya) Kitâbullâh’a (ve Peygamber’e) Sünnet-i Resûlullâh’a (itâat ederse, işte onlar, Ellahu Teâlâ'nın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih zâtlar ile) dâr-ı saâdet olan Cennet’te (beraberdirler.) Onlar, ne güzel arkadaşlardır.”1

ذٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ عَل۪يمًا

“(İşte bu lütuf) Ellahu Teâlâ’ya ve Resûl-i Ekrem (sav)’e itâat edenler için takdîr edilen bu mükâfât, (Ellahu Teâlâ’dandır.) Sırf O’nun bir lütuf ve fazlıdır, ihsân ve ikrâmıdır. (Ve Hak Teâlâ, hakkıyla bilici olarak kâfidir.) O Alîm-i Mutlak, herkesin hak ettiğini, lâyık olduğu lütuf ve ihsânının derecesini hakkıyla bilir ve herkese dilediği lütufta bulunmaya kudreti fazlasıyla kâfîdir.”2

Rivâyete göre Resül-i Ekrem (sav)’in âzâdlısı olan Sevban (ra), Hazret-i Peygamber (sav)’e karşı şiddetli bir muhabbetle bağlıydı. Ondan ayrılmağa sabredemezdi. Bir gün rengi değişmiş, vücûdu zayıflamış bir halde Resûlullâh (sav)’in huzuruna gelmişti. Resûl-i Ekrem (sav) onun bu üzüntülü vaziyetini görünce sebebini sormuş, o da şöyle demişti:

- Ya Resûlellâh! Benim bir hastalığım ve ağrım yok. Fakat senin ayrılığına dayanamıyorum. Huzur-u saâdetine gelmedikçe üzüntümü teskîn edemiyorum. Sonra âhiret hayâtını düşünüyorum, korkuyorum ki, Zât-ı Âlinizi göremiyeceğim. Çünkü sizin peygamberlik mertebeniz pek yücedir. Ben Cennet’e

 


[1]  Nisâ, 4:69.

[2]  Nisâ, 4:70.

Seite 322

ŞERH

Gelecek âyet-i kerîmeler, bu ma’nâyı beyân buyurmaktadır:

Birinci Âyet-i Kerîme:

وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَۚ وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقًا

“(Ve her kim Ellahu Teâlâ'ya) Kitâbullâh’a (ve Peygamber’e) Sünnet-i Resûlullâh’a (itâat ederse, işte onlar, Ellahu Teâlâ'nın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîklar, şehîdler ve sâlih zâtlar ile) dâr-ı saâdet olan Cennet’te (beraberdirler.) Onlar, ne güzel arkadaşlardır.”1

ذٰلِكَ الْفَضْلُ مِنَ اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ عَل۪يمًا

“(İşte bu lütuf) Ellahu Teâlâ’ya ve Resûl-i Ekrem (sav)’e itâat edenler için takdîr edilen bu mükâfât, (Ellahu Teâlâ’dandır.) Sırf O’nun bir lütuf ve fazlıdır, ihsân ve ikrâmıdır. (Ve Hak Teâlâ, hakkıyla bilici olarak kâfidir.) O Alîm-i Mutlak, herkesin hak ettiğini, lâyık olduğu lütuf ve ihsânının derecesini hakkıyla bilir ve herkese dilediği lütufta bulunmaya kudreti fazlasıyla kâfîdir.”2

Rivâyete göre Resül-i Ekrem (sav)’in âzâdlısı olan Sevban (ra), Hazret-i Peygamber (sav)’e karşı şiddetli bir muhabbetle bağlıydı. Ondan ayrılmağa sabredemezdi. Bir gün rengi değişmiş, vücûdu zayıflamış bir halde Resûlullâh (sav)’in huzuruna gelmişti. Resûl-i Ekrem (sav) onun bu üzüntülü vaziyetini görünce sebebini sormuş, o da şöyle demişti:

- Ya Resûlellâh! Benim bir hastalığım ve ağrım yok. Fakat senin ayrılığına dayanamıyorum. Huzur-u saâdetine gelmedikçe üzüntümü teskîn edemiyorum. Sonra âhiret hayâtını düşünüyorum, korkuyorum ki, Zât-ı Âlinizi göremiyeceğim. Çünkü sizin peygamberlik mertebeniz pek yücedir. Ben Cennet’e

 


[1]  Nisâ, 4:69.

[2]  Nisâ, 4:70.

Seite 323

ŞERH

girsem de benim mertebem aşağı olduğundan, size kavuşmuş olamayacağımdan korkuyorum. Eğer Cennet’e giremezsem, seni ebediyyen göremem.

İşte Sevban Hazretleri’nin bu pek samimî endîşesini izâle etmek maksadıyla bu mübârek âyetler nâzil olmuş ve Hazret-i Peygamber (sav) “Kişi, sevdiğiyle beraberdir.”1 buyurarak, onu tesellî etmiştir.

İkinci Âyet-i Kerîme:

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِح۪ينَ

“(O kimseler ki; iman ettiler ve sâlih amel işlediler. Elbette onları sâlihler arasına katacağız.) Onlarla beraber Cennet’e idhâl edeceğiz.2

Üçüncü Âyet-i Kerîme:

وَالَّذينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ

“Ve onlar Rablerinin rızasını elde etmek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda gizli açık harcayan, kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarındır.”

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ

“Mezkûr yüksek evsâfa hâiz olanlar için güzel âkıbet olan (Adn Cennet’leri vardır ki;) onlar, (onlara) o Cennet’lere (gireceklerdir ve babalarından ve eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlar da) iman edip sâlih amel işleyen, ancak amel bakımından onların derecelerine ulaşamayanlar da

 


[1]  Buhârî, Edeb, 96; Müslîm, Birr, 165.

[2]  Ankebût, 29:9.

Seite 324

ŞERH

girsem de benim mertebem aşağı olduğundan, size kavuşmuş olamayacağımdan korkuyorum. Eğer Cennet’e giremezsem, seni ebediyyen göremem.

İşte Sevban Hazretleri’nin bu pek samimî endîşesini izâle etmek maksadıyla bu mübârek âyetler nâzil olmuş ve Hazret-i Peygamber (sav) “Kişi, sevdiğiyle beraberdir.”1 buyurarak, onu tesellî etmiştir.

İkinci Âyet-i Kerîme:

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَنُدْخِلَنَّهُمْ فِي الصَّالِح۪ينَ

“(O kimseler ki; iman ettiler ve sâlih amel işlediler. Elbette onları sâlihler arasına katacağız.) Onlarla beraber Cennet’e idhâl edeceğiz.2

Üçüncü Âyet-i Kerîme:

وَالَّذينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ

“Ve onlar Rablerinin rızasını elde etmek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda gizli açık harcayan, kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarındır.”

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا وَمَنْ صَلَحَ مِنْ اٰبَٓائِهِمْ وَاَزْوَاجِهِمْ وَذُرِّيَّاتِهِمْ وَالْمَلٰٓئِكَةُ يَدْخُلُونَ عَلَيْهِمْ مِنْ كُلِّ بَابٍ

“Mezkûr yüksek evsâfa hâiz olanlar için güzel âkıbet olan (Adn Cennet’leri vardır ki;) onlar, (onlara) o Cennet’lere (gireceklerdir ve babalarından ve eşlerinden ve çocuklarından sâlih olanlar da) iman edip sâlih amel işleyen, ancak amel bakımından onların derecelerine ulaşamayanlar da

 


[1]  Buhârî, Edeb, 96; Müslîm, Birr, 165.

[2]  Ankebût, 29:9.

Seite 325

ŞERH

Zira; Cennet’te onlara elem ve keder verecek, korku ve hüzün îrâs edecek, içinde bulundukları saâdet ve lezzeti tahrîb edip acılaştıracak hiçbir durum mevcûd değildir. Bütün istekleri anında yerine getirilir ve kendilerine ihsân edilen nimetler bir daha geri alınmaz.

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

“Sizden Cennet’in en aşağı derecesinde bulunan birine Ellah; ‘Ne dilersen dile!’ diyecek. O da bütün dileklerini söyleyecek. Kendisine; ‘Kalbinden geçenlerin hepsini diledin mi?’ diyecek. O da ‘Evet, diledim.’ diyecek. Bunun üzerine o kimseye,

-Bütün dilediklerin, bir misli fazlasıyla sana verilecektir, denilecektir.”1

Cenâb-ı Hak, ehl-i Cennet’e, Cennet’te kemâl-i merhametinden arzu ettikleri her şeyi verir. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da, bu müjdeden bahseden birkaç âyet-i kerîmeyi zikredeceğiz.

Birinci Âyet:

لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ ف۪يهَا وَلَدَيْنَا مَز۪يدٌ

“(Onlar için,) Cennet’e girecek zâtlara mahsûs (orada ne dilerlerse vardır.) Çeşitli nimetlere ve lezzetlere nâil olacaklar; diledikleri güzel şeylere kavuşacaklardır. (Ve bizim indimizde ise,) yâni, Ellah tarafından husûsî bir lütuf olmak üzere, o Cennet’e girecek zâtlar için, o kavuşacakları cismânî nimetlerin ve lezzetlerin fevkinde olarak daha (fazlası) da (vardır.) O ise; Ellah’ın cemâlini müşâhede, rızâsını tahsîl, İlâhî tecellîlere kavuşmak, lütfuna ve kurbiyyetine mazhar olmak gibi en yüce rûhânî saâdetlere erişmektir.”2

İkinci Âyet:

وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُۚ وَاَنْتُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 


[1]  Müslim, Îmân, 303

[2]  Kâf, 50:35.

Seite 326

ŞERH

Zira; Cennet’te onlara elem ve keder verecek, korku ve hüzün îrâs edecek, içinde bulundukları saâdet ve lezzeti tahrîb edip acılaştıracak hiçbir durum mevcûd değildir. Bütün istekleri anında yerine getirilir ve kendilerine ihsân edilen nimetler bir daha geri alınmaz.

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

“Sizden Cennet’in en aşağı derecesinde bulunan birine Ellah; ‘Ne dilersen dile!’ diyecek. O da bütün dileklerini söyleyecek. Kendisine; ‘Kalbinden geçenlerin hepsini diledin mi?’ diyecek. O da ‘Evet, diledim.’ diyecek. Bunun üzerine o kimseye,

-Bütün dilediklerin, bir misli fazlasıyla sana verilecektir, denilecektir.”1

Cenâb-ı Hak, ehl-i Cennet’e, Cennet’te kemâl-i merhametinden arzu ettikleri her şeyi verir. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da, bu müjdeden bahseden birkaç âyet-i kerîmeyi zikredeceğiz.

Birinci Âyet:

لَهُمْ مَا يَشَٓاؤُ۫نَ ف۪يهَا وَلَدَيْنَا مَز۪يدٌ

“(Onlar için,) Cennet’e girecek zâtlara mahsûs (orada ne dilerlerse vardır.) Çeşitli nimetlere ve lezzetlere nâil olacaklar; diledikleri güzel şeylere kavuşacaklardır. (Ve bizim indimizde ise,) yâni, Ellah tarafından husûsî bir lütuf olmak üzere, o Cennet’e girecek zâtlar için, o kavuşacakları cismânî nimetlerin ve lezzetlerin fevkinde olarak daha (fazlası) da (vardır.) O ise; Ellah’ın cemâlini müşâhede, rızâsını tahsîl, İlâhî tecellîlere kavuşmak, lütfuna ve kurbiyyetine mazhar olmak gibi en yüce rûhânî saâdetlere erişmektir.”2

İkinci Âyet:

وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُۚ وَاَنْتُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ

 


[1]  Müslim, Îmân, 303

[2]  Kâf, 50:35.

Seite 327

ŞERH

Sual: Ehl-i Cennet, Cennet’te gerek Resûl-i Ekrem (asm) ve gerekse diğer peygamberlerle görüşebilecekler mi?

Cevâb: Evet, görüşebilecekler. Bu konuda hiçbir engel yoktur. Makâmları, dereceleri ayrı ayrı da olsa ehl-i Cennet istediği zaman, istediği yerde, istediği kişi ile görüşebilir. Meselâ; Cennet’te en alt mertebedeki bir mü’min, en âli makâmda bulunan Resûl-i Ekrem (sav) ile beraber bulunabilir. Ancak Cennet nimetlerinden istifadeleri, makâmlarına göre mütefâvittir. Her mü’min, lezzet alma bakımından kendisini en yüksek mertebede bilir; daha fazlasını düşünemez. O kimseye göre bulunduğu mertebenin üstünde daha yüksek bir mertebe yoktur. İstemeyi de beceremez. Zîrâ Cenâb-ı Hak ona, “İste!” der. O kimse: “Ya Rab! Fazlasıyla verdin. Bunun ötesinde neyi isteyeyim.” der.

Daha aşağı bir mertebede bulunan bir ehl-i Cennet, daha yüksek makâmda bulunan bir ehl-i Cennet’in makâmına gittiği zaman; o kadar inceliği anlayamıyor, anlaması da mümkün değildir. Zîrâ yüksek mertebede olanlar, ancak kendi mertebelerini anlarlar. Alt tabakada bulunanlar, onların mertebelerini anlayamazlar.

Sual: Her peygamberin ümmeti kendine âid ayrı bir Cennet’te mi bulunacak? Yoksa bütün ümmetler beraber mi bulunacaklar?

Cevâb: Bütün ümmetler, haşir meydanında bir arada bulundukları gibi; Cennet’te de bir arada bulunacaklar. Ancak iman, amel-i sâlih ve takvâ derecesine göre makâmları ayrı ayrıdır.

Cennet’te görüşmeler ve görüşme yerleri mütefâvittir. Ehl-i iman, Peygamberimizle, sâir peygamberân-ı izâmla, evliyâ ve ulemâ ile, akrabalarıyla, âile ferdleriyle, misafirlerle, dostlarla ve sâir mü’minlerle değişik makâm ve mevkîlerde buluşup görüşürler. Her bir yerde ayrı ayrı lezzet alırlar. Bütün bu görüşmeler, bir zamanda olabilir ve biri, diğerlerine mâni’ olmaz. Zîrâ Cennet ehli, nûrâniyyet kesbettiği için bir iş, bir görüşme diğerine mâni’ olmaz. Meselâ: bir mü’min, bir dostunu görmek istediğinde, aynı anda onda da görüşme isteği doğar ve birbirleriyle o anda görüşürler.

 

Seite 328

ŞERH

Sual: Ehl-i Cennet, Cennet’te gerek Resûl-i Ekrem (asm) ve gerekse diğer peygamberlerle görüşebilecekler mi?

Cevâb: Evet, görüşebilecekler. Bu konuda hiçbir engel yoktur. Makâmları, dereceleri ayrı ayrı da olsa ehl-i Cennet istediği zaman, istediği yerde, istediği kişi ile görüşebilir. Meselâ; Cennet’te en alt mertebedeki bir mü’min, en âli makâmda bulunan Resûl-i Ekrem (sav) ile beraber bulunabilir. Ancak Cennet nimetlerinden istifadeleri, makâmlarına göre mütefâvittir. Her mü’min, lezzet alma bakımından kendisini en yüksek mertebede bilir; daha fazlasını düşünemez. O kimseye göre bulunduğu mertebenin üstünde daha yüksek bir mertebe yoktur. İstemeyi de beceremez. Zîrâ Cenâb-ı Hak ona, “İste!” der. O kimse: “Ya Rab! Fazlasıyla verdin. Bunun ötesinde neyi isteyeyim.” der.

Daha aşağı bir mertebede bulunan bir ehl-i Cennet, daha yüksek makâmda bulunan bir ehl-i Cennet’in makâmına gittiği zaman; o kadar inceliği anlayamıyor, anlaması da mümkün değildir. Zîrâ yüksek mertebede olanlar, ancak kendi mertebelerini anlarlar. Alt tabakada bulunanlar, onların mertebelerini anlayamazlar.

Sual: Her peygamberin ümmeti kendine âid ayrı bir Cennet’te mi bulunacak? Yoksa bütün ümmetler beraber mi bulunacaklar?

Cevâb: Bütün ümmetler, haşir meydanında bir arada bulundukları gibi; Cennet’te de bir arada bulunacaklar. Ancak iman, amel-i sâlih ve takvâ derecesine göre makâmları ayrı ayrıdır.

Cennet’te görüşmeler ve görüşme yerleri mütefâvittir. Ehl-i iman, Peygamberimizle, sâir peygamberân-ı izâmla, evliyâ ve ulemâ ile, akrabalarıyla, âile ferdleriyle, misafirlerle, dostlarla ve sâir mü’minlerle değişik makâm ve mevkîlerde buluşup görüşürler. Her bir yerde ayrı ayrı lezzet alırlar. Bütün bu görüşmeler, bir zamanda olabilir ve biri, diğerlerine mâni’ olmaz. Zîrâ Cennet ehli, nûrâniyyet kesbettiği için bir iş, bir görüşme diğerine mâni’ olmaz. Meselâ: bir mü’min, bir dostunu görmek istediğinde, aynı anda onda da görüşme isteği doğar ve birbirleriyle o anda görüşürler.

 

Seite 329

ŞERH

Şufiy bin Mâti’ (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Cennet nimetlerinden biri de ehl-i Cennet’in Cennet’te at ve deve gibi en iyi bineklerle, birbirlerini ziyâret etmeleridir.”1

وَرُوِيَ عَن أنس رَضِي الله عَنهُ قَالَ قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم إِذا دخل أهل الْجنَّة الْجنَّة فيشتاق الإخوان بَعضهم إِلَى بعض فيسير سَرِير هَذَا إِلَى سَرِير هَذَا وسرير هَذَا إِلَى سَرِير هَذَا حَتَّى يجتمعا جَمِيعًا فيتكىء هَذَا ويتكىء هَذَا فَيَقُول أَحدهمَا لصَاحبه أتعلم مَتى غفر الله لنا فَيَقُول صَاحبه نعم يَوْم كُنَّا فِي مَوضِع كَذَا وَكَذَا فدعونا الله فغفر لنا

Enes (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Cennet ehli, Cennet’e girdikten sonra dünyada arkadaşlık yapan dostlar, birbirlerini özlerler. O sırada oturdukları dîvânlar birbirine doğru yürür. Bir araya gelerek konuşmaya başlarlar. Biri, arkadaşına:

- Ellah günâhlarımızı ne zaman bağışladı biliyor musun? Diye sorar. O da:

- Evet, biliyorum. (Dünyada iken) falân yerde idik, Ellah'a duâ etmiştik. Bu yüzden Ellah (cc) bizi âfetti, der.”2

وَرُوِيَ عَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ قَالَ إِن أهل الْجنَّة ليتزاورون على العيس الجون عَلَيْهَا رحال الميس ويثير مناسمها غُبَار الْمسك خطام أَو زِمَام أَحدهَا خير من الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا

Ebu Hüreyre (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 379.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 380.

Seite 330

ŞERH

Şufiy bin Mâti’ (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Cennet nimetlerinden biri de ehl-i Cennet’in Cennet’te at ve deve gibi en iyi bineklerle, birbirlerini ziyâret etmeleridir.”1

وَرُوِيَ عَن أنس رَضِي الله عَنهُ قَالَ قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم إِذا دخل أهل الْجنَّة الْجنَّة فيشتاق الإخوان بَعضهم إِلَى بعض فيسير سَرِير هَذَا إِلَى سَرِير هَذَا وسرير هَذَا إِلَى سَرِير هَذَا حَتَّى يجتمعا جَمِيعًا فيتكىء هَذَا ويتكىء هَذَا فَيَقُول أَحدهمَا لصَاحبه أتعلم مَتى غفر الله لنا فَيَقُول صَاحبه نعم يَوْم كُنَّا فِي مَوضِع كَذَا وَكَذَا فدعونا الله فغفر لنا

Enes (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Cennet ehli, Cennet’e girdikten sonra dünyada arkadaşlık yapan dostlar, birbirlerini özlerler. O sırada oturdukları dîvânlar birbirine doğru yürür. Bir araya gelerek konuşmaya başlarlar. Biri, arkadaşına:

- Ellah günâhlarımızı ne zaman bağışladı biliyor musun? Diye sorar. O da:

- Evet, biliyorum. (Dünyada iken) falân yerde idik, Ellah'a duâ etmiştik. Bu yüzden Ellah (cc) bizi âfetti, der.”2

وَرُوِيَ عَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ قَالَ إِن أهل الْجنَّة ليتزاورون على العيس الجون عَلَيْهَا رحال الميس ويثير مناسمها غُبَار الْمسك خطام أَو زِمَام أَحدهَا خير من الدُّنْيَا وَمَا فِيهَا

Ebu Hüreyre (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 379.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 380.

Seite 331

ŞERH

خَلَقَهُ اللّٰهُ تعاَلَي يَوْمَ خَلَقَ السَّمَوَاتِ والأرض مَفْتُوحًا يَعْنِي لِلتَّوْبَةِ لاَ يُغْلَقُ حَتّٰى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْهُ .

Zirr ibn Hubeyş (ra) şöyle demiştir: Mestler üzerine nasıl mesh edileceğini sormak üzere Safvân ibn Assâl’in yanına gitmiştim. Bana:

- Ya Zirr! Seni buraya ne şey getirdi? Diye sordu. Ben de:

- İlim öğrenmek için, deyince şunları söyledi:

- Melekler ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. Ben de:

- Abdest bozduktan sonra mestler üzerine nasıl mesh edileceği kalbimi kurcaladı, sen de Hazret-i Peygamber’in ashabından olduğun için O’nun bu konuda bir şey söylediğini işitmişsindir diye sormaya geldim.” Dedim. Savfân:

- Evet, duydum, Resulullah (sav) yolculukta bulunduğumuz zaman mestleri üç gün üç gece çıkarmamayı, abdest bozduktan ve uykudan sonra bile mestlere meshetmeyi, ancak cünüp olunca mestleri çıkarmayı emrederdi.” dedi.

- O’nun sevgiye dair bir şeyler söylediğini işittin mi? dedim”

- Evet işittim. Resûlullah (sav) ile bir seferde beraberken bir bedevî gür sesiyle, “Ya Muhammed!” diye bağırdı. Hazret-i Peygamber (sav) de onun sesine yakın bir sesle “Gel, buradayım.” diye cevap verdi. Ben, bedevîye, “Yazıklar olsun sana! Peygamber (sav)’in yanındasın, sesini kıs, yüksek sesle bağırmanı Ellah yasakladı.” dedim. Bedevî, “Vallahi sesimi kısmam.” dedi ve Resûlullah (sav)’e hitaben: “Bir kişi, bir toplumu sever, fakat onlar gibi hayırlı ameller yapamadığından onlara ulaşamazsa bu kimsenin durumu nedir?” deyince, Peygamberimiz (sav) “Kişi kıyamet gününde sevdikleriyle beraberdir.” diye buyurdular. Safvân ibn Assâl sözüne devam ederek dedi ki; “Hazret-i Peygamber (sav) bu konuda uzun uzadıya konuştu. Hatta batı taraflarında

 

Seite 332

ŞERH

خَلَقَهُ اللّٰهُ تعاَلَي يَوْمَ خَلَقَ السَّمَوَاتِ والأرض مَفْتُوحًا يَعْنِي لِلتَّوْبَةِ لاَ يُغْلَقُ حَتّٰى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْهُ .

Zirr ibn Hubeyş (ra) şöyle demiştir: Mestler üzerine nasıl mesh edileceğini sormak üzere Safvân ibn Assâl’in yanına gitmiştim. Bana:

- Ya Zirr! Seni buraya ne şey getirdi? Diye sordu. Ben de:

- İlim öğrenmek için, deyince şunları söyledi:

- Melekler ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. Ben de:

- Abdest bozduktan sonra mestler üzerine nasıl mesh edileceği kalbimi kurcaladı, sen de Hazret-i Peygamber’in ashabından olduğun için O’nun bu konuda bir şey söylediğini işitmişsindir diye sormaya geldim.” Dedim. Savfân:

- Evet, duydum, Resulullah (sav) yolculukta bulunduğumuz zaman mestleri üç gün üç gece çıkarmamayı, abdest bozduktan ve uykudan sonra bile mestlere meshetmeyi, ancak cünüp olunca mestleri çıkarmayı emrederdi.” dedi.

- O’nun sevgiye dair bir şeyler söylediğini işittin mi? dedim”

- Evet işittim. Resûlullah (sav) ile bir seferde beraberken bir bedevî gür sesiyle, “Ya Muhammed!” diye bağırdı. Hazret-i Peygamber (sav) de onun sesine yakın bir sesle “Gel, buradayım.” diye cevap verdi. Ben, bedevîye, “Yazıklar olsun sana! Peygamber (sav)’in yanındasın, sesini kıs, yüksek sesle bağırmanı Ellah yasakladı.” dedim. Bedevî, “Vallahi sesimi kısmam.” dedi ve Resûlullah (sav)’e hitaben: “Bir kişi, bir toplumu sever, fakat onlar gibi hayırlı ameller yapamadığından onlara ulaşamazsa bu kimsenin durumu nedir?” deyince, Peygamberimiz (sav) “Kişi kıyamet gününde sevdikleriyle beraberdir.” diye buyurdular. Safvân ibn Assâl sözüne devam ederek dedi ki; “Hazret-i Peygamber (sav) bu konuda uzun uzadıya konuştu. Hatta batı taraflarında

 

Seite 333

METİN

Elcevab: Bir temsîl ile şu ulvî hakîkata şöyle bir işâret ederiz ki; meselâ: Gâyet güzel ve şaşaalı bir bağda muhteşem bir zât, gâyet büyük bir ziyâfet, gâyet müzeyyen bir seyrângâh öyle bir surette ihzâr etmiş ki: Kuvve-i zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat’ûmâtı câmi', kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkeza.. bütün havâss-ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnûn edecek her şeyi içine koymuştur.

ŞERH

bulunan bir kapıdan bahsetti. “Bu kapının genişlik mesafesi veya yaya yürüyüşü ile kırk yıl veya yetmiş yıl genişliğindedir.” buyurdu.

Şam taraflarının hadis rivayet edenlerinden Süfyân ibn Uyeyne dedi ki: “Ellahu Teala, gökleri ve yeri yarattığı günden beri bu kapıyı tevbe edenler için açık bırakmıştır. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır.”1

Mezkûr hadîs-i şerîfin ifade ettiği manaya göre; Cennet’te meselâ makâmı düşük ve basit bir bedevi ile hadsiz bir feyiz ve lütfa mazhar olan Resûl-i Ekrem (asm) beraber bulunurlar. Çünkü insan, dostuyla beraberdir. Peki, bu durum, nasıl olur? Bu iki ayrı makâm sâhibi, nasıl bir arada olurlar?

(Elcevab: Bir temsîl ile şu ulvî hakîkata şöyle bir işâret ederiz ki; meselâ: Gâyet güzel ve şaşaalı bir bağda muhteşem bir zât, gâyet büyük bir ziyâfet, gâyet müzeyyen bir seyrângâh öyle bir surette ihzâr etmiş ki: Kuvve-i zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat’ûmâtı câmi', kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkeza.. bütün havâss-ı zâhire) göz, kulak, burun, dil ve dokunma (ve bâtınayı) hiss-i müşterek, hayâl, vâhime, hâfıza ve kuvve-i müfekkireyi (okşayacak ve memnûn edecek her şeyi içine koymuştur.) O muhteşem zât, gayet büyük ve güzel bir bahçede öyle bir sofra serer ki; her çeşit envâ’-i et’imeyi câmi’dir. O bahçe ve o sofra ve o taâm, öyle bir surette ihzâr ediliyor ki; dil, o sofradaki taâmdan bütün lezzetleri tadıp hissedecek; göz, hoşuna gidecek o taâm ve o bahçedeki bütün mehâsin ve güzelliklere bakmaktan tatmîn olacak; kulak, o bahçedeki bütün

 


[1]  Timîzî, Deavât, 98.

Seite 334

METİN

Elcevab: Bir temsîl ile şu ulvî hakîkata şöyle bir işâret ederiz ki; meselâ: Gâyet güzel ve şaşaalı bir bağda muhteşem bir zât, gâyet büyük bir ziyâfet, gâyet müzeyyen bir seyrângâh öyle bir surette ihzâr etmiş ki: Kuvve-i zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat’ûmâtı câmi', kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkeza.. bütün havâss-ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnûn edecek her şeyi içine koymuştur.

ŞERH

bulunan bir kapıdan bahsetti. “Bu kapının genişlik mesafesi veya yaya yürüyüşü ile kırk yıl veya yetmiş yıl genişliğindedir.” buyurdu.

Şam taraflarının hadis rivayet edenlerinden Süfyân ibn Uyeyne dedi ki: “Ellahu Teala, gökleri ve yeri yarattığı günden beri bu kapıyı tevbe edenler için açık bırakmıştır. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır.”1

Mezkûr hadîs-i şerîfin ifade ettiği manaya göre; Cennet’te meselâ makâmı düşük ve basit bir bedevi ile hadsiz bir feyiz ve lütfa mazhar olan Resûl-i Ekrem (asm) beraber bulunurlar. Çünkü insan, dostuyla beraberdir. Peki, bu durum, nasıl olur? Bu iki ayrı makâm sâhibi, nasıl bir arada olurlar?

(Elcevab: Bir temsîl ile şu ulvî hakîkata şöyle bir işâret ederiz ki; meselâ: Gâyet güzel ve şaşaalı bir bağda muhteşem bir zât, gâyet büyük bir ziyâfet, gâyet müzeyyen bir seyrângâh öyle bir surette ihzâr etmiş ki: Kuvve-i zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat’ûmâtı câmi', kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayâliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil ve hâkeza.. bütün havâss-ı zâhire) göz, kulak, burun, dil ve dokunma (ve bâtınayı) hiss-i müşterek, hayâl, vâhime, hâfıza ve kuvve-i müfekkireyi (okşayacak ve memnûn edecek her şeyi içine koymuştur.) O muhteşem zât, gayet büyük ve güzel bir bahçede öyle bir sofra serer ki; her çeşit envâ’-i et’imeyi câmi’dir. O bahçe ve o sofra ve o taâm, öyle bir surette ihzâr ediliyor ki; dil, o sofradaki taâmdan bütün lezzetleri tadıp hissedecek; göz, hoşuna gidecek o taâm ve o bahçedeki bütün mehâsin ve güzelliklere bakmaktan tatmîn olacak; kulak, o bahçedeki bütün

 


[1]  Timîzî, Deavât, 98.

Seite 335

ŞERH

bahçe, havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtına ve letâif-i aşereye hitâb edecek bütün envâ’-i lezzet ve zevk ve saâdetleri hâvîdir. İşte böyle bir bahçeye ve acîb bir memlekete birisi az, birisi de çok anlayan iki kişi girdi. Birisinin kuvve-i zâikası, gözünün görme gücü, kulağının duyma hissi ve hayâli zayıf olduğundan; o acîb ve garîb bahçeden çok az istifade eder. Öbürünün bütün havâss ve hissiyâtı ve letâifi açık olduğundan; o bahçeden pek çok istifade eder ve lezzet alır.

İşte bu iki kişi arasındaki derece ve fark neyse; Resûl-i Ekrem (asm) ile o bedevînin, Cennet’te o taâmdan ve sâir şeylerden aldıkları lezzet ve zevk de o kadar farklıdır. O bedevî zanneder ki; Cennet’te benim aldığım zevkten daha üstün bir zevk yoktur. Bu bedevînin kâbiliyeti, bu kadar inkişâf etmiş olduğundan, bundan fazlasını düşünemez ve düşünmesi de mümkün değildir.

Sual: Ehl-i Cennet, takvâ ve amel-i sâlihe göre mi lezzet alıyor?

Elcevab: Evvelâ imana göre, sonra amel-i sâlih ve takvâya göre lezzet alır. Çünkü havâss-ı hamse-i bâtınâyı inkişâf ettiren, imandır. İmanın da dereceleri vardır. Ehl-i Cennet, imanın derecelerine göre, o ma’nevî zevki alır. Havâss-ı zâhireyi inkişâf ettiren de amel-i sâlih ve takvâdır. Demek kul, bu dünya imtihânında ne kadar amel-i sâlih işler ve takvâ dâiresinde bulunursa, o kadar Cennet’te bu havâss-ı hamse-i zâhire, lezzet ve zevk alır. Çünkü bazı lezzet ve zevkler vardır ki; ancak kalb, onları görüp hisseder; bazı lezzet ve zevkler vardır ki; ancak akıl görüp anlar; bazı lezzet ve zevkler vardır ki; ancak havâss-ı zâhire görüp farkeder; bazı lezzet ve zevkler de vardır ki; ancak havâss-ı bâtınâ hisseder.

Madem cin ve insin mü’minleri, maddî ve ma’nevî cihâzâtını evâmir-i İlâhiyye dâiresinde isti’mâl etmiş ve onları, nevâhî-i İlâhiye’den muhâfaza etmiş; böylece ibâdet ve takvâ sa’yesinde bu cihâzâtlarını inkişâf ettirmiştir. Elbette Cenâb-ı Hakk’ın, Cennet’te kemâl-i rahmetinden o cihâzâta münâsib cismânî bir lezzet tattırması, Rahmân isminin muktezâsıdır.

Evet, havâs ve letâif-i insaniye, bu imtihân dünyasında iman, ubûdiyet ve takvâ ile ne kadar terakkî edip inkişâf etmiş ise, Cennet’te o nisbette

 

Seite 336

ŞERH

bahçe, havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtına ve letâif-i aşereye hitâb edecek bütün envâ’-i lezzet ve zevk ve saâdetleri hâvîdir. İşte böyle bir bahçeye ve acîb bir memlekete birisi az, birisi de çok anlayan iki kişi girdi. Birisinin kuvve-i zâikası, gözünün görme gücü, kulağının duyma hissi ve hayâli zayıf olduğundan; o acîb ve garîb bahçeden çok az istifade eder. Öbürünün bütün havâss ve hissiyâtı ve letâifi açık olduğundan; o bahçeden pek çok istifade eder ve lezzet alır.

İşte bu iki kişi arasındaki derece ve fark neyse; Resûl-i Ekrem (asm) ile o bedevînin, Cennet’te o taâmdan ve sâir şeylerden aldıkları lezzet ve zevk de o kadar farklıdır. O bedevî zanneder ki; Cennet’te benim aldığım zevkten daha üstün bir zevk yoktur. Bu bedevînin kâbiliyeti, bu kadar inkişâf etmiş olduğundan, bundan fazlasını düşünemez ve düşünmesi de mümkün değildir.

Sual: Ehl-i Cennet, takvâ ve amel-i sâlihe göre mi lezzet alıyor?

Elcevab: Evvelâ imana göre, sonra amel-i sâlih ve takvâya göre lezzet alır. Çünkü havâss-ı hamse-i bâtınâyı inkişâf ettiren, imandır. İmanın da dereceleri vardır. Ehl-i Cennet, imanın derecelerine göre, o ma’nevî zevki alır. Havâss-ı zâhireyi inkişâf ettiren de amel-i sâlih ve takvâdır. Demek kul, bu dünya imtihânında ne kadar amel-i sâlih işler ve takvâ dâiresinde bulunursa, o kadar Cennet’te bu havâss-ı hamse-i zâhire, lezzet ve zevk alır. Çünkü bazı lezzet ve zevkler vardır ki; ancak kalb, onları görüp hisseder; bazı lezzet ve zevkler vardır ki; ancak akıl görüp anlar; bazı lezzet ve zevkler vardır ki; ancak havâss-ı zâhire görüp farkeder; bazı lezzet ve zevkler de vardır ki; ancak havâss-ı bâtınâ hisseder.

Madem cin ve insin mü’minleri, maddî ve ma’nevî cihâzâtını evâmir-i İlâhiyye dâiresinde isti’mâl etmiş ve onları, nevâhî-i İlâhiye’den muhâfaza etmiş; böylece ibâdet ve takvâ sa’yesinde bu cihâzâtlarını inkişâf ettirmiştir. Elbette Cenâb-ı Hakk’ın, Cennet’te kemâl-i rahmetinden o cihâzâta münâsib cismânî bir lezzet tattırması, Rahmân isminin muktezâsıdır.

Evet, havâs ve letâif-i insaniye, bu imtihân dünyasında iman, ubûdiyet ve takvâ ile ne kadar terakkî edip inkişâf etmiş ise, Cennet’te o nisbette

 

Seite 337

ŞERH

Hem meselâ; komşun, Cennet’te senin ziyâretine gelir; o, kendi makâm ve rütbesine göre lezzet alır; sen de kendi makâm ve rütbene göre lezzet alırsın. Fakat her biriniz, “En yüksek lezzet ve zevk, benimdir; bu, son mertebedir.” diye düşünür ve daha ötesini anlayamaz. Çünkü Cenâb-ı Hak, insanın oradaki noksan derece ve rütbe ve lezzetini kendisine hissettirmiyor. O halde iman, amel-i sâlih ve takvâ esâslarına göre, orada havâss ve letâif ve duygular inkişâf eder. Şâyet böyle olmazsa, o zaman herkesin makâmı bir olurdu. Bu da adâlete münâfîdir. Zîrâ çalışan ile çalışmayan, âlât ve cihâzâtını inkişâf ettiren ile inkişâf ettirmeyen bir olmaz. Öyle ise, bunların mükâfâtları da bir değildir.

Netîce-i kelâm: Herkes, Cennet’te kendi derece ve rütbe ve makâmına göre envâ’-ı türlü zevk ve lezzet ve saâdete müstağrak olur; onun fevkınde düşünemez, anlayamaz. Bununla beraber üst mertebedeki, alt mertebedekinin halini anlar; alt mertebedeki ise, üst mertebedekinin halini anlayamaz. Aksi takdîrde alt mertebedeki kişi, elem çeker; yüksek makâmda bulunan kimseyi hased eder. Cennet ise, elem ve hased yeri değildir. Âyât-ı Kur’âniye, bu konuyu tasrîh etmiştir. Hicr Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ

“(Ve biz, onların) ehl-i Cennet’in (gönüllerindeki kini) dünyada iken, kalblere bulaşmış olan hased, cimrilik, düşmanlık, hıyânet gibi kötü ve ahlâkî olmayan hasletleri (çıkarıp attık.) Artık ehl-i Cennet arasında bu gibi lâyık olmayan şeylerden bir eser bulunmayacaktır. (Onlar) o Cennet âhâlîsi, (tahtlar üzerinde) koltuklarda, sandalyelerde, yüksek mevkî’lerde oturacaklar (kardeşler olarak karşı karşıya bulunacaklardır.) Aralarında böyle karşılıklı artan bir sevgi ve muhabbet zuhûr edecektir.”1

Cennet’in en büyük nimetlerinden biri de ehl-i Cennet’in, Cennet’te onları rahatsız edecek hiçbir sözü işitmemeleridir. Cennet’te lağv, mâlâyanî ve kizb gibi rahatsız edici hiçbir söz yoktur. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da geçen konuyla alâkalı âyet-i kerîmeler şunlardır.

 


[1]  Hicr, 15:47.

Seite 338

ŞERH

Hem meselâ; komşun, Cennet’te senin ziyâretine gelir; o, kendi makâm ve rütbesine göre lezzet alır; sen de kendi makâm ve rütbene göre lezzet alırsın. Fakat her biriniz, “En yüksek lezzet ve zevk, benimdir; bu, son mertebedir.” diye düşünür ve daha ötesini anlayamaz. Çünkü Cenâb-ı Hak, insanın oradaki noksan derece ve rütbe ve lezzetini kendisine hissettirmiyor. O halde iman, amel-i sâlih ve takvâ esâslarına göre, orada havâss ve letâif ve duygular inkişâf eder. Şâyet böyle olmazsa, o zaman herkesin makâmı bir olurdu. Bu da adâlete münâfîdir. Zîrâ çalışan ile çalışmayan, âlât ve cihâzâtını inkişâf ettiren ile inkişâf ettirmeyen bir olmaz. Öyle ise, bunların mükâfâtları da bir değildir.

Netîce-i kelâm: Herkes, Cennet’te kendi derece ve rütbe ve makâmına göre envâ’-ı türlü zevk ve lezzet ve saâdete müstağrak olur; onun fevkınde düşünemez, anlayamaz. Bununla beraber üst mertebedeki, alt mertebedekinin halini anlar; alt mertebedeki ise, üst mertebedekinin halini anlayamaz. Aksi takdîrde alt mertebedeki kişi, elem çeker; yüksek makâmda bulunan kimseyi hased eder. Cennet ise, elem ve hased yeri değildir. Âyât-ı Kur’âniye, bu konuyu tasrîh etmiştir. Hicr Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَنَزَعْنَا مَا ف۪ي صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ اِخْوَانًا عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ

“(Ve biz, onların) ehl-i Cennet’in (gönüllerindeki kini) dünyada iken, kalblere bulaşmış olan hased, cimrilik, düşmanlık, hıyânet gibi kötü ve ahlâkî olmayan hasletleri (çıkarıp attık.) Artık ehl-i Cennet arasında bu gibi lâyık olmayan şeylerden bir eser bulunmayacaktır. (Onlar) o Cennet âhâlîsi, (tahtlar üzerinde) koltuklarda, sandalyelerde, yüksek mevkî’lerde oturacaklar (kardeşler olarak karşı karşıya bulunacaklardır.) Aralarında böyle karşılıklı artan bir sevgi ve muhabbet zuhûr edecektir.”1

Cennet’in en büyük nimetlerinden biri de ehl-i Cennet’in, Cennet’te onları rahatsız edecek hiçbir sözü işitmemeleridir. Cennet’te lağv, mâlâyanî ve kizb gibi rahatsız edici hiçbir söz yoktur. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da geçen konuyla alâkalı âyet-i kerîmeler şunlardır.

 


[1]  Hicr, 15:47.

Seite 339

METİN

Madem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, seradan süreyyâya kadar fark oluyor.

ŞERH

اِلَّا ق۪يلًا سَلَامًا سَلَامًا

“Onlar, Cennet’lerde (ancak bir sözü işitirler. O da en iyi ve en güzel söz olan ‘Selâm, Selâm’dır.) Yani, hem kendileri birbirlerine devamlı selâm verirler; hem melekler onlara selâm verirler; hem de Ellah tarafından kendilerine öyle bir selâmette devamlı kalacakları tekrâr tekrâr müjdelenir.”1

Dördüncüsü:

لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًا

“O Cennet’e giren zâtlar, (orada) o Cennet’te (boş bir lâkırdı) söylemezler ve dinlemezler (ve bir yalanlama işitmezler.) Birbirlerini yalanlamazlar.”2

Beşincisi:

لَا تَسْمَعُ ف۪يهَا لَاغِيَةً

“(Orada) O Cennet’te (boş, fâidesiz bir söz işitmezsin.)”3

Hülasa: Mezkur âyet-i kerîmeler, sarahaten haber veriyor ki; ehl-i Cennet, boş, mâlâya’nî, fâidesiz, yalan, onları rahatsız edecek hiçbir söz işitmezler. Bu tür sözleri işitmeyecekleri husûsu, işâret eder ki; bu tür boş, mâlâya’nî, fâidesiz sözleri, ehl-i Cennet de söylemezler. Bu dahî çok büyük bir nimettir.

(Madem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan) yerden (süreyyâya) yıldızlara (kadar fark oluyor.) Dünyada dahî durum böyledir. Meselâ; iki insan, bir bahçeye girer. Birinin gözü, hassâs olmadığı için, o bahçedeki bütün

 


[1]  Vâkıa, 56:26.

[2]  Nebe’, 78:35.

[3]  Ğâşiye, 88:11.

Seite 340

METİN

Madem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, seradan süreyyâya kadar fark oluyor.

ŞERH

اِلَّا ق۪يلًا سَلَامًا سَلَامًا

“Onlar, Cennet’lerde (ancak bir sözü işitirler. O da en iyi ve en güzel söz olan ‘Selâm, Selâm’dır.) Yani, hem kendileri birbirlerine devamlı selâm verirler; hem melekler onlara selâm verirler; hem de Ellah tarafından kendilerine öyle bir selâmette devamlı kalacakları tekrâr tekrâr müjdelenir.”1

Dördüncüsü:

لَا يَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًا

“O Cennet’e giren zâtlar, (orada) o Cennet’te (boş bir lâkırdı) söylemezler ve dinlemezler (ve bir yalanlama işitmezler.) Birbirlerini yalanlamazlar.”2

Beşincisi:

لَا تَسْمَعُ ف۪يهَا لَاغِيَةً

“(Orada) O Cennet’te (boş, fâidesiz bir söz işitmezsin.)”3

Hülasa: Mezkur âyet-i kerîmeler, sarahaten haber veriyor ki; ehl-i Cennet, boş, mâlâya’nî, fâidesiz, yalan, onları rahatsız edecek hiçbir söz işitmezler. Bu tür sözleri işitmeyecekleri husûsu, işâret eder ki; bu tür boş, mâlâya’nî, fâidesiz sözleri, ehl-i Cennet de söylemezler. Bu dahî çok büyük bir nimettir.

(Madem bu karmakarışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor. En küçük ile en büyük beraber iken, serâdan) yerden (süreyyâya) yıldızlara (kadar fark oluyor.) Dünyada dahî durum böyledir. Meselâ; iki insan, bir bahçeye girer. Birinin gözü, hassâs olmadığı için, o bahçedeki bütün

 


[1]  Vâkıa, 56:26.

[2]  Nebe’, 78:35.

[3]  Ğâşiye, 88:11.

Seite 341

METİN

Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni’ olmaz.

ŞERH

letaifini ne kadar inkişâf ettirmiş, aza ve cihazatını ne kadar a’mâl-i salihaya sevkedip haramlardan muhafaza etmişse, orada o kadar zevk ve lezzet alır.

Demek bir mü’min, burada iman, amel-i salih ve takva husûsunda kâbiliyyetini ne kadar inkişâf ettirmişse, orada imanın inkişâfına, amel-i sâlihe muvaffak olmasına ve takvâ dâiresinde kalmasına göre, Cennet’te derece ve mertebe kazanır.

Evet, herkeste fıtrî bir kâbiliyyet vardır. Kimisi, ibâdete sevk etmek ve çalışmak ve gayret etmek suretiyle o kâbiliyyeti nemâlandırır, kemâle erdirir. Kimisi de ibâdette tembellik eder, çalışmaz; o kâbiliyyet de körelir, gider. Öyle ise, Ellah’ın verdiği fıtrî kâbiliyyetleri, iman ile ibâdet ile takvâ ile ilim ile ma’rifet ile tefekkür ile muhabbetullâh ile güzel ahlâk ile ihlâs ile inkişâf ettirmek lâzımdır ki; oradaki saâdet ve lezzetimiz ziyadeleşsin.

(Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni’ olmaz.) Birisinin Cennet’i düşük, birisinin Cennet’i yüksek olduğu halde; yine beraberdirler, biri diğerine mâni’ ve engel teşkîl etmez. Alt tabakada bulunan bir ehl-i Cennet, üst tabakada olan birinin yanına gittiği zaman; ancak kendi Cennet’indeki lezzet ve saâdet kadar onun Cennet’inden ve hâlinden anlar. Onun o yüksek Cennet’indeki hâlini anlamaz; zira buna gücü ve kâbiliyyeti yoktur. Dünyada dahî bu, böyledir. Meselâ; bir işçiyi, pâdişâhın sarayına götürün. O işçi, pâdişâhın sarayındaki esrârı bir anda anlar mı? Elbette anlamaz.

Sual: Üst mertebede olanlar da alt mertebede olanları ziyârete gider mi?

Elcevab: Alt mertebede olanlar, üst mertebede olanları ziyâret eder. Buna şu âyet-i kerîme işâret eder:

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِا۪يمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَٓا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ

 

Seite 342

METİN

Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni’ olmaz.

ŞERH

letaifini ne kadar inkişâf ettirmiş, aza ve cihazatını ne kadar a’mâl-i salihaya sevkedip haramlardan muhafaza etmişse, orada o kadar zevk ve lezzet alır.

Demek bir mü’min, burada iman, amel-i salih ve takva husûsunda kâbiliyyetini ne kadar inkişâf ettirmişse, orada imanın inkişâfına, amel-i sâlihe muvaffak olmasına ve takvâ dâiresinde kalmasına göre, Cennet’te derece ve mertebe kazanır.

Evet, herkeste fıtrî bir kâbiliyyet vardır. Kimisi, ibâdete sevk etmek ve çalışmak ve gayret etmek suretiyle o kâbiliyyeti nemâlandırır, kemâle erdirir. Kimisi de ibâdette tembellik eder, çalışmaz; o kâbiliyyet de körelir, gider. Öyle ise, Ellah’ın verdiği fıtrî kâbiliyyetleri, iman ile ibâdet ile takvâ ile ilim ile ma’rifet ile tefekkür ile muhabbetullâh ile güzel ahlâk ile ihlâs ile inkişâf ettirmek lâzımdır ki; oradaki saâdet ve lezzetimiz ziyadeleşsin.

(Bulundukları cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni’ olmaz.) Birisinin Cennet’i düşük, birisinin Cennet’i yüksek olduğu halde; yine beraberdirler, biri diğerine mâni’ ve engel teşkîl etmez. Alt tabakada bulunan bir ehl-i Cennet, üst tabakada olan birinin yanına gittiği zaman; ancak kendi Cennet’indeki lezzet ve saâdet kadar onun Cennet’inden ve hâlinden anlar. Onun o yüksek Cennet’indeki hâlini anlamaz; zira buna gücü ve kâbiliyyeti yoktur. Dünyada dahî bu, böyledir. Meselâ; bir işçiyi, pâdişâhın sarayına götürün. O işçi, pâdişâhın sarayındaki esrârı bir anda anlar mı? Elbette anlamaz.

Sual: Üst mertebede olanlar da alt mertebede olanları ziyârete gider mi?

Elcevab: Alt mertebede olanlar, üst mertebede olanları ziyâret eder. Buna şu âyet-i kerîme işâret eder:

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِا۪يمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَٓا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَيْءٍ

 

Seite 343

METİN

Çünki Cennet'in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umûmun damı, Arş-ı A'zam'dır.

ŞERH

Demek o bedevi, Resûl-i Ekrem (asm) ile beraber bulunduğu halde O Zat-ı Ekrem (asm)’ın hissettiği ve tattığı ve anladığı saâdet ve lezzeti hissedemez; o makâm ve mertebeleri anlayamaz; bu, mümkün de değildir. Ancak kâbiliyyetine göre orada feyiz alabilir.

(Çünki Cennet'in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umûmun damı, Arş-ı A'zam'dır.) Bütün ehl-i Cennet’e âid cennetlerin damı, Arş’tır.

Evet, Kur’an-ı Kerîm’in işâretiyle1 ve ehâdîs-i Nebeviyenin ifadesiyle2 Cennet’in sekiz mertebesi, tabakası vardır. Marifetname adlı eserde konuyla alakalı olarak şöyle deniliyor:

“Birinci Cennet: Dârü’l-Celâl’dir.

İkinci Cennet: Dârü’s-Selâm’dır.

Üçüncü Cennet: Cennetü’l-Me’vâ’dır.

Dördüncü Cennet: Cennetü’l-Huld’dur.

Beşinci Cennet: Cennetü’n-Na’îm’dir.

Altıncı Cennet: Cennetü’l-Firdevs’dir.

Yedinci Cennet: Cennetü’l-Karâr’dır.

Sekizinci Cennet: Cennetü’l-Adn’dir.”3

Demek amellerin mertebe ve derecesine göre; Cennet’in merâtibi tenevvü’ ederek ayrı ayrı derecelere inkısâm eder. Fakat kimse, kendinden üstün olanı anlayamaz; farkı bilemez. Onun için Cennet’te; “Keşke, benim de makâmım böyle yüksek olsaydı! Ben de bunun gibi yüksek mertebelere sâhib

 


[1]  Zümer, 39:73. Tefsîr-i Kurtubî.

[2]  Müslim, Tahara, 17.

[3]  Marifetname, s. 9.

Seite 344

METİN

Çünki Cennet'in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umûmun damı, Arş-ı A'zam'dır.

ŞERH

Demek o bedevi, Resûl-i Ekrem (asm) ile beraber bulunduğu halde O Zat-ı Ekrem (asm)’ın hissettiği ve tattığı ve anladığı saâdet ve lezzeti hissedemez; o makâm ve mertebeleri anlayamaz; bu, mümkün de değildir. Ancak kâbiliyyetine göre orada feyiz alabilir.

(Çünki Cennet'in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umûmun damı, Arş-ı A'zam'dır.) Bütün ehl-i Cennet’e âid cennetlerin damı, Arş’tır.

Evet, Kur’an-ı Kerîm’in işâretiyle1 ve ehâdîs-i Nebeviyenin ifadesiyle2 Cennet’in sekiz mertebesi, tabakası vardır. Marifetname adlı eserde konuyla alakalı olarak şöyle deniliyor:

“Birinci Cennet: Dârü’l-Celâl’dir.

İkinci Cennet: Dârü’s-Selâm’dır.

Üçüncü Cennet: Cennetü’l-Me’vâ’dır.

Dördüncü Cennet: Cennetü’l-Huld’dur.

Beşinci Cennet: Cennetü’n-Na’îm’dir.

Altıncı Cennet: Cennetü’l-Firdevs’dir.

Yedinci Cennet: Cennetü’l-Karâr’dır.

Sekizinci Cennet: Cennetü’l-Adn’dir.”3

Demek amellerin mertebe ve derecesine göre; Cennet’in merâtibi tenevvü’ ederek ayrı ayrı derecelere inkısâm eder. Fakat kimse, kendinden üstün olanı anlayamaz; farkı bilemez. Onun için Cennet’te; “Keşke, benim de makâmım böyle yüksek olsaydı! Ben de bunun gibi yüksek mertebelere sâhib

 


[1]  Zümer, 39:73. Tefsîr-i Kurtubî.

[2]  Müslim, Tahara, 17.

[3]  Marifetname, s. 9.

Seite 345

ŞERH

yâkuttan, zebercedden, altından ve gümüşten koltuklar konulur. Cennet halkının makâmca en aşağı olanları, -onların içinde denî ve âdî kimse yoktur- misk ve kâfûr yığınları, yani tepecikleri üstünde otururlar. Bu koltuklarda oturanlar, diğerlerinin mertebelerini, kendi oturdukları yerlerden üstün sanmazlar. Tâ ki üzülmesinler.

Ebû Hüreyre (ra) devamla şöyle der: Ben,

-Ya Resûlellâh! Biz, Cennet’te Rabbimizi görecek miyiz? Dedim. O,

-Evet göreceksiniz. Siz, Güneş’i görmek ve Ay’ın on dördüncü gecesinde, yani dolunay hâlinde iken Ay’ı görmek husûsunda şübheye düşer misiniz? Diye sordu. Biz,

-Hayır, şübheye düşmeden alenen görürüz, dedik. O,

-İşte böylece Rabbinizi Cennet’te görmek husûsunda şübheye düşmeyeceksiniz. (Yani, O’nun Zât’ını açıkça lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir şekilde görmek şerefine kavuşacaksınız) ve Ellah, o mecliste bulunanlarla ayrı ayrı konuşacaktır. Hattâ Ellah, sizden bir adama:

- Ya Filân! Şöyle şöyle yaptığın günü hatırlamıyor musun? Diye soracak; dünyadaki bazı vefâsızlıklarını, günâhlarını ona hatırlatacaktır. Adam da

- Ya Rabbi! Beni bağışlamadın mı? Diyecek. Bunun üzerine Ellah, o adama:

- Evet, seni bağışladım. Sen, şu mertebene, ancak benim mağfiretimin bolluğuyla eriştin, buyuracaktır.

İşte Cennet halkı, böylece Ellah’ın cemâl ve sohbetiyle müşerref oldukları sıralarda bir bulut parçası, üstten onları kaplayarak üzerlerine öyle güzel bir koku yağdıracak ki; onun kokusu gibi güzel bir koku, hiç koklanmamıştır. Sonra Ellah onlara,

- Sizin için hazırladığım ikrâma kalkıp gidiniz ve arzuladığınızı, canınızın çektiği şeyleri alınız, buyuracaktır.

Hazret-i Peygamber (sav), devamla buyurdu ki:

 

Seite 346

ŞERH

yâkuttan, zebercedden, altından ve gümüşten koltuklar konulur. Cennet halkının makâmca en aşağı olanları, -onların içinde denî ve âdî kimse yoktur- misk ve kâfûr yığınları, yani tepecikleri üstünde otururlar. Bu koltuklarda oturanlar, diğerlerinin mertebelerini, kendi oturdukları yerlerden üstün sanmazlar. Tâ ki üzülmesinler.

Ebû Hüreyre (ra) devamla şöyle der: Ben,

-Ya Resûlellâh! Biz, Cennet’te Rabbimizi görecek miyiz? Dedim. O,

-Evet göreceksiniz. Siz, Güneş’i görmek ve Ay’ın on dördüncü gecesinde, yani dolunay hâlinde iken Ay’ı görmek husûsunda şübheye düşer misiniz? Diye sordu. Biz,

-Hayır, şübheye düşmeden alenen görürüz, dedik. O,

-İşte böylece Rabbinizi Cennet’te görmek husûsunda şübheye düşmeyeceksiniz. (Yani, O’nun Zât’ını açıkça lâ zamanî, lâ mekânî, lâ keyfî bir şekilde görmek şerefine kavuşacaksınız) ve Ellah, o mecliste bulunanlarla ayrı ayrı konuşacaktır. Hattâ Ellah, sizden bir adama:

- Ya Filân! Şöyle şöyle yaptığın günü hatırlamıyor musun? Diye soracak; dünyadaki bazı vefâsızlıklarını, günâhlarını ona hatırlatacaktır. Adam da

- Ya Rabbi! Beni bağışlamadın mı? Diyecek. Bunun üzerine Ellah, o adama:

- Evet, seni bağışladım. Sen, şu mertebene, ancak benim mağfiretimin bolluğuyla eriştin, buyuracaktır.

İşte Cennet halkı, böylece Ellah’ın cemâl ve sohbetiyle müşerref oldukları sıralarda bir bulut parçası, üstten onları kaplayarak üzerlerine öyle güzel bir koku yağdıracak ki; onun kokusu gibi güzel bir koku, hiç koklanmamıştır. Sonra Ellah onlara,

- Sizin için hazırladığım ikrâma kalkıp gidiniz ve arzuladığınızı, canınızın çektiği şeyleri alınız, buyuracaktır.

Hazret-i Peygamber (sav), devamla buyurdu ki:

 

Seite 347

ŞERH

حُسْنًا وَجَمَالاً، فَيَقُولُ لَهُمْ أَهْلُوهُمْ: وَاللّٰهِ، لَقَدِ ازْدَدْتُمْ بَعْدَنَا حُسْنًا وَجَمَالاً، فَيَقُولُونَ: وَأَنْتُمْ، وَاللّٰهِ، لَقَدِ ازْدَدْتُمْ بَعْدَنَا حُسْنًا وَجَمَالاً".

Enes (ra)’den Resûlullâh (sav), şöyle buyurmuştur:

“(Cennet’te bir çarşı vardır ki; ehl-i Cennet, her Cum’a o çarşıya gelirler. Kuzey rüzgârı eser; yüzlerine ve elbiselerine) güzel misk (kokuları siner. O zaman güzellik ve cemâlleri daha ziyâde olur. Âilelerine güzellik ve cemâlleri artmış olarak dönerler. Âileleri onlara: ‘Bizden sonra güzellik ve cemâliniz daha da artmış!’ derler. Onlar da âilelerine: ‘Vallâhi, bizden sonra sizin de güzellik ve cemâliniz artmış, diye mukâbelede bulunurlar.’)”1

Mezkur hadislerden anlaşıldığı üzere; ehl-i Cennet için, Cennet’te çarşı ve pazarlar vardır. Cennet ehli, orada toplanırlar. Melâike-i kirâm, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kalbe hutûr etmeyen nimetlerle onları kuşatır. Cenâb-ı Hak, ehl-i Cennet’e lâ zamanî, lâ mekânî ve lâ keyfî bir şekilde görünüp, onların her biriyle husûsî olarak ayrı ayrı konuşur. Bu hâl, onlar için en büyük bir lezzet ve saâdettir. Ehl-i Cennet, orada gönülleri ne isterse, karşılıksız ve bedelsiz bir şekilde onu, Cennet çarşısında bulup satın alırlar.”2

Hadiste geçen “Cum’a” tabiri, mes’eleyi zihne takrib etmek için bir teşbih ve temsildir. Zira Cennet’te zaman yoktur.

Kezâ mezkûr hadis-i şeriflerden anlaşıldığı üzere; ehl-i Cennet, kendinden yüksek olanların üzerlerindeki elbiseyi, oturdukları iskemleyi, yedikleri meyveyi ve içtikleri şarâbı görürler. O yüksek derece sâhibleri, her cihette onlardan üstün, istifade ve lezzet bakımından daha mükemmel oldukları halde; o derecesi düşük olanlar, kendi eşyâlarının, libâslarının, koltuklarının ve yiyecek ve içeceklerinin, onlardan daha güzel ve daha hoş olduğunu zannederler.

 


[1]  Müslim, 2833; Sünen-i Dârimî, 2/339.

[2]  Hâşiyetu’t-Tâc, 5/409.

Seite 348

ŞERH

حُسْنًا وَجَمَالاً، فَيَقُولُ لَهُمْ أَهْلُوهُمْ: وَاللّٰهِ، لَقَدِ ازْدَدْتُمْ بَعْدَنَا حُسْنًا وَجَمَالاً، فَيَقُولُونَ: وَأَنْتُمْ، وَاللّٰهِ، لَقَدِ ازْدَدْتُمْ بَعْدَنَا حُسْنًا وَجَمَالاً".

Enes (ra)’den Resûlullâh (sav), şöyle buyurmuştur:

“(Cennet’te bir çarşı vardır ki; ehl-i Cennet, her Cum’a o çarşıya gelirler. Kuzey rüzgârı eser; yüzlerine ve elbiselerine) güzel misk (kokuları siner. O zaman güzellik ve cemâlleri daha ziyâde olur. Âilelerine güzellik ve cemâlleri artmış olarak dönerler. Âileleri onlara: ‘Bizden sonra güzellik ve cemâliniz daha da artmış!’ derler. Onlar da âilelerine: ‘Vallâhi, bizden sonra sizin de güzellik ve cemâliniz artmış, diye mukâbelede bulunurlar.’)”1

Mezkur hadislerden anlaşıldığı üzere; ehl-i Cennet için, Cennet’te çarşı ve pazarlar vardır. Cennet ehli, orada toplanırlar. Melâike-i kirâm, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kalbe hutûr etmeyen nimetlerle onları kuşatır. Cenâb-ı Hak, ehl-i Cennet’e lâ zamanî, lâ mekânî ve lâ keyfî bir şekilde görünüp, onların her biriyle husûsî olarak ayrı ayrı konuşur. Bu hâl, onlar için en büyük bir lezzet ve saâdettir. Ehl-i Cennet, orada gönülleri ne isterse, karşılıksız ve bedelsiz bir şekilde onu, Cennet çarşısında bulup satın alırlar.”2

Hadiste geçen “Cum’a” tabiri, mes’eleyi zihne takrib etmek için bir teşbih ve temsildir. Zira Cennet’te zaman yoktur.

Kezâ mezkûr hadis-i şeriflerden anlaşıldığı üzere; ehl-i Cennet, kendinden yüksek olanların üzerlerindeki elbiseyi, oturdukları iskemleyi, yedikleri meyveyi ve içtikleri şarâbı görürler. O yüksek derece sâhibleri, her cihette onlardan üstün, istifade ve lezzet bakımından daha mükemmel oldukları halde; o derecesi düşük olanlar, kendi eşyâlarının, libâslarının, koltuklarının ve yiyecek ve içeceklerinin, onlardan daha güzel ve daha hoş olduğunu zannederler.

 


[1]  Müslim, 2833; Sünen-i Dârimî, 2/339.

[2]  Hâşiyetu’t-Tâc, 5/409.

Seite 349

ŞERH

- Ey Ellahım! Beni o ağaca yaklaştır. Ta ki onun gölgesinde olayım ve meyvesinden yiyen olayım, der. Ellah ona:

- Eğer bu istediğini sana verirsem, benden bu istediğin dışında bir şey istemeyi umud eder misin, ister misin? Kul cevaben:

- Hayır, izzetine yemin olsun ki istemem der. Ellah da onu o ağacın yanına götürür. Bunun üzerine Ellah, o kula hem gölge, hem meyve, hem de su sahibi bir ağacı gösterir. Kul yine:

- Ey Rabbim! Beni bu ağaca yaklaştır, gölge ve meyvesinden istifade edeyim der. Ellah yine: Eğer bu isteğini sana verirsem benden bu nimetin dışında başka bir nimet umar mısın? Der. Kul:

- Hayır, izzetine yemin olsun ki başka bir şey istemem der. Ellah da onu oraya ulaştırır. Cennet’in kapısı görünür. Bunun üzerine kul:

- Ey Rabbim! Beni Cennet’in kapısına yaklaştır. Ta ki onun örtüsünün altına gireyim de Cennet ehlini göreyim der. Ellah, onu oraya yaklaştırır. O da Cennet’i ve içindekileri görür. Sonra:

- Ey Rabbim! Beni Cennet’e idhal eyle, der ve Cennet’e girer. Cennet’e girdiğinde;

- Bu benim için midir? Diye sual eder. Ellah:

- Ne temenni edersen et, der. Kul da ister. Öyle ki Ellah, kula ne isteyeceğini hatırlatır ve şunu şunu iste der. Nihayet kulun tüm istekleri bitince, Ellah ona:

- Bu isteklerin ve on misli daha senin için vardır, der. Sonra Ellah, onu Cennet’ine idhal edip hurilerden olan iki zevcesini de yanına gönderir. O iki huri ona şöyle derler:

- Seni bizim için, bizi de senin için diriltip hayat sahibi yapan Ellah’a sonsuz hamd olsun. Kul bu nimetleri görünce –hayretinden- şöyle der:

- Hiç kimseye bana verilen kadar nimet verilmemiştir.

 

Seite 350

ŞERH

- Ey Ellahım! Beni o ağaca yaklaştır. Ta ki onun gölgesinde olayım ve meyvesinden yiyen olayım, der. Ellah ona:

- Eğer bu istediğini sana verirsem, benden bu istediğin dışında bir şey istemeyi umud eder misin, ister misin? Kul cevaben:

- Hayır, izzetine yemin olsun ki istemem der. Ellah da onu o ağacın yanına götürür. Bunun üzerine Ellah, o kula hem gölge, hem meyve, hem de su sahibi bir ağacı gösterir. Kul yine:

- Ey Rabbim! Beni bu ağaca yaklaştır, gölge ve meyvesinden istifade edeyim der. Ellah yine: Eğer bu isteğini sana verirsem benden bu nimetin dışında başka bir nimet umar mısın? Der. Kul:

- Hayır, izzetine yemin olsun ki başka bir şey istemem der. Ellah da onu oraya ulaştırır. Cennet’in kapısı görünür. Bunun üzerine kul:

- Ey Rabbim! Beni Cennet’in kapısına yaklaştır. Ta ki onun örtüsünün altına gireyim de Cennet ehlini göreyim der. Ellah, onu oraya yaklaştırır. O da Cennet’i ve içindekileri görür. Sonra:

- Ey Rabbim! Beni Cennet’e idhal eyle, der ve Cennet’e girer. Cennet’e girdiğinde;

- Bu benim için midir? Diye sual eder. Ellah:

- Ne temenni edersen et, der. Kul da ister. Öyle ki Ellah, kula ne isteyeceğini hatırlatır ve şunu şunu iste der. Nihayet kulun tüm istekleri bitince, Ellah ona:

- Bu isteklerin ve on misli daha senin için vardır, der. Sonra Ellah, onu Cennet’ine idhal edip hurilerden olan iki zevcesini de yanına gönderir. O iki huri ona şöyle derler:

- Seni bizim için, bizi de senin için diriltip hayat sahibi yapan Ellah’a sonsuz hamd olsun. Kul bu nimetleri görünce –hayretinden- şöyle der:

- Hiç kimseye bana verilen kadar nimet verilmemiştir.

 

Seite 351

ŞERH

Şimdi Resûl-i Ekrem (asm)’ın Cennet’in derecelerine dâir bazı hadîslerini zikredeceğiz:

إنَّ الرَّجُلَ مِنْ أَهْلِ عِلِّيّ۪ينَ لَيُشْرِفُ عَلٰى أَهْلِ الْجَنَّةِ فَتُض۪يءُ الْجَنَّةُ لِوَجْهِه۪ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ.

Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) rivâyet olunduğuna göre, Peygamber (asm), şöyle buyurmuştur:

Cennet’te (Cennet’in en yüksek yerlerinin halkından olan bir kimse,) kendi makâmının aşağısında bulunan (Cennet ehline bakar da) aşağıda bulunan (Cennet ehlinin yüzü, onun yüzünün parlaklığı ile aydınlanır.) Çünkü o makâmda bulunan Cennet ehlinin (yüzleri, inci parlaklığında bir yıldız gibidir.)”1

عَنْ أَب۪ى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِىِّ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أَنَّهُ قَالَ: إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ لَيَتَرَاءَوْنَ فِي الْغُرْفَةِ كَمَا تَرَاءَوْنَ الْكَوْكَبَ الشَّرْقِىَّ وَالْكَوْكَبَ الْغَرْبِىَّ الْغَارِبَ فِى الْاُفُقِ الطَّالِعَ ف۪ى تَفَاضُلِ الدَّرَجَاتِ. فَقَالُوا: يَا رَسُولَ اللّٰهِ أُولَئِكَ النَّبِيُّونَ؟ قَالَ: بَلٰى وَالَّذ۪ى نَفْس۪ي بِيَدِه۪ وَأَقْوَامٌ آٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَصَدَّقُوا الْمُرْسَل۪ينَ.

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyete göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cennetlik’ler, Cennet’te birbirlerinin köşk ve saraylarını, derece farklılığından dolayı ufukta batmakta ve doğmakta olan yıldızları görür gibi göreceklerdir. Bunun üzerine Ashâb-ı Kirâm:

- Ey Ellah’ın Resûlü! Onlar, peygamberlerin köşkleri midir? Diye sordular. Resûlullâh (asm) şöyle cevâb verdi:

 


[1]  Sünen-i Ebû Dâvûd, 3987.

Seite 352

ŞERH

Şimdi Resûl-i Ekrem (asm)’ın Cennet’in derecelerine dâir bazı hadîslerini zikredeceğiz:

إنَّ الرَّجُلَ مِنْ أَهْلِ عِلِّيّ۪ينَ لَيُشْرِفُ عَلٰى أَهْلِ الْجَنَّةِ فَتُض۪يءُ الْجَنَّةُ لِوَجْهِه۪ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ.

Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) rivâyet olunduğuna göre, Peygamber (asm), şöyle buyurmuştur:

Cennet’te (Cennet’in en yüksek yerlerinin halkından olan bir kimse,) kendi makâmının aşağısında bulunan (Cennet ehline bakar da) aşağıda bulunan (Cennet ehlinin yüzü, onun yüzünün parlaklığı ile aydınlanır.) Çünkü o makâmda bulunan Cennet ehlinin (yüzleri, inci parlaklığında bir yıldız gibidir.)”1

عَنْ أَب۪ى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِىِّ - صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - أَنَّهُ قَالَ: إِنَّ أَهْلَ الْجَنَّةِ لَيَتَرَاءَوْنَ فِي الْغُرْفَةِ كَمَا تَرَاءَوْنَ الْكَوْكَبَ الشَّرْقِىَّ وَالْكَوْكَبَ الْغَرْبِىَّ الْغَارِبَ فِى الْاُفُقِ الطَّالِعَ ف۪ى تَفَاضُلِ الدَّرَجَاتِ. فَقَالُوا: يَا رَسُولَ اللّٰهِ أُولَئِكَ النَّبِيُّونَ؟ قَالَ: بَلٰى وَالَّذ۪ى نَفْس۪ي بِيَدِه۪ وَأَقْوَامٌ آٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَصَدَّقُوا الْمُرْسَل۪ينَ.

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyete göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cennetlik’ler, Cennet’te birbirlerinin köşk ve saraylarını, derece farklılığından dolayı ufukta batmakta ve doğmakta olan yıldızları görür gibi göreceklerdir. Bunun üzerine Ashâb-ı Kirâm:

- Ey Ellah’ın Resûlü! Onlar, peygamberlerin köşkleri midir? Diye sordular. Resûlullâh (asm) şöyle cevâb verdi:

 


[1]  Sünen-i Ebû Dâvûd, 3987.

Seite 353

ŞERH

- Kim, Ramazân orucunu tutar; namazlarını kılar; Ka’be’yi hacceder; -zekâtı söyledi mi söylemedi mi hatırlamıyorum- Ellah yolunda hicret etse de doğduğu yerde kalsa da Ellah onu mutlaka bağışlayacaktır. Muâz:

- Bunu Müslümânlara aktarayım mı? Dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

ذَرِ النَّاسَ يَعْمَلُونَ فَاِنَّ الْجَنَّةَ مِائَةَ دَرَجَةٍ مَا بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ وَالْفِرْدَوْسُ اَعْلَى الْجَنَّةِ وَاَوْسَطُهَا وَفَوْقَ ذٰلِكَ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ وَمِنْهَا تَفَجَّرُ اَنْهَارُ الْجَنَّةِ فَاِذَا سَاَلْتُمُ اللّٰهَ فَسَلُوهُ الْفِرْدَوْسَ.

- Bırak insanları, amel etsinler. Çünkü Cennet’te yüz derece vardır. Her bir derece arasındaki mesâfe, gökle yer arası kadardır. Cennetlerin en güzel ve yüksek dereceli olanı, Firdevs Cenneti olup Rahmân’ın Arşı, bunun üzerindedir. Cennetlerin bütün nehirleri, buradan fışkırır. Ellah’tan Cennet’i isteyeceğinizde Firdevs Cenneti’ni isteyiniz.”1

وَعَن الْمُغيرَة بن شُعْبَة رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم أَن مُوسَى عَلَيْهِ السَّلَام سَأَلَ ربه مَا أدنى أهل الْجنَّة منزلَة فَقَالَ رجل يَجِيء بعد مَا دخل أهل الْجنَّة الْجنَّة فَيُقَال لَهُ ادخل الْجنَّة فَيَقُول رب كَيفَ وَقد نزل النَّاس مَنَازِلهمْ وَأخذُوا أخذاتهم فَيُقَال لَهُ أترضى أَن يكون لَك مثل ملك من مُلُوك الدُّنْيَا فَيَقُول رضيت رب فَيَقُول لَهُ لَك ذَلِك وَمثله وَمثله وَمثله فَقَالَ فِي الْخَامِسَة رضيت رب فَيَقُول هَذَا لَك وَعشرَة أَمْثَاله وَلَك مَا اشتهت نَفسك ولذت عَيْنك فَيَقُول رضيت رب قَالَ رب فأعلاهم

 


[1]  Tirmizî, 38/4, Hadîs No: 2701.

Seite 354

ŞERH

- Kim, Ramazân orucunu tutar; namazlarını kılar; Ka’be’yi hacceder; -zekâtı söyledi mi söylemedi mi hatırlamıyorum- Ellah yolunda hicret etse de doğduğu yerde kalsa da Ellah onu mutlaka bağışlayacaktır. Muâz:

- Bunu Müslümânlara aktarayım mı? Dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

ذَرِ النَّاسَ يَعْمَلُونَ فَاِنَّ الْجَنَّةَ مِائَةَ دَرَجَةٍ مَا بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ كَمَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْاَرْضِ وَالْفِرْدَوْسُ اَعْلَى الْجَنَّةِ وَاَوْسَطُهَا وَفَوْقَ ذٰلِكَ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ وَمِنْهَا تَفَجَّرُ اَنْهَارُ الْجَنَّةِ فَاِذَا سَاَلْتُمُ اللّٰهَ فَسَلُوهُ الْفِرْدَوْسَ.

- Bırak insanları, amel etsinler. Çünkü Cennet’te yüz derece vardır. Her bir derece arasındaki mesâfe, gökle yer arası kadardır. Cennetlerin en güzel ve yüksek dereceli olanı, Firdevs Cenneti olup Rahmân’ın Arşı, bunun üzerindedir. Cennetlerin bütün nehirleri, buradan fışkırır. Ellah’tan Cennet’i isteyeceğinizde Firdevs Cenneti’ni isteyiniz.”1

وَعَن الْمُغيرَة بن شُعْبَة رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم أَن مُوسَى عَلَيْهِ السَّلَام سَأَلَ ربه مَا أدنى أهل الْجنَّة منزلَة فَقَالَ رجل يَجِيء بعد مَا دخل أهل الْجنَّة الْجنَّة فَيُقَال لَهُ ادخل الْجنَّة فَيَقُول رب كَيفَ وَقد نزل النَّاس مَنَازِلهمْ وَأخذُوا أخذاتهم فَيُقَال لَهُ أترضى أَن يكون لَك مثل ملك من مُلُوك الدُّنْيَا فَيَقُول رضيت رب فَيَقُول لَهُ لَك ذَلِك وَمثله وَمثله وَمثله فَقَالَ فِي الْخَامِسَة رضيت رب فَيَقُول هَذَا لَك وَعشرَة أَمْثَاله وَلَك مَا اشتهت نَفسك ولذت عَيْنك فَيَقُول رضيت رب قَالَ رب فأعلاهم

 


[1]  Tirmizî, 38/4, Hadîs No: 2701.

Seite 355

ŞERH

görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelmediği nimetler vardır, der.”1

Ehâdîs-i Nebeviyyede “Şu, şu ameli işleyene, Cennet’te dereceler vardır. Şu ameli işleyenin şu kadar derecesi yükselir.” gibi pek çok rivâyât mevcûddur. Bu rivâyetler de ehl-i Cennet arasında derece farkı bulunduğunu ifade eder. Şimdi bu rivâyetlerden birkaçını nümûne olarak zikredeceğiz:

وعَنْ أبي هُرَيْرَةَ قال: قال رَسُولُ اللَّهِ : صَلاَةُ الرَّجُلِ جَمَاعَةً تَزِيدُ عَلَى صَلاَتِهِ فِي سُوقِهِ وَبَيْتِهِ بِضْعًا وَعِشْرِينَ دَرَجَةً وَذَلِكَ أن أَحَدَهُمْ إذا تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ, ثُمَّ أَتَى الْمَسْجِدَ لاَ يُرِيدُ إلا الصَّلاَةَ ,لاَ يَنْهَزُهُ إلا الصَّلاَةُ, لَمْ يَخْطُ خَطْوَةً إلا رُفِعَ له بِهَا دَرَجَةٌ, وَحُطَّ عَنْهُ بِهَا خَطِيئَةٌ حتى يَدْخُلُ الْمَسْجِدَ, فَإذا دَخَلَ الْمَسْجِدَ كان فِي الصَّلاَةِ ماَ كانت الصَّلاَةُ هِيَ تَحْبِسُهُ, وَالْمَلاَئِكَةُ يُصَلُّونَ عَلَى أَحَدِكُمْ مَا دَامَ فِي مَجْلِسِهِ الَّذِي صَلِّي فِيهِ يَقوُلوُنَ : اللَّهُمَّ ارْحَمْهُ اَللَّهُمَّ اغفر له, اَللَّهُمَّ تُبْ عَلَيْهِ, مَا لَمْ يُؤْذِ فِيهِ, مَا لَمْ يُحْدِثْ فِيهِ .

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

“Kişinin, cemâatle kıldığı namaz, çarşıda ve evinde kıldığı namazdan yirmi küsur derece üstündür. Şöyle ki; bir kimse güzelce abdest alır, sadece namaz kılmak niyyetiyle câmiye gelirse, yani onu camiye gitmeye sevkeden şey yalnızca namaz olursa, câmiye girinceye kadar attığı her adımla o kimsenin derecesi yükselir ve bir günâhı bağışlanır. Câmiye girince de namaz için kaldığı sürece namaz kılıyormuş gibi sevâb kazanır. Namaz kıldığı yerde kaldıkça kimseye (sözlü ve fiilli) eziyyet etmediği ve abdestini bozmadığı ve dünyevî sözler

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 300.

Seite 356

ŞERH

görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklına gelmediği nimetler vardır, der.”1

Ehâdîs-i Nebeviyyede “Şu, şu ameli işleyene, Cennet’te dereceler vardır. Şu ameli işleyenin şu kadar derecesi yükselir.” gibi pek çok rivâyât mevcûddur. Bu rivâyetler de ehl-i Cennet arasında derece farkı bulunduğunu ifade eder. Şimdi bu rivâyetlerden birkaçını nümûne olarak zikredeceğiz:

وعَنْ أبي هُرَيْرَةَ قال: قال رَسُولُ اللَّهِ : صَلاَةُ الرَّجُلِ جَمَاعَةً تَزِيدُ عَلَى صَلاَتِهِ فِي سُوقِهِ وَبَيْتِهِ بِضْعًا وَعِشْرِينَ دَرَجَةً وَذَلِكَ أن أَحَدَهُمْ إذا تَوَضَّأَ فَأَحْسَنَ الْوُضُوءَ, ثُمَّ أَتَى الْمَسْجِدَ لاَ يُرِيدُ إلا الصَّلاَةَ ,لاَ يَنْهَزُهُ إلا الصَّلاَةُ, لَمْ يَخْطُ خَطْوَةً إلا رُفِعَ له بِهَا دَرَجَةٌ, وَحُطَّ عَنْهُ بِهَا خَطِيئَةٌ حتى يَدْخُلُ الْمَسْجِدَ, فَإذا دَخَلَ الْمَسْجِدَ كان فِي الصَّلاَةِ ماَ كانت الصَّلاَةُ هِيَ تَحْبِسُهُ, وَالْمَلاَئِكَةُ يُصَلُّونَ عَلَى أَحَدِكُمْ مَا دَامَ فِي مَجْلِسِهِ الَّذِي صَلِّي فِيهِ يَقوُلوُنَ : اللَّهُمَّ ارْحَمْهُ اَللَّهُمَّ اغفر له, اَللَّهُمَّ تُبْ عَلَيْهِ, مَا لَمْ يُؤْذِ فِيهِ, مَا لَمْ يُحْدِثْ فِيهِ .

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

“Kişinin, cemâatle kıldığı namaz, çarşıda ve evinde kıldığı namazdan yirmi küsur derece üstündür. Şöyle ki; bir kimse güzelce abdest alır, sadece namaz kılmak niyyetiyle câmiye gelirse, yani onu camiye gitmeye sevkeden şey yalnızca namaz olursa, câmiye girinceye kadar attığı her adımla o kimsenin derecesi yükselir ve bir günâhı bağışlanır. Câmiye girince de namaz için kaldığı sürece namaz kılıyormuş gibi sevâb kazanır. Namaz kıldığı yerde kaldıkça kimseye (sözlü ve fiilli) eziyyet etmediği ve abdestini bozmadığı ve dünyevî sözler

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 300.

Seite 357

ŞERH

konuşmadığı sürece melekler, ona şöyle duâ ederler: ‘Ellahım! Sen, ona rahmet et! Ellahım! Sen, onu affet! Ellahım! Sen, onun tevbesini kabûl et.”1

عَنْ أبي عَبْدِ اللهِ وَيُقال : أَبوُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ ثوبان مَوْلَى رَسُولِ اللَّهِ قال : سَمِعْتُ رَسُولِ اللَّهِ يَقوُلُ عَلَيْكَ بِكَثْرَةِ السُّجُودِ! فَإنكَ لَنْ تَسْجُدَ لِلَّهِ سَجْدَةً إلا رَفَعَكَ اللَّهُ بِهَا دَرَجَةً , وَحَطَّ عَنْكَ بِهَا خَطِيئَةً .

Ebû Abdurrahmân da denilen Peygamber (sav)’in âzâd ettiği Ebû Abdullâh’dan rivâyet edildiğine göre: Resûlullâh (sav)’i şöyle buyururken işittim demiştir:

“Çok secde etmeye bak! Zîrâ Ellah için yaptığın her secde karşılığında Ellah, seni bir derece yükseltir ve bir günâhını siller.”2

Hülasa: Ehl-i Cennet için, Cennet’te dereceler vardır. Herkesin iman, takvâ ve amel-i sâlih kuvvet ve derecesine göre Cennet’te makâm, derece, rütbe, menzile ve lezzeti vardır. Kişinin giyeceği elbiseden, yiyeceği meyveden, oturacağı tahtından, beraber olduğu zevcelerinden alacağı lezzetler, dünyadaki iman, takvâ ve amel-i sâlihine göredir. Cennet ehlinin, Cennet’te aldığı makâm ve dereceler nisbetinde lezzeti ve saâdeti vardır. Muazzam ve hassas ve âdilâne bir şekilde küçük ve büyük her bir ameli nisbetinde makâm ve derecelere mazhar olur. Hem o makâm ve derecelere göre de bir saâdeti vardır. Her ne kadar Cennet’e girmek, fazl-ı İlâhî ile olsa da Cennet’e girdikten sonra, a’mâl-i sâlihâ devreye girer. Cennet’te sâhibine, makâm, mevkî ve derece kazandırır.

Bir Mes’ele-i Mühimme

Bir kısım âyet-i kerîme ve Ehâdîs-i Nebeviyyeden anlaşıldığı üzere; Cennet, fazl-ı İlâhî’dir. Ancak Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’in fazl ve rahmetiyle Cennet’e girilir.

 


[1]  Buhârî, Salât 87; Müslim, Taharât, 12.

[2]  Müslim, Salât, 225.

Seite 358

ŞERH

konuşmadığı sürece melekler, ona şöyle duâ ederler: ‘Ellahım! Sen, ona rahmet et! Ellahım! Sen, onu affet! Ellahım! Sen, onun tevbesini kabûl et.”1

عَنْ أبي عَبْدِ اللهِ وَيُقال : أَبوُ عَبْدِ الرَّحْمَنِ ثوبان مَوْلَى رَسُولِ اللَّهِ قال : سَمِعْتُ رَسُولِ اللَّهِ يَقوُلُ عَلَيْكَ بِكَثْرَةِ السُّجُودِ! فَإنكَ لَنْ تَسْجُدَ لِلَّهِ سَجْدَةً إلا رَفَعَكَ اللَّهُ بِهَا دَرَجَةً , وَحَطَّ عَنْكَ بِهَا خَطِيئَةً .

Ebû Abdurrahmân da denilen Peygamber (sav)’in âzâd ettiği Ebû Abdullâh’dan rivâyet edildiğine göre: Resûlullâh (sav)’i şöyle buyururken işittim demiştir:

“Çok secde etmeye bak! Zîrâ Ellah için yaptığın her secde karşılığında Ellah, seni bir derece yükseltir ve bir günâhını siller.”2

Hülasa: Ehl-i Cennet için, Cennet’te dereceler vardır. Herkesin iman, takvâ ve amel-i sâlih kuvvet ve derecesine göre Cennet’te makâm, derece, rütbe, menzile ve lezzeti vardır. Kişinin giyeceği elbiseden, yiyeceği meyveden, oturacağı tahtından, beraber olduğu zevcelerinden alacağı lezzetler, dünyadaki iman, takvâ ve amel-i sâlihine göredir. Cennet ehlinin, Cennet’te aldığı makâm ve dereceler nisbetinde lezzeti ve saâdeti vardır. Muazzam ve hassas ve âdilâne bir şekilde küçük ve büyük her bir ameli nisbetinde makâm ve derecelere mazhar olur. Hem o makâm ve derecelere göre de bir saâdeti vardır. Her ne kadar Cennet’e girmek, fazl-ı İlâhî ile olsa da Cennet’e girdikten sonra, a’mâl-i sâlihâ devreye girer. Cennet’te sâhibine, makâm, mevkî ve derece kazandırır.

Bir Mes’ele-i Mühimme

Bir kısım âyet-i kerîme ve Ehâdîs-i Nebeviyyeden anlaşıldığı üzere; Cennet, fazl-ı İlâhî’dir. Ancak Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’in fazl ve rahmetiyle Cennet’e girilir.

 


[1]  Buhârî, Salât 87; Müslim, Taharât, 12.

[2]  Müslim, Salât, 225.

Seite 359

ŞERH

Altıncısı: Hem yukarıdaki hadîs-i şerîf, Cebriyye Mezhebi’ni dahî nefyeder. Zîrâ Cebriyye Mezhebi, insanın cüz’î irâdesini nefyettiğinden; ameli, insana nisbet etmiyor. Resûl-i Ekrem (asm), yukarıdaki hadîste, لَنْ يُدْخِلَ أَحَدًا مِنْكُمْ عَمَلُهُ الْجَنَّةَ “Sizden hiçbir kimsenin ameli, onu Cennet’e idhâl edemez.” buyurmakla ameli, insana nisbet ve izâfe etti. عَمَلُهُ yani, “kişinin ameli” ifadesinde izâfe vardır. İzâfe ise, tahsîsi ifade eder. Demek amel, insana hastır. İnsanın ise, cüz’î irâdesi mevcûd olup hayr ve şerre kâbiliyyeti vardır. Bundan dolayı Nebî (asm), ameli, insana izâfe etti. Demek Cebriyye Mezhebi, bu da’vâsında haksızdır. İnsanın cüz’î irâdesi vardır ve bu münâsebetle mes’ûliyyet altındadır. Daha tafsîlatlı bilgi için, Tahşiye Yayınevi’nin neşrettiği, “Kader Risâlesi ve Şerhi” adlı esere mürâcaat edebilirsiniz.

Yedincisi: Yine bu hadîs-i şerîf, bildiriyor ki; eğer Cennet’in, fazl-ı İlâhî olduğu bildirilmeseydi; insanın, ameliyle o menzile kavuştuğu düşünülür ve fahre girilirdi. Demek bu kısa ve vecîz hadîs, insanın ameliyle mağrûr olmaması gerektiğini bildiriyor. Hem zâten amelimiz, ekmel vecih üzere değildir. Sâlih amelimizde dahî çok taksîrâtımız vardır. Bundan dolayı birçok amelin, husûsan namaz, kırâat-ı Kur’ân ve zikrin akabinde istiğfâr etmekle emrolunmuşuz. Tâ ki bu taksîrâtlı amelimizle ucbe ve gurûra girmeyelim.

Sekizincisi: Yine bu hadîs-i şerîfte; إِلَّا أَنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللّٰهُ بِفَضْلٍ وَرَحْمَةٍ “Ancak Ellahu Teâlâ, beni rahmet ve fazlı ile setredip örterse, işte o zaman ben de Cennet’e girerim.” ifadesiyle bildiriliyor ki; a’mâl-i sâlihâya, yüksek derecelere nâil olmak, günâhlardan mahfûz kalmak; ancak Ellah’ın tevfîk ve inâyeti, fazl ve rahmeti, havl ve kuvvetiyledir. Madem a’mâl-i sâlihâya muvaffakiyet, Ellah’ın rahmetiyledir. Öyleyse Cennet’e girmek dahî Ellah’ın rahmet ve inâyetiyledir.1

Dokuzuncusu: Yine bu hadîs-i şerîf bildiriyor ki; Resûlullâh (asm) dahî Ellah’ın rahmet ve fazlıyla Cennet’e giriyorsa, bi’t-tarîki’l-evlâ olarak her mü’min, ancak rahmet ve fazl-ı İlâhî ile Cennet’e girebilir.2

 


[1]  Fethu’l-Bârî li İbn-i Hâcer, 11/297.

[2]  Fethu’l-Bârî li İbn-i Hâcer, 11/297.

Seite 360

ŞERH

Altıncısı: Hem yukarıdaki hadîs-i şerîf, Cebriyye Mezhebi’ni dahî nefyeder. Zîrâ Cebriyye Mezhebi, insanın cüz’î irâdesini nefyettiğinden; ameli, insana nisbet etmiyor. Resûl-i Ekrem (asm), yukarıdaki hadîste, لَنْ يُدْخِلَ أَحَدًا مِنْكُمْ عَمَلُهُ الْجَنَّةَ “Sizden hiçbir kimsenin ameli, onu Cennet’e idhâl edemez.” buyurmakla ameli, insana nisbet ve izâfe etti. عَمَلُهُ yani, “kişinin ameli” ifadesinde izâfe vardır. İzâfe ise, tahsîsi ifade eder. Demek amel, insana hastır. İnsanın ise, cüz’î irâdesi mevcûd olup hayr ve şerre kâbiliyyeti vardır. Bundan dolayı Nebî (asm), ameli, insana izâfe etti. Demek Cebriyye Mezhebi, bu da’vâsında haksızdır. İnsanın cüz’î irâdesi vardır ve bu münâsebetle mes’ûliyyet altındadır. Daha tafsîlatlı bilgi için, Tahşiye Yayınevi’nin neşrettiği, “Kader Risâlesi ve Şerhi” adlı esere mürâcaat edebilirsiniz.

Yedincisi: Yine bu hadîs-i şerîf, bildiriyor ki; eğer Cennet’in, fazl-ı İlâhî olduğu bildirilmeseydi; insanın, ameliyle o menzile kavuştuğu düşünülür ve fahre girilirdi. Demek bu kısa ve vecîz hadîs, insanın ameliyle mağrûr olmaması gerektiğini bildiriyor. Hem zâten amelimiz, ekmel vecih üzere değildir. Sâlih amelimizde dahî çok taksîrâtımız vardır. Bundan dolayı birçok amelin, husûsan namaz, kırâat-ı Kur’ân ve zikrin akabinde istiğfâr etmekle emrolunmuşuz. Tâ ki bu taksîrâtlı amelimizle ucbe ve gurûra girmeyelim.

Sekizincisi: Yine bu hadîs-i şerîfte; إِلَّا أَنْ يَتَغَمَّدَنِيَ اللّٰهُ بِفَضْلٍ وَرَحْمَةٍ “Ancak Ellahu Teâlâ, beni rahmet ve fazlı ile setredip örterse, işte o zaman ben de Cennet’e girerim.” ifadesiyle bildiriliyor ki; a’mâl-i sâlihâya, yüksek derecelere nâil olmak, günâhlardan mahfûz kalmak; ancak Ellah’ın tevfîk ve inâyeti, fazl ve rahmeti, havl ve kuvvetiyledir. Madem a’mâl-i sâlihâya muvaffakiyet, Ellah’ın rahmetiyledir. Öyleyse Cennet’e girmek dahî Ellah’ın rahmet ve inâyetiyledir.1

Dokuzuncusu: Yine bu hadîs-i şerîf bildiriyor ki; Resûlullâh (asm) dahî Ellah’ın rahmet ve fazlıyla Cennet’e giriyorsa, bi’t-tarîki’l-evlâ olarak her mü’min, ancak rahmet ve fazl-ı İlâhî ile Cennet’e girebilir.2

 


[1]  Fethu’l-Bârî li İbn-i Hâcer, 11/297.

[2]  Fethu’l-Bârî li İbn-i Hâcer, 11/297.

Seite 361

ŞERH

Bir kısım âyet-i kerîme ve Ehâdîs-i Nebeviyye’de ise, ehl-i Cennet’in, bu mükâfâta kendi amelleriyle nâil oldukları bildirilmektedir.1 Risâle-i Nûr’un Lem’alar adlı eserinde bu mevzû’ şöyle îzâh edilmektedir:

“İkinci Sual: Şerîat’ta denilmiştir ki: “Cehennem cezâ-yı ameldir, fakat Cennet fazl-ı İlâhî iledir.” Bunun sırr-ı hikmeti nedir?

Elcevâb: Sâbık işâretlerde tebeyyün etti ki: İnsan, îcâdsız bir cüz'-i ihtiyârî ile ve cüz'î bir kesb ile bir emr-i ademî veya bir emr-i i’tibârî teşkîl ile ve sübût vermekle müdhiş tahrîbâta ve şerlere sebebiyyet verdiği gibi; nefsi ve hevâsı daima şerlere ve zararlara meyyal olduğu için, o küçük kesbin netîcesinden hâsıl olan seyyiâtın mes'uliyetini, o çeker. Çünkü onun nefsi istedi ve kendi kesbiyle sebebiyyet verdi. Ve şerr ademî olduğu için, abd ona fâil oldu. Cenâb-ı Hak da halk etti. Elbette o hadsiz cinâyetin mes'uliyetini, nihâyetsiz bir azâb ile çekmeye müstahak olur.

Ammâ hasenât ve hayrât ise, mademki vücûdîdirler; kesb-i insanî ve cüz'-i ihtiyârî onlara illet-i mûcide olamaz. İnsan, onda hakikî fâil olamaz. Ve nefs-i emmâresi de hasenâta tarafdâr değildir, belki rahmet-i İlâhiyye onları ister ve kudret-i Rabbâniye îcâd eder. Yalnız insan, iman ile arzu ile niyyet ile sâhib olabilir. Ve sâhib olduktan sonra, o hasenât ise, ona evvelce verilmiş olan vücûd ve iman nimetleri gibi sâbık hadsiz niam-ı İlâhiyye’ye bir şükürdür, geçmiş nimetlere bakar. Va'd-i İlâhî ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmânî ile verilir. Zâhirde bir mükâfâttır, hakîkatta fâzıldır.

Demek seyyiâtta sebeb, nefistir; mücâzâta bizzât müstehaktır. Hasenâtta ise sebeb, Hak'tandır; illet de Hak'tandır. Yalnız insan, iman ile tesâhub eder. "Mükâfâtını isterim" diyemez, "Fazlını beklerim" diyebilir.”2

Elhâsıl: Bazı âyet ve hadîslere göre; “Cennet, fazl-ı İlâhî’dir.” Bazı âyetlerde ise; Cennet’in ehl-i iman ve tâatin mükâfâtı olduğu bildirilmektedir. Bu ikisi arasında tezad yoktur. Çünkü insanın ameliyle Cennet’e giremeyeceğini bildiren ayet ve hadisler, işin hakikatini bildirip insanın hayırlarda hissesi,

 


[1]  Mesela; Secde, 32:17,19; Zümer, 39:74.

[2]  Lem’alar, 13.Lem’a, 12. İşâret 2. Suâl, s.84-85.

Seite 362

ŞERH

Bir kısım âyet-i kerîme ve Ehâdîs-i Nebeviyye’de ise, ehl-i Cennet’in, bu mükâfâta kendi amelleriyle nâil oldukları bildirilmektedir.1 Risâle-i Nûr’un Lem’alar adlı eserinde bu mevzû’ şöyle îzâh edilmektedir:

“İkinci Sual: Şerîat’ta denilmiştir ki: “Cehennem cezâ-yı ameldir, fakat Cennet fazl-ı İlâhî iledir.” Bunun sırr-ı hikmeti nedir?

Elcevâb: Sâbık işâretlerde tebeyyün etti ki: İnsan, îcâdsız bir cüz'-i ihtiyârî ile ve cüz'î bir kesb ile bir emr-i ademî veya bir emr-i i’tibârî teşkîl ile ve sübût vermekle müdhiş tahrîbâta ve şerlere sebebiyyet verdiği gibi; nefsi ve hevâsı daima şerlere ve zararlara meyyal olduğu için, o küçük kesbin netîcesinden hâsıl olan seyyiâtın mes'uliyetini, o çeker. Çünkü onun nefsi istedi ve kendi kesbiyle sebebiyyet verdi. Ve şerr ademî olduğu için, abd ona fâil oldu. Cenâb-ı Hak da halk etti. Elbette o hadsiz cinâyetin mes'uliyetini, nihâyetsiz bir azâb ile çekmeye müstahak olur.

Ammâ hasenât ve hayrât ise, mademki vücûdîdirler; kesb-i insanî ve cüz'-i ihtiyârî onlara illet-i mûcide olamaz. İnsan, onda hakikî fâil olamaz. Ve nefs-i emmâresi de hasenâta tarafdâr değildir, belki rahmet-i İlâhiyye onları ister ve kudret-i Rabbâniye îcâd eder. Yalnız insan, iman ile arzu ile niyyet ile sâhib olabilir. Ve sâhib olduktan sonra, o hasenât ise, ona evvelce verilmiş olan vücûd ve iman nimetleri gibi sâbık hadsiz niam-ı İlâhiyye’ye bir şükürdür, geçmiş nimetlere bakar. Va'd-i İlâhî ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmânî ile verilir. Zâhirde bir mükâfâttır, hakîkatta fâzıldır.

Demek seyyiâtta sebeb, nefistir; mücâzâta bizzât müstehaktır. Hasenâtta ise sebeb, Hak'tandır; illet de Hak'tandır. Yalnız insan, iman ile tesâhub eder. "Mükâfâtını isterim" diyemez, "Fazlını beklerim" diyebilir.”2

Elhâsıl: Bazı âyet ve hadîslere göre; “Cennet, fazl-ı İlâhî’dir.” Bazı âyetlerde ise; Cennet’in ehl-i iman ve tâatin mükâfâtı olduğu bildirilmektedir. Bu ikisi arasında tezad yoktur. Çünkü insanın ameliyle Cennet’e giremeyeceğini bildiren ayet ve hadisler, işin hakikatini bildirip insanın hayırlarda hissesi,

 


[1]  Mesela; Secde, 32:17,19; Zümer, 39:74.

[2]  Lem’alar, 13.Lem’a, 12. İşâret 2. Suâl, s.84-85.

Seite 363

ŞERH

cem’idir, “çadırlar” ma’nâsındadır. Haymelerden murad, Cennet’in saraylarıdır. Kur’ân-ı Kerîm, Cennet’teki saraylar için اَلْخِيَامُ ta’bîrini kullanmakla, Cennet’in saraylarının haymeler gibi kubbeli ve koni şeklinde olduğuna işâret eder. Zîrâ sarayların en güzeli, koni biçiminde olanlarıdır. Hem Cennetler de koni şeklindedir. Müellif (ra), “mahrûtî” kelimesiyle bu manaya işaret etmektedir.

Cennet, öyle bir yerdir ki; alt tabakadaki birisi, üsttekini seyreder, görür. Onun için bir mâni’ yoktur. Fakat her birinin, kendi tabaka ve makâmından aldığı zevk ve lezâiz, değişiktir; makâm ve rütbesine göredir.

Cennet’in sekiz tabakası vardır. Cennet öyle bir surette bina edilmiştir ki; üst tabakasından alt tabaka, alt tabakasından da üst tabaka görünür. Cennet’te öyle mertebeler ve makâmlar vardır ki; akl-ı beşer, duruyor. Müellif’in mezkûr cümleleri, Cennetlerin sekiz ayrı tabaka ve makâmâtı ve birbirini setretmeyecek şekilde dâireler şeklinde tanzîm edilmesi, sekeneleri olan ehl-i Cennet’in de makâmâtının taaddüdüne ve tenevvüüne işâret ve delâlet eder. Meselâ; bir mü’min vardır ki; bütün havâss u hissiyâtı, esmâ ve sıfâtla mest olmuştur. Elbette bu mü’minin orada aldığı zevk ve lezzet ile âmî bir mü’minin aldığı zevk ve lezzet bir olamaz. Bununla beraber o, bu dünyada inkişâf ettirdiği iman ve kâbiliyyetine göre öyle bir zevk ve lezzet alır ki; daha onun fevkinde ne bir makâm, ne de makâm sâhibini düşünür. Ona desen; “Saâdet ve lezzetinde kusûr var mı?” Der; “Yoktur. Bütün havâss ve hissiyâtım, tatmîn olmuştur.”

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ “Kişi, sevdiği ile beraberdir.”1 hadîs-i şerifi ifade eder ki; kim kimi severse, Cennet’te ondan ayrılmaz; ne zaman isterse, onunla beraber olur, orada onunla görüşür. O halde orada firâk yoktur; o saâdet memleketi, firâk mahalli olamaz.

Evet, sen, Cennet’te Resûl-i Ekrem (asm) ile Üstâd (ra) ile anne ve baban ile bütün sevdiklerinle görüşebilirsin. Görüşmek ise, zaman ve mekâna bağlı

 


[1]  Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165.

Seite 364

ŞERH

cem’idir, “çadırlar” ma’nâsındadır. Haymelerden murad, Cennet’in saraylarıdır. Kur’ân-ı Kerîm, Cennet’teki saraylar için اَلْخِيَامُ ta’bîrini kullanmakla, Cennet’in saraylarının haymeler gibi kubbeli ve koni şeklinde olduğuna işâret eder. Zîrâ sarayların en güzeli, koni biçiminde olanlarıdır. Hem Cennetler de koni şeklindedir. Müellif (ra), “mahrûtî” kelimesiyle bu manaya işaret etmektedir.

Cennet, öyle bir yerdir ki; alt tabakadaki birisi, üsttekini seyreder, görür. Onun için bir mâni’ yoktur. Fakat her birinin, kendi tabaka ve makâmından aldığı zevk ve lezâiz, değişiktir; makâm ve rütbesine göredir.

Cennet’in sekiz tabakası vardır. Cennet öyle bir surette bina edilmiştir ki; üst tabakasından alt tabaka, alt tabakasından da üst tabaka görünür. Cennet’te öyle mertebeler ve makâmlar vardır ki; akl-ı beşer, duruyor. Müellif’in mezkûr cümleleri, Cennetlerin sekiz ayrı tabaka ve makâmâtı ve birbirini setretmeyecek şekilde dâireler şeklinde tanzîm edilmesi, sekeneleri olan ehl-i Cennet’in de makâmâtının taaddüdüne ve tenevvüüne işâret ve delâlet eder. Meselâ; bir mü’min vardır ki; bütün havâss u hissiyâtı, esmâ ve sıfâtla mest olmuştur. Elbette bu mü’minin orada aldığı zevk ve lezzet ile âmî bir mü’minin aldığı zevk ve lezzet bir olamaz. Bununla beraber o, bu dünyada inkişâf ettirdiği iman ve kâbiliyyetine göre öyle bir zevk ve lezzet alır ki; daha onun fevkinde ne bir makâm, ne de makâm sâhibini düşünür. Ona desen; “Saâdet ve lezzetinde kusûr var mı?” Der; “Yoktur. Bütün havâss ve hissiyâtım, tatmîn olmuştur.”

اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ “Kişi, sevdiği ile beraberdir.”1 hadîs-i şerifi ifade eder ki; kim kimi severse, Cennet’te ondan ayrılmaz; ne zaman isterse, onunla beraber olur, orada onunla görüşür. O halde orada firâk yoktur; o saâdet memleketi, firâk mahalli olamaz.

Evet, sen, Cennet’te Resûl-i Ekrem (asm) ile Üstâd (ra) ile anne ve baban ile bütün sevdiklerinle görüşebilirsin. Görüşmek ise, zaman ve mekâna bağlı

 


[1]  Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165.

Seite 365

ŞERH

getirir. Haşirde insanlar, susuzluktan perîşân olup bitiyor. Güneş, onların başları üzerine iyice yaklaşıp vurur; aralarında bir mızrâk boyu kalır. İşte o zaman Cenâb-ı Hak, kemâl-i merhametinden ehl-i imana, o Kevser Havuzu’ndan içirir; o elemi, onlardan kaldırır. Hadîste vardır ki; her kim bir def’a ondan içerse, bir daha susuzluk elemini çekmez.1 Fakat ehl-i Cehennem, haşir meydanında susuzluk elemini çeker. Demek Kevser’in asıl menba’ı, Cennet’tir.

Hem bu Havuz’un bir bölümü, yerden çıkar; akıntısı yerde olur. O, akarken; “hûr hûr” diye bir ses çıkarır; ehl-i Cennet, bu sesten acîb bir lezzet alır. Onun çıkardığı bu ses, diğer nehirlerin akarken çıkardığı seslere benzemiyor.

Hem Cennet’in asıl ağaçları, yukarıdadır. Yani, bu nev’ ağaçların kökü, yukarıda; dalları ve meyveleri, aşağıya doğru sarkar. İnsanın amelinden dolayı yaratılan ağaçlar ise, yerden çıkıyor. Yani, bu çeşit ağaçların kökü, yerde; dalları ve meyveleri, yukarıya doğrudur.

Sual: وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ âyetinin ifade ettiği hakîkî hayât, sadece Cennet’e mi mahsûs; yoksa haşir meydanına da şümûlü var mıdır?

Elcevab: Haşir meydanındaki hâller, çok değişik oluyor. Orası, bölüm bölümdür. Haşir meydanı, bir minvâl üzerine gitmiyor, dönmüyor. Yapılır, yıkılır, canlanır, cansız olur, ta’mîr edilir ve hâkezâ halden hâle, tavırdan tavra geçer; tebeddül ve tağayyür ve tatbîkât sahasıdır. Câmidler, bazı yerde canlanır; bazı yerde aynı câmid kalır. Bu hareketlilik ve tahavvülât, elli bin sene sürüyor. Zîrâ haşir meydanı, başta insan olmak üzere bütün mahlûkât ve mevcûdâtın hesâba tâbi’ tutulduğu bir yerdir. Onun için orada halden hâle geçiş vardır; sabit durmak yoktur. Ancak hesâb ve kitâbtan sonra yine başta insanlar olmak üzere mevcûdât, Cennet ve Cehennem’e girince; bu iki mahalde karâr kılar; sabit ve dâimî bir hâl alır. Artık tebeddül ve tağayyür olmaz. Zîrâ tebeddül ve tağayyürün esbâbı bulunmaz. Evet, bu iki memleket-i Rabbânî, bâkî ve sabit olduğu gibi; bunların sekeneleri de bâkî ve sabittir.

 


[1]  Buhârî, Rikāk, 53; Müslim, Fedâil, 27.

Seite 366

ŞERH

getirir. Haşirde insanlar, susuzluktan perîşân olup bitiyor. Güneş, onların başları üzerine iyice yaklaşıp vurur; aralarında bir mızrâk boyu kalır. İşte o zaman Cenâb-ı Hak, kemâl-i merhametinden ehl-i imana, o Kevser Havuzu’ndan içirir; o elemi, onlardan kaldırır. Hadîste vardır ki; her kim bir def’a ondan içerse, bir daha susuzluk elemini çekmez.1 Fakat ehl-i Cehennem, haşir meydanında susuzluk elemini çeker. Demek Kevser’in asıl menba’ı, Cennet’tir.

Hem bu Havuz’un bir bölümü, yerden çıkar; akıntısı yerde olur. O, akarken; “hûr hûr” diye bir ses çıkarır; ehl-i Cennet, bu sesten acîb bir lezzet alır. Onun çıkardığı bu ses, diğer nehirlerin akarken çıkardığı seslere benzemiyor.

Hem Cennet’in asıl ağaçları, yukarıdadır. Yani, bu nev’ ağaçların kökü, yukarıda; dalları ve meyveleri, aşağıya doğru sarkar. İnsanın amelinden dolayı yaratılan ağaçlar ise, yerden çıkıyor. Yani, bu çeşit ağaçların kökü, yerde; dalları ve meyveleri, yukarıya doğrudur.

Sual: وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ âyetinin ifade ettiği hakîkî hayât, sadece Cennet’e mi mahsûs; yoksa haşir meydanına da şümûlü var mıdır?

Elcevab: Haşir meydanındaki hâller, çok değişik oluyor. Orası, bölüm bölümdür. Haşir meydanı, bir minvâl üzerine gitmiyor, dönmüyor. Yapılır, yıkılır, canlanır, cansız olur, ta’mîr edilir ve hâkezâ halden hâle, tavırdan tavra geçer; tebeddül ve tağayyür ve tatbîkât sahasıdır. Câmidler, bazı yerde canlanır; bazı yerde aynı câmid kalır. Bu hareketlilik ve tahavvülât, elli bin sene sürüyor. Zîrâ haşir meydanı, başta insan olmak üzere bütün mahlûkât ve mevcûdâtın hesâba tâbi’ tutulduğu bir yerdir. Onun için orada halden hâle geçiş vardır; sabit durmak yoktur. Ancak hesâb ve kitâbtan sonra yine başta insanlar olmak üzere mevcûdât, Cennet ve Cehennem’e girince; bu iki mahalde karâr kılar; sabit ve dâimî bir hâl alır. Artık tebeddül ve tağayyür olmaz. Zîrâ tebeddül ve tağayyürün esbâbı bulunmaz. Evet, bu iki memleket-i Rabbânî, bâkî ve sabit olduğu gibi; bunların sekeneleri de bâkî ve sabittir.

 


[1]  Buhârî, Rikāk, 53; Müslim, Fedâil, 27.

Seite 367

ŞERH

küçük olarak. Küçüle küçüle sona kalanların nûru, ayaklarının başparmağı üzerinde kalır, bazen yolunu aydınlatır bir adım atar. Bazen de söner, yerinde durur. Cennet’e giderken herkes nûruna göre yol alır. Kimi, göz açıp yumuncaya kadar gider, kimisi yıldırım gibi geçer. Kimi, bulutların gidişi gibi, yol alır. Bazı kimseler, yıldızların -farkedilemeyecek kadar- akışı gibi yavaş yavaş yol alırken, kimisi rüzgâr gibi geçer, kimi atın yürüyüşü gibi, kimi de yayaların yürüyüşü gibi gider. Hattâ nûru sadece ayaklarının üzerinde olanlar, yüzüstü sürünerek, ellerinin ve ayaklarının üzerine sürünerek giderken bazen elleri, bazen de ayakları kayar veya bir şeye takılır gidemezler. Böyle zorlukla giderken yanlarına ve yörelerine Cehennem ateşi dokunur, nihâyet tehlikeyi atlatıp Cennet’e yaklaşınca:

- Bizi Cehennem’den kurtarıp, kimseye vermediği nimetleri bize veren Ellah'a hamdolsun, derler. Bu sevinçle Cennet’in kapısının yanındaki ırmağa ulaşır, orada gusleder, yıkanır. O sırada kendine Cennet ehlinin kokusu gelir ve rengârenk güzellikleri görünür. Cennet’in kapısının aralığından Cennet’te olanları görünce:

- Rabbim! Beni Cennet’e girdir, der. O da:

- Seni Cehennem’den kurtardığım yetmez mi? Bir de Cennet’i mi istiyorsun? Deyince:

- Rabbim! Bârî benimle Cehennem arasında bir duvar meydana getir de onun çirkin sesini işitmeyeyim, der. O sırada Cennet’e girer yahut da rü’yâ gibi Cennet’teki makâmı ona gösterilir. O zaman:

- Rabbim! O yeri bana ver, der. Ellah da:

- Orayı sana verirsem, belki başka şeyler de istersin, deyince:

- Hayır, izzet ve kudretine yemîn ederim ki, ondan başka bir şey istemem. Oradan güzel bir yer var mı ki isteyeyim? Der. İstediği verilip oraya yerleşince ilerisinde daha güzel bir yer görür ve:

- Rabbim! Bana orasını ver, der. Yüce Ellah:

 

Seite 368

ŞERH

küçük olarak. Küçüle küçüle sona kalanların nûru, ayaklarının başparmağı üzerinde kalır, bazen yolunu aydınlatır bir adım atar. Bazen de söner, yerinde durur. Cennet’e giderken herkes nûruna göre yol alır. Kimi, göz açıp yumuncaya kadar gider, kimisi yıldırım gibi geçer. Kimi, bulutların gidişi gibi, yol alır. Bazı kimseler, yıldızların -farkedilemeyecek kadar- akışı gibi yavaş yavaş yol alırken, kimisi rüzgâr gibi geçer, kimi atın yürüyüşü gibi, kimi de yayaların yürüyüşü gibi gider. Hattâ nûru sadece ayaklarının üzerinde olanlar, yüzüstü sürünerek, ellerinin ve ayaklarının üzerine sürünerek giderken bazen elleri, bazen de ayakları kayar veya bir şeye takılır gidemezler. Böyle zorlukla giderken yanlarına ve yörelerine Cehennem ateşi dokunur, nihâyet tehlikeyi atlatıp Cennet’e yaklaşınca:

- Bizi Cehennem’den kurtarıp, kimseye vermediği nimetleri bize veren Ellah'a hamdolsun, derler. Bu sevinçle Cennet’in kapısının yanındaki ırmağa ulaşır, orada gusleder, yıkanır. O sırada kendine Cennet ehlinin kokusu gelir ve rengârenk güzellikleri görünür. Cennet’in kapısının aralığından Cennet’te olanları görünce:

- Rabbim! Beni Cennet’e girdir, der. O da:

- Seni Cehennem’den kurtardığım yetmez mi? Bir de Cennet’i mi istiyorsun? Deyince:

- Rabbim! Bârî benimle Cehennem arasında bir duvar meydana getir de onun çirkin sesini işitmeyeyim, der. O sırada Cennet’e girer yahut da rü’yâ gibi Cennet’teki makâmı ona gösterilir. O zaman:

- Rabbim! O yeri bana ver, der. Ellah da:

- Orayı sana verirsem, belki başka şeyler de istersin, deyince:

- Hayır, izzet ve kudretine yemîn ederim ki, ondan başka bir şey istemem. Oradan güzel bir yer var mı ki isteyeyim? Der. İstediği verilip oraya yerleşince ilerisinde daha güzel bir yer görür ve:

- Rabbim! Bana orasını ver, der. Yüce Ellah:

 

Seite 369

ŞERH

- Orasını verirsem, daha başkasını istersin, buyurunca:

- Hayır, kudret ve izzetine yemîn ederim, ondan daha güzeli var mı ki isteyeyim? Der. Bu istediği de verilir. Oraya yerleştikten sonra susar. Bunun üzerine Ellah:

- Ne oldu sana? Neden başka bir şey istemiyorsun? Deyince:

- Rabbim! Senden başka bir şey istemeye utanıyorum. Üstelik başka bir şey istememeye de yemîn ettim, der. O zaman Ellah:

- Dünyayı ilk yarattığımdan kıyâmete kadar dünyadaki bütün nimetler kadar ve on misli daha versem istemez misin? Deyince:

- Rabbim! Benimle alay mı ediyorsun? Sen kudret sâhibisin, yücesin der. O zaman Ellah ondan râzı olduğunu belirterek gülümser.

Abdullâh bin Mes’ûd burasını anlatırken o kadar güldü ki yan dişleri gözüktü. Daha sonra hadîsi anlatmaya şöyle devam etti:

“Bunun üzerine Ellahu Teâla:

- Hayır kulum! Alay etmiyorum! Dediklerimi vermeye kâdirim. Yeter ki sen iste!

- Öyle ise beni Cennet’teki insanların yanına gönder.

- Durma, hemen onların olduğu yere git, deyince; koşarak Cennet’e gider. İnsanlara yaklaşınca ona inciden yüksek bir saray gösterilir. Onu görünce hemen secdeye kapanır. Ona:

- Başını kaldır. Sana ne oluyor? Denir. O da:

- Bana Rabbim göründü, deyince:

- Hayır. O gördüğün Rabbin değil. O, sana verilen yerlerden biridir, denir. Daha sonra bir kişiye rastlar, hemen ona secde etmeye hazırlanırken kendisine:

- Dur, denilir.

- Senin, meleklerden bir melek olduğunu sandım, deyince:

 

Seite 370

ŞERH

- Orasını verirsem, daha başkasını istersin, buyurunca:

- Hayır, kudret ve izzetine yemîn ederim, ondan daha güzeli var mı ki isteyeyim? Der. Bu istediği de verilir. Oraya yerleştikten sonra susar. Bunun üzerine Ellah:

- Ne oldu sana? Neden başka bir şey istemiyorsun? Deyince:

- Rabbim! Senden başka bir şey istemeye utanıyorum. Üstelik başka bir şey istememeye de yemîn ettim, der. O zaman Ellah:

- Dünyayı ilk yarattığımdan kıyâmete kadar dünyadaki bütün nimetler kadar ve on misli daha versem istemez misin? Deyince:

- Rabbim! Benimle alay mı ediyorsun? Sen kudret sâhibisin, yücesin der. O zaman Ellah ondan râzı olduğunu belirterek gülümser.

Abdullâh bin Mes’ûd burasını anlatırken o kadar güldü ki yan dişleri gözüktü. Daha sonra hadîsi anlatmaya şöyle devam etti:

“Bunun üzerine Ellahu Teâla:

- Hayır kulum! Alay etmiyorum! Dediklerimi vermeye kâdirim. Yeter ki sen iste!

- Öyle ise beni Cennet’teki insanların yanına gönder.

- Durma, hemen onların olduğu yere git, deyince; koşarak Cennet’e gider. İnsanlara yaklaşınca ona inciden yüksek bir saray gösterilir. Onu görünce hemen secdeye kapanır. Ona:

- Başını kaldır. Sana ne oluyor? Denir. O da:

- Bana Rabbim göründü, deyince:

- Hayır. O gördüğün Rabbin değil. O, sana verilen yerlerden biridir, denir. Daha sonra bir kişiye rastlar, hemen ona secde etmeye hazırlanırken kendisine:

- Dur, denilir.

- Senin, meleklerden bir melek olduğunu sandım, deyince:

 

Seite 371

ŞERH

- Bu ne güzel koku! Bu, illiyyîn ehlinden birinin kokusudur. Gezinmeye çıkmış herhalde, derler.”1

Üçüncü Hadis: Abdullâh bin Ömer (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

- Size Cennet ehlinin en aşağı derecede olanını haber vereyim mi? Ashâb:

- Buyur ya Resûlellâh, dediler. Resûlullâh (sav) şöyle anlattı:

- En aşağı derecede olan kimse, Cennet’in kapısından girince; hizmetçi gençler, onu karşılayarak:

- Hoş geldin, safâ geldin efendimiz! Bizi ziyâret etme zamanın geldi, derler. O sırada kırk yıllık mesâfeye halılar döşenir. Sonra o kimse, sağına ve soluna bakar, Cennetleri görür.

- Bunlar kimindir? Deyince:

- Senindir, denir. Biraz ilerleyince ona âid yetmiş koridorlu kırmızı yâkuttan yahut yeşil zümrüd taşından yapılmış bir binâ yükselir. Her koridorda yetmiş salon, her salonda yetmiş kapı vardır. Ona:

- İçeri gir, denilir. Saraya çıkar. Biraz yürüyünce, saltanatının genişliği bir mil kare olan tahta ulaşır. Orada ona âid köşkler vardır. Oturunca kendisine yetmiş altın tabakla yemek gelir. Yemekler birbirine benzemez. O kadar lezzetlidir ki; ilk lokmadan aldığı tadı, son lokmasından da alır. Sonra çeşitli içecekler gelir, canının istediğinden içer. Daha sonra hizmetçiler:

- Onu hanımlar ile başbaşa bırakın, derler ve yanından çıkarlar. Onlar gidince, tahtının üzerine oturmuş, üzerinde ayrı ayrı renklerden yetmiş kat ipek elbise giyinmiş, ceylân gözlü hûrîlerden, nâdîde bir hanım görür. O kadar güzel ve teni beyâzdır ki, yetmiş kat elbisenin altından, et, kan ve kemiklerinin de altından bacak kemiklerindeki ilikleri gözükür. Ona:

- Sen kimsin? Der. O da:

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 306-308.

Seite 372

ŞERH

- Bu ne güzel koku! Bu, illiyyîn ehlinden birinin kokusudur. Gezinmeye çıkmış herhalde, derler.”1

Üçüncü Hadis: Abdullâh bin Ömer (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurmuştur:

- Size Cennet ehlinin en aşağı derecede olanını haber vereyim mi? Ashâb:

- Buyur ya Resûlellâh, dediler. Resûlullâh (sav) şöyle anlattı:

- En aşağı derecede olan kimse, Cennet’in kapısından girince; hizmetçi gençler, onu karşılayarak:

- Hoş geldin, safâ geldin efendimiz! Bizi ziyâret etme zamanın geldi, derler. O sırada kırk yıllık mesâfeye halılar döşenir. Sonra o kimse, sağına ve soluna bakar, Cennetleri görür.

- Bunlar kimindir? Deyince:

- Senindir, denir. Biraz ilerleyince ona âid yetmiş koridorlu kırmızı yâkuttan yahut yeşil zümrüd taşından yapılmış bir binâ yükselir. Her koridorda yetmiş salon, her salonda yetmiş kapı vardır. Ona:

- İçeri gir, denilir. Saraya çıkar. Biraz yürüyünce, saltanatının genişliği bir mil kare olan tahta ulaşır. Orada ona âid köşkler vardır. Oturunca kendisine yetmiş altın tabakla yemek gelir. Yemekler birbirine benzemez. O kadar lezzetlidir ki; ilk lokmadan aldığı tadı, son lokmasından da alır. Sonra çeşitli içecekler gelir, canının istediğinden içer. Daha sonra hizmetçiler:

- Onu hanımlar ile başbaşa bırakın, derler ve yanından çıkarlar. Onlar gidince, tahtının üzerine oturmuş, üzerinde ayrı ayrı renklerden yetmiş kat ipek elbise giyinmiş, ceylân gözlü hûrîlerden, nâdîde bir hanım görür. O kadar güzel ve teni beyâzdır ki, yetmiş kat elbisenin altından, et, kan ve kemiklerinin de altından bacak kemiklerindeki ilikleri gözükür. Ona:

- Sen kimsin? Der. O da:

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c.7, s. 306-308.

Seite 373

ŞERH

işlenmiş bir dîvân üzerinde, yâkuttan bir oda içindedir. Üzerinde ince ipek ve atlastan yetmiş çeşit elbise vardır. Adam, elini, kadının iki omuzu arasına koyar. Sonra kadının göğüs hizasından ve elbiselerinin ve vücûdunun ve etinin arkasındaki eline nazar edip, bakar. Bunların hepsinin arkasından elini görür.

Nasıl ki; sizden biri, ipine yâkutu dizdiğinde, o şeffâf yâkut arkasında ipini görür. Aynen öyle de o Cennet kadınının inciğinin iliğine kadar görür. O adamın ciğeri kadın için, kadının ciğeri ise adam için birer âyînedir. Ne kadar birbirinin yanında kalsalar da birbirlerinden sıkılıp, usanmazlar. Adam, hanımına her yanaştığında; onu, bâkire olarak bulur. Adamın tenâsül uzvunda herhangi bir fütûr meydana gelmez. Kadının fercinde de tahammülsüzlük olmaz. Adam, bu hâlette iken, şöyle nidâ edilir; ‘Demek bu hâletten ne sen usanırsın ne de senden usanılır.” Orada cimâ’dan dolayı meni yoktur. (veyahut meni ve ölüm yoktur) O adamın o hanımından başka hanımları da vardır. Adam çıkar, bütün hanımlarının hepsine tek tek uğrar. O hanımlarından birinin yanına geldiği zaman, o hanımı, ona der ki; vallâhi Cennet’te senden daha güzel, daha yakışıklı ve senden bana daha sevimli hiçbir şey yoktur.1

Altıncı Hadis: Hazret-i Ali (ra)’den rivâyet edilen uzun bir hadîsin devamında Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

“Ehl-i Cennet, Cennet’e vardıklarında kanatları, altından olan kapının üzerinde kırmızı yâkuttan bir halka görürler. Cennet’in kapısının önünde iki pınar vardır. Onların birinden içince sevinçten yüzleri ışıldar. Diğerinden de abdest alınca, güzelce taranmış saçlarının şekli, bir daha bozulmaz. Halkasına vurup kapıyı çaldıklarında öyle güzel bir ses çıkar ki o halkanın sesini bir işitsen ya Ali! Sesi işiten güzel Cennet kadınları kocalarının geldiğini anlayınca, hemen hizmetçilerini kapıyı açmaya gönderirler. Ellah (cc), onları öyle güzel yaratmıştır ki, eğer kendi kendilerini görseler güzelliğine vurulur yere kapanırlar. Giden hizmetçi: ‘Ben, senin işlerini yapmakla görevli hizmetçinim” der.

Hizmetkârın peşinden eşinin yanına gidince, nâdîde güzel, hemen otağından çıkar çıkmaz kocasının boynuna sarılır:

 


[1]  Müsned-i Ebî Ya’lâ, en-Nihâye, 1/213-223.

Seite 374

ŞERH

işlenmiş bir dîvân üzerinde, yâkuttan bir oda içindedir. Üzerinde ince ipek ve atlastan yetmiş çeşit elbise vardır. Adam, elini, kadının iki omuzu arasına koyar. Sonra kadının göğüs hizasından ve elbiselerinin ve vücûdunun ve etinin arkasındaki eline nazar edip, bakar. Bunların hepsinin arkasından elini görür.

Nasıl ki; sizden biri, ipine yâkutu dizdiğinde, o şeffâf yâkut arkasında ipini görür. Aynen öyle de o Cennet kadınının inciğinin iliğine kadar görür. O adamın ciğeri kadın için, kadının ciğeri ise adam için birer âyînedir. Ne kadar birbirinin yanında kalsalar da birbirlerinden sıkılıp, usanmazlar. Adam, hanımına her yanaştığında; onu, bâkire olarak bulur. Adamın tenâsül uzvunda herhangi bir fütûr meydana gelmez. Kadının fercinde de tahammülsüzlük olmaz. Adam, bu hâlette iken, şöyle nidâ edilir; ‘Demek bu hâletten ne sen usanırsın ne de senden usanılır.” Orada cimâ’dan dolayı meni yoktur. (veyahut meni ve ölüm yoktur) O adamın o hanımından başka hanımları da vardır. Adam çıkar, bütün hanımlarının hepsine tek tek uğrar. O hanımlarından birinin yanına geldiği zaman, o hanımı, ona der ki; vallâhi Cennet’te senden daha güzel, daha yakışıklı ve senden bana daha sevimli hiçbir şey yoktur.1

Altıncı Hadis: Hazret-i Ali (ra)’den rivâyet edilen uzun bir hadîsin devamında Resûl-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuştur:

“Ehl-i Cennet, Cennet’e vardıklarında kanatları, altından olan kapının üzerinde kırmızı yâkuttan bir halka görürler. Cennet’in kapısının önünde iki pınar vardır. Onların birinden içince sevinçten yüzleri ışıldar. Diğerinden de abdest alınca, güzelce taranmış saçlarının şekli, bir daha bozulmaz. Halkasına vurup kapıyı çaldıklarında öyle güzel bir ses çıkar ki o halkanın sesini bir işitsen ya Ali! Sesi işiten güzel Cennet kadınları kocalarının geldiğini anlayınca, hemen hizmetçilerini kapıyı açmaya gönderirler. Ellah (cc), onları öyle güzel yaratmıştır ki, eğer kendi kendilerini görseler güzelliğine vurulur yere kapanırlar. Giden hizmetçi: ‘Ben, senin işlerini yapmakla görevli hizmetçinim” der.

Hizmetkârın peşinden eşinin yanına gidince, nâdîde güzel, hemen otağından çıkar çıkmaz kocasının boynuna sarılır:

 


[1]  Müsned-i Ebî Ya’lâ, en-Nihâye, 1/213-223.

Seite 375

ŞERH

‘Sen benim sevgilimsin. Ben de senin sevgilinim. Ben, senden memnûnum. Asla sana gücenmeyeceğim. Seni hiç üzmeyeceğim. Hep yanında kalacağım. Asla ayrılmayacağım” der. Oradan öyle bir eve girer ki, tavanının yüksekliği yüz bin arşın inci ve yâkuttan yapılmıştır. Birbirine benzemeyen, birbirinden güzel kırmızı, yeşil ve sarı renkli koridorlardan geçer, yatak odasına girer. Orada ne görsün! Büyük bir karyola, üzerine yetmiş kat yatak serilmiş, her yatağın üzerinde yetmiş tane hanımı var, her hanım yetmiş kat elbise giyinmiş. Elbiseler o kadar zarîf ve ince, hanımlar da o kadar güzel ve parlak ki, bakınca yetmiş kat elbiseden bacak kemiklerinin içindeki ilikler görülür. Bir gece gibi zamanda hanımlarının hepsinin yanına varır.

Evlerin altından birbirine benzeyen ırmaklar akar. Bunların bir kısmından tertemiz sular akar. Kimisinden arıdan çıkma değil de Ellah’ın kudretiyle özel bir şekilde yaratılan süzülmüş bal akar. Bir takım ırmaklardan da da’vârlardan sağılandan değil de özel yaratılmış sütler akar.
Canları yemek isteyince beyâz kuşlar gelir, hemen kanatlarını kaldırırlar. Onlar da istedikleri yerin etlerinden yerler. Daha sonra kuşlar uçar giderler. Orada dallarda sallanan meyveler de vardır. Canları isteyince dallar yaklaşır, dilerlerse ayakta veya oturarak istedikleri meyvelerden yerler. İnci tanesi gibi güzel hizmetciler de önlerinde hizmete hazır dururlar. İşte Ellah (cc), şu âyette bunu bildirmiştir: “İki Cennet’in meyvelerini de kolayca toplarlar.( Rahmân, 55:54.)

İbn-i Ebi'd-Dünya’nın rivâyetinde hadîsin lafzı şöyledir:

“... Ellah'ın azâbından korkup iman ve tâat edenler, Cennet’e gurûb gurûb götürülecekler. Cennet kapılarından birine varınca orada gövdesinin altından iki pınar kaynayan bir ağaç bulacaklar. Sanki pınarlara gönderilmiş gibi oraya gidip birinden içince vücûdlarındaki bütün ağrı ve sızılar gidecek. Sonra diğer pınara gidip yıkanınca da vücûdları o kadar güzelleşecek ki, bir daha çirkinleşmeyecek. Yağ sürülüp taranmış gibi güzelleşen saçları da bir daha bozulmayacak. Daha sonra Cennet’in görevli bekçileri onlara: ‘Selâm size! Tertemizsiniz. Artık edebiyyen kalmak üzere girin Cennet’e!’ derler. Daha sonra kendilerini dünyada gurbetten döndüklerinde hizmetçilerinin karşıladığı gibi güzel

 

Seite 376

ŞERH

‘Sen benim sevgilimsin. Ben de senin sevgilinim. Ben, senden memnûnum. Asla sana gücenmeyeceğim. Seni hiç üzmeyeceğim. Hep yanında kalacağım. Asla ayrılmayacağım” der. Oradan öyle bir eve girer ki, tavanının yüksekliği yüz bin arşın inci ve yâkuttan yapılmıştır. Birbirine benzemeyen, birbirinden güzel kırmızı, yeşil ve sarı renkli koridorlardan geçer, yatak odasına girer. Orada ne görsün! Büyük bir karyola, üzerine yetmiş kat yatak serilmiş, her yatağın üzerinde yetmiş tane hanımı var, her hanım yetmiş kat elbise giyinmiş. Elbiseler o kadar zarîf ve ince, hanımlar da o kadar güzel ve parlak ki, bakınca yetmiş kat elbiseden bacak kemiklerinin içindeki ilikler görülür. Bir gece gibi zamanda hanımlarının hepsinin yanına varır.

Evlerin altından birbirine benzeyen ırmaklar akar. Bunların bir kısmından tertemiz sular akar. Kimisinden arıdan çıkma değil de Ellah’ın kudretiyle özel bir şekilde yaratılan süzülmüş bal akar. Bir takım ırmaklardan da da’vârlardan sağılandan değil de özel yaratılmış sütler akar.
Canları yemek isteyince beyâz kuşlar gelir, hemen kanatlarını kaldırırlar. Onlar da istedikleri yerin etlerinden yerler. Daha sonra kuşlar uçar giderler. Orada dallarda sallanan meyveler de vardır. Canları isteyince dallar yaklaşır, dilerlerse ayakta veya oturarak istedikleri meyvelerden yerler. İnci tanesi gibi güzel hizmetciler de önlerinde hizmete hazır dururlar. İşte Ellah (cc), şu âyette bunu bildirmiştir: “İki Cennet’in meyvelerini de kolayca toplarlar.( Rahmân, 55:54.)

İbn-i Ebi'd-Dünya’nın rivâyetinde hadîsin lafzı şöyledir:

“... Ellah'ın azâbından korkup iman ve tâat edenler, Cennet’e gurûb gurûb götürülecekler. Cennet kapılarından birine varınca orada gövdesinin altından iki pınar kaynayan bir ağaç bulacaklar. Sanki pınarlara gönderilmiş gibi oraya gidip birinden içince vücûdlarındaki bütün ağrı ve sızılar gidecek. Sonra diğer pınara gidip yıkanınca da vücûdları o kadar güzelleşecek ki, bir daha çirkinleşmeyecek. Yağ sürülüp taranmış gibi güzelleşen saçları da bir daha bozulmayacak. Daha sonra Cennet’in görevli bekçileri onlara: ‘Selâm size! Tertemizsiniz. Artık edebiyyen kalmak üzere girin Cennet’e!’ derler. Daha sonra kendilerini dünyada gurbetten döndüklerinde hizmetçilerinin karşıladığı gibi güzel

 

Seite 377

METİN

Bu ne demektir? Ne ma’nâsı var? Nasıl güzelliktir?

Elcevab: Ma'nâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada;

ŞERH

bakınca da -ipliğe dizili yâkuta baktığınızda içindeki ipliği gördüğünüz gibi- iliklerini görür. Kendisinin ciğeri, hanımına; onun da ciğeri, kendisine ayna gibi parlar. Yanında olduğu sürece ne kendisi, onu usandırır ne de o, kendini usandırır. Karısı ile her temâs edişinde onu bâkire bulur. Bu temâslardan da ne kendisi yorulur, tâkatten düşer, ne de hanımı ağrı ve sızıdan şikâyetçi olur. Böyle zevk ve safâ içinde iken kendisine şöyle bir ses gelir:

- Usanmazsın, usandırmazsın. Rahatın da bozulmaz. Fakat seni bekleyen ondan başka, hanımların da vardır. Bunu işitince hemen oradan çıkar, teker teker diğer hanımlarının da yanına varır, onlarla da zevk u safâ sürer. Yanına vardığı her kadın kendisine:

- Cennet’te senden daha güzel ve yakışıklı ve bana senden daha sevimli hiçbir şey yoktur, der.”1

Yukarıda nümûne olarak zikrettiğimiz hadîs-i şerîfler, Cennet kadınlarının yetmiş çeşit hulleyi giydikleri halde, inciklerinin görüldüğüne veya Cennet ehlinin elini, o kadınların omuzuna koyup göğsünün hizasından baktığı zaman, o yetmiş hullenin ve vücûdlarının ve etlerinin arkasından kendi elini gördüğüne ve Cennet kadınları, yetmiş hulle giydikleri halde baldırlarının iliğine kadar görüldüğüne dâir birçok rivâyet vardır.

Evet, Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuş: “Huriler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” (Bu ne demektir? Ne ma’nâsı var? Nasıl güzelliktir?

Elcevab: Ma'nâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid) cansız, nûrsuz (ve çoğu kışır olan dünyada;) Evet, zîhayâtın hayâtı, bâ-husûs insanın hayâtı, bu dünyada kışır gibidir; lübb ve iç değildir. Onun için şu dünya, çirkindir. Çünkü ölüme mahkûmdur. Ne kadar

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 364-365.

Seite 378

METİN

Bu ne demektir? Ne ma’nâsı var? Nasıl güzelliktir?

Elcevab: Ma'nâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid ve çoğu kışır olan dünyada;

ŞERH

bakınca da -ipliğe dizili yâkuta baktığınızda içindeki ipliği gördüğünüz gibi- iliklerini görür. Kendisinin ciğeri, hanımına; onun da ciğeri, kendisine ayna gibi parlar. Yanında olduğu sürece ne kendisi, onu usandırır ne de o, kendini usandırır. Karısı ile her temâs edişinde onu bâkire bulur. Bu temâslardan da ne kendisi yorulur, tâkatten düşer, ne de hanımı ağrı ve sızıdan şikâyetçi olur. Böyle zevk ve safâ içinde iken kendisine şöyle bir ses gelir:

- Usanmazsın, usandırmazsın. Rahatın da bozulmaz. Fakat seni bekleyen ondan başka, hanımların da vardır. Bunu işitince hemen oradan çıkar, teker teker diğer hanımlarının da yanına varır, onlarla da zevk u safâ sürer. Yanına vardığı her kadın kendisine:

- Cennet’te senden daha güzel ve yakışıklı ve bana senden daha sevimli hiçbir şey yoktur, der.”1

Yukarıda nümûne olarak zikrettiğimiz hadîs-i şerîfler, Cennet kadınlarının yetmiş çeşit hulleyi giydikleri halde, inciklerinin görüldüğüne veya Cennet ehlinin elini, o kadınların omuzuna koyup göğsünün hizasından baktığı zaman, o yetmiş hullenin ve vücûdlarının ve etlerinin arkasından kendi elini gördüğüne ve Cennet kadınları, yetmiş hulle giydikleri halde baldırlarının iliğine kadar görüldüğüne dâir birçok rivâyet vardır.

Evet, Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuş: “Huriler yetmiş hulleyi giydikleri halde, bacaklarının kemiklerindeki ilikleri görünüyor.” (Bu ne demektir? Ne ma’nâsı var? Nasıl güzelliktir?

Elcevab: Ma'nâsı pek güzeldir ve güzelliği pek şirindir. Şöyle ki: Şu çirkin, ölü, câmid) cansız, nûrsuz (ve çoğu kışır olan dünyada;) Evet, zîhayâtın hayâtı, bâ-husûs insanın hayâtı, bu dünyada kışır gibidir; lübb ve iç değildir. Onun için şu dünya, çirkindir. Çünkü ölüme mahkûmdur. Ne kadar

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 364-365.

Seite 379

METİN

bütün insanın duyguları, latîfeleri cins-i latîf olan hûrîlerden ve hûrîler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet'teki nisâ-i dünyeviyeden

ŞERH

göze güzel görünmesi, kâfî değildir. (bütün insanın duyguları,) havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtına olmak üzere on tanedir. Oradaki güzellik, bütün bu on havâssı tatmîn etmesi lâzımdır. (latîfeleri) Aslında insanın mahiyet-i camiasında bulunan letaif pek çoktur. Bununla beraber on tanesi meşhur olmuştur. Bunlar kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, nefis ve insanda bulunan dört unsûrdan dört şuûrlu latîfe olmak üzere on letâifedir. Kezâ insanın bütün latîfelerini de tatmîn etmesi lâzımdır. Şâyet tatmîn etmezse, ona Cennet denilmez. Demek güzellik odur ki; seni, bütün havâss ve letâifinle, bütün arzu ve hissiyâtınla tatmîn ve memnûn etsin. (cins-i latîf olan hûrîlerden) Hûrîler ve kadınlar, cins-i latîftir; erkek, cins-i kesîftir. Ne için böyle diyoruz? Çünkü kadın, fıtraten latîftir, incedir, nâziktir, zarîftir. Evet, insanlar kendi arasında iki nev’dir, iki cinstir: Biri; cins-i latîftir ki; kadınlardır. Diğeri; cins-i kesîftir ki; erkeklerdir. (ve hûrîler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet'teki nisâ-i dünyeviyeden) Dünyadan Cennet’e giden kadınlar, bütün hûrîlerin reîsi olurlar. Hem bu kadınlara öyle bir güzellik ve mertebe verilecektir ki; bütün hûrîlerden çok daha güzel olurlar ve onlardan daha yüksek ve daha güzel bir mertebeye çıkarlar. Bununla beraber güzellikleri daima artar. O kadın, bir mü’mine verilecek olan yetmiş bin hûrînin reîsi olarak yaşar. Bu mevzu daha önce “Cennet’in Kadınları” bölümünde mufassal bir surette izah edildiğinden bu kadarıyla iktifa ediyoruz.

حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ

“(Bu Cennetlerde, ehl-i Cennet için hazırlanmış hûrîler,) siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü zevceler (vardır ki; onlar, çadırlar) koni şeklinde olan saraylar, köşkler (içinde kemâl-i muhabbetlerinden dâima zevclerine hasr-ı nazar ederler. Başkalarına bakmazlar.) O sîreten ve sureten güzel olan kadınlar, Cennetlerde kendilerine mahsûs, pek kıymetli saraylarda ikâmet ederler. Onlar, örtülü olan ve ötede beride dolaşıp durmaktan sakınan hûrîler ve de dünyadan gitme zevcelerdir.”1

 


[1]  Rahmân, 55:72.

Seite 380

METİN

bütün insanın duyguları, latîfeleri cins-i latîf olan hûrîlerden ve hûrîler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet'teki nisâ-i dünyeviyeden

ŞERH

göze güzel görünmesi, kâfî değildir. (bütün insanın duyguları,) havâss-ı hamse-i zâhire ve havâss-ı hamse-i bâtına olmak üzere on tanedir. Oradaki güzellik, bütün bu on havâssı tatmîn etmesi lâzımdır. (latîfeleri) Aslında insanın mahiyet-i camiasında bulunan letaif pek çoktur. Bununla beraber on tanesi meşhur olmuştur. Bunlar kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, nefis ve insanda bulunan dört unsûrdan dört şuûrlu latîfe olmak üzere on letâifedir. Kezâ insanın bütün latîfelerini de tatmîn etmesi lâzımdır. Şâyet tatmîn etmezse, ona Cennet denilmez. Demek güzellik odur ki; seni, bütün havâss ve letâifinle, bütün arzu ve hissiyâtınla tatmîn ve memnûn etsin. (cins-i latîf olan hûrîlerden) Hûrîler ve kadınlar, cins-i latîftir; erkek, cins-i kesîftir. Ne için böyle diyoruz? Çünkü kadın, fıtraten latîftir, incedir, nâziktir, zarîftir. Evet, insanlar kendi arasında iki nev’dir, iki cinstir: Biri; cins-i latîftir ki; kadınlardır. Diğeri; cins-i kesîftir ki; erkeklerdir. (ve hûrîler gibi ve daha güzel, dünyadan gelme, Cennet'teki nisâ-i dünyeviyeden) Dünyadan Cennet’e giden kadınlar, bütün hûrîlerin reîsi olurlar. Hem bu kadınlara öyle bir güzellik ve mertebe verilecektir ki; bütün hûrîlerden çok daha güzel olurlar ve onlardan daha yüksek ve daha güzel bir mertebeye çıkarlar. Bununla beraber güzellikleri daima artar. O kadın, bir mü’mine verilecek olan yetmiş bin hûrînin reîsi olarak yaşar. Bu mevzu daha önce “Cennet’in Kadınları” bölümünde mufassal bir surette izah edildiğinden bu kadarıyla iktifa ediyoruz.

حُورٌ مَقْصُورَاتٌ فِي الْخِيَامِ

“(Bu Cennetlerde, ehl-i Cennet için hazırlanmış hûrîler,) siyâh iri gözlü, beyaz tenli, parlak yüzlü zevceler (vardır ki; onlar, çadırlar) koni şeklinde olan saraylar, köşkler (içinde kemâl-i muhabbetlerinden dâima zevclerine hasr-ı nazar ederler. Başkalarına bakmazlar.) O sîreten ve sureten güzel olan kadınlar, Cennetlerde kendilerine mahsûs, pek kıymetli saraylarda ikâmet ederler. Onlar, örtülü olan ve ötede beride dolaşıp durmaktan sakınan hûrîler ve de dünyadan gitme zevcelerdir.”1

 


[1]  Rahmân, 55:72.

Seite 381

METİN

tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin birer latîfenin medâr-ı zevki olduğunu

ŞERH

hullede görüp tatmîn oluyorsa; letâif-i aşeresi de o libâsta tecellî eden esmânın ma’nevî güzelliğini seyredip mest u hayrân olur. (tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin) yani, on havâssın, (birer latîfenin medâr-ı zevki olduğunu) İnsanda duyguların, latîfelerin ve hislerin sonu yoktur. Hem her biri, ayrı bir güzellik ister. Meselâ; bir hûrî, yetmiş elbise üst üste giyer; bu elbiseler, yine onun güzellik ve letâfetini örtemez; onun bacaklarının kemiği içindeki ilikleri, dışarıya akseder. İşte o hûrînin zevci, ona baktığı zaman, üstündeki her bir elbise, onun bir hissini okşar. Böylece o zevcin, bütün duyguları, latîfeleri ve hisleri tatmîn olur. Arab Dili’nde, “yedi, yetmiş, yedi yüz…” gibi ifadeler, çokluktan kinâye olduğuna göre; onun üstündeki o hulle, kocasının bütün hislerine hitâb eder; onları okşayıp memnûn eder demektir.

Evet, gözün zevki, ayrı bir hulle ister; aklın zevki, başka bir hulle ister; hayâlin zevki, daha başka bir hulle ister ve hâkezâ kıyâs edilsin. Kezâ latîfe ve duyguların her biri de ayrı ayrı hulle ister. İşte meselâ; yetmiş latîfeye mukâbil, yetmiş tane hulle ve yetmiş tane güzellik o hûrîde vardır. Hem göz, akıl ve hayâl ayrı ayrı güzellikleri istediği gibi; kulak, burun, dil ve dokunma da çeşit çeşit güzellikleri anlar ve ister. Bunların her biri de isteklerini, o hûrî ve onun üzerinde bulunan hullesinde bulur. O hulle, bunlara da hitâb eder.

O Zât-ı Rahmân, hûrîlere ve dünyadan giden kadınlara öyle bir güzellik veriyor ki; o güzellik, zevclerini mest u hayrân eder; bütün maddî ve ma’nevî hislerini ve duygularını ve latîfelerini memnûn eder. Meselâ; bir hûrî, konuşmasındaki edâ ve üslûbuyla ve sesindeki güzellik ve nezâket ve nezâhetiyle kocasının kulağını mest edip onu, kendisine cezbeder. Hem göz, yüzüne bakmaktan pek çok lezzet alır. Hem el, dokunmaktan lezzet alır. Hem burun, koklamaktan lezzet alır. Zîrâ orada envâ’-i türlü güzel kokular mevcûddur. Onlar, bu güzel kokuları kullanırlar. Burun, koku alma noktasında, o zaman tatmîn olur.

Demek rivâyetin zâhirîsi ile ifade edilen yetmiş hulle, hak olmakla beraber; şu havâss ve hissiyâtın, letâif ve duyguların cümlesini tatmîn edecek ve

 

Seite 382

METİN

tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin birer latîfenin medâr-ı zevki olduğunu

ŞERH

hullede görüp tatmîn oluyorsa; letâif-i aşeresi de o libâsta tecellî eden esmânın ma’nevî güzelliğini seyredip mest u hayrân olur. (tâ kemik içindeki iliklere kadar, birer hissin) yani, on havâssın, (birer latîfenin medâr-ı zevki olduğunu) İnsanda duyguların, latîfelerin ve hislerin sonu yoktur. Hem her biri, ayrı bir güzellik ister. Meselâ; bir hûrî, yetmiş elbise üst üste giyer; bu elbiseler, yine onun güzellik ve letâfetini örtemez; onun bacaklarının kemiği içindeki ilikleri, dışarıya akseder. İşte o hûrînin zevci, ona baktığı zaman, üstündeki her bir elbise, onun bir hissini okşar. Böylece o zevcin, bütün duyguları, latîfeleri ve hisleri tatmîn olur. Arab Dili’nde, “yedi, yetmiş, yedi yüz…” gibi ifadeler, çokluktan kinâye olduğuna göre; onun üstündeki o hulle, kocasının bütün hislerine hitâb eder; onları okşayıp memnûn eder demektir.

Evet, gözün zevki, ayrı bir hulle ister; aklın zevki, başka bir hulle ister; hayâlin zevki, daha başka bir hulle ister ve hâkezâ kıyâs edilsin. Kezâ latîfe ve duyguların her biri de ayrı ayrı hulle ister. İşte meselâ; yetmiş latîfeye mukâbil, yetmiş tane hulle ve yetmiş tane güzellik o hûrîde vardır. Hem göz, akıl ve hayâl ayrı ayrı güzellikleri istediği gibi; kulak, burun, dil ve dokunma da çeşit çeşit güzellikleri anlar ve ister. Bunların her biri de isteklerini, o hûrî ve onun üzerinde bulunan hullesinde bulur. O hulle, bunlara da hitâb eder.

O Zât-ı Rahmân, hûrîlere ve dünyadan giden kadınlara öyle bir güzellik veriyor ki; o güzellik, zevclerini mest u hayrân eder; bütün maddî ve ma’nevî hislerini ve duygularını ve latîfelerini memnûn eder. Meselâ; bir hûrî, konuşmasındaki edâ ve üslûbuyla ve sesindeki güzellik ve nezâket ve nezâhetiyle kocasının kulağını mest edip onu, kendisine cezbeder. Hem göz, yüzüne bakmaktan pek çok lezzet alır. Hem el, dokunmaktan lezzet alır. Hem burun, koklamaktan lezzet alır. Zîrâ orada envâ’-i türlü güzel kokular mevcûddur. Onlar, bu güzel kokuları kullanırlar. Burun, koku alma noktasında, o zaman tatmîn olur.

Demek rivâyetin zâhirîsi ile ifade edilen yetmiş hulle, hak olmakla beraber; şu havâss ve hissiyâtın, letâif ve duyguların cümlesini tatmîn edecek ve

 

Seite 383

METİN

hadîs, işâret ediyor.

ŞERH

okşayacak ve memnûn edecek bir güzellik, o hullede mevcûddur. O halde her bir havas ve letaifin lezzeti ve zevki ve isteği ayrıdır. Ve her biri, bu lezzet ve zevk ve isteğini, o hulle ve o hûrî üzerinde bulur. Öyle ise, o yetmiş hulle; hem görmek, konuşmak, işitmek, dokunmak, koklamak denilen havâss-ı hamse-i zâhire; hem hiss-i müşterek, hayâl, vâhime, hâfıza, kuvve-i mütefekkire denilen havâss-ı hamse-i bâtına; hem kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, nefis ve insanda bulunan dört unsûrdan dört şuûrlu latîfe olmak üzere on letâife; hem kuvve-i akliyye, kuvve-i gadabiyye, kuvve-i şeheviyye denilen üç kuvveye hitâb eder; hepsinin ayrı ayrı hisse-i zevk ve lezzetlerini okşar; onları memnûn ve mest eder.

Demek insan, orada âlem-i vücûb ile âlem-i imkânı beraber seyreder. Zîrâ on havâss, inkişâf edip âlem-i imkân ile meşgûl olurken; on letâif de inkişâf ederek âlem-i vücûb ile meşgûl olur.

Biz, burada her ne kadar yirmi tane havâss ve letâiften bahsettik; fakat aslında insanda havâss ve letâifin hudûdu yoktur, bitmiyor.

Netîce-i kelâm: Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmet ve kereminden, bu havâss ve letâif ve kuvâların hepsini tatmîn edecek bir güzellik ve süs ve letâfet, hûrîlere ve dünya kadınlarına ve onların giydiği elbiselere vaz’etmiştir. Onları, başlı başına birer Cennet hükmüne getirip, ehl-i imana ihsân etmiştir.

Demek Cennet’te huriler yetmiş hulle giyer. Hadisin asıl manası budur. Maddî elbise muraddır. Bununla beraber hadis-i şerif, “yetmiş hulle” tabiriyle, o hurilerin üzerlerindeki elbiselerle kocalarının yetmiş havas ve hissiyatını, letaif ve kuvalarını tatmin edecek, yetmiş çeşit zevk, lezzet ve saadeti te’mîn edebilecek güzellik ve letâfette olduğuna işaret etmektedir. Yani, her bir hulle, o hûrînin kocasının bir hissine hitâb eder. Bu manaya göre, “yetmiş hulle”, o hûrînin güzellik ve zerâfet ve letâfet ve nezâket ve nezâhet ve câzibeliğinden kinâyedir. Kocasında ne kadar letâif, ne kadar havâss, ne kadar kuvâ, ne kadar hissiyât varsa; hepsini, o hûrî veya kadın, güzellik ve câzibeliği ile tatmîn edip mest ediyor. İşte (hadîs,) buna da (işâret ediyor.)

 

Seite 384

METİN

hadîs, işâret ediyor.

ŞERH

okşayacak ve memnûn edecek bir güzellik, o hullede mevcûddur. O halde her bir havas ve letaifin lezzeti ve zevki ve isteği ayrıdır. Ve her biri, bu lezzet ve zevk ve isteğini, o hulle ve o hûrî üzerinde bulur. Öyle ise, o yetmiş hulle; hem görmek, konuşmak, işitmek, dokunmak, koklamak denilen havâss-ı hamse-i zâhire; hem hiss-i müşterek, hayâl, vâhime, hâfıza, kuvve-i mütefekkire denilen havâss-ı hamse-i bâtına; hem kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, nefis ve insanda bulunan dört unsûrdan dört şuûrlu latîfe olmak üzere on letâife; hem kuvve-i akliyye, kuvve-i gadabiyye, kuvve-i şeheviyye denilen üç kuvveye hitâb eder; hepsinin ayrı ayrı hisse-i zevk ve lezzetlerini okşar; onları memnûn ve mest eder.

Demek insan, orada âlem-i vücûb ile âlem-i imkânı beraber seyreder. Zîrâ on havâss, inkişâf edip âlem-i imkân ile meşgûl olurken; on letâif de inkişâf ederek âlem-i vücûb ile meşgûl olur.

Biz, burada her ne kadar yirmi tane havâss ve letâiften bahsettik; fakat aslında insanda havâss ve letâifin hudûdu yoktur, bitmiyor.

Netîce-i kelâm: Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmet ve kereminden, bu havâss ve letâif ve kuvâların hepsini tatmîn edecek bir güzellik ve süs ve letâfet, hûrîlere ve dünya kadınlarına ve onların giydiği elbiselere vaz’etmiştir. Onları, başlı başına birer Cennet hükmüne getirip, ehl-i imana ihsân etmiştir.

Demek Cennet’te huriler yetmiş hulle giyer. Hadisin asıl manası budur. Maddî elbise muraddır. Bununla beraber hadis-i şerif, “yetmiş hulle” tabiriyle, o hurilerin üzerlerindeki elbiselerle kocalarının yetmiş havas ve hissiyatını, letaif ve kuvalarını tatmin edecek, yetmiş çeşit zevk, lezzet ve saadeti te’mîn edebilecek güzellik ve letâfette olduğuna işaret etmektedir. Yani, her bir hulle, o hûrînin kocasının bir hissine hitâb eder. Bu manaya göre, “yetmiş hulle”, o hûrînin güzellik ve zerâfet ve letâfet ve nezâket ve nezâhet ve câzibeliğinden kinâyedir. Kocasında ne kadar letâif, ne kadar havâss, ne kadar kuvâ, ne kadar hissiyât varsa; hepsini, o hûrî veya kadın, güzellik ve câzibeliği ile tatmîn edip mest ediyor. İşte (hadîs,) buna da (işâret ediyor.)

 

Seite 385

ŞERH

bütün maddî güzellikleri onda müşâhede eder; mest ve meftûn olur. His, hayâl, rûh, nefis her biri, kendilerine göre ayrı ayrı lezzet alıp meftûn olur. Kezâ göz, ayrı bir güzelliği; kulak, ayrı bir güzelliği hissedip anlar. Kulak, sesinden müteessir olur. Dil, konuşmasından müferrâh olur. O hûrî, insanda ne kadar maddî ve ma’nevî, zâhirî ve bâtınî letâif varsa, hepsini te’sîri altına alıyor; onları, memnûn ediyor. Zîrâ Ellah, ne kadar envâ’-i güzellik varsa, hepsini hûrîlerin vücûdunda ve üzerinde halkeder. Her bir hûrîyi, küçük bir Cennet hâline getirir. İşte hadîs bu manaya işaret ediyor. Üstâd Hazretleri de bu işari manayı, bu hadis-i şeriften istihraç etmiştir.

Acabâ şu sıkıntılı ve meşakkatli dünyada, bir insanın zevcesi ile teması, onda bu kadar şehveti uyandırırsa; Cennet’te bir insanın, hanımına ve hûrîsine olan temâsı, onda ne kadar şehvet uyandıracağı ve o temâstan ne kadar lezzet alacağı kıyâs edilsin.

Hem Cenâb-ı Hak, hûrîye öyle bir göz verir ki; dünyada o gözün güzelliğinin benzeri yoktur. Kocasının gözü, onun gözüne bakmakla tatmîn olur. Hem hûrîlerin kulağı en güzel ve mükemmel bir şekilde yaratılmıştır. Hem hûrîlerin konuşması, o derece güzeldir ki; şâyet bir hûrî, dünyada konuşsa; insan, senelerce mest olup ona âşık olur; daha yerinden kalkamaz. Kezâ bir hûrînin bakışını, farazâ yeryüzündeki insanlar görse, senelerce kendilerine gelemezler.

Hem hûrîler, nağmeler söylerler. Orada bütün nağme çeşitleri helâldir. Kocası, o nağmenin câzibesine kapılıp nerede ise, onun yanına gider. Peki, nasıl gidecek? Merkeziyet sistemi, orada esâstır. Kocası, cesediyle nûrâniyet kesbeder; aslî hüviyetiyle yerinde oturur; onun misâlîsi canlı olarak gider; fakat aynı lezzeti alır.

Bu hakîkatı, fehme takrîb için, iki misâl vereceğiz:

Birinci misâl: Cibrîl-i Emîn (as), aslî suret ve heykeli ile gökte olduğu halde; aynı o anda binlerce, hattâ milyonlarca yerde bulunur. Zîrâ O, nûrânî olduğu için, izn-i İlâhî ile bu hâsiyete mâlik kılınmıştır.

İkinci misâl: Resûl-i Ekrem (asm)’ın rûhâniyyeti, her yerde bulunur.

 

Seite 386

ŞERH

bütün maddî güzellikleri onda müşâhede eder; mest ve meftûn olur. His, hayâl, rûh, nefis her biri, kendilerine göre ayrı ayrı lezzet alıp meftûn olur. Kezâ göz, ayrı bir güzelliği; kulak, ayrı bir güzelliği hissedip anlar. Kulak, sesinden müteessir olur. Dil, konuşmasından müferrâh olur. O hûrî, insanda ne kadar maddî ve ma’nevî, zâhirî ve bâtınî letâif varsa, hepsini te’sîri altına alıyor; onları, memnûn ediyor. Zîrâ Ellah, ne kadar envâ’-i güzellik varsa, hepsini hûrîlerin vücûdunda ve üzerinde halkeder. Her bir hûrîyi, küçük bir Cennet hâline getirir. İşte hadîs bu manaya işaret ediyor. Üstâd Hazretleri de bu işari manayı, bu hadis-i şeriften istihraç etmiştir.

Acabâ şu sıkıntılı ve meşakkatli dünyada, bir insanın zevcesi ile teması, onda bu kadar şehveti uyandırırsa; Cennet’te bir insanın, hanımına ve hûrîsine olan temâsı, onda ne kadar şehvet uyandıracağı ve o temâstan ne kadar lezzet alacağı kıyâs edilsin.

Hem Cenâb-ı Hak, hûrîye öyle bir göz verir ki; dünyada o gözün güzelliğinin benzeri yoktur. Kocasının gözü, onun gözüne bakmakla tatmîn olur. Hem hûrîlerin kulağı en güzel ve mükemmel bir şekilde yaratılmıştır. Hem hûrîlerin konuşması, o derece güzeldir ki; şâyet bir hûrî, dünyada konuşsa; insan, senelerce mest olup ona âşık olur; daha yerinden kalkamaz. Kezâ bir hûrînin bakışını, farazâ yeryüzündeki insanlar görse, senelerce kendilerine gelemezler.

Hem hûrîler, nağmeler söylerler. Orada bütün nağme çeşitleri helâldir. Kocası, o nağmenin câzibesine kapılıp nerede ise, onun yanına gider. Peki, nasıl gidecek? Merkeziyet sistemi, orada esâstır. Kocası, cesediyle nûrâniyet kesbeder; aslî hüviyetiyle yerinde oturur; onun misâlîsi canlı olarak gider; fakat aynı lezzeti alır.

Bu hakîkatı, fehme takrîb için, iki misâl vereceğiz:

Birinci misâl: Cibrîl-i Emîn (as), aslî suret ve heykeli ile gökte olduğu halde; aynı o anda binlerce, hattâ milyonlarca yerde bulunur. Zîrâ O, nûrânî olduğu için, izn-i İlâhî ile bu hâsiyete mâlik kılınmıştır.

İkinci misâl: Resûl-i Ekrem (asm)’ın rûhâniyyeti, her yerde bulunur.

 

Seite 387

METİN

Demek hûrîler, Cennet'in aksâm-ı zînetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından,

ŞERH

İşte aynen bu iki misâl gibi, bir ehl-i Cennet, cesediyle nurâniyet kesbederek, kendi merkezi olan sarayında asıl suretiyle oturduğu halde; aynı o anda yetmiş değil, yetmiş bin hûrî ile buluşabilir, görüşebilir. Hiç biri, diğerine mâni’ değildir. Demek yetmiş, yetmiş bin gibi rakamlar, kinâyedir. Bu işin hadd u hudûdu yoktur. Çünkü hem insandaki letâifin sonu yok; hem de o letâifin arzu, istek ve lezzetlerinin sonu yoktur. Meselâ; bu dünyada, bir insana yetmiş bin tane hanım ver; yine de tatmîn olmaz. Kezâ “Bu ova, bu dağ, bu vâdî kadar altın senin olsun.” de; “Benim arzularım, bunlarla tatmîn olmaz.” der. İşte insan, böyle bir kâbiliyyet ve fıtrat üzere yaratılmıştır. Hem bu sırdan ve câmi’iyyetten dolayıdır ki; insanın, hiç bir hissi ve letâifi ve havâssı, bu dünyaya sığmıyor; burada tatmîn olmuyor; hepsi, dâr-ı bekâyı ve Bâkî bir Zât’ı arzuluyor ve şiddetle taleb ediyor. Evet, onun bütün letâif ve havâssı, ancak Cennet’te tatmîn olur.

Hem insanda câzibe, dâfiâ gibi nebâtî kuvâlar ve şeheviyye, gadabiyye gibi hayvânî kuvâlar gibi; binlerce kuvâ vardır ve bütün bunlar da ancak o dâr-ı bekâda tatmîn olur. Demek nebâtî, hayvânî, insanî ne kadar kuvâ, havâss, letâif ve hissiyât varsa; dâr-ı âhirette, tekrâr bin misli ile insana iâde edilecektir. Onun hiçbir arzu ve hissiyâtı kaybolmaz. Onlar, orada inkişâf edip en mükemmel şeklini alacaktır.

İşte böyle bir Cennet vardır. Böyle bir Cennet’e hazırlanmayan ve ona nâmzed olmayan ne kadar zarar eder! Acabâ beşerin en birinci ve en ehemmiyyetli işi ve vazîfesi ve en az dünya maîşetini tedârik etmek kadar kıymetli olan bu dâr-ı bekâya hazırlık değil midir? Hem böyle bir ebedî memleketin tapusunu almayan ne kadar mahrûmdur. Peki, tapusu nedir? İman, amel-i sâlih ve takvâdır. Nev’-i beşer, böyle bir saltanata nâmzed iken; bu fânî dünyanın fânî işleriyle meşgûl olmak, akıl kârı değidir. “Helâl dâirede çalışma!” demiyoruz. Belki Ellah ve âhireti unutmamak şartıyla meşru dairede çalışmak da bir ibâdettir.

(Demek hûrîler, Cennet'in aksâm-ı zînetinden) süs ve güzelliklerinin kısımlarından (yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından,) hepsi, aynı

 

Seite 388

METİN

Demek hûrîler, Cennet'in aksâm-ı zînetinden yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından,

ŞERH

İşte aynen bu iki misâl gibi, bir ehl-i Cennet, cesediyle nurâniyet kesbederek, kendi merkezi olan sarayında asıl suretiyle oturduğu halde; aynı o anda yetmiş değil, yetmiş bin hûrî ile buluşabilir, görüşebilir. Hiç biri, diğerine mâni’ değildir. Demek yetmiş, yetmiş bin gibi rakamlar, kinâyedir. Bu işin hadd u hudûdu yoktur. Çünkü hem insandaki letâifin sonu yok; hem de o letâifin arzu, istek ve lezzetlerinin sonu yoktur. Meselâ; bu dünyada, bir insana yetmiş bin tane hanım ver; yine de tatmîn olmaz. Kezâ “Bu ova, bu dağ, bu vâdî kadar altın senin olsun.” de; “Benim arzularım, bunlarla tatmîn olmaz.” der. İşte insan, böyle bir kâbiliyyet ve fıtrat üzere yaratılmıştır. Hem bu sırdan ve câmi’iyyetten dolayıdır ki; insanın, hiç bir hissi ve letâifi ve havâssı, bu dünyaya sığmıyor; burada tatmîn olmuyor; hepsi, dâr-ı bekâyı ve Bâkî bir Zât’ı arzuluyor ve şiddetle taleb ediyor. Evet, onun bütün letâif ve havâssı, ancak Cennet’te tatmîn olur.

Hem insanda câzibe, dâfiâ gibi nebâtî kuvâlar ve şeheviyye, gadabiyye gibi hayvânî kuvâlar gibi; binlerce kuvâ vardır ve bütün bunlar da ancak o dâr-ı bekâda tatmîn olur. Demek nebâtî, hayvânî, insanî ne kadar kuvâ, havâss, letâif ve hissiyât varsa; dâr-ı âhirette, tekrâr bin misli ile insana iâde edilecektir. Onun hiçbir arzu ve hissiyâtı kaybolmaz. Onlar, orada inkişâf edip en mükemmel şeklini alacaktır.

İşte böyle bir Cennet vardır. Böyle bir Cennet’e hazırlanmayan ve ona nâmzed olmayan ne kadar zarar eder! Acabâ beşerin en birinci ve en ehemmiyyetli işi ve vazîfesi ve en az dünya maîşetini tedârik etmek kadar kıymetli olan bu dâr-ı bekâya hazırlık değil midir? Hem böyle bir ebedî memleketin tapusunu almayan ne kadar mahrûmdur. Peki, tapusu nedir? İman, amel-i sâlih ve takvâdır. Nev’-i beşer, böyle bir saltanata nâmzed iken; bu fânî dünyanın fânî işleriyle meşgûl olmak, akıl kârı değidir. “Helâl dâirede çalışma!” demiyoruz. Belki Ellah ve âhireti unutmamak şartıyla meşru dairede çalışmak da bir ibâdettir.

(Demek hûrîler, Cennet'in aksâm-ı zînetinden) süs ve güzelliklerinin kısımlarından (yetmiş tarzını, bir tek cinsten olmadığından,) hepsi, aynı

 

Seite 389

ŞERH

Hem ehl-i Cennet, hûrîlerin elbiselerinde ve cisimlerinde maddî güzelliği görüp, tatmîn olduğu gibi; letâifiyle o güzelliğin arkasında bulunan tecelliyyât-ı esmâ ve sıfâtı da seyredip kendinden geçer; mest u hayrân olur.

Müellif (ra), daha önceki cümlelerinde, hûrînin hullesindeki güzelliği anlattı. Bu cümlelerinde ise, cisminde bulunan envâ’-ı türlü güzelliğini ifade etti.

Burada hûrîlerin hüsün ve cemâlinin aksâmı bahis-mevzû olunca; elbette o hüsün ve cemâlin aksâmından biri de onların vücûdlarının renkleridir. Bu münâsebetle deriz ki:

Güzellik ve vücûd rengi denilince; hep beyâz renk, güzel renk olarak anlaşılıyor. Bu hâl, insandaki ülfetten ve güzelliği, göze hasretmekten kaynaklanan bir durumdur ve yanlıştır. Hâlbuki renk güzelliği, sâde beyâzlık değildir. Şu dünyadayken; kimisi beyâzı sever, kimisi siyâhı sever, kimisi sarıyı sever, kimisi kırmızıyı sever. Demek bütün bu renklerin ayrı bir güzelliği vardır. Hem güzellik, kişiye göre değişir; herkesin beğendiği güzellik, ayrı ayrıdır.

İşte bu sırdan dolayı Cenâb-ı Hak, bu dünyada ayrı ayrı renkte ayrı ayrı güzellikleri verdiği gibi; Cennet’te de ayrı ayrı renkte ayrı ayrı güzellikleri verir. O halde renk ve güzellik husûsunda herkesin arzu, istek ve tercîhi ne ise; Ellah, orada onu, ona ikrâm eder. Adam, esmer renkli hûrî severse; hûrî, esmer renkli olur. Beyâz renkli hûrî severse; hûrî, beyâz olur. Sarı renkli hûrî severse; hûrî, sarı olur. Bu, fıtrat ile alâkalı bir durumdur. Ve hâkezâ kıyâs edilsin. Yalnız hangi renk olursa olsun; bütün renkler, şeffâfiyyet kazanır ve Güneş gibi parlar. O hûrîler, öyle güzeldirler ki; insan, onlara nazar ettiğinde hayretler içinde kalıp kendinden geçer. Böylece renk güzelliği husûsunda da herkes, tatmîn olur; arzu ve isteklerine kavuşur. Demek güzelliğin ve renklerin envâ’ı vardır. Her biri, ayrı bir hiss-i insanîyi okşar.

Sual: Peki, bir hûrî, nasıl üst üste yetmiş elbise giyiyor? Bu, nasıl oluyor?

Elcevab: Cennet’in elbiseleri, dünyadaki gibi kesîf değildir, şeffâftır. Dolayısıyla birbirini setretmiyor. Hem meselâ kumaş gibi bir çeşit de değildir. O libâsın pek çok envâ’ı vardır. Bir hûrî, yetmiş hulleyi giydiği halde; o hulle,

 

Seite 390

ŞERH

Hem ehl-i Cennet, hûrîlerin elbiselerinde ve cisimlerinde maddî güzelliği görüp, tatmîn olduğu gibi; letâifiyle o güzelliğin arkasında bulunan tecelliyyât-ı esmâ ve sıfâtı da seyredip kendinden geçer; mest u hayrân olur.

Müellif (ra), daha önceki cümlelerinde, hûrînin hullesindeki güzelliği anlattı. Bu cümlelerinde ise, cisminde bulunan envâ’-ı türlü güzelliğini ifade etti.

Burada hûrîlerin hüsün ve cemâlinin aksâmı bahis-mevzû olunca; elbette o hüsün ve cemâlin aksâmından biri de onların vücûdlarının renkleridir. Bu münâsebetle deriz ki:

Güzellik ve vücûd rengi denilince; hep beyâz renk, güzel renk olarak anlaşılıyor. Bu hâl, insandaki ülfetten ve güzelliği, göze hasretmekten kaynaklanan bir durumdur ve yanlıştır. Hâlbuki renk güzelliği, sâde beyâzlık değildir. Şu dünyadayken; kimisi beyâzı sever, kimisi siyâhı sever, kimisi sarıyı sever, kimisi kırmızıyı sever. Demek bütün bu renklerin ayrı bir güzelliği vardır. Hem güzellik, kişiye göre değişir; herkesin beğendiği güzellik, ayrı ayrıdır.

İşte bu sırdan dolayı Cenâb-ı Hak, bu dünyada ayrı ayrı renkte ayrı ayrı güzellikleri verdiği gibi; Cennet’te de ayrı ayrı renkte ayrı ayrı güzellikleri verir. O halde renk ve güzellik husûsunda herkesin arzu, istek ve tercîhi ne ise; Ellah, orada onu, ona ikrâm eder. Adam, esmer renkli hûrî severse; hûrî, esmer renkli olur. Beyâz renkli hûrî severse; hûrî, beyâz olur. Sarı renkli hûrî severse; hûrî, sarı olur. Bu, fıtrat ile alâkalı bir durumdur. Ve hâkezâ kıyâs edilsin. Yalnız hangi renk olursa olsun; bütün renkler, şeffâfiyyet kazanır ve Güneş gibi parlar. O hûrîler, öyle güzeldirler ki; insan, onlara nazar ettiğinde hayretler içinde kalıp kendinden geçer. Böylece renk güzelliği husûsunda da herkes, tatmîn olur; arzu ve isteklerine kavuşur. Demek güzelliğin ve renklerin envâ’ı vardır. Her biri, ayrı bir hiss-i insanîyi okşar.

Sual: Peki, bir hûrî, nasıl üst üste yetmiş elbise giyiyor? Bu, nasıl oluyor?

Elcevab: Cennet’in elbiseleri, dünyadaki gibi kesîf değildir, şeffâftır. Dolayısıyla birbirini setretmiyor. Hem meselâ kumaş gibi bir çeşit de değildir. O libâsın pek çok envâ’ı vardır. Bir hûrî, yetmiş hulleyi giydiği halde; o hulle,

 

Seite 391

ŞERH

İnsan, Cennet’te neye bakarsa baksın; husûsan kocası, hûrî ve ezvâcına; hûrî ve ezvâc da kocasına baksın; asla onlar için gaflet hâleti yoktur. Hem o maddî ve cismânî olan güzellikleri görür; hem de o güzelliğin arkasındaki tecelliyyât-ı esmâ ve sıfâtı görür. Bunun ma’nâsı şudur: Bu dünyada adam, bir güzelliğe âşık olur. O fânî ve zâil ve faydasız olan aşk-ı mecâzî, aşk-ı hakîkîye inkılâb edinceye kadar çok müşkilât çeker. Cennet’te ise; aşk-ı mecâzî ve aşk-ı hakîkî birleşiyor; aşk-ı mecâzî yoktur. Zîrâ zevâl ve firâk son bulur; bekâ vardır. Hem zevâl ve firâk, onun hatırına da gelmez. Cemâl-i sureti gördüğü anda tecelliyyât-ı esmâyı da görür. Hem o suret, o tecelliyyâta ebeden âyîne olduğu için, bekâya mazhar olur. Onun için buna artık fenâ ve zevâl girmiyor. Yani, ehl-i Cennet, “Şâyet bu güzellik giderse; bu Cennet zevâle mahkûm olursa; ben, ne yapacağım!” gibi bir düşünce ve endîşe ve korkuya düşmüyor. Zîrâ o güzellik ve onun mahalli olan Cennet, bâkî ve dâimîdir. Böylece o güzellik, bâkî bir güzelliğe inkılâb eder. Ehl-i Cennet, her zaman bu hâlet içinde yaşar. Dolayısıyla orada gaflet yoktur.

Sual: Hayvânların biribirine âşık olması, fıtrî midir?

Elcevab: Evet, hayvânlardaki aşk, fıtrîdir. İnsana gelince; şâyet insanlardaki aşk, mahlûkâta karşı olsa; bu aşk, fıtrî ve hakîkî değildir; belki mecâzîdir. Zîrâ insanlardaki aşk-ı fıtrî ve hakîkî, Ellah’a karşı verilmiştir. Ancak O’na ve O’nun esmâ ve sıfâtına sarfedilirse; kemâlini bulur ve hakîkî ma'nâda insan, o zaman tatmîn olur. Çünkü bu aşkın menba’ı, imandır.

Hülasa: Havâss-ı insaniyye, bâ-husûs göz, Cennet’in güzelliğini, husûsan hûrî ve ezvâcın güzelliğini görür görmez; o güzelliğe âşık olur. O aşk-ı mecâzî, birden zuhûr edince; âdetâ insan, bir nev’i gaflete düşer; Ellah’ı unutur. İşte Ellah, bu def’a insanı, o gafletten kurtarmak için, hemen onun arkasından on letâifin hissesini çıkarıp, aradan zaman geçmeden veriyor. Bu letâif de o maddî güzelliklerde tecellî eden esmâ ve sıfâtın ma’nevî güzelliğini müşâhede eder. Böylece aşk-ı mecâzî ve zâhirî ile aşk-ı bâtınî bir ve beraber olur; daha aşk-ı mecâzî olmaz. Demek Cennet’te, devamlı aşk-ı hakîkî hâkimdir.

Hem bu husûsta dünyadaki gibi, müşkilât ve sıkıntı çekmez; tefekkürî

 

Seite 392

ŞERH

İnsan, Cennet’te neye bakarsa baksın; husûsan kocası, hûrî ve ezvâcına; hûrî ve ezvâc da kocasına baksın; asla onlar için gaflet hâleti yoktur. Hem o maddî ve cismânî olan güzellikleri görür; hem de o güzelliğin arkasındaki tecelliyyât-ı esmâ ve sıfâtı görür. Bunun ma’nâsı şudur: Bu dünyada adam, bir güzelliğe âşık olur. O fânî ve zâil ve faydasız olan aşk-ı mecâzî, aşk-ı hakîkîye inkılâb edinceye kadar çok müşkilât çeker. Cennet’te ise; aşk-ı mecâzî ve aşk-ı hakîkî birleşiyor; aşk-ı mecâzî yoktur. Zîrâ zevâl ve firâk son bulur; bekâ vardır. Hem zevâl ve firâk, onun hatırına da gelmez. Cemâl-i sureti gördüğü anda tecelliyyât-ı esmâyı da görür. Hem o suret, o tecelliyyâta ebeden âyîne olduğu için, bekâya mazhar olur. Onun için buna artık fenâ ve zevâl girmiyor. Yani, ehl-i Cennet, “Şâyet bu güzellik giderse; bu Cennet zevâle mahkûm olursa; ben, ne yapacağım!” gibi bir düşünce ve endîşe ve korkuya düşmüyor. Zîrâ o güzellik ve onun mahalli olan Cennet, bâkî ve dâimîdir. Böylece o güzellik, bâkî bir güzelliğe inkılâb eder. Ehl-i Cennet, her zaman bu hâlet içinde yaşar. Dolayısıyla orada gaflet yoktur.

Sual: Hayvânların biribirine âşık olması, fıtrî midir?

Elcevab: Evet, hayvânlardaki aşk, fıtrîdir. İnsana gelince; şâyet insanlardaki aşk, mahlûkâta karşı olsa; bu aşk, fıtrî ve hakîkî değildir; belki mecâzîdir. Zîrâ insanlardaki aşk-ı fıtrî ve hakîkî, Ellah’a karşı verilmiştir. Ancak O’na ve O’nun esmâ ve sıfâtına sarfedilirse; kemâlini bulur ve hakîkî ma'nâda insan, o zaman tatmîn olur. Çünkü bu aşkın menba’ı, imandır.

Hülasa: Havâss-ı insaniyye, bâ-husûs göz, Cennet’in güzelliğini, husûsan hûrî ve ezvâcın güzelliğini görür görmez; o güzelliğe âşık olur. O aşk-ı mecâzî, birden zuhûr edince; âdetâ insan, bir nev’i gaflete düşer; Ellah’ı unutur. İşte Ellah, bu def’a insanı, o gafletten kurtarmak için, hemen onun arkasından on letâifin hissesini çıkarıp, aradan zaman geçmeden veriyor. Bu letâif de o maddî güzelliklerde tecellî eden esmâ ve sıfâtın ma’nevî güzelliğini müşâhede eder. Böylece aşk-ı mecâzî ve zâhirî ile aşk-ı bâtınî bir ve beraber olur; daha aşk-ı mecâzî olmaz. Demek Cennet’te, devamlı aşk-ı hakîkî hâkimdir.

Hem bu husûsta dünyadaki gibi, müşkilât ve sıkıntı çekmez; tefekkürî

 

Seite 393

ŞERH

Hem وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ âyet-i kerîmesinde, “îcâz san’atı” vardır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, bu âyet-i kerîmede on letâiften sadece “nefs”i zikretti; on havâsstan da “göz”ü söyledi. Diğerlerini, aklımıza havâle etti. Demek nefiste diğer letâif; gözde de diğer havâss dâhildir.

Hem mezkûr hadîs, bu âyetin îzâhıdır.

Hem bu âyet, Cennet saâdetinin iki kısma münkasim olduğunu da ifade eder. Zîrâ nefis, saâdet-i cismâniyye ve maddiyyenin menşe’i ve menba’ıdır. Onun lezzet ve saâdetinin rükünleri ise; ekl-şürb, mesken ve nikâhtır. Göz ise, her ne kadar mübsirât âleminin müfettişidir; ona bakar, onu görür ise de fakat hangi mahlûka, hangi güzele bakarsa baksın, illâ onda bir kusûr görür; tam tatmîn olmaz. Ne zaman ki; cemâl-i bâ-kemâl-i İlâhî’yi gördü ise, o zaman hakîkî ma'nâda mutmain olur; artık onun, görmek husûsunda hiçbir istek ve arzusu kalmaz ve o, başka bir şey aramaz; böylece ona nihâî itmi’nân hâsıl olur. Çünkü onun kemâli odur. Demek gözün hakîkî saâdet ve lezzeti, cemâlullâh ile müşerref olmaktır. İşte bu sırdan dolayı, âyet-i kerîme, “on havâss” içinden, göz hassesini zikretti.

O halde nefis, saâdet-i cismâniyye ve maddiyyeye işâret eder ve ondan haber verir; göz ise, saâdet-i rûhâniye ve ma’neviyeye işâret eder ve ondan haber verir.

Evet, mezkûr âyetin ifadesiyle nasıl ki; nefis ve göz, orada bütün cismânî ve rûhânî arzu ve isteklerine kavuşur. Aynen bunlar gibi kulak, bütün envâ’-ı nağâmâtın en inceliğini anlar. Dil, bütün envâ’ı lezâizi tadar. Orada ne kadar nimet varsa, hepsinin tartısı ve ölçüsü, dilde mevcûddur. Bu tatma ve tad alma kâbiliyyeti, inkişâf eder. Bu kâbiliyyet, dünyada şu dilde varsa da dil, bütün nimetleri görmediğinden, tadmamış. Demek dil, bu dünyada hem hepsini tadmamış; hem de tam inkişâf etmemiştir.

Ehl-i Cennet, hanımların ve hûrîlerin seslerini ve nağâmâtını duyduğu zaman, mest olur; âşıkâne döner. Fakat bu sesleri ve nağâmâtı dinlerken; aynı o anda Ellah’ı da unutmuyor; tecelliyyât-ı esmâyı da seyrediyor.

 

Seite 394

ŞERH

Hem وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ âyet-i kerîmesinde, “îcâz san’atı” vardır. Şöyle ki: Cenab-ı Hak, bu âyet-i kerîmede on letâiften sadece “nefs”i zikretti; on havâsstan da “göz”ü söyledi. Diğerlerini, aklımıza havâle etti. Demek nefiste diğer letâif; gözde de diğer havâss dâhildir.

Hem mezkûr hadîs, bu âyetin îzâhıdır.

Hem bu âyet, Cennet saâdetinin iki kısma münkasim olduğunu da ifade eder. Zîrâ nefis, saâdet-i cismâniyye ve maddiyyenin menşe’i ve menba’ıdır. Onun lezzet ve saâdetinin rükünleri ise; ekl-şürb, mesken ve nikâhtır. Göz ise, her ne kadar mübsirât âleminin müfettişidir; ona bakar, onu görür ise de fakat hangi mahlûka, hangi güzele bakarsa baksın, illâ onda bir kusûr görür; tam tatmîn olmaz. Ne zaman ki; cemâl-i bâ-kemâl-i İlâhî’yi gördü ise, o zaman hakîkî ma'nâda mutmain olur; artık onun, görmek husûsunda hiçbir istek ve arzusu kalmaz ve o, başka bir şey aramaz; böylece ona nihâî itmi’nân hâsıl olur. Çünkü onun kemâli odur. Demek gözün hakîkî saâdet ve lezzeti, cemâlullâh ile müşerref olmaktır. İşte bu sırdan dolayı, âyet-i kerîme, “on havâss” içinden, göz hassesini zikretti.

O halde nefis, saâdet-i cismâniyye ve maddiyyeye işâret eder ve ondan haber verir; göz ise, saâdet-i rûhâniye ve ma’neviyeye işâret eder ve ondan haber verir.

Evet, mezkûr âyetin ifadesiyle nasıl ki; nefis ve göz, orada bütün cismânî ve rûhânî arzu ve isteklerine kavuşur. Aynen bunlar gibi kulak, bütün envâ’-ı nağâmâtın en inceliğini anlar. Dil, bütün envâ’ı lezâizi tadar. Orada ne kadar nimet varsa, hepsinin tartısı ve ölçüsü, dilde mevcûddur. Bu tatma ve tad alma kâbiliyyeti, inkişâf eder. Bu kâbiliyyet, dünyada şu dilde varsa da dil, bütün nimetleri görmediğinden, tadmamış. Demek dil, bu dünyada hem hepsini tadmamış; hem de tam inkişâf etmemiştir.

Ehl-i Cennet, hanımların ve hûrîlerin seslerini ve nağâmâtını duyduğu zaman, mest olur; âşıkâne döner. Fakat bu sesleri ve nağâmâtı dinlerken; aynı o anda Ellah’ı da unutmuyor; tecelliyyât-ı esmâyı da seyrediyor.

 

Seite 395

METİN

Hem Cennet'te, lüzumsuz kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından; ehl-i Cennet'in ekl ve şürbünden sonra kâzûrâtı olmadığını, hadîs-i şerîf beyân ediyor.

ŞERH

meâlini ve îzâhını gösteriyor; o ma’nâ denizinden birer damla oluyor. Demek yapılan bu îzâhât ve açıklamalar, ancak o ma'nâların ortaya çıkmasına vesîle olmuştur. Yoksa o ince ma'nâlar ve işâretler anlaşılmazdı, kapalı kalırdı.

(Hem Cennet'te, lüzûmsuz) bir şey yoktur. (kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından; ehl-i Cennet'in ekl ve şürbünden sonra kâzûrâtı olmadığını, hadîs-i şerîf beyân ediyor.) Müellif (ra), daha önce geçen “bütün kışırsız lüb ve kabuksuz iç olan Cennet'te” ifadesiyle; orada kışır ve kabuğun olmadığını; Cennet, içindekilerle beraber hep lübb ve iç olduğunu îzâh etmişti. Bu cümlesinde ise, fuzûliyyâtın ve lüzûmsuz maddelerin olmadığını ifade ediyor. Demek Cennet’in güzelliklerinden biri de budur.

Cennet ehli, yerler, içerler. Ancak yiyip içtikleri şeyin kazurâtı ve fuzûliyâtı olmaz. Belki ter olarak çıkar. O ter de misk gibi kokar. Bu, hadîsin nassıdır. Resûl-i Ekrem (sav), konuyla alâkalı olarak şöyle buyurmuşlardır:

عَنْ جَابِرٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ : يَأْكُلُ أَهْلُ الْجَنَّةِ ف۪يهَا، وَيَشْرَبُونَ وَلَا يَتَغَوَّطُونَ وَلَا يَمْتَخِطُونَ وَلَا يَبُولُونَ وَلٰكِنْ طَعَامُهُمْ ذٰلِكَ جُشَاءٌ كَرَشْحِ الْمِسْكِ، يُلهَمُونَ التَّسْب۪يحَ وَالتكْب۪يرَ، كَمَا يُلْهَمُونَ النَّفَسَ.

Câbir (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

“Cennetlikler, Cennet’te yiyip, içerler, ama büyük ve küçük abdest bozmazlar ve sümkürmezler. Yedikleri geğirme ve misk gibi kokan ter yoluyla çıkar. Nefes alıp verdikleri gibi rahat bir şekilde Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve tekbîr ederler, noksan sıfâtlardan tenzîh, kemâl sıfâtlarıyla tavsîf etmekten zevk alırlar.”1

عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ : أَوَّلُ زُمْرَةٍ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ عَلٰى صُورَةِ

 


[1]  Müslim, Cennet, 18.

Seite 396

METİN

Hem Cennet'te, lüzumsuz kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından; ehl-i Cennet'in ekl ve şürbünden sonra kâzûrâtı olmadığını, hadîs-i şerîf beyân ediyor.

ŞERH

meâlini ve îzâhını gösteriyor; o ma’nâ denizinden birer damla oluyor. Demek yapılan bu îzâhât ve açıklamalar, ancak o ma'nâların ortaya çıkmasına vesîle olmuştur. Yoksa o ince ma'nâlar ve işâretler anlaşılmazdı, kapalı kalırdı.

(Hem Cennet'te, lüzûmsuz) bir şey yoktur. (kışırlı ve fuzûlî maddeler olmadığından; ehl-i Cennet'in ekl ve şürbünden sonra kâzûrâtı olmadığını, hadîs-i şerîf beyân ediyor.) Müellif (ra), daha önce geçen “bütün kışırsız lüb ve kabuksuz iç olan Cennet'te” ifadesiyle; orada kışır ve kabuğun olmadığını; Cennet, içindekilerle beraber hep lübb ve iç olduğunu îzâh etmişti. Bu cümlesinde ise, fuzûliyyâtın ve lüzûmsuz maddelerin olmadığını ifade ediyor. Demek Cennet’in güzelliklerinden biri de budur.

Cennet ehli, yerler, içerler. Ancak yiyip içtikleri şeyin kazurâtı ve fuzûliyâtı olmaz. Belki ter olarak çıkar. O ter de misk gibi kokar. Bu, hadîsin nassıdır. Resûl-i Ekrem (sav), konuyla alâkalı olarak şöyle buyurmuşlardır:

عَنْ جَابِرٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ : يَأْكُلُ أَهْلُ الْجَنَّةِ ف۪يهَا، وَيَشْرَبُونَ وَلَا يَتَغَوَّطُونَ وَلَا يَمْتَخِطُونَ وَلَا يَبُولُونَ وَلٰكِنْ طَعَامُهُمْ ذٰلِكَ جُشَاءٌ كَرَشْحِ الْمِسْكِ، يُلهَمُونَ التَّسْب۪يحَ وَالتكْب۪يرَ، كَمَا يُلْهَمُونَ النَّفَسَ.

Câbir (ra)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu:

“Cennetlikler, Cennet’te yiyip, içerler, ama büyük ve küçük abdest bozmazlar ve sümkürmezler. Yedikleri geğirme ve misk gibi kokan ter yoluyla çıkar. Nefes alıp verdikleri gibi rahat bir şekilde Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ve tekbîr ederler, noksan sıfâtlardan tenzîh, kemâl sıfâtlarıyla tavsîf etmekten zevk alırlar.”1

عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ : أَوَّلُ زُمْرَةٍ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ عَلٰى صُورَةِ

 


[1]  Müslim, Cennet, 18.

Seite 397

ŞERH

وَعَن زيد بن أَرقم رَضِي الله عَنهُ قَالَ جَاءَ رجل من أهل الْكتاب إِلَى النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم فَقَالَ يَا أَبَا الْقَاسِم تزْعم أَن أهل الْجنَّة يَأْكُلُون وَيَشْرَبُونَ قَالَ نعم وَالَّذِي نفس مُحَمَّد بِيَدِهِ إِن أحدهم ليُعْطى قُوَّة مائَة رجل فِي الْأكل وَالشرب وَالْجِمَاع قَالَ فَإِن الَّذِي يَأْكُل وَيشْرب تكون لَهُ الْحَاجة وَلَيْسَ فِي الْجنَّة أَذَى قَالَ تكون حَاجَة أحدهم رشحا يفِيض من جُلُودهمْ كَرَشْحِ الْمسك فيضمر بَطْنه رَوَاهُ أَحْمد وَالنَّسَائِيّ وَرُوَاته مُحْتَج بهم فِي الصَّحِيح

Zeyd bin Erkam (ra) der ki: Resûlullâh (sav)’e bir Yahûdî gelerek:

- Ya Ebe’l-Kâsım! Cennet ehlinin yediklerini ve içtiklerini mi söylüyorsun? Dedi. Resûl-i Ekrem (sav) de şöyle cevâb verdi:

- Muhammed’i kudret ve irâdesiyle yaşatan Ellah’a yemîn ederim ki, evet. Onlardan her birine yemede, içmede ve kadınlarla temâsta yüz erkek kuvveti verilir. Yahûdî:

- Yiyen ve içen kimse, abdest bozmak ihtiyâcını duyar. Hâlbuki Cennet’te ne eziyyet var ne de hoşa gitmeyen hâl var, deyince; Resûlullâh (sav):

- Onlardan biri abdest bozmak isteyince, vücûdundan misk kokusunu andıran bir ter çıkar, karnının şişkinliği gider, buyurdu.”1

وَعَن أنس بن مَالك رَضِي الله عَنهُ قَالَ قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم إِن أَسْفَل أهل الْجنَّة أَجْمَعِينَ دَرَجَة لمن يقوم على رَأسه عشرَة آلَاف خَادِم بيد كل وَاحِد صحفتان وَاحِدَة من ذهب وَالْأخْرَى من فضَّة فِي كل وَاحِدَة لون

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 344.

Seite 398

ŞERH

وَعَن زيد بن أَرقم رَضِي الله عَنهُ قَالَ جَاءَ رجل من أهل الْكتاب إِلَى النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم فَقَالَ يَا أَبَا الْقَاسِم تزْعم أَن أهل الْجنَّة يَأْكُلُون وَيَشْرَبُونَ قَالَ نعم وَالَّذِي نفس مُحَمَّد بِيَدِهِ إِن أحدهم ليُعْطى قُوَّة مائَة رجل فِي الْأكل وَالشرب وَالْجِمَاع قَالَ فَإِن الَّذِي يَأْكُل وَيشْرب تكون لَهُ الْحَاجة وَلَيْسَ فِي الْجنَّة أَذَى قَالَ تكون حَاجَة أحدهم رشحا يفِيض من جُلُودهمْ كَرَشْحِ الْمسك فيضمر بَطْنه رَوَاهُ أَحْمد وَالنَّسَائِيّ وَرُوَاته مُحْتَج بهم فِي الصَّحِيح

Zeyd bin Erkam (ra) der ki: Resûlullâh (sav)’e bir Yahûdî gelerek:

- Ya Ebe’l-Kâsım! Cennet ehlinin yediklerini ve içtiklerini mi söylüyorsun? Dedi. Resûl-i Ekrem (sav) de şöyle cevâb verdi:

- Muhammed’i kudret ve irâdesiyle yaşatan Ellah’a yemîn ederim ki, evet. Onlardan her birine yemede, içmede ve kadınlarla temâsta yüz erkek kuvveti verilir. Yahûdî:

- Yiyen ve içen kimse, abdest bozmak ihtiyâcını duyar. Hâlbuki Cennet’te ne eziyyet var ne de hoşa gitmeyen hâl var, deyince; Resûlullâh (sav):

- Onlardan biri abdest bozmak isteyince, vücûdundan misk kokusunu andıran bir ter çıkar, karnının şişkinliği gider, buyurdu.”1

وَعَن أنس بن مَالك رَضِي الله عَنهُ قَالَ قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم إِن أَسْفَل أهل الْجنَّة أَجْمَعِينَ دَرَجَة لمن يقوم على رَأسه عشرَة آلَاف خَادِم بيد كل وَاحِد صحفتان وَاحِدَة من ذهب وَالْأخْرَى من فضَّة فِي كل وَاحِدَة لون

 


[1]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 344.

Seite 399

ŞERH

Hem Cennet’te gece ve gündüz yoktur; uyku yoktur. Peki, uykusuz lezzet nasıl olur? Uyku, rehâvet ve hâlsizlikten kaynaklanır. Cennet’te ise, rehâvet ve hâlsizlik olmadığından; ehl-i Cennet, uykuya ihtiyâc duymaz. Orası, sâde lezzet mahallidir. Hem uyku, gaflettir; zevk ve lezzetlerden geri kalmaktır. Bu dünyada rehâvet, hâlsizlik, uyku gibi sıfâtlar, insanda bulunan birer nâkise ve noksânlıktır. Ellah, orada bütün noksân sıfâtları, insandan kaldırır. Onu, bin bir isim ve sıfâtına tam bir âyîne yapar. Meselâ; Ellah, yatmaz; insan da Cennet’te yatmaz. Ellah, Kayyûm’dûr; o da Kayyûm isminin âyînesi olup, o tecellîyi kendinde görür. Âdetâ o memleket-i vâsia, hepsi onunla kâimdir; ona musahhar olur.

Cenâb-ı Erhamurrâhimîn, uykuyu bu dâr-ı dünyada nimet yapmıştır. Bu husûs, Kur’ân-ı Azîmuşşân’da nimet olarak zikredilmiştir.1 Fakat Cennet’te o kudret-i kâmile, insanı öyle bir sistemde ve kânûnda halk eder ki; uyku, nimet olmaktan çıkar, nıkmet olur. Bu sebeble Cennet’te uyku yoktur. Zîrâ Cennet’te uykuyu gerektiren yorgunluk, sıkıntı, derd ve keder gibi esbâb mevcûd değildir.

Zat-ı Akdes-i İlahiyye, Cennet’te insanı, kayyûmiyyet ve bekâsına nümûne cihetiyle bir âyîne yapar. Uyku ise, bu iki sıfât-ı İlâhiyye’ye zıd olduğundan, o âlemde uyku olmaz. Kur’ân’da şöyle buyrulmaktadır:

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ

“(Ellahu Teâlâ ki; O’ndan başka Ma’bûd-u Bilhak yoktur; Hayy ve Kayyûm, yalnız O’dur.) Hayâtı, ezelî ve ebedîdir. Mevt ve fenâ, zevâl ve firâk, asla O’na ârız olamaz. O, kendi zâtıyla kâimdir. Varlığının devam ve bekâsı için, hiçbir şeye, hiçbir kimseye muhtâc değildir. Bütün kâinâtın vücûdu, devam ve bekâsı, O’nunladır. (O’nu, ne uyuklama, ne de uyku tutar.) O’na -hâşâ- gaflet ârız olamaz. O, dâima mahlûkatını görür; ahvâllerini bilir; her şeyden haberdârdır.”2

 


[1]  Furkan. 25:47; Rum, 30:23; Nebe’, 78:9.

[2]  Bakara, 2:255.

Seite 400

ŞERH

Hem Cennet’te gece ve gündüz yoktur; uyku yoktur. Peki, uykusuz lezzet nasıl olur? Uyku, rehâvet ve hâlsizlikten kaynaklanır. Cennet’te ise, rehâvet ve hâlsizlik olmadığından; ehl-i Cennet, uykuya ihtiyâc duymaz. Orası, sâde lezzet mahallidir. Hem uyku, gaflettir; zevk ve lezzetlerden geri kalmaktır. Bu dünyada rehâvet, hâlsizlik, uyku gibi sıfâtlar, insanda bulunan birer nâkise ve noksânlıktır. Ellah, orada bütün noksân sıfâtları, insandan kaldırır. Onu, bin bir isim ve sıfâtına tam bir âyîne yapar. Meselâ; Ellah, yatmaz; insan da Cennet’te yatmaz. Ellah, Kayyûm’dûr; o da Kayyûm isminin âyînesi olup, o tecellîyi kendinde görür. Âdetâ o memleket-i vâsia, hepsi onunla kâimdir; ona musahhar olur.

Cenâb-ı Erhamurrâhimîn, uykuyu bu dâr-ı dünyada nimet yapmıştır. Bu husûs, Kur’ân-ı Azîmuşşân’da nimet olarak zikredilmiştir.1 Fakat Cennet’te o kudret-i kâmile, insanı öyle bir sistemde ve kânûnda halk eder ki; uyku, nimet olmaktan çıkar, nıkmet olur. Bu sebeble Cennet’te uyku yoktur. Zîrâ Cennet’te uykuyu gerektiren yorgunluk, sıkıntı, derd ve keder gibi esbâb mevcûd değildir.

Zat-ı Akdes-i İlahiyye, Cennet’te insanı, kayyûmiyyet ve bekâsına nümûne cihetiyle bir âyîne yapar. Uyku ise, bu iki sıfât-ı İlâhiyye’ye zıd olduğundan, o âlemde uyku olmaz. Kur’ân’da şöyle buyrulmaktadır:

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ

“(Ellahu Teâlâ ki; O’ndan başka Ma’bûd-u Bilhak yoktur; Hayy ve Kayyûm, yalnız O’dur.) Hayâtı, ezelî ve ebedîdir. Mevt ve fenâ, zevâl ve firâk, asla O’na ârız olamaz. O, kendi zâtıyla kâimdir. Varlığının devam ve bekâsı için, hiçbir şeye, hiçbir kimseye muhtâc değildir. Bütün kâinâtın vücûdu, devam ve bekâsı, O’nunladır. (O’nu, ne uyuklama, ne de uyku tutar.) O’na -hâşâ- gaflet ârız olamaz. O, dâima mahlûkatını görür; ahvâllerini bilir; her şeyden haberdârdır.”2

 


[1]  Furkan. 25:47; Rum, 30:23; Nebe’, 78:9.

[2]  Bakara, 2:255.

Seite 401

ŞERH

عَنْ كُلَيْبِ بْنِ حَزْنٍ ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ : يَا قَوْمِ اطْلُبُوا الْجَنَّةَ جَهْدَكُمْ ، وَاهْرُبُوا مِنَ النَّارِ جَهْدَكُمْ ، فَإِنَّ الْجَنَّةَ لَا يَنَامُ طَالِبُهَا ، وَإِنَّ النَّارَ لَا يَنَامُ هَارِبُهَا ، أَلَا إِنَّ الْآخِرَةَ الْيَوْمَ مُحَفَّفَةٌ بِالْمَكَارِه۪ ، وَإِنَّ الدُّنْيَا مُحَفَّفَةٌ بِالشَّهَوَاتِ.

Kuleyb bin Hazn (ra)’dan rivâyetle dedi ki: Ben, Resûlullâh (asm)’dan işittim, şöyle buyurdu:

“Ey kavmim! Cennet’i, ciddî ve en kuvvetli bir şekilde taleb edip isteyin! Ve ateşten bütün kuvvetinizle kaçıp sakının! Muhakkak ki Cennet’in tâlibi, Cennet’i arzulayan kişi, uyumaz. Ve muhakkak ateşten kaçıp kurtulmak isteyen de uyumaz. Biliniz ki âhiret, zorluklarla; dünya ise, şehevât ve lezzetlerle çevrilmiştir.”1

Hülasa: Cennet, uyku yeri değildir. Ehl-i Cennet, ebediyyen ne ölürler, ne de uyurlar. Zîrâ Cennet’te uykuyu gerektirecek hiçbir sebeb yoktur. Bu uyumamak dahî ehl-i Cennet için azîm bir mükâfâttır.

Cennet’te uyku olmamakla beraber, ehl-i Cennet, zevceleriyle beraber kaylûle vakti istirâhate çekilirler. Bu da ihtiyâctan dolayı değil, zevk ve lezzet içindir. Furkân Sûresi’nde şöyle buyrulur:

اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَاَحْسَنُ مَق۪يلًا

“O günde Cennet ehli, karârgâh i’tibâriyle hayırlıdır, istirâhatgâhca da daha güzeldir.”2

Âyet-i kerimede geçen مَق۪يلًا kelimesi, mahall-i kaylûle demektir. Yani, kuşluk zamanında istirâhat edilecek yer demektir. Buna kaylûle zamanı

 


[1]  Ma’rifetu’s-Sahâbe, 5303; Mecmau’l-Bahreyn fî Zevâidi’l-Mu’cemeyn, 254.

[2]  Furkân, 25:24.

Seite 402

ŞERH

عَنْ كُلَيْبِ بْنِ حَزْنٍ ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ : يَا قَوْمِ اطْلُبُوا الْجَنَّةَ جَهْدَكُمْ ، وَاهْرُبُوا مِنَ النَّارِ جَهْدَكُمْ ، فَإِنَّ الْجَنَّةَ لَا يَنَامُ طَالِبُهَا ، وَإِنَّ النَّارَ لَا يَنَامُ هَارِبُهَا ، أَلَا إِنَّ الْآخِرَةَ الْيَوْمَ مُحَفَّفَةٌ بِالْمَكَارِه۪ ، وَإِنَّ الدُّنْيَا مُحَفَّفَةٌ بِالشَّهَوَاتِ.

Kuleyb bin Hazn (ra)’dan rivâyetle dedi ki: Ben, Resûlullâh (asm)’dan işittim, şöyle buyurdu:

“Ey kavmim! Cennet’i, ciddî ve en kuvvetli bir şekilde taleb edip isteyin! Ve ateşten bütün kuvvetinizle kaçıp sakının! Muhakkak ki Cennet’in tâlibi, Cennet’i arzulayan kişi, uyumaz. Ve muhakkak ateşten kaçıp kurtulmak isteyen de uyumaz. Biliniz ki âhiret, zorluklarla; dünya ise, şehevât ve lezzetlerle çevrilmiştir.”1

Hülasa: Cennet, uyku yeri değildir. Ehl-i Cennet, ebediyyen ne ölürler, ne de uyurlar. Zîrâ Cennet’te uykuyu gerektirecek hiçbir sebeb yoktur. Bu uyumamak dahî ehl-i Cennet için azîm bir mükâfâttır.

Cennet’te uyku olmamakla beraber, ehl-i Cennet, zevceleriyle beraber kaylûle vakti istirâhate çekilirler. Bu da ihtiyâctan dolayı değil, zevk ve lezzet içindir. Furkân Sûresi’nde şöyle buyrulur:

اَصْحَابُ الْجَنَّةِ يَوْمَئِذٍ خَيْرٌ مُسْتَقَرًّا وَاَحْسَنُ مَق۪يلًا

“O günde Cennet ehli, karârgâh i’tibâriyle hayırlıdır, istirâhatgâhca da daha güzeldir.”2

Âyet-i kerimede geçen مَق۪يلًا kelimesi, mahall-i kaylûle demektir. Yani, kuşluk zamanında istirâhat edilecek yer demektir. Buna kaylûle zamanı

 


[1]  Ma’rifetu’s-Sahâbe, 5303; Mecmau’l-Bahreyn fî Zevâidi’l-Mu’cemeyn, 254.

[2]  Furkân, 25:24.

Seite 403

METİN

Madem şu süflî dünyada, en âdî zîhayat olan ağaçlar, çok tegaddî ettikleri halde kâzûrâtsız oluyorlar. En yüksek tabaka-i hayât olan Cennet ehli, neden kâzûrâtsız olmasın?

ŞERH

onda maddeten toplandığı gibi; bütün tecelliyyât-ı esmânın da en câmi’ ve en mükemmel bir mihrâkiyesi mesâbesindedir. Hem âlem-i imkan ile âlem-i vücubu açacak anahtarlar da insanın cisminde dercedilmiştir. İşte şu mâhiyetteki bir insan, şâyet inkişâf ederse, bütün âlem olur; belki bütün Cennet olur. İnsan, ne acîb, ne garîb bir mahlûktur.

لَا حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظ۪يمِ

Yanlış anlaşılmasın. Bu, şu demek değildir ki; Cennet yoktur; insan, Cennet olur. Belki bu hakîkatin ma'nâsı şudur; havâss, letâif ve hissiyât-ı insaniye, Cennet kadar geniştir ve ancak orada tam inkişâf eder. Ta’bîr-i diğerle; şâyet inkişâf ederse, tam Cennet olur. Zâten hakîkî ve kâmil bir mü’minin kalbinde dünyada dahî Cennet, ma’nen mevcûddur. Her mü’min, imanının derecesine göre bu sırrı ve bu ma’nevî lezzet ve saâdeti, kalbinde yaşar. Demek insandaki iman ve amel-i sâlih, Cennet’in bir Hülasasıdır. Bu iki noktanın inkişâfı, Cennet’i intâc eder.

(Madem şu süflî dünyada, en âdî zîhayat olan ağaçlar, çok tegaddî ettikleri halde kâzûrâtsız oluyorlar.)

Müellif (ra), bu cümlesinde, ehl-i Cennet’ten pislik, fuzuliyat ve kâzûrâtın sudûr etmeyeceğine dâir, ağaçları misâl olarak vermek suretiyle da’vâsını isbât ediyor; böylece mezkûr hadîs-i şerîfe gelen i’tirâzı reddediyor. (En yüksek tabaka-i hayât olan Cennet ehli, neden kâzûrâtsız olmasın?) Derece noktasında dünya, Cennet’ten ne kadar düşük; hem hayât mertebesi cihetiyle ağaçlar, insanın hayât mertebesinden ne kadar aşağı olduğu düşünülsün. Buna rağmen şu dünyada ağaçlar, kâzûrâtsız oluğu halde; Cennet’te insan, niye kâzûrâtsız olmasın? Aklen ve mantıken bir imkânsızlık var mıdır? Elbette yoktur.

Evet, ağaçlar, tegaddî ettikleri ve bizden fazla gıdâ aldıkları halde,

 

Seite 404

METİN

Madem şu süflî dünyada, en âdî zîhayat olan ağaçlar, çok tegaddî ettikleri halde kâzûrâtsız oluyorlar. En yüksek tabaka-i hayât olan Cennet ehli, neden kâzûrâtsız olmasın?

ŞERH

onda maddeten toplandığı gibi; bütün tecelliyyât-ı esmânın da en câmi’ ve en mükemmel bir mihrâkiyesi mesâbesindedir. Hem âlem-i imkan ile âlem-i vücubu açacak anahtarlar da insanın cisminde dercedilmiştir. İşte şu mâhiyetteki bir insan, şâyet inkişâf ederse, bütün âlem olur; belki bütün Cennet olur. İnsan, ne acîb, ne garîb bir mahlûktur.

لَا حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلاَّ بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظ۪يمِ

Yanlış anlaşılmasın. Bu, şu demek değildir ki; Cennet yoktur; insan, Cennet olur. Belki bu hakîkatin ma'nâsı şudur; havâss, letâif ve hissiyât-ı insaniye, Cennet kadar geniştir ve ancak orada tam inkişâf eder. Ta’bîr-i diğerle; şâyet inkişâf ederse, tam Cennet olur. Zâten hakîkî ve kâmil bir mü’minin kalbinde dünyada dahî Cennet, ma’nen mevcûddur. Her mü’min, imanının derecesine göre bu sırrı ve bu ma’nevî lezzet ve saâdeti, kalbinde yaşar. Demek insandaki iman ve amel-i sâlih, Cennet’in bir Hülasasıdır. Bu iki noktanın inkişâfı, Cennet’i intâc eder.

(Madem şu süflî dünyada, en âdî zîhayat olan ağaçlar, çok tegaddî ettikleri halde kâzûrâtsız oluyorlar.)

Müellif (ra), bu cümlesinde, ehl-i Cennet’ten pislik, fuzuliyat ve kâzûrâtın sudûr etmeyeceğine dâir, ağaçları misâl olarak vermek suretiyle da’vâsını isbât ediyor; böylece mezkûr hadîs-i şerîfe gelen i’tirâzı reddediyor. (En yüksek tabaka-i hayât olan Cennet ehli, neden kâzûrâtsız olmasın?) Derece noktasında dünya, Cennet’ten ne kadar düşük; hem hayât mertebesi cihetiyle ağaçlar, insanın hayât mertebesinden ne kadar aşağı olduğu düşünülsün. Buna rağmen şu dünyada ağaçlar, kâzûrâtsız oluğu halde; Cennet’te insan, niye kâzûrâtsız olmasın? Aklen ve mantıken bir imkânsızlık var mıdır? Elbette yoktur.

Evet, ağaçlar, tegaddî ettikleri ve bizden fazla gıdâ aldıkları halde,

 

Seite 405

ŞERH

İkincisi:

وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ

“(Orada) Cennet’te (libâsları) ehl-i Cennet’in elbiseleri (ipektir.) O mü’minler, o Cennet’lerde; en güzel, pek latîf, çok kıymetli ipekten elbiseler ile süslenmiş bir halde bulunacaklardır.”1

Üçüncüsü:

وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَر۪يرًا

“(Ve) Ellahu Teâlâ, (onları) o takvâ sâhibi kullarını, (sabrettikleri için) harâm şeylerden kaçındıkları, ibâdet ve itâate devam ettikleri, hak yolunda mallarını sarf edip fedâkârlıkta bulundukları, belâ ve musîbete karşı sabır ve sebât gösterdikleri için, (Cennet’le ve ipekli elbise ile mükâfâtlandırdı.) Böyle nimetlere nâil buyurdu. Artık onlar, eriştikleri bağlarda, bostânlarda diledikleri şeylerden, pek güzel mahsûllerden istifade ederler ve pek güzîde ipek kumaşlar ile süslenip bezenirler.”2

Kur’ân-ı Azîmüşşân, üç âyet-i kerimede حَر۪يرًا ta’bîriyle ehl-i Cennet’in libâslarının ipek olduğunu haber verdi. Gelecek üç âyet-i kerimede ise ipeğin; ince, kalın ve yeşil renkli olacağını haber veriyor. Şöyle ki:

Birincisi:

يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِل۪ينَ

“O takvâ sâhibi zâtlar, Cennet’lerde birbirleriyle ünsiyyet ve sohbet etmek için, (karşı karşıya oldukları halde;) öyle samîmî, kardeşçe bir vaziyet alarak (ince ve kalın atlastan, parlak ipekten elbiseler giyineceklerdir.)”3

 


[1]  Fâtır, 35:33.

[2]  İnsân,76:12.

[3]  Duhân, 44:53.

Seite 406

ŞERH

İkincisi:

وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ

“(Orada) Cennet’te (libâsları) ehl-i Cennet’in elbiseleri (ipektir.) O mü’minler, o Cennet’lerde; en güzel, pek latîf, çok kıymetli ipekten elbiseler ile süslenmiş bir halde bulunacaklardır.”1

Üçüncüsü:

وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَر۪يرًا

“(Ve) Ellahu Teâlâ, (onları) o takvâ sâhibi kullarını, (sabrettikleri için) harâm şeylerden kaçındıkları, ibâdet ve itâate devam ettikleri, hak yolunda mallarını sarf edip fedâkârlıkta bulundukları, belâ ve musîbete karşı sabır ve sebât gösterdikleri için, (Cennet’le ve ipekli elbise ile mükâfâtlandırdı.) Böyle nimetlere nâil buyurdu. Artık onlar, eriştikleri bağlarda, bostânlarda diledikleri şeylerden, pek güzel mahsûllerden istifade ederler ve pek güzîde ipek kumaşlar ile süslenip bezenirler.”2

Kur’ân-ı Azîmüşşân, üç âyet-i kerimede حَر۪يرًا ta’bîriyle ehl-i Cennet’in libâslarının ipek olduğunu haber verdi. Gelecek üç âyet-i kerimede ise ipeğin; ince, kalın ve yeşil renkli olacağını haber veriyor. Şöyle ki:

Birincisi:

يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِل۪ينَ

“O takvâ sâhibi zâtlar, Cennet’lerde birbirleriyle ünsiyyet ve sohbet etmek için, (karşı karşıya oldukları halde;) öyle samîmî, kardeşçe bir vaziyet alarak (ince ve kalın atlastan, parlak ipekten elbiseler giyineceklerdir.)”3

 


[1]  Fâtır, 35:33.

[2]  İnsân,76:12.

[3]  Duhân, 44:53.

Seite 407

ŞERH

Ehl-i Cennet’in elbiseleri, ebediyyen eskimez, yıpranmaz, dâima yenidir. Buna dâir Ebû Hüreyre (ra)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (asm), şöyle buyurmuştur:

أَهْلُ الْجَنَّةِ جُرْدٌ مُرْدٌ كُحْلٌ لَا يَفْنٰى شَبَابُهُمْ ، وَلَا تَبْلٰى ثِيَابُهُمْ.

“Ehl-i Cennet’in vücûdunda ve yüzünde tüy yoktur. Gözleri sürmelidir. Gençlikleri fenâ bulmaz. Daima gençtirler. Elbiseleri de eskimez. (Hep yenidir.)”1

عَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ من يدْخل الْجنَّة ينعم وَلَا يبأس لَا تبلى ثِيَابه وَلَا يفنى شبابه فِي الْجنَّة مَا لَا عين رَأَتْ وَلَا أذن سَمِعت وَلَا خطر على قلب بشر رَوَاهُ مُسلم

Ebu Hüreyre (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Cennet’e giren asla sıkıntıya düşmeden ve üzülmeden daima neş’e içinde mes’ûd ve bahtiyâr olarak yaşar. Ne elbisesi eskir, ne de gençliği gider. Cennet’te gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan kalbine gelmeyen nimetler vardır.”2

وَرُوِيَ عَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ قَالَ دَار الْمُؤمن فِي الْجنَّة لؤلؤة فِيهَا أَرْبَعُونَ ألف دَار فِيهَا شَجَرَة تنْبت الْحلَل فَيَأْخُذ الرجل بِأُصْبُعَيْهِ وَأَشَارَ بالسبابة والإبهام سبعين حلَّة متمنطقة بِاللُّؤْلُؤِ والمرجان

Ebu Hüreyre (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

“Mü'minin Cennet’teki sarayında kırk bin oda vardır. Orada bir de ağaç vardır. Meyve verir, elbise verir. O elbiseler, öyle ince ve zarîftir ki, kişi -şehâdet ve

 


[1]  Tirmizî:2539; Mişkâtu’l-Mesâbîh, 5/208.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 3352.

Seite 408

ŞERH

Ehl-i Cennet’in elbiseleri, ebediyyen eskimez, yıpranmaz, dâima yenidir. Buna dâir Ebû Hüreyre (ra)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (asm), şöyle buyurmuştur:

أَهْلُ الْجَنَّةِ جُرْدٌ مُرْدٌ كُحْلٌ لَا يَفْنٰى شَبَابُهُمْ ، وَلَا تَبْلٰى ثِيَابُهُمْ.

“Ehl-i Cennet’in vücûdunda ve yüzünde tüy yoktur. Gözleri sürmelidir. Gençlikleri fenâ bulmaz. Daima gençtirler. Elbiseleri de eskimez. (Hep yenidir.)”1

عَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ من يدْخل الْجنَّة ينعم وَلَا يبأس لَا تبلى ثِيَابه وَلَا يفنى شبابه فِي الْجنَّة مَا لَا عين رَأَتْ وَلَا أذن سَمِعت وَلَا خطر على قلب بشر رَوَاهُ مُسلم

Ebu Hüreyre (ra)’den Resûlullâh (sav)’in şöyle dediği rivâyet olundu:

“Cennet’e giren asla sıkıntıya düşmeden ve üzülmeden daima neş’e içinde mes’ûd ve bahtiyâr olarak yaşar. Ne elbisesi eskir, ne de gençliği gider. Cennet’te gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan kalbine gelmeyen nimetler vardır.”2

وَرُوِيَ عَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ قَالَ دَار الْمُؤمن فِي الْجنَّة لؤلؤة فِيهَا أَرْبَعُونَ ألف دَار فِيهَا شَجَرَة تنْبت الْحلَل فَيَأْخُذ الرجل بِأُصْبُعَيْهِ وَأَشَارَ بالسبابة والإبهام سبعين حلَّة متمنطقة بِاللُّؤْلُؤِ والمرجان

Ebu Hüreyre (ra)’den şöyle rivâyet olundu:

“Mü'minin Cennet’teki sarayında kırk bin oda vardır. Orada bir de ağaç vardır. Meyve verir, elbise verir. O elbiseler, öyle ince ve zarîftir ki, kişi -şehâdet ve

 


[1]  Tirmizî:2539; Mişkâtu’l-Mesâbîh, 5/208.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, c.7, s. 3352.

Seite 409

ŞERH

“Bir musîbet sebebiyle dîn kardeşine ta’ziyede bulunan hiçbir mü’min yoktur ki; Ellah, kıyâmet günü ona kerâmet elbiselerinden bir takım elbise giydirmesin.”1

Hülasa: Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, kemâl-i rahmetinden ehl-i Cennet’e en iyi ipekten envâ’-ı çeşit libâsları ikrâm ve ihsân eder. Ehl-i Cennet’in libâsları, devamlı surette tertemiz ve yepyenidir. Asla kirlenmez, yıpranmaz ve eskimez. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, bu Cennet libâslarından giymeyi, bizlere de nasîb eylesin. Âmîn.

Ehl-i Cennet’in zînet ve hulliyâtına gelince; Kur’ân-ı Azîmüşşân, dört âyet-i kerîmesiyle bu hulliyyâta nazar-ı dikkatleri celbetmektedir. Şöyle ki:

Ehl-i Cennet’in zînetine dâir Kur’ân’daki birinci âyet:

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬ا

“O mü’minler hakkında tecellî eden İlâhî lütuf, (Adn Cennetleri’dir ki;) içlerinde daima ikâmet edilecek olan ebedî köşkleri, sarayları, bağları, bahçeleridir ki; o mü’minler, (onlara girerler.) Dâimî zevk u safâ dolu o Cennet’lere kavuşurlar. (Orada altından bilezikler ve incilerle süsleneceklerdir.) Cennet’e giren erkekler ve kadınlar, hâllerine lâyık, günâgün tezyînâta nâil olacaklardır.”2

Saîd bin Cübeyr (ra)’dan rivâyetle Resûl-i Ekrem (asm),

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬ا

“Cennet ehlinin mükâfâtları, (Adn Cennetleri’dir. Oraya girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler.”3 âyetini okudu ve şöyle buyurdular:

 


[1]  İbn-i Mâce, Kitâbu’l-Cenâiz, Bâb:56, Hadîs No: 1601.

[2]  Fâtır, 35:33.

[3]  Fâtır, 35:33.

Seite 410

ŞERH

“Bir musîbet sebebiyle dîn kardeşine ta’ziyede bulunan hiçbir mü’min yoktur ki; Ellah, kıyâmet günü ona kerâmet elbiselerinden bir takım elbise giydirmesin.”1

Hülasa: Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, kemâl-i rahmetinden ehl-i Cennet’e en iyi ipekten envâ’-ı çeşit libâsları ikrâm ve ihsân eder. Ehl-i Cennet’in libâsları, devamlı surette tertemiz ve yepyenidir. Asla kirlenmez, yıpranmaz ve eskimez. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, bu Cennet libâslarından giymeyi, bizlere de nasîb eylesin. Âmîn.

Ehl-i Cennet’in zînet ve hulliyâtına gelince; Kur’ân-ı Azîmüşşân, dört âyet-i kerîmesiyle bu hulliyyâta nazar-ı dikkatleri celbetmektedir. Şöyle ki:

Ehl-i Cennet’in zînetine dâir Kur’ân’daki birinci âyet:

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬ا

“O mü’minler hakkında tecellî eden İlâhî lütuf, (Adn Cennetleri’dir ki;) içlerinde daima ikâmet edilecek olan ebedî köşkleri, sarayları, bağları, bahçeleridir ki; o mü’minler, (onlara girerler.) Dâimî zevk u safâ dolu o Cennet’lere kavuşurlar. (Orada altından bilezikler ve incilerle süsleneceklerdir.) Cennet’e giren erkekler ve kadınlar, hâllerine lâyık, günâgün tezyînâta nâil olacaklardır.”2

Saîd bin Cübeyr (ra)’dan rivâyetle Resûl-i Ekrem (asm),

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُؤً۬ا

“Cennet ehlinin mükâfâtları, (Adn Cennetleri’dir. Oraya girerler. Orada altın bilezikler ve incilerle süslenirler.”3 âyetini okudu ve şöyle buyurdular:

 


[1]  İbn-i Mâce, Kitâbu’l-Cenâiz, Bâb:56, Hadîs No: 1601.

[2]  Fâtır, 35:33.

[3]  Fâtır, 35:33.

Seite 411

ŞERH

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ

“(İşte onlar için,) iman edip amel-i sâlih işleyenler için, âhiret âleminde (Adn Cennetleri vardır ki;) orada ebedî bir surette ikâmet edeceklerdir. İkâmetgâhlarının, köşk ve saraylarının veya ağaçlarının (altlarından ırmaklar akar.) Ashâb-ı Cennet, öyle güzel ve lezzetli suların akmasını, rûha gıdâ veren manzarasını görünce mes’ûd olurlar. Cennet ehli, (Orada tahtlar üzerine kurularak altın bilezikler ile süsleneceklerdir)”1

Adn; ikâmet ma’nâsına geldiği cihetle; “Mü’minler için Cennât-ı Adn vardır.” demek, “Cennât-ı ikâmet vardır.” demektir. İkâmet mahallinin hayırlısı; bağ ve bahçeler arasında, suyu bol olan mahal olduğu için Cenâb-ı Hak, Cennet’i, ağaçlarının altından nehirler cereyân etmekle tavsîf etmiştir.

Ehl-i Cennet’in zînetine dâir Kur’ân’daki dördüncü âyet:

وَحُلُّٓوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍ

“Ehl-i Cennet, Cennet’te (gümüşten bilezikler ile bezenmişlerdir.)”2

“Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde; sâir hulliyât içinde husûsan bileziklerin nazara verilmesi ve اَسَاوِرَ lafzının mezkûr âyetlerin hepsinde nekire olarak gelmesi, bu bileziklerin hüsün ve cemâlinin ta’zîm ve teşrîfine işâret etmektedir.”3

“Kehf ve İnsan Sûresi’nde geçen âyetlerin delâletiyle; ehl-i Cennet’in bilezikleri, altın ve gümüştendir. Onlar, bazen altın, bazen gümüş bilezik takarlar. Bazen de altın ve gümüş bilezikleri beraber takarlar. Ellahu a’lemu bissavâb.”4

 


[1]  Kehf, 18:31.

[2]  İnsân,76:21.

[3]  Keşşâf, 2/493; Bahru’l-Muhît, 6/122; Rûhu’l-Maânî, 5/15/272.

[4]  Tefsîru’l-Kebîr, 29/253.

Seite 412

ŞERH

اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ

“(İşte onlar için,) iman edip amel-i sâlih işleyenler için, âhiret âleminde (Adn Cennetleri vardır ki;) orada ebedî bir surette ikâmet edeceklerdir. İkâmetgâhlarının, köşk ve saraylarının veya ağaçlarının (altlarından ırmaklar akar.) Ashâb-ı Cennet, öyle güzel ve lezzetli suların akmasını, rûha gıdâ veren manzarasını görünce mes’ûd olurlar. Cennet ehli, (Orada tahtlar üzerine kurularak altın bilezikler ile süsleneceklerdir)”1

Adn; ikâmet ma’nâsına geldiği cihetle; “Mü’minler için Cennât-ı Adn vardır.” demek, “Cennât-ı ikâmet vardır.” demektir. İkâmet mahallinin hayırlısı; bağ ve bahçeler arasında, suyu bol olan mahal olduğu için Cenâb-ı Hak, Cennet’i, ağaçlarının altından nehirler cereyân etmekle tavsîf etmiştir.

Ehl-i Cennet’in zînetine dâir Kur’ân’daki dördüncü âyet:

وَحُلُّٓوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍ

“Ehl-i Cennet, Cennet’te (gümüşten bilezikler ile bezenmişlerdir.)”2

“Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde; sâir hulliyât içinde husûsan bileziklerin nazara verilmesi ve اَسَاوِرَ lafzının mezkûr âyetlerin hepsinde nekire olarak gelmesi, bu bileziklerin hüsün ve cemâlinin ta’zîm ve teşrîfine işâret etmektedir.”3

“Kehf ve İnsan Sûresi’nde geçen âyetlerin delâletiyle; ehl-i Cennet’in bilezikleri, altın ve gümüştendir. Onlar, bazen altın, bazen gümüş bilezik takarlar. Bazen de altın ve gümüş bilezikleri beraber takarlar. Ellahu a’lemu bissavâb.”4

 


[1]  Kehf, 18:31.

[2]  İnsân,76:21.

[3]  Keşşâf, 2/493; Bahru’l-Muhît, 6/122; Rûhu’l-Maânî, 5/15/272.

[4]  Tefsîru’l-Kebîr, 29/253.

Seite 413

ŞERH

Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, bizleri de o Cennet hulliyâtıyla zînetlenen mes’ûd ve bahtiyâr kullarından eylesin. Âmîn.

Makâm münâsebetiyle Müellif (ra)’ın, Mektûbât, 28. Mektûb, Sekizinci Risâle Olan Sekizinci Mes’ele’de de ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem’in libâsları hakkındaki bir îzâhını, şerhiyle beraber buraya alıyoruz:

“(Ehl-i Cennet ve Ehl-i Cehennem'in libasları ise, Yirmi Sekizinci Söz'de hûrîlerin yetmiş hulle giymesine dair beyân edilen düstûr burada da cârîdir. Şöyle ki:

Ehl-i Cennet olan bir insan, Cennet'in her nev'inden) her çeşidinden (her vakit istifade etmek, elbette arzu eder.) Cennet, ucu bucağı olmayan bir memlekettir. Ehl-i Cennet, o memleketin her çeşit nimetinden her zaman istifade etmek ister. (Cennet'in gayet muhtelif enva'-ı mehasini var.) Cennet’te çok çeşit çeşit güzellikler vardır. (Her vakit bütün Cennet'in enva'ıyla mübâşeret eder.) Ehl-i Cennet, Cennet’te ne kadar envâ’-ı türlü güzellik varsa, her vakit nûrâniyyet sırrıyla o mehâsin ve güzelliklerle mübâşeret edebilir; onlardan istifade edebilir. (Öyle ise Cennet'in mehasininin nümunelerini, küçük bir mikyasta kendine ve hurilerine giydirir.) Hem (Kendisi ve) hem (hûrîleri birer küçük Cennet hükmüne geçer.) Müellif (ra), 28. Söz’de, sadece hûrîlerden ve -hadîsin rivâyetiyle- o hûrîlerin, yetmiş tarz hulleyi giydikleri halde; bacaklarındaki kemiklerin iliklerinin görünmesinden ve dışarıya aksetmesinden ve o hullenin, onların gâyet derecedeki güzelliklerini örtmediğinden bahsetti. Bu cümlelerinde ise, Cennet’in bütün güzelliklerinden birer nümûne olacak ve o nümûneleri taşıyacak şekilde birer libâsın, hem ehl-i Cennet’e; hem de onların hûrî ve zevcelerine, rahmet-i İlâhiyye tarafından giydirileceğini ifade ediyor.

Evet, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kerem ve lütfundan böyle bir elbiseyi hem onlara, hem de onların zevcelerine ihsân eder. Onlar, o elbiseleri giydikleri zaman, Cenab-ı Hak, âdetâ Cennet’in envâ’-ı türlü ne kadar güzellik ve letâfeti varsa; hepsini, o elbise ile onlara tattırır; onların bütün duygu ve hissiyâtlarını okşayıp memnûn eder. Böylece kendileri ve hûrîleri, birer küçük Cennet hükmüne geçer.

 

Seite 414

ŞERH

Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, bizleri de o Cennet hulliyâtıyla zînetlenen mes’ûd ve bahtiyâr kullarından eylesin. Âmîn.

Makâm münâsebetiyle Müellif (ra)’ın, Mektûbât, 28. Mektûb, Sekizinci Risâle Olan Sekizinci Mes’ele’de de ehl-i Cennet ve ehl-i Cehennem’in libâsları hakkındaki bir îzâhını, şerhiyle beraber buraya alıyoruz:

“(Ehl-i Cennet ve Ehl-i Cehennem'in libasları ise, Yirmi Sekizinci Söz'de hûrîlerin yetmiş hulle giymesine dair beyân edilen düstûr burada da cârîdir. Şöyle ki:

Ehl-i Cennet olan bir insan, Cennet'in her nev'inden) her çeşidinden (her vakit istifade etmek, elbette arzu eder.) Cennet, ucu bucağı olmayan bir memlekettir. Ehl-i Cennet, o memleketin her çeşit nimetinden her zaman istifade etmek ister. (Cennet'in gayet muhtelif enva'-ı mehasini var.) Cennet’te çok çeşit çeşit güzellikler vardır. (Her vakit bütün Cennet'in enva'ıyla mübâşeret eder.) Ehl-i Cennet, Cennet’te ne kadar envâ’-ı türlü güzellik varsa, her vakit nûrâniyyet sırrıyla o mehâsin ve güzelliklerle mübâşeret edebilir; onlardan istifade edebilir. (Öyle ise Cennet'in mehasininin nümunelerini, küçük bir mikyasta kendine ve hurilerine giydirir.) Hem (Kendisi ve) hem (hûrîleri birer küçük Cennet hükmüne geçer.) Müellif (ra), 28. Söz’de, sadece hûrîlerden ve -hadîsin rivâyetiyle- o hûrîlerin, yetmiş tarz hulleyi giydikleri halde; bacaklarındaki kemiklerin iliklerinin görünmesinden ve dışarıya aksetmesinden ve o hullenin, onların gâyet derecedeki güzelliklerini örtmediğinden bahsetti. Bu cümlelerinde ise, Cennet’in bütün güzelliklerinden birer nümûne olacak ve o nümûneleri taşıyacak şekilde birer libâsın, hem ehl-i Cennet’e; hem de onların hûrî ve zevcelerine, rahmet-i İlâhiyye tarafından giydirileceğini ifade ediyor.

Evet, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kerem ve lütfundan böyle bir elbiseyi hem onlara, hem de onların zevcelerine ihsân eder. Onlar, o elbiseleri giydikleri zaman, Cenab-ı Hak, âdetâ Cennet’in envâ’-ı türlü ne kadar güzellik ve letâfeti varsa; hepsini, o elbise ile onlara tattırır; onların bütün duygu ve hissiyâtlarını okşayıp memnûn eder. Böylece kendileri ve hûrîleri, birer küçük Cennet hükmüne geçer.

 

Seite 415

ŞERH

Demek ehl-i Cennet, giydikleri bu elbise vâsıtasıyla bir anda, Cennet’in bütün envâ’-ı lezzetini ve zevkini ve saâdetini üstünde görür ve yaşar ve tatmîn olur. Böyle bir istek, onun fıtratında münderiçtir. Ellah da bu isteğini ona veriyor; bütün o envâ’-ı mehâsin ve güzelliği, onların ve zevcelerinin vücûdunda bir araya getirip topluyor. Ta’rîfi gayr-ı kâbil o kadar mehâsin ve güzelliği, bir libâs ile onlara tattırır. Zîrâ o libâs, âdetâ Cennet’in bütün envâ’-ı mehâsin ve güzelliğinin fihristesi ve listesi hükmüne geçer.

Cennet’te, her çeşit güzellik mevcûddur. Cenâb-ı Hak, elbiseden tut, tâ her nev’ zevke kadar bütün mehâsini, insanın vücûdunda bir araya getirir. Meselâ; ehl-i Cennet, çok güzel kırmızı bir renk elbise ister. O elbise hemen olur. Bir başkası, başka renkte bir libâs ister. O da hemen hazır olur. Hem meselâ; şu anda elimde parlayan siyâh bir tesbîhim var. Nazarımda bu tesbîh, kırk tane beyâz tesbîhten daha güzeldir. Demek güzellik, sadece beyâz renk değildir. Her rengin ve her güzelliğin kendine mahsûs bir zevki ve lezzeti vardır. Hem renk ve güzellik, insanın zevkine göre değişiyor. Herkesin güzellik anlayış ve kâbiliyyeti, farklıdır. “Zevkler ve renkler, tartışılmaz.” sözü, durûb-u emsâl hükmüne geçmiştir.

Hülasa: Cenâb-ı Hak, Cennet’te güzelliğin bütün envâ’ını; hem ehl-i Cennet’te, hem onların hûrîlerinde, hem ezvâclarında topluyor. Kezâ onların giydikleri libâsta, Cennet’in bütün envâ’-ı güzelliği, nümûne olarak mevcûddur. Hûrî, ne kadar güzel ve ayrı suretleri isterse; kocası, her def’asında ayrı bir suret ve şekil ile onun yanına gelir. Hûrîler, bütün o suret ve şekillerin cümlesinden istifade edebilir. Koca, ne kadar güzel ve ayrı suretleri isterse; Ellah, her def’asında ayrı bir suret ve şekil ile o hûrî ve zevcesini ona gösterir. Böylece her bir vücûd-u insan ve her bir hûrî ve her bir zevce, bir küçücük Cennet olur. Biz, bu mes’eleyi, bu dünya aklıyla tam olarak anlayamıyoruz.

(Nasıl ki bir insan, bir memlekette münteşir bulunan çiçekler enva'ını, nümûnegâh küçük bir bahçesinde cem'eder) bazı insanlar, merâk-âverdir; bütün çiçeklerin envâ’ını, ufak bir yerde toplamak ister. (ve bir dükkâncı, bütün mallarındaki nümûneleri bir listede cem'eder) tüccâr, ba’zan bütün mal çeşitlerini, bir dükkânda, bir listede toplamak ister ve bundan zevk alır. (ve bir

 

Seite 416

ŞERH

Demek ehl-i Cennet, giydikleri bu elbise vâsıtasıyla bir anda, Cennet’in bütün envâ’-ı lezzetini ve zevkini ve saâdetini üstünde görür ve yaşar ve tatmîn olur. Böyle bir istek, onun fıtratında münderiçtir. Ellah da bu isteğini ona veriyor; bütün o envâ’-ı mehâsin ve güzelliği, onların ve zevcelerinin vücûdunda bir araya getirip topluyor. Ta’rîfi gayr-ı kâbil o kadar mehâsin ve güzelliği, bir libâs ile onlara tattırır. Zîrâ o libâs, âdetâ Cennet’in bütün envâ’-ı mehâsin ve güzelliğinin fihristesi ve listesi hükmüne geçer.

Cennet’te, her çeşit güzellik mevcûddur. Cenâb-ı Hak, elbiseden tut, tâ her nev’ zevke kadar bütün mehâsini, insanın vücûdunda bir araya getirir. Meselâ; ehl-i Cennet, çok güzel kırmızı bir renk elbise ister. O elbise hemen olur. Bir başkası, başka renkte bir libâs ister. O da hemen hazır olur. Hem meselâ; şu anda elimde parlayan siyâh bir tesbîhim var. Nazarımda bu tesbîh, kırk tane beyâz tesbîhten daha güzeldir. Demek güzellik, sadece beyâz renk değildir. Her rengin ve her güzelliğin kendine mahsûs bir zevki ve lezzeti vardır. Hem renk ve güzellik, insanın zevkine göre değişiyor. Herkesin güzellik anlayış ve kâbiliyyeti, farklıdır. “Zevkler ve renkler, tartışılmaz.” sözü, durûb-u emsâl hükmüne geçmiştir.

Hülasa: Cenâb-ı Hak, Cennet’te güzelliğin bütün envâ’ını; hem ehl-i Cennet’te, hem onların hûrîlerinde, hem ezvâclarında topluyor. Kezâ onların giydikleri libâsta, Cennet’in bütün envâ’-ı güzelliği, nümûne olarak mevcûddur. Hûrî, ne kadar güzel ve ayrı suretleri isterse; kocası, her def’asında ayrı bir suret ve şekil ile onun yanına gelir. Hûrîler, bütün o suret ve şekillerin cümlesinden istifade edebilir. Koca, ne kadar güzel ve ayrı suretleri isterse; Ellah, her def’asında ayrı bir suret ve şekil ile o hûrî ve zevcesini ona gösterir. Böylece her bir vücûd-u insan ve her bir hûrî ve her bir zevce, bir küçücük Cennet olur. Biz, bu mes’eleyi, bu dünya aklıyla tam olarak anlayamıyoruz.

(Nasıl ki bir insan, bir memlekette münteşir bulunan çiçekler enva'ını, nümûnegâh küçük bir bahçesinde cem'eder) bazı insanlar, merâk-âverdir; bütün çiçeklerin envâ’ını, ufak bir yerde toplamak ister. (ve bir dükkâncı, bütün mallarındaki nümûneleri bir listede cem'eder) tüccâr, ba’zan bütün mal çeşitlerini, bir dükkânda, bir listede toplamak ister ve bundan zevk alır. (ve bir

 

Seite 417

ŞERH

Hem meselâ; bir adam, acîb bir tüccârdır, zengindir; her bir çeşit maldan bir nümûne alır; bir listede, bir dükkânda toplar.

Hem meselâ; bir adam, her çeşit hayvândan birer nümûne alarak, bir hayvânât bahçesinde toplar ve bunlarda tasarruf etmek ister.

İşte büyük bir insan, nasıl ki; bütün bu dâirelerle alâkalı ve onların makâm ve rütbesine göre birer nümûne elbise ve levâzımât-ı beytiye yapıp hepsini, bir yerde toplar. Aynen bu misâllerde olduğu gibi; Cenâb-ı Hâk, Cennet’te, rahmet ve keremiyle o memleket-i vâsiânın her bir nev’ güzellik ve letâfetini câmi’ birer tarz-ı libâs, ehl-i Cennet’e ve onların hûrî ve zevcelerine giydirecek; hepsinin nümûnesini bir tek yerde toplayacaktır. Müellif (ra) gelecek cümlelerinde bunu şöyle izah etmektedir:

(öyle de: Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla) İnsanın duyguları nelerdir? Havâss-ı hamse-i zâhire, havâss-ı hamse-i bâtına olmak üzere on tanedir. (ve cihâzât-ı maneviyesiyle) Bundan murad, letâiftir. Letâif nelerdir? Kalb, rûh, sır, hafî, ehfâ, nefis ve insan bedeninde bulunan su, hava, toprak ve nûr denilen anâsır-ı erbaanın her bir unsûrundan o unsûra münâsib şuûrlu bir latîfe-i insaniye olmak üzere toplam on tanedir. (ubûdiyet etmiş) bir mü’min, dünyada iken; hem on havâss ve on letâifiyle ibâdet etmiş; hem de cesediyle ibâdet etmiş (ve Cennet'in lezâizine istihkâk kesbetmiş ise;) Cennet’in nimetlerine ve lezzetlerine kesb-i istihkâk etmiş. Meselâ; gözünü, ibrette kullandığı için, o zaman gözün mükâfât alması ve nimete mazhar olması lâzımdır. Kulağını, Kur’ân’ı dinlemeye verdiği için, o kulağın mükâfâtı verilecektir. Dilini, hakkı konuşmakta sarfettiği için, onun mükâfâtı verilecektir. Ve hâkezâ mü’min, bütün havâss ve letâifinin mükâfâtını görecektir. Zîrâ herbiri ayrı ayrı zevk ve lezzet ister. (her bir duygusunu) havâssını (memnûn edecek, her bir cihâzâtını okşayacak, herbir letâifini zevklendirecek) Meselâ; letâif, cemâl-i esmâ ve sıfâttan lezzet alır. Göz, güzel şeylerin seyrinden lezzet alır. Kulak, güzel sesten lezzet alır. Dîl, güzel konuşmaktan lezzet alır ve hâkezâ. (bir tarzda; Cennet'in her bir nev'inden birer mehasini gösterecek bir tarz-ı libâsı, kendilerine ve hûrîlerine rahmet-i İlahiye tarafından giydirilecek. Ve o müteaddid hulleler, bir cinsten, bir neviden olmadığına delîl, şu meâldeki hadîstir ki:

 

Seite 418

ŞERH

Hem meselâ; bir adam, acîb bir tüccârdır, zengindir; her bir çeşit maldan bir nümûne alır; bir listede, bir dükkânda toplar.

Hem meselâ; bir adam, her çeşit hayvândan birer nümûne alarak, bir hayvânât bahçesinde toplar ve bunlarda tasarruf etmek ister.

İşte büyük bir insan, nasıl ki; bütün bu dâirelerle alâkalı ve onların makâm ve rütbesine göre birer nümûne elbise ve levâzımât-ı beytiye yapıp hepsini, bir yerde toplar. Aynen bu misâllerde olduğu gibi; Cenâb-ı Hâk, Cennet’te, rahmet ve keremiyle o memleket-i vâsiânın her bir nev’ güzellik ve letâfetini câmi’ birer tarz-ı libâs, ehl-i Cennet’e ve onların hûrî ve zevcelerine giydirecek; hepsinin nümûnesini bir tek yerde toplayacaktır. Müellif (ra) gelecek cümlelerinde bunu şöyle izah etmektedir:

(öyle de: Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla) İnsanın duyguları nelerdir? Havâss-ı hamse-i zâhire, havâss-ı hamse-i bâtına olmak üzere on tanedir. (ve cihâzât-ı maneviyesiyle) Bundan murad, letâiftir. Letâif nelerdir? Kalb, rûh, sır, hafî, ehfâ, nefis ve insan bedeninde bulunan su, hava, toprak ve nûr denilen anâsır-ı erbaanın her bir unsûrundan o unsûra münâsib şuûrlu bir latîfe-i insaniye olmak üzere toplam on tanedir. (ubûdiyet etmiş) bir mü’min, dünyada iken; hem on havâss ve on letâifiyle ibâdet etmiş; hem de cesediyle ibâdet etmiş (ve Cennet'in lezâizine istihkâk kesbetmiş ise;) Cennet’in nimetlerine ve lezzetlerine kesb-i istihkâk etmiş. Meselâ; gözünü, ibrette kullandığı için, o zaman gözün mükâfât alması ve nimete mazhar olması lâzımdır. Kulağını, Kur’ân’ı dinlemeye verdiği için, o kulağın mükâfâtı verilecektir. Dilini, hakkı konuşmakta sarfettiği için, onun mükâfâtı verilecektir. Ve hâkezâ mü’min, bütün havâss ve letâifinin mükâfâtını görecektir. Zîrâ herbiri ayrı ayrı zevk ve lezzet ister. (her bir duygusunu) havâssını (memnûn edecek, her bir cihâzâtını okşayacak, herbir letâifini zevklendirecek) Meselâ; letâif, cemâl-i esmâ ve sıfâttan lezzet alır. Göz, güzel şeylerin seyrinden lezzet alır. Kulak, güzel sesten lezzet alır. Dîl, güzel konuşmaktan lezzet alır ve hâkezâ. (bir tarzda; Cennet'in her bir nev'inden birer mehasini gösterecek bir tarz-ı libâsı, kendilerine ve hûrîlerine rahmet-i İlahiye tarafından giydirilecek. Ve o müteaddid hulleler, bir cinsten, bir neviden olmadığına delîl, şu meâldeki hadîstir ki:

 

Seite 419

ŞERH

Müfessirîne göre âyet-i kerîmede geçen “va’d olunan şeyler” ta’birinden murad olan ma’nâlardan biri de Cennet’tir.

Necm Sûresi’nde ise şöyle buyruluyor:

وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى* عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى * عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰى

“(Muhakkak ki; Muhammed (asm), O’nu) bir te’vîle göre Cibrîl (as)’ı, (diğer bir def’ada Sidretü’l-Müntehâ indinde suret-i hakîkîsiyle gördü. Cennetü’l-Me’vâ, Sidretü’l-Müntehâ’nın yanındadır.”1

Bu âyet-i kerîmelerde Cennet’in, Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında olduğu beyân ediliyor. Sidretü’l-Müntehâ ise, Mi’râc hadîsinde geçtiği üzere yedinci semânın üzerindedir.

Firdevs Cenneti ile alâkalı gelecek hadîs-i şerîf de Cennet’in, Arş’ın altında olduğunu ifade etmektedir:

اَلْجَنَّةُ مِائَةُ دَرَجَةٍ، مَا بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ مَسِيرَةُ مِائَةِ عَامٍ وَالْفِرْدَوْسُ أَعْلَاهَا دَرَجَةً، وَمِنْهَا تَخْرُجُ الْاَنْهَارُ الْاَرْبَعَةُ، وَالْعَرْشُ مِنْ فَوْقِهَا، فَإِذَا سَأَلْتُمُ اللّٰهَ فَاسْأَلُوهُ الْفِرْدَوْسَ.

“Cennet, yüz derecedir. Her iki derece arası, yüz yıllık mesâfedir. Firdevs, derece bakımından en a’lâsıdır. Dört nehir, ondan fışkırır. Arş, onun üzerindedir. Ellah’tan istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyin.”2

عن مجاهد ، قال: قلت لابن عباس: أين الجنة ؟ قال : فوق سبع سموات.

Mücâhid şöyle demiştir: İbn-i Abbâs (ra)’ya dedim ki:

 


[1]  Necm, 53:13-15.

[2]  Tirmizî, 2531.

Seite 420

ŞERH

Müfessirîne göre âyet-i kerîmede geçen “va’d olunan şeyler” ta’birinden murad olan ma’nâlardan biri de Cennet’tir.

Necm Sûresi’nde ise şöyle buyruluyor:

وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰى* عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى * عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَأْوٰى

“(Muhakkak ki; Muhammed (asm), O’nu) bir te’vîle göre Cibrîl (as)’ı, (diğer bir def’ada Sidretü’l-Müntehâ indinde suret-i hakîkîsiyle gördü. Cennetü’l-Me’vâ, Sidretü’l-Müntehâ’nın yanındadır.”1

Bu âyet-i kerîmelerde Cennet’in, Sidretü’l-Müntehâ’nın yanında olduğu beyân ediliyor. Sidretü’l-Müntehâ ise, Mi’râc hadîsinde geçtiği üzere yedinci semânın üzerindedir.

Firdevs Cenneti ile alâkalı gelecek hadîs-i şerîf de Cennet’in, Arş’ın altında olduğunu ifade etmektedir:

اَلْجَنَّةُ مِائَةُ دَرَجَةٍ، مَا بَيْنَ كُلِّ دَرَجَتَيْنِ مَسِيرَةُ مِائَةِ عَامٍ وَالْفِرْدَوْسُ أَعْلَاهَا دَرَجَةً، وَمِنْهَا تَخْرُجُ الْاَنْهَارُ الْاَرْبَعَةُ، وَالْعَرْشُ مِنْ فَوْقِهَا، فَإِذَا سَأَلْتُمُ اللّٰهَ فَاسْأَلُوهُ الْفِرْدَوْسَ.

“Cennet, yüz derecedir. Her iki derece arası, yüz yıllık mesâfedir. Firdevs, derece bakımından en a’lâsıdır. Dört nehir, ondan fışkırır. Arş, onun üzerindedir. Ellah’tan istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyin.”2

عن مجاهد ، قال: قلت لابن عباس: أين الجنة ؟ قال : فوق سبع سموات.

Mücâhid şöyle demiştir: İbn-i Abbâs (ra)’ya dedim ki:

 


[1]  Necm, 53:13-15.

[2]  Tirmizî, 2531.

Seite 421

ŞERH

- Cennet nerededir? İbn-i Abbâs (ra) Hazretleri buyurdular ki:

- Cennet, yedi kat semâvâtın fevkindedir.1

Risâle-i Nûr’da ise konuyla alâkalı olarak şöyle deniliyor:

“Cennet'in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umûmun damı Arş-ı A'zam'dır.”2

“Hem meşhûr şâir Nâbiga'nın kıssa-i meşhûresidir ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında bir şiirini okumuş. Şu fıkra:

بَلَغْنَا السَّمَاءَ مَجْدُنَا وَسَنَائُنَا ٭ وَ اِنَّا نُرِيدُ فَوْقَ ذلِكَ مَظْهَرًا

Yani: “Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstüne çıkmak istiyoruz!” Resûl-i Ekrem (asm), mülâtafe suretinde fermân etti: اِلَى اَيْنَ يَا اَبَا لَيْلاَ؟ Dedi: اِلَى الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ Yani: Resûl-i Ekrem (asm) lâtife olarak dedi: “Gökten öbür tarafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyyet ediyorsun?” Nâbiga dedi: "Göklerin fevkinde Cennet'e gitmek istiyoruz." Sonra bir ma’nidâr şiirini daha okudu. Resûl-i Ekrem (asm) duâ etti: لاَ يَفْضُضِ اللّٰهُ فَاكَ Yani, "Senin ağzın bozulmasın."”3

Hülasa: Cennet, şu an mahlûk ve mevcûddur. Yedi kat semâvâtın fevkindedir.

Cennet’in genişlik ve yüzölçümünden haber veren ayet-i kerimelerden ikincisi: Hadîd Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

سَابِقُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اُعِدَّتْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

 


[1]  Hâkim: 8698; Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 1/170.

[2]  Sözler, 28. Söz, s. 500.

[3]  Mektûbât, 19. Mektûb, 14. İşâret, 3. Misâl, s. 145.

Seite 422

ŞERH

- Cennet nerededir? İbn-i Abbâs (ra) Hazretleri buyurdular ki:

- Cennet, yedi kat semâvâtın fevkindedir.1

Risâle-i Nûr’da ise konuyla alâkalı olarak şöyle deniliyor:

“Cennet'in sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umûmun damı Arş-ı A'zam'dır.”2

“Hem meşhûr şâir Nâbiga'nın kıssa-i meşhûresidir ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın yanında bir şiirini okumuş. Şu fıkra:

بَلَغْنَا السَّمَاءَ مَجْدُنَا وَسَنَائُنَا ٭ وَ اِنَّا نُرِيدُ فَوْقَ ذلِكَ مَظْهَرًا

Yani: “Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstüne çıkmak istiyoruz!” Resûl-i Ekrem (asm), mülâtafe suretinde fermân etti: اِلَى اَيْنَ يَا اَبَا لَيْلاَ؟ Dedi: اِلَى الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ Yani: Resûl-i Ekrem (asm) lâtife olarak dedi: “Gökten öbür tarafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyyet ediyorsun?” Nâbiga dedi: "Göklerin fevkinde Cennet'e gitmek istiyoruz." Sonra bir ma’nidâr şiirini daha okudu. Resûl-i Ekrem (asm) duâ etti: لاَ يَفْضُضِ اللّٰهُ فَاكَ Yani, "Senin ağzın bozulmasın."”3

Hülasa: Cennet, şu an mahlûk ve mevcûddur. Yedi kat semâvâtın fevkindedir.

Cennet’in genişlik ve yüzölçümünden haber veren ayet-i kerimelerden ikincisi: Hadîd Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

سَابِقُٓوا اِلٰى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اُعِدَّتْ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِه۪ ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْت۪يهِ مَنْ يَشَٓاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظ۪يمِ

 


[1]  Hâkim: 8698; Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 1/170.

[2]  Sözler, 28. Söz, s. 500.

[3]  Mektûbât, 19. Mektûb, 14. İşâret, 3. Misâl, s. 145.

Seite 423

ŞERH

Demek Cennet’i kazanmak için ehl-i imanın müsâraa ve müsâbaka etmeleri, câizdir. Hattâ bu husûs, teşvîk ediliyor. Her kim, ihlâs ve ciddiyyetle bu müsâbaka ve yarışı önde götürürse; o, en fazla Ellah’a ve Cennet’e yaklaşmış; Cehennem’den uzaklaşmış ve bu husûsta gâlib gelmiştir.

اَلّٰلهُمَّسَهِّلْعَلَيْنَاوَوَفِّقْنَا

Cennet’in Genişliği Hakkındaki Hadisler

Birçok hadîs-i şerîfte dahî Cennet’in genişliğinden bahsedilmektedir. Nümune olarak bir kaçını zikredeceğiz:

عَنْ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنّ۪ي لَاَعْلَمُ آٰخِرَ أَهْلِ النَّارِ خُرُوجاً مِنْهَا، وَآٰخِرَ أَهْلِ الْجَنَّةِ دُخُولَ الْجَنَّةِ. رَجُلٌ يَخْرُجُ مِنَ النَّارِ حَبْواً. فَيَقُولُ اللّٰهُ تَبَارَكَ وَتَعَالٰى لَهُ: اِذْهَبْ فَادْخُلِ الْجَنَّةَ. فَيَأْت۪يهَا فَيُخَيَّلُ إِلَيْهِ أَنَّهَا مَلِئٌ، فَيَرْجِعُ فَيَقُولُ: يَا رَبِّ وَجَدْتُهَا مَلِئً. فَيَقُولُ اللّٰهُ تَبَارَكَ وَتَعَالٰى لَهُ: اِذْهَبْ فَادْخُلِ الْجَنَّةَ. قَالَ فَيَأْتِيَهَا فَيُخَيَّلُ إِلَيْهِ أَنَّهَا مَلِئٌ، فَيَرْجِعُ فَيَقُولُ: يَا رَبِّ وَجَدْتُهَا مَلِئً. فَيَقُولُ اللّٰهُ لَهُ: اِذْهَبْ فَادْخُلِ الْجَنَّةَ. فَإِنَّ لَكَ مِثْلَ الدُّنْيَا وَعَشَرَةَ أَمْثَالِهَا. أَوْ إِنَّ لَكَ عَشَرَةَ أَمْثَالِ الدُّنْيَا. قَالَ فَيَقُولُ: أَتَسْخَرُ ب۪ي أَوْ أَتَضْحَكُ ب۪ي وَأَنْتَ الْمَلِكُ؟» قَالَ: لَقَدْ رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ ضَحِكَ حَتّٰى بَدَتْ نَوَاجِذُهُ. قَالَ فَكَانَ يُقَالُ: ذَاكَ أَدْنىٰ أَهْلِ الْجَنَّةِ مَنْزِلَةً .

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (ra)’dan rivâyetle Resûl-i Ekrem (asm), şöyle buyurmuştur:

 

Seite 424

ŞERH

Demek Cennet’i kazanmak için ehl-i imanın müsâraa ve müsâbaka etmeleri, câizdir. Hattâ bu husûs, teşvîk ediliyor. Her kim, ihlâs ve ciddiyyetle bu müsâbaka ve yarışı önde götürürse; o, en fazla Ellah’a ve Cennet’e yaklaşmış; Cehennem’den uzaklaşmış ve bu husûsta gâlib gelmiştir.

اَلّٰلهُمَّسَهِّلْعَلَيْنَاوَوَفِّقْنَا

Cennet’in Genişliği Hakkındaki Hadisler

Birçok hadîs-i şerîfte dahî Cennet’in genişliğinden bahsedilmektedir. Nümune olarak bir kaçını zikredeceğiz:

عَنْ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنّ۪ي لَاَعْلَمُ آٰخِرَ أَهْلِ النَّارِ خُرُوجاً مِنْهَا، وَآٰخِرَ أَهْلِ الْجَنَّةِ دُخُولَ الْجَنَّةِ. رَجُلٌ يَخْرُجُ مِنَ النَّارِ حَبْواً. فَيَقُولُ اللّٰهُ تَبَارَكَ وَتَعَالٰى لَهُ: اِذْهَبْ فَادْخُلِ الْجَنَّةَ. فَيَأْت۪يهَا فَيُخَيَّلُ إِلَيْهِ أَنَّهَا مَلِئٌ، فَيَرْجِعُ فَيَقُولُ: يَا رَبِّ وَجَدْتُهَا مَلِئً. فَيَقُولُ اللّٰهُ تَبَارَكَ وَتَعَالٰى لَهُ: اِذْهَبْ فَادْخُلِ الْجَنَّةَ. قَالَ فَيَأْتِيَهَا فَيُخَيَّلُ إِلَيْهِ أَنَّهَا مَلِئٌ، فَيَرْجِعُ فَيَقُولُ: يَا رَبِّ وَجَدْتُهَا مَلِئً. فَيَقُولُ اللّٰهُ لَهُ: اِذْهَبْ فَادْخُلِ الْجَنَّةَ. فَإِنَّ لَكَ مِثْلَ الدُّنْيَا وَعَشَرَةَ أَمْثَالِهَا. أَوْ إِنَّ لَكَ عَشَرَةَ أَمْثَالِ الدُّنْيَا. قَالَ فَيَقُولُ: أَتَسْخَرُ ب۪ي أَوْ أَتَضْحَكُ ب۪ي وَأَنْتَ الْمَلِكُ؟» قَالَ: لَقَدْ رَأَيْتُ رَسُولَ اللّٰهِ ضَحِكَ حَتّٰى بَدَتْ نَوَاجِذُهُ. قَالَ فَكَانَ يُقَالُ: ذَاكَ أَدْنىٰ أَهْلِ الْجَنَّةِ مَنْزِلَةً .

Abdullâh İbn-i Mes’ûd (ra)’dan rivâyetle Resûl-i Ekrem (asm), şöyle buyurmuştur:

 

Seite 425

METİN

Sual: Ehâdîs-i şerîfede denilmiştir ki: "Bazı ehl-i Cennet'e, dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasr, yüz binler hûrî ihsân ediliyor." Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzûmu var, ne ihtiyâcı var, nasıl olabilir ve ne demektir?

ŞERH

Cennet’te bir ağacın gölgesini, yani kapladığı sahayı, bir binekli, yüz yıl gidip bitiremezse; artık Cennet’in ve bahçelerinin genişliğini sen kıyâs eyle!

Cennet’in kapılarının genişliği, bir rivâyette kırk yıldır. Hâkezâ saray ve köşklerin genişliği de fevkalâdedir. Daha bunlar gibi birçok rivâyetlerden anlaşılan o ki; Cennet’in genişliği, akl-ı beşerin fevkindedir.

Acabâ her bir ehl-i Cennete semâvât ve Arz genişliğinde bir Cennet’in verildiği, o Cennetlerin bağ ve bahçelerle, çeşme ve pınarlarla, kasr ve saraylarla tezyîn edildiği, pek çok mücevherâtla işlenen her bir kasrın pek çok hâdim ve gılmânlarla şenlendiği, o sarayların tâbânına yeşil sergiler serildiği, koltukların dizildiği, ehl-i Cennet’in her çeşit hüzün ve korkudan emîn olarak selâmetle o koltuklar üzerinde oturduğu ve karşısında hûrîlerin ona nağmeler söylediği bir Cennet’te istediği yerde gezip dolaştığı bir saltanattan daha büyük bir saltanat düşünülebilir mi?

(Sual: Ehâdîs-i şerîfede denilmiştir ki: "Bazı ehl-i Cennet'e, dünya kadar bir yer veriliyor;) Bu hadîste geçen “bazı” ta’bîrinden murad şudur: Yukarıda zikrettiğimiz hadislerden de anlaşılacağı üzere, Cennet’e en son giren mü’mine bu kadar bir yer veriliyor. Bu hadîste, “Dünya kadar bir yer veriliyor.” deniliyor. Başka bir rivâyette de “On dünya kadar bir yer veriliyor.” deniliyor. (yüz binler kasr, yüz binler) Burada geçen “yüz binler” ifadesi ve daha önce yine hadîs rivâyetinde geçen “yetmiş” gibi ifadeler, kinâyedir. Yani, “pek çok” demektir. Bu gibi ifadeler, Arab Lisânı’nda, çokluktan kinâye olarak kullanılıyor. (hûrî ihsân ediliyor.") Hurîlerin adedleriyle alâkalı rivâyetlerin ayrı ayrı olması, ehl-i Cennet’in makâm ve derecelerine göre hûrîlerin verileceğine işârettir. Kişinin makâmına göre yetmiş, yedi yüz, yetmiş binden, tâ yüz binlere kadar hûrîleri olanlar vardır. Rivâyetler arasında tezâd yoktur. El-ilmu indellâh. (Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzûmu var, ne ihtiyâcı var, nasıl olabilir ve ne demektir?) Bu mes’eleler, aklımıza sığışmıyor.

 

Seite 426

METİN

Sual: Ehâdîs-i şerîfede denilmiştir ki: "Bazı ehl-i Cennet'e, dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasr, yüz binler hûrî ihsân ediliyor." Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzûmu var, ne ihtiyâcı var, nasıl olabilir ve ne demektir?

ŞERH

Cennet’te bir ağacın gölgesini, yani kapladığı sahayı, bir binekli, yüz yıl gidip bitiremezse; artık Cennet’in ve bahçelerinin genişliğini sen kıyâs eyle!

Cennet’in kapılarının genişliği, bir rivâyette kırk yıldır. Hâkezâ saray ve köşklerin genişliği de fevkalâdedir. Daha bunlar gibi birçok rivâyetlerden anlaşılan o ki; Cennet’in genişliği, akl-ı beşerin fevkindedir.

Acabâ her bir ehl-i Cennete semâvât ve Arz genişliğinde bir Cennet’in verildiği, o Cennetlerin bağ ve bahçelerle, çeşme ve pınarlarla, kasr ve saraylarla tezyîn edildiği, pek çok mücevherâtla işlenen her bir kasrın pek çok hâdim ve gılmânlarla şenlendiği, o sarayların tâbânına yeşil sergiler serildiği, koltukların dizildiği, ehl-i Cennet’in her çeşit hüzün ve korkudan emîn olarak selâmetle o koltuklar üzerinde oturduğu ve karşısında hûrîlerin ona nağmeler söylediği bir Cennet’te istediği yerde gezip dolaştığı bir saltanattan daha büyük bir saltanat düşünülebilir mi?

(Sual: Ehâdîs-i şerîfede denilmiştir ki: "Bazı ehl-i Cennet'e, dünya kadar bir yer veriliyor;) Bu hadîste geçen “bazı” ta’bîrinden murad şudur: Yukarıda zikrettiğimiz hadislerden de anlaşılacağı üzere, Cennet’e en son giren mü’mine bu kadar bir yer veriliyor. Bu hadîste, “Dünya kadar bir yer veriliyor.” deniliyor. Başka bir rivâyette de “On dünya kadar bir yer veriliyor.” deniliyor. (yüz binler kasr, yüz binler) Burada geçen “yüz binler” ifadesi ve daha önce yine hadîs rivâyetinde geçen “yetmiş” gibi ifadeler, kinâyedir. Yani, “pek çok” demektir. Bu gibi ifadeler, Arab Lisânı’nda, çokluktan kinâye olarak kullanılıyor. (hûrî ihsân ediliyor.") Hurîlerin adedleriyle alâkalı rivâyetlerin ayrı ayrı olması, ehl-i Cennet’in makâm ve derecelerine göre hûrîlerin verileceğine işârettir. Kişinin makâmına göre yetmiş, yedi yüz, yetmiş binden, tâ yüz binlere kadar hûrîleri olanlar vardır. Rivâyetler arasında tezâd yoktur. El-ilmu indellâh. (Bir tek adama bu kadar şeylerin ne lüzûmu var, ne ihtiyâcı var, nasıl olabilir ve ne demektir?) Bu mes’eleler, aklımıza sığışmıyor.

 

Seite 427

ŞERH

1. CAMİDİYET MERTEBESİ: İnsan vücûdu, âlemdeki her varlık gibi unsurlardan, elementlerden ve madenlerden binâ edilmiştir. Alemde cemadat ve meadin nev’inden ne varsa, insanda vardır.

2. NEBATİYET MERTEBESİ: İnsan vücûdunda bu câmidiyet mertebesinin yanında nebati hayat mertebesi de mevcuttur. Bu nebati hayat mertebesi, Şerhu’l-Mevâkıf’ın tesbîtine göre “sekiz”, Mârifetnâme’nin beyanına göre ise “dokuz” kuvveden müteşekkildir. Her bitkide cereyân eden dokuz nebâtî kuvve, aynen herbir insan bedeninde de cereyân etmektedir. Bu kuvveler:

1. Kuvve-i Câzibe: Faydalı gıdâları, vücûdun zâhirinden cismin bâtınına cezbeder.

2. Kuvve-i Mâsike: Kuvve-i câzibeyle cismin içine çekilen gıdâları batında hıfzeder.

3. Kuvve-i Hâdime: Mîde, karaciğer, damarlar ve hücreler denilen dört matbah ve dört süzgeç içerisinde zâhir olan bu hâdıme kuvveti; bulunduğu yerlerdeki harâret vâsıtasıyla, “câzibe” kuvvesinin cezb ve “mâsike” kuvvesinin hıfz ettiği gıdâları faydalı şekle çevirir ve bir kıvâma getirir, “müvellide” kuvvesinin çalışması için hazırlar.

Evet bedene giren gıdâların hazmedilerek fuzûliyâtlarından arındırılması dört matbah ve dört süzgeçte gerçekleşir:

Birinci matbah ve süzgeç: Midedir. Mîdedeki hazm netîcesinde kaba fuzûliyât bağırsaklara, sâfileşen madde ise karaciğere sevkedilir.

İkinci matbah ve süzgeç: Karaciğerdir. Karaciğerdeki hazm netîcesinde fuzûliyâtın “su” kısmı böbrek ve mesâneye, “sevda” kısmı dalağa, “balgam” kısmı göğse (oradan da kulak, göz, ağız ve burna), “safra” kısmı safra kesesine, “süt” kısmı dişilerde memeye, kan ise kalp vasıtasıyla damarlara sevk edilir.

Üçüncü matbah ve süzgeç: Damarlardır. Damarlarda cereyan eden kan içindeki “su” tasfiye edilerek mesamattan ter olarak dışarı atılır, geri kalan madde ise hücrelere sevk edilir.

 

Seite 428

ŞERH

1. CAMİDİYET MERTEBESİ: İnsan vücûdu, âlemdeki her varlık gibi unsurlardan, elementlerden ve madenlerden binâ edilmiştir. Alemde cemadat ve meadin nev’inden ne varsa, insanda vardır.

2. NEBATİYET MERTEBESİ: İnsan vücûdunda bu câmidiyet mertebesinin yanında nebati hayat mertebesi de mevcuttur. Bu nebati hayat mertebesi, Şerhu’l-Mevâkıf’ın tesbîtine göre “sekiz”, Mârifetnâme’nin beyanına göre ise “dokuz” kuvveden müteşekkildir. Her bitkide cereyân eden dokuz nebâtî kuvve, aynen herbir insan bedeninde de cereyân etmektedir. Bu kuvveler:

1. Kuvve-i Câzibe: Faydalı gıdâları, vücûdun zâhirinden cismin bâtınına cezbeder.

2. Kuvve-i Mâsike: Kuvve-i câzibeyle cismin içine çekilen gıdâları batında hıfzeder.

3. Kuvve-i Hâdime: Mîde, karaciğer, damarlar ve hücreler denilen dört matbah ve dört süzgeç içerisinde zâhir olan bu hâdıme kuvveti; bulunduğu yerlerdeki harâret vâsıtasıyla, “câzibe” kuvvesinin cezb ve “mâsike” kuvvesinin hıfz ettiği gıdâları faydalı şekle çevirir ve bir kıvâma getirir, “müvellide” kuvvesinin çalışması için hazırlar.

Evet bedene giren gıdâların hazmedilerek fuzûliyâtlarından arındırılması dört matbah ve dört süzgeçte gerçekleşir:

Birinci matbah ve süzgeç: Midedir. Mîdedeki hazm netîcesinde kaba fuzûliyât bağırsaklara, sâfileşen madde ise karaciğere sevkedilir.

İkinci matbah ve süzgeç: Karaciğerdir. Karaciğerdeki hazm netîcesinde fuzûliyâtın “su” kısmı böbrek ve mesâneye, “sevda” kısmı dalağa, “balgam” kısmı göğse (oradan da kulak, göz, ağız ve burna), “safra” kısmı safra kesesine, “süt” kısmı dişilerde memeye, kan ise kalp vasıtasıyla damarlara sevk edilir.

Üçüncü matbah ve süzgeç: Damarlardır. Damarlarda cereyan eden kan içindeki “su” tasfiye edilerek mesamattan ter olarak dışarı atılır, geri kalan madde ise hücrelere sevk edilir.

 

Seite 429

ŞERH

hayat mertebesi de kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye ile on havas olmak üzere on iki tanedir. Bu havaslar iki kısma ayrılır:

A- Havass-ı hamse-i zahire (Beş zahiri duyu)

1. Kuvve-i sâmia: İşitme duyusu.

2. Kuvve-i bâsıra: Görme duyusu.

3. Kuvve-i şâmme: Koku alma duyusu.

4. Kuvve-i zâika: Tat alma duyusu.

5. Kuvve-i lâmise: Dokunma duyusu.

B- Havass-ı hamse-i batına (Beş batınî duyu)

1. Kuvve-i hiss-i müşterek: Eşyanın suretini alır.

2. Kuvve-i hayâl: Alınan suretleri muhafaza eder.

3. Kuvve-i vâhime: O suretlerin manalarını anlar.

4. Kuvve-i hâfıza: O manaları muhafaza eder.

5. Kuvve-i mütefekkire ( Kuvve-i mutasarrıfa): Alınan suretler ile manalar arasındaki muvafakatı kontrol eder.

Mesela: Bir kurdu gördüğün zaman, hiss-i müşterek hemen o kurdun suretini alır ve anında hayale verir. Hayal, o sureti muhafaza eder. Vahime ise, o suretteki manayı mesela, korkuyu anlar ve o manayı hafızaya verir. Hafıza da o manayı muhafaza eder. Müfekkire ise, alınan o suret ve mananın kontrolünü yapar.

4. İNSANİYET MERTEBESİ: İnsan vücûdunda camidiyet, nebatiyet ve hayvaniyet mertebesinin yanında bir de insanî hayât mertebesi vardır. Bu hayat mertebesi de kuvve-i akliyeden ibarettir. Akıl ise üç kısımdır:

a. Akl-ı tabiî

b. Akl-ı tecrübî

c. Akl-ı bilfiildir.

 

Seite 430

ŞERH

hayat mertebesi de kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye ile on havas olmak üzere on iki tanedir. Bu havaslar iki kısma ayrılır:

A- Havass-ı hamse-i zahire (Beş zahiri duyu)

1. Kuvve-i sâmia: İşitme duyusu.

2. Kuvve-i bâsıra: Görme duyusu.

3. Kuvve-i şâmme: Koku alma duyusu.

4. Kuvve-i zâika: Tat alma duyusu.

5. Kuvve-i lâmise: Dokunma duyusu.

B- Havass-ı hamse-i batına (Beş batınî duyu)

1. Kuvve-i hiss-i müşterek: Eşyanın suretini alır.

2. Kuvve-i hayâl: Alınan suretleri muhafaza eder.

3. Kuvve-i vâhime: O suretlerin manalarını anlar.

4. Kuvve-i hâfıza: O manaları muhafaza eder.

5. Kuvve-i mütefekkire ( Kuvve-i mutasarrıfa): Alınan suretler ile manalar arasındaki muvafakatı kontrol eder.

Mesela: Bir kurdu gördüğün zaman, hiss-i müşterek hemen o kurdun suretini alır ve anında hayale verir. Hayal, o sureti muhafaza eder. Vahime ise, o suretteki manayı mesela, korkuyu anlar ve o manayı hafızaya verir. Hafıza da o manayı muhafaza eder. Müfekkire ise, alınan o suret ve mananın kontrolünü yapar.

4. İNSANİYET MERTEBESİ: İnsan vücûdunda camidiyet, nebatiyet ve hayvaniyet mertebesinin yanında bir de insanî hayât mertebesi vardır. Bu hayat mertebesi de kuvve-i akliyeden ibarettir. Akıl ise üç kısımdır:

a. Akl-ı tabiî

b. Akl-ı tecrübî

c. Akl-ı bilfiildir.

 

Seite 431

METİN

Fakat insan, öyle câmi' bir mu'cize-i kudrettir ki; hattâ şu dünya-yı fânîde, şu kısa bir ömürde, şu inkişâf etmemiş bazı letâifinin ihtiyâcı cihetiyle

ŞERH

Cennet’i iktiza ettiğini izah ediyor. Şöyle ki: (Fakat insan, öyle câmi' bir mu'cize-i kudrettir ki;) İnsan, câmi’ bir fıtratta yaratılmıştır. Câmi’iyyeti ise; hem zaman i’tibâriyle ezelden ebede kadar, âlemde ne varsa hepsinin Hülasasıdır; hem bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesi, Hülasası ve merkezidir; hem de âlem-i imkân ve âlem-i vücûbu açacak anahtarlar külçesidir.

İşte insan, her iki âlemi açacak anahtarlara mâlik olduğu halde; elinden bir şey gelmiyor; sonsuz acz u fakr içinde kıvranıyor; ızdırab çekiyor; onun hiçbir ihtiyâcı yerine gelmez. Demek burada ciddî bir mes’ele vardır ve onun hâlli lâzımdır. Yani, hem bu kadar yüksek âlât ve cihâzât ile nihâyetsiz isti’dâd ve kâbiliyyet ile mücehhez olarak çok yüksek bir fıtratta yaratılmış; hem de “acz” ve “fakr” denilen bu iki derin yara ile müteellim ve perîşân bir vaziyette, bu meydan-ı tecrübe ve imtihâna gönderilmiştir.

Hem vaziyeti böyle olan bu insanın, nihâyetsiz arzu ve istekleri mevcûddur.

Hem bu mâhiyette yaratılan insan, şiddetli bir mes’ûliyet altındadır. En zor iş de budur. İşte bütün bunlar, bir arada düşünüldüğü zaman; insanın, nasıl bir mu’cize-i kudret olduğu tebârüz eder. (hattâ şu dünya-yı fânîde, şu kısa bir ömürde,) insan, altmış-yetmiş yaşına girdiği halde; dünyaya ve hayâta doymuyor; âdetâ ona âşık oluyor; bu his, aynen gençlik dönemindeki gibi canlı olup devam ediyor. Havass ve letaif-i insaniye inkişâf etmediği halde böyle ise, acabâ inkişâf etse, nasıl olur? Kıyâs edilsin. Demek bu havas ve letâif, ebed için yaratılmış ve ancak orada tatmîn olacaktır. (şu inkişâf etmemiş bazı letâifinin ihtiyâcı cihetiyle) Metinde bazı tabirinin kulanılma sebebi şudur: Meselâ; kalb gibi bazı letâif, mâsivâyı istemez. O, sadece esmâyı ve cemâlullâhı ister. Nefis gibi bazı letâif ise; hem dünyayı, hem maddeyi, hem ma’nâyı ister.

Evet, şu kısacık ömürde ve fânî dünyada, insanın yüzde doksân letâifi

 

Seite 432

METİN

Fakat insan, öyle câmi' bir mu'cize-i kudrettir ki; hattâ şu dünya-yı fânîde, şu kısa bir ömürde, şu inkişâf etmemiş bazı letâifinin ihtiyâcı cihetiyle

ŞERH

Cennet’i iktiza ettiğini izah ediyor. Şöyle ki: (Fakat insan, öyle câmi' bir mu'cize-i kudrettir ki;) İnsan, câmi’ bir fıtratta yaratılmıştır. Câmi’iyyeti ise; hem zaman i’tibâriyle ezelden ebede kadar, âlemde ne varsa hepsinin Hülasasıdır; hem bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesi, Hülasası ve merkezidir; hem de âlem-i imkân ve âlem-i vücûbu açacak anahtarlar külçesidir.

İşte insan, her iki âlemi açacak anahtarlara mâlik olduğu halde; elinden bir şey gelmiyor; sonsuz acz u fakr içinde kıvranıyor; ızdırab çekiyor; onun hiçbir ihtiyâcı yerine gelmez. Demek burada ciddî bir mes’ele vardır ve onun hâlli lâzımdır. Yani, hem bu kadar yüksek âlât ve cihâzât ile nihâyetsiz isti’dâd ve kâbiliyyet ile mücehhez olarak çok yüksek bir fıtratta yaratılmış; hem de “acz” ve “fakr” denilen bu iki derin yara ile müteellim ve perîşân bir vaziyette, bu meydan-ı tecrübe ve imtihâna gönderilmiştir.

Hem vaziyeti böyle olan bu insanın, nihâyetsiz arzu ve istekleri mevcûddur.

Hem bu mâhiyette yaratılan insan, şiddetli bir mes’ûliyet altındadır. En zor iş de budur. İşte bütün bunlar, bir arada düşünüldüğü zaman; insanın, nasıl bir mu’cize-i kudret olduğu tebârüz eder. (hattâ şu dünya-yı fânîde, şu kısa bir ömürde,) insan, altmış-yetmiş yaşına girdiği halde; dünyaya ve hayâta doymuyor; âdetâ ona âşık oluyor; bu his, aynen gençlik dönemindeki gibi canlı olup devam ediyor. Havass ve letaif-i insaniye inkişâf etmediği halde böyle ise, acabâ inkişâf etse, nasıl olur? Kıyâs edilsin. Demek bu havas ve letâif, ebed için yaratılmış ve ancak orada tatmîn olacaktır. (şu inkişâf etmemiş bazı letâifinin ihtiyâcı cihetiyle) Metinde bazı tabirinin kulanılma sebebi şudur: Meselâ; kalb gibi bazı letâif, mâsivâyı istemez. O, sadece esmâyı ve cemâlullâhı ister. Nefis gibi bazı letâif ise; hem dünyayı, hem maddeyi, hem ma’nâyı ister.

Evet, şu kısacık ömürde ve fânî dünyada, insanın yüzde doksân letâifi

 

Seite 433

METİN

bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse, belki hırsı tok olmayacaktır.

ŞERH

inkişâf etmez. Bu inkişâf, ancak peygamberlerde olur. Hem burada bazı letâifin tam tatmîn olması, mümkün değildir. Zîrâ insan, bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesi ve bütün âlemin Hülasası olduğundan; bu fânî âlemde tatmîn olmaz. O halde bütün havâss ve letâifi, bütün kuvâ ve hissiyyâtı, bütün arzu ve istekleri, ancak bâkî bir âlemde, Bâkî bir Zât’a kavuşmakla tatmîn olur; yerine gelir. Demek haşr-i cismânî ve Cennet ve Cehennem, haktır ve vâki’ olacaktır.

Hülasa: Hayât-ı insaniye, burada üç kayd ile mukayyeddir:

Birincisi: Dünya fânîdir.

İkincisi: Ömür kısadır.

Üçüncüsü. Letâifin çoğu, inkişâf etmemiştir.

İşte hayâtı, böyle mukayyed bir adama, (bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse,) ona teslîm edilse; (belki hırsı tok olmayacaktır.)Resul-i Ekrem (sav)’ın insanoğlunun hırsını şöyle ifade etmektedir:

عَنْ إِبْنِ عَبَّاسٍ وَ أنس بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللّٰه عَنْهمَا أن رَسُولَ اللّٰهِ قال : لَوْ أن لاِبْنِ اٰدَمَ وَادِيًا مِنْ ذَهَبٍ أحب أن يَكُونَ لَهُ وَادِيَان, وَلَنْ يَمْلأ فَاهُ إلا التُّرَابُ, وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنْ تَابَ .

İbn Abbâs ve Enes bin Mâlik (ra)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Adem oğlunun bir vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister. Onun ağzını topraktan başka birşey doldurmaz. Ellah tevbe edenin tevbesini kabul eder.”1

İşte şu fani dünyada, şu kısa ömürde, havas ve letaifinin çoğu inkişaf etmeyen bir insan, “Bu saltanat ve servet ve lezâiz, bana kâfî gelmiyor; beni

 


[1]  Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekat, 116, 119.

Seite 434

METİN

bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse, belki hırsı tok olmayacaktır.

ŞERH

inkişâf etmez. Bu inkişâf, ancak peygamberlerde olur. Hem burada bazı letâifin tam tatmîn olması, mümkün değildir. Zîrâ insan, bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesi ve bütün âlemin Hülasası olduğundan; bu fânî âlemde tatmîn olmaz. O halde bütün havâss ve letâifi, bütün kuvâ ve hissiyyâtı, bütün arzu ve istekleri, ancak bâkî bir âlemde, Bâkî bir Zât’a kavuşmakla tatmîn olur; yerine gelir. Demek haşr-i cismânî ve Cennet ve Cehennem, haktır ve vâki’ olacaktır.

Hülasa: Hayât-ı insaniye, burada üç kayd ile mukayyeddir:

Birincisi: Dünya fânîdir.

İkincisi: Ömür kısadır.

Üçüncüsü. Letâifin çoğu, inkişâf etmemiştir.

İşte hayâtı, böyle mukayyed bir adama, (bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezâizi verilse,) ona teslîm edilse; (belki hırsı tok olmayacaktır.)Resul-i Ekrem (sav)’ın insanoğlunun hırsını şöyle ifade etmektedir:

عَنْ إِبْنِ عَبَّاسٍ وَ أنس بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللّٰه عَنْهمَا أن رَسُولَ اللّٰهِ قال : لَوْ أن لاِبْنِ اٰدَمَ وَادِيًا مِنْ ذَهَبٍ أحب أن يَكُونَ لَهُ وَادِيَان, وَلَنْ يَمْلأ فَاهُ إلا التُّرَابُ, وَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلٰى مَنْ تَابَ .

İbn Abbâs ve Enes bin Mâlik (ra)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Adem oğlunun bir vadi dolusu altını olsa bir vadi daha ister. Onun ağzını topraktan başka birşey doldurmaz. Ellah tevbe edenin tevbesini kabul eder.”1

İşte şu fani dünyada, şu kısa ömürde, havas ve letaifinin çoğu inkişaf etmeyen bir insan, “Bu saltanat ve servet ve lezâiz, bana kâfî gelmiyor; beni

 


[1]  Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekat, 116, 119.

Seite 435

ŞERH

İlâhiye’nin tecelliyyâtıyla müşerref olunca; işte o zaman insan, tam ve hakîkî bir itmi’nâna kavuşur; artık hiçbir arzu ve isteği geride kalmaz. Hem bu şeref ve mazhariyyet, insaniyetin hakîkî kemâlidir.

Yâ Rabbenâ! Kâbiliyyetlerimizi inkişâf ettir. Cennet’te tecelliyyât-ı Zâtiyye’ne nâil eyle. Bununla beraber, bu mazhariyyet vâki’ olunca; insan, ne kendi mâhiyetini, ne de Ellah’ın künh ü mâhiyetini anlar. Yine âciz kalır.

Evet, insanın öyle bir câmi’iyyeti ve ihsânât-ı İlâhiyye’ye mazhariyyeti vardır ki; insan, bin bir ism-i İlâhî’nin merkezi olduğu için, Cennet’te ebeden bütün o tecelliyyâta âyîne ve mazhar olmak ister. Hem orada, bu âyînedarlık ve mazhâriyyet, tam olarak inkişâf eder. Hem bütün âlemin Hülasası olduğu için, bütün âlemi beraber arzu eder. Hem âlem-i vücûb ile âlem-i imkânı açacak anahtarlar ve âletler, onda toplandığı için, onun bütün âlemle irtibâtı vardır. Hem ona verilen kâbiliyyet ve isti’dâd sonsuzdur. Hem mâlik olduğu havâss ve letâif ve kuvâ ve hissiyâtın cümlesi, tam olarak kemâliyle inkişâf eder. Hem bütün bunların arzu ve istekleri nihâyetsizdir. Hem orada maddî ve ma’nevî, cismânî ve rûhânî ne kadar ihtiyâcı varsa, hepsini kemâl derecesinde hisseder. Hem insandaki bütün hayât mertebeleri, husûsan imanî hayât mertebesi, tam ma'nâsıyla inkişâf eder. Peki, bu evsâfa ve bu hakîkate ve bu kâbiliyyete sâhib bir adama, ne kadar bir yer lâzımdır? Bu adam, ne kadar hûrî arzu eder? Ne kadar saray ister? “Acabâ bu kadar geniş bir yer, bu kadar hûrî çok değil mi?” denilir mi?

O halde bu husûsu, bize haber veren Muhbir-i Sâdık (asm), hak söylemiş; fıtrat-ı insaniyeyi nazara vermiş; -inkişâf etmek şartıyla- onun dâire-i ihtiyâc ve arzuları, ne kadar çok ve geniş olduğunu, bu ve benzeri hadîs-i şerîfleriyle bize ta’lîm buyurmuştur. Öyle ise, Cennet’te, hayât-ı cismâniyye ve lezâiz-i maddiyye haktır ve hakîkattır. Âmennâ! Peki, böyle bir saâdet ve Cennet’i kazanmak için, ne yapmak lâzımdır?

Elcevab: Tek çâre; ebedî ve Bâkî bir Zât-ı Akdes’in rahmet kapısını iman ve ubudiyetle ihlas ve samîmiyyetle çalıp, O’ndan ebedî bir saâdeti ve bâkî bir Cennet’i, rızâsı dâiresinde istemek ve emri istikâmetinde hareket etmektir.

 

Seite 436

ŞERH

İlâhiye’nin tecelliyyâtıyla müşerref olunca; işte o zaman insan, tam ve hakîkî bir itmi’nâna kavuşur; artık hiçbir arzu ve isteği geride kalmaz. Hem bu şeref ve mazhariyyet, insaniyetin hakîkî kemâlidir.

Yâ Rabbenâ! Kâbiliyyetlerimizi inkişâf ettir. Cennet’te tecelliyyât-ı Zâtiyye’ne nâil eyle. Bununla beraber, bu mazhariyyet vâki’ olunca; insan, ne kendi mâhiyetini, ne de Ellah’ın künh ü mâhiyetini anlar. Yine âciz kalır.

Evet, insanın öyle bir câmi’iyyeti ve ihsânât-ı İlâhiyye’ye mazhariyyeti vardır ki; insan, bin bir ism-i İlâhî’nin merkezi olduğu için, Cennet’te ebeden bütün o tecelliyyâta âyîne ve mazhar olmak ister. Hem orada, bu âyînedarlık ve mazhâriyyet, tam olarak inkişâf eder. Hem bütün âlemin Hülasası olduğu için, bütün âlemi beraber arzu eder. Hem âlem-i vücûb ile âlem-i imkânı açacak anahtarlar ve âletler, onda toplandığı için, onun bütün âlemle irtibâtı vardır. Hem ona verilen kâbiliyyet ve isti’dâd sonsuzdur. Hem mâlik olduğu havâss ve letâif ve kuvâ ve hissiyâtın cümlesi, tam olarak kemâliyle inkişâf eder. Hem bütün bunların arzu ve istekleri nihâyetsizdir. Hem orada maddî ve ma’nevî, cismânî ve rûhânî ne kadar ihtiyâcı varsa, hepsini kemâl derecesinde hisseder. Hem insandaki bütün hayât mertebeleri, husûsan imanî hayât mertebesi, tam ma'nâsıyla inkişâf eder. Peki, bu evsâfa ve bu hakîkate ve bu kâbiliyyete sâhib bir adama, ne kadar bir yer lâzımdır? Bu adam, ne kadar hûrî arzu eder? Ne kadar saray ister? “Acabâ bu kadar geniş bir yer, bu kadar hûrî çok değil mi?” denilir mi?

O halde bu husûsu, bize haber veren Muhbir-i Sâdık (asm), hak söylemiş; fıtrat-ı insaniyeyi nazara vermiş; -inkişâf etmek şartıyla- onun dâire-i ihtiyâc ve arzuları, ne kadar çok ve geniş olduğunu, bu ve benzeri hadîs-i şerîfleriyle bize ta’lîm buyurmuştur. Öyle ise, Cennet’te, hayât-ı cismâniyye ve lezâiz-i maddiyye haktır ve hakîkattır. Âmennâ! Peki, böyle bir saâdet ve Cennet’i kazanmak için, ne yapmak lâzımdır?

Elcevab: Tek çâre; ebedî ve Bâkî bir Zât-ı Akdes’in rahmet kapısını iman ve ubudiyetle ihlas ve samîmiyyetle çalıp, O’ndan ebedî bir saâdeti ve bâkî bir Cennet’i, rızâsı dâiresinde istemek ve emri istikâmetinde hareket etmektir.

 

Seite 437

ŞERH

اَللّٰهُمَّاَدْخِلْنَاالْجَنَّةَبِغَيْرِالْحِسَابِ.

Sual: Letâif inkişâf edince, insan ne ister?

Elcevab: Esmâ ve sıfât-ı İlahiyenin tecelliyatını ve cemalini müşahede etmek ister. Ölüm ve zevâli kabûl etmez.

Sual: Metinde geçen “bazı letâifinin ihtiyâcı cihetiyle” ifadesi, ne demektir?

Elcevab: Meselâ; kalb gibi bazı letâif, mâsivâyı istemez. O, sadece esmâyı ve cemâlullâhı ister. Nefis gibi bazı letâif ise; hem dünyayı, hem maddeyi, hem ma’nâyı ister.

Sual: Metinde geçen “nihâyetsiz isti’dâda mâlik” ifadesi, ne demektir?

Elcevab: İnsanın kâbiliyyeti ve her bir uzvun, maddî ve ma’nevî ihtiyâcı sonsuzdur. Hem havâss ve letâifin istekleri bitmez. Çünkü akıl, onlara müdâhale ettiği için, havâss ve letâif inkişâf eder. Aklın müdâhalesiyle; yani, kâbiliyyet-i nutuk (konuşma kâbiliyyeti), akl-ı nazarî (fıtrî düşünce ve tefekkür) ve akl-ı tecrübî veya akl-ı amelî (tatbîkâtlı düşünce), şu havâss ve letâif ve hissiyâta girince; bunların hepsi, birden açılıyor. Hem bunlar, hudûd tanımaz.

Şu havâss ve letâif ve hissiyât, burada tam inkişâf etmediği halde; onlara bütün dünya verilse dahî, yine tatmîn olmaz. İnsan, Cennet’e girdiğinde ise; bütün bunlar, birdenbire inkişâf edip, bütün sıkıntılar ve derdler kalkarsa; bu insana bir hûrî değil, yetmiş bin hûrî de verilse, yine onu tatmîn etmez.

Sual: Metinde geçen “Belki hırsı tok olmayacaktır.” cümlesinde hırs, bütün latîfelere hükmettiği cihetle mi tok olmaz?

Elcevab: Bütün letâifte, hırs-ı insanî vardır. Hırs-ı insanî, fıtrîdır; fıtratta mevcûddur. Üstâd Bedîüzzaman (ra) diyor ki; “Tahmin ederim ki; nâsihlerin nasihatları şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: "Hased etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme!" Yani, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte

 

Seite 438

ŞERH

اَللّٰهُمَّاَدْخِلْنَاالْجَنَّةَبِغَيْرِالْحِسَابِ.

Sual: Letâif inkişâf edince, insan ne ister?

Elcevab: Esmâ ve sıfât-ı İlahiyenin tecelliyatını ve cemalini müşahede etmek ister. Ölüm ve zevâli kabûl etmez.

Sual: Metinde geçen “bazı letâifinin ihtiyâcı cihetiyle” ifadesi, ne demektir?

Elcevab: Meselâ; kalb gibi bazı letâif, mâsivâyı istemez. O, sadece esmâyı ve cemâlullâhı ister. Nefis gibi bazı letâif ise; hem dünyayı, hem maddeyi, hem ma’nâyı ister.

Sual: Metinde geçen “nihâyetsiz isti’dâda mâlik” ifadesi, ne demektir?

Elcevab: İnsanın kâbiliyyeti ve her bir uzvun, maddî ve ma’nevî ihtiyâcı sonsuzdur. Hem havâss ve letâifin istekleri bitmez. Çünkü akıl, onlara müdâhale ettiği için, havâss ve letâif inkişâf eder. Aklın müdâhalesiyle; yani, kâbiliyyet-i nutuk (konuşma kâbiliyyeti), akl-ı nazarî (fıtrî düşünce ve tefekkür) ve akl-ı tecrübî veya akl-ı amelî (tatbîkâtlı düşünce), şu havâss ve letâif ve hissiyâta girince; bunların hepsi, birden açılıyor. Hem bunlar, hudûd tanımaz.

Şu havâss ve letâif ve hissiyât, burada tam inkişâf etmediği halde; onlara bütün dünya verilse dahî, yine tatmîn olmaz. İnsan, Cennet’e girdiğinde ise; bütün bunlar, birdenbire inkişâf edip, bütün sıkıntılar ve derdler kalkarsa; bu insana bir hûrî değil, yetmiş bin hûrî de verilse, yine onu tatmîn etmez.

Sual: Metinde geçen “Belki hırsı tok olmayacaktır.” cümlesinde hırs, bütün latîfelere hükmettiği cihetle mi tok olmaz?

Elcevab: Bütün letâifte, hırs-ı insanî vardır. Hırs-ı insanî, fıtrîdır; fıtratta mevcûddur. Üstâd Bedîüzzaman (ra) diyor ki; “Tahmin ederim ki; nâsihlerin nasihatları şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: "Hased etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme!" Yani, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca mâlâyutak bir teklifte

 

Seite 439

ŞERH

Belki ma’nevî mertebeleri kazanmak ve âhiret için bir zâd u zahîre te’mîn etmek için verilmiştir.

Evet, hırs gibi her bir ahlâk-ı seyyienin kullanma yeri ve mevkîi ayrıdır. O ahlâkın ve o hissin mecrâsını ve yüzünü değiştirip, Şerîat dâiresinde kendisi için ta’yîn ve tesbît edilen hayırlı yerlere onları sarf etmek ve orada tatmîn etmektir. Demek her birinin yerini ve makâmını bulmak lâzımdır. Öyle ise, “Dünyayı sevme; inâd etme; hased etme, adavet etme” şeklinde bir nasîhat ve irşâd metodu, yanlıştır. Zîrâ bu tarz ve usûl, teklîf-i mâlâyutak olur. Hâlbuki fıtrat-ı insaniyede ayrı ayrı hisler ve arzular mevcûddur. Evet, insan, fıtraten malı ve dünyayı sever; hırs gösterir, inâd eder; hasûdluk yapar. Ve hâkezâ kıyâs edilsin. İşte bütün bu ahlâk-ı seyyieden kurtulmanın tek çâresi; onların yüzlerini ve mecrâlarını, şerîat çerçevesinde hayra çevirmek ve onları orada tatmîn etmektir. Böylece insan, canavarlıktan ve sû’-i ahlaktan korunmuş; melekiyyet mertebesine teveccüh etmiş olur.

Evet, kuvve-i akliyye, ifrât ve tefrîtten kurtulup hadd-i vasat olan istikâmete girince; mâhiyet-i insaniyede mündemic olan üç yüz altmış uzvun cümlesi, birden inkişâf etmeye başlar. Onların, menfîyâta karşı olan hadsiz kâbiliyyet-i şerri, hadsiz kâbiliyyet-i hayra inkılâb eder, değişir. Netîcede insan, nebâtiyet ve hayvâniyyet mertebelerinden terakkî ederek insaniyet ve iman mertebesine ve derecesine çıkar. Böyle terakkî etmiş bir insan, ne nebâtî hâline, ne de hayvânî hâline razı olur. Bu his ve kâbiliyyet ve terakkiye karşı olan merâk, onu sonsuz derecât ve makâmât-ı âliye-i ma’nevîyeye urûc ettirir, götürür. Çünkü akıl, onlara müdâhale eder ve bir düşünce ve istikâmet veriyor. O düşünce ve istikâmet muvâcehesinde o uzuvların arzuları ve istekleri ve ihtiyâcları, lâ yuâd ve lâ yuhsâ olur. Böylece nebâtiyet ve hayvâniyet geride kalır. İşte bu rütbeyi kazanan ve bu makâma gelen bir tâlib-i hakîkatı, elbette ebedî bir saadetten ve ebedî bir memleketten ve ebedî bir Zât’tan başka hiçbir şey tatmîn etmez; onun bu yolunda dünya ona engel olamaz. Zîrâ böyle terakkî etmiş bir mü’min, şâyet bütün dünya ona verilse; onun en ufak bir hissini dahî tatmîn etmediğini iyi anlamış, iyi keşfetmiştir.

 

Seite 440

ŞERH

Belki ma’nevî mertebeleri kazanmak ve âhiret için bir zâd u zahîre te’mîn etmek için verilmiştir.

Evet, hırs gibi her bir ahlâk-ı seyyienin kullanma yeri ve mevkîi ayrıdır. O ahlâkın ve o hissin mecrâsını ve yüzünü değiştirip, Şerîat dâiresinde kendisi için ta’yîn ve tesbît edilen hayırlı yerlere onları sarf etmek ve orada tatmîn etmektir. Demek her birinin yerini ve makâmını bulmak lâzımdır. Öyle ise, “Dünyayı sevme; inâd etme; hased etme, adavet etme” şeklinde bir nasîhat ve irşâd metodu, yanlıştır. Zîrâ bu tarz ve usûl, teklîf-i mâlâyutak olur. Hâlbuki fıtrat-ı insaniyede ayrı ayrı hisler ve arzular mevcûddur. Evet, insan, fıtraten malı ve dünyayı sever; hırs gösterir, inâd eder; hasûdluk yapar. Ve hâkezâ kıyâs edilsin. İşte bütün bu ahlâk-ı seyyieden kurtulmanın tek çâresi; onların yüzlerini ve mecrâlarını, şerîat çerçevesinde hayra çevirmek ve onları orada tatmîn etmektir. Böylece insan, canavarlıktan ve sû’-i ahlaktan korunmuş; melekiyyet mertebesine teveccüh etmiş olur.

Evet, kuvve-i akliyye, ifrât ve tefrîtten kurtulup hadd-i vasat olan istikâmete girince; mâhiyet-i insaniyede mündemic olan üç yüz altmış uzvun cümlesi, birden inkişâf etmeye başlar. Onların, menfîyâta karşı olan hadsiz kâbiliyyet-i şerri, hadsiz kâbiliyyet-i hayra inkılâb eder, değişir. Netîcede insan, nebâtiyet ve hayvâniyyet mertebelerinden terakkî ederek insaniyet ve iman mertebesine ve derecesine çıkar. Böyle terakkî etmiş bir insan, ne nebâtî hâline, ne de hayvânî hâline razı olur. Bu his ve kâbiliyyet ve terakkiye karşı olan merâk, onu sonsuz derecât ve makâmât-ı âliye-i ma’nevîyeye urûc ettirir, götürür. Çünkü akıl, onlara müdâhale eder ve bir düşünce ve istikâmet veriyor. O düşünce ve istikâmet muvâcehesinde o uzuvların arzuları ve istekleri ve ihtiyâcları, lâ yuâd ve lâ yuhsâ olur. Böylece nebâtiyet ve hayvâniyet geride kalır. İşte bu rütbeyi kazanan ve bu makâma gelen bir tâlib-i hakîkatı, elbette ebedî bir saadetten ve ebedî bir memleketten ve ebedî bir Zât’tan başka hiçbir şey tatmîn etmez; onun bu yolunda dünya ona engel olamaz. Zîrâ böyle terakkî etmiş bir mü’min, şâyet bütün dünya ona verilse; onun en ufak bir hissini dahî tatmîn etmediğini iyi anlamış, iyi keşfetmiştir.

 

Seite 441

ŞERH

Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fâni mahbublara müteveccih olduğu vakit ya o aşk kendi sahibini daimî bir azab ve elemde bırakır veyahut o mecazî mahbub, o şiddetli muhabbetin fiatına değmediği için bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılab eder.

İşte insanda binlerle hissiyat var. Her birisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecazî, biri hakikî. Meselâ: Endişe-i istikbal hissi herkeste var; şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde sened yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder.

Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir.. bakar ki: Muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî câh olan meratib-i maneviyeye ve derecat-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakikî mal olan a'mal-i sâlihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âlî bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılab eder.

Hem meselâ: Şiddetli bir inad ile; ehemmiyetsiz, zâil, fâni umûrlara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen birşey'e, bir sene inad ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şey'e inad namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikata münafîdir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umûr-u zâileye vermeyip, âlî ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esasat-ı İslâmiyeye ve hidemat-ı uhreviyeye sarfeder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakikî inada, -yani hakta şiddetli sebata- inkılab eder.

İşte şu üç misal gibi; insanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarfetse, ahlâk-ı hamîdeye menşe', hikmet ve hakikata muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.”1

 


[1]  Mektûbât, 9. Mektûb, s. 33-34.

Seite 442

ŞERH

Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fâni mahbublara müteveccih olduğu vakit ya o aşk kendi sahibini daimî bir azab ve elemde bırakır veyahut o mecazî mahbub, o şiddetli muhabbetin fiatına değmediği için bâki bir mahbubu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılab eder.

İşte insanda binlerle hissiyat var. Her birisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecazî, biri hakikî. Meselâ: Endişe-i istikbal hissi herkeste var; şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde sened yok. Hem rızık cihetinde bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbale teveccüh eder.

Hem mala ve câha karşı şiddetli bir hırs gösterir.. bakar ki: Muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan câh, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî câh olan meratib-i maneviyeye ve derecat-ı kurbiyeye ve zâd-ı âhirete ve hakikî mal olan a'mal-i sâlihaya teveccüh eder. Fena haslet olan hırs-ı mecazî ise, âlî bir haslet olan hırs-ı hakikîye inkılab eder.

Hem meselâ: Şiddetli bir inad ile; ehemmiyetsiz, zâil, fâni umûrlara karşı hissiyatını sarfeder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen birşey'e, bir sene inad ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şey'e inad namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarfetmek, hikmet ve hakikata münafîdir. O şiddetli inadı, o lüzumsuz umûr-u zâileye vermeyip, âlî ve bâki olan hakaik-i imaniyeye ve esasat-ı İslâmiyeye ve hidemat-ı uhreviyeye sarfeder. O haslet-i rezile olan inad-ı mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakikî inada, -yani hakta şiddetli sebata- inkılab eder.

İşte şu üç misal gibi; insanlar, insana verilen cihazat-ı maneviyeyi, eğer nefsin ve dünyanın hesabıyla istimal etse ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilane davransa, ahlâk-ı rezileye ve israfat ve abesiyete medar olur. Eğer hafiflerini dünya umûruna ve şiddetlilerini vezaif-i uhreviyeye ve maneviyeye sarfetse, ahlâk-ı hamîdeye menşe', hikmet ve hakikata muvafık olarak saadet-i dâreyne medar olur.”1

 


[1]  Mektûbât, 9. Mektûb, s. 33-34.

Seite 443

ŞERH

İkinci kelime:

a) Sıfât-ı insaniye, (sıfât-ı seb’a i’tibâriyle)

b) Ahlâk-ı insaniye,

c) Hilâfet-i insaniye,

d) Mâhiyet-i insaniyyenin, O Vâcibu’l-Vücûd’a, dolayısıyla bütün esmâ ve sıfât-ı İlâhiye’ye en mükemmel bir fihriste olması,

e) Enâniyet-i insaniyedir.

Üçüncü kelime:

a) İnsanın câmi’ mahlûkiyyeti,

b) İnsanın mütenevvi’ ubûdiyyeti,

c) İnsanın ihtiyâcât-ı kesîresi,

d) İnsanın gayr-ı mahdûd fakr, acz ve naksı,

e) İnsanın gayr-ı mahsûr isti’dâdâtıdır.

Demek hakîkat-i insaniye, “on beş vecih” ile o Zât-ı Vâcibu’l-Vücûd’a delâlet ve işâret eder.

Buna göre; hakîkat ve mâhiyet-i insaniye, üç noktada tebârüz eder:

Birinci nokta: İnsan, acz u fakr sâhibidir.

İkinci nokta: İnsanın kâbiliyyeti sonsuzdur.

Üçüncü nokta: İnsanın mahlûkiyyeti câmi’dir.

İnsana bahşedilen her şey, bu üç noktada temerküz eder. Mezkûr îzâhâtımız, az da olsa, bu konuyu açıkladı.

Evet, insan âcizdir, belâsı çoktur; fakîrdir, ihtiyâcı pek ziyâdedir; isti’dâdât-ı beşeriyye, gayr-ı mütenâhîdir. Bununla beraber şu insan, emânet-i kübrâyı omuzuna almış; halîfe-i rûy-i zemîn olmuştur. Hem bütün hayvânât ve nebâtâtın hissiyâtını câmi’dir. Fakat bu hissiyât, burada tatmîn olmuyor.

 

Seite 444

ŞERH

İkinci kelime:

a) Sıfât-ı insaniye, (sıfât-ı seb’a i’tibâriyle)

b) Ahlâk-ı insaniye,

c) Hilâfet-i insaniye,

d) Mâhiyet-i insaniyyenin, O Vâcibu’l-Vücûd’a, dolayısıyla bütün esmâ ve sıfât-ı İlâhiye’ye en mükemmel bir fihriste olması,

e) Enâniyet-i insaniyedir.

Üçüncü kelime:

a) İnsanın câmi’ mahlûkiyyeti,

b) İnsanın mütenevvi’ ubûdiyyeti,

c) İnsanın ihtiyâcât-ı kesîresi,

d) İnsanın gayr-ı mahdûd fakr, acz ve naksı,

e) İnsanın gayr-ı mahsûr isti’dâdâtıdır.

Demek hakîkat-i insaniye, “on beş vecih” ile o Zât-ı Vâcibu’l-Vücûd’a delâlet ve işâret eder.

Buna göre; hakîkat ve mâhiyet-i insaniye, üç noktada tebârüz eder:

Birinci nokta: İnsan, acz u fakr sâhibidir.

İkinci nokta: İnsanın kâbiliyyeti sonsuzdur.

Üçüncü nokta: İnsanın mahlûkiyyeti câmi’dir.

İnsana bahşedilen her şey, bu üç noktada temerküz eder. Mezkûr îzâhâtımız, az da olsa, bu konuyu açıkladı.

Evet, insan âcizdir, belâsı çoktur; fakîrdir, ihtiyâcı pek ziyâdedir; isti’dâdât-ı beşeriyye, gayr-ı mütenâhîdir. Bununla beraber şu insan, emânet-i kübrâyı omuzuna almış; halîfe-i rûy-i zemîn olmuştur. Hem bütün hayvânât ve nebâtâtın hissiyâtını câmi’dir. Fakat bu hissiyât, burada tatmîn olmuyor.

 

Seite 445

ŞERH

Dördüncüsü: وَ فِهْرِسْتِيَّتِهَا İnsan, şu âlemin fihristesidir. Âlemde ne varsa, nümûne olarak onun mâhiyetinde vardır.

Beşincisi: وَ اَنَانِيَّتِهَا İnsanın mâhiyet ve hakîkatinde enâniyet vardır. Bu maddenin izahını, “Ene Risâlesi ve Şerhi” adlı esere havâle ediyoruz. Oraya mürâcaat edilsin.

On beş vechin beşi de bu şekilde burada bitti. Toplam, on tane oldu. Şimdi Üçüncü Kelime’nin îzâhına geçiyoruz. O da beş hakîkati ihtivâ eder. Şöyle ki:

وَ بِكَلِمَاتِ مَخْلُوقِيَّتِهَا الْجَامِعَةِ وَ عُبُودِيَّتِهَا الْمُتَنَوِّعَةِ وَ اِحْتِيَاجَاتِهَا الْكَث۪يرَةِ وَ فَقْرِهَا وَ عَجْزِهَا وَ نَقْصِهَا الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ وَ اِسْتِعْدَادَاتِهَا الْغَيْرِ الْمَحْصُورَةِ

Birincisi: وَ بِكَلِمَاتِ مَخْلُوقِيَّتِهَا الْجَامِعَةِ İnsanın câmi’ mahlûkiyyetidir ki; en mühimmi budur. İnsanın bu câmi’iyyeti, üç noktada temerküz eder:

Birinci Nokta: İnsan, şu kâinatın bir Hülasası ve bir fihristesidir. Âlemde ne varsa, küçücük bir nümûnesi insanda vardır.

İkinci Nokta: İnsan, bin bir ism-i İlâhî’nin en mükemmel âyînesidir. Bin bir ism-i İlâhî’yi en mükemmel bir surette gösteren âyîne, insandır.

Üçüncü Nokta: Âlem-i imkân denilen kâinatı ve âlem-i vücûb denilen esmâ ve sıfât-ı İlâhiye’yi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi, insanın enâniyetine takılmıştır.

İkincisi: وَ عُبُودِيَّتِهَا الْمُتَنَوِّعَةِ İnsanın mütenevvi’ ubûdiyyetidir ki; insan, hem aklıyla, hem fikriyle, hem malıyla, hem bedeniyle ibâdet eder. Hem onun ibâdeti, bütün meleklerin ibâdetini tazammun eder. Hem o, bütün mevcûdâtın ibâdetini, kendi ibâdeti içine alarak dergâh-ı İlâhî’ye takdîm

 

Seite 446

ŞERH

Dördüncüsü: وَ فِهْرِسْتِيَّتِهَا İnsan, şu âlemin fihristesidir. Âlemde ne varsa, nümûne olarak onun mâhiyetinde vardır.

Beşincisi: وَ اَنَانِيَّتِهَا İnsanın mâhiyet ve hakîkatinde enâniyet vardır. Bu maddenin izahını, “Ene Risâlesi ve Şerhi” adlı esere havâle ediyoruz. Oraya mürâcaat edilsin.

On beş vechin beşi de bu şekilde burada bitti. Toplam, on tane oldu. Şimdi Üçüncü Kelime’nin îzâhına geçiyoruz. O da beş hakîkati ihtivâ eder. Şöyle ki:

وَ بِكَلِمَاتِ مَخْلُوقِيَّتِهَا الْجَامِعَةِ وَ عُبُودِيَّتِهَا الْمُتَنَوِّعَةِ وَ اِحْتِيَاجَاتِهَا الْكَث۪يرَةِ وَ فَقْرِهَا وَ عَجْزِهَا وَ نَقْصِهَا الْغَيْرِ الْمَحْدُودَةِ وَ اِسْتِعْدَادَاتِهَا الْغَيْرِ الْمَحْصُورَةِ

Birincisi: وَ بِكَلِمَاتِ مَخْلُوقِيَّتِهَا الْجَامِعَةِ İnsanın câmi’ mahlûkiyyetidir ki; en mühimmi budur. İnsanın bu câmi’iyyeti, üç noktada temerküz eder:

Birinci Nokta: İnsan, şu kâinatın bir Hülasası ve bir fihristesidir. Âlemde ne varsa, küçücük bir nümûnesi insanda vardır.

İkinci Nokta: İnsan, bin bir ism-i İlâhî’nin en mükemmel âyînesidir. Bin bir ism-i İlâhî’yi en mükemmel bir surette gösteren âyîne, insandır.

Üçüncü Nokta: Âlem-i imkân denilen kâinatı ve âlem-i vücûb denilen esmâ ve sıfât-ı İlâhiye’yi anlayacak, tartacak anahtarlar külçesi, insanın enâniyetine takılmıştır.

İkincisi: وَ عُبُودِيَّتِهَا الْمُتَنَوِّعَةِ İnsanın mütenevvi’ ubûdiyyetidir ki; insan, hem aklıyla, hem fikriyle, hem malıyla, hem bedeniyle ibâdet eder. Hem onun ibâdeti, bütün meleklerin ibâdetini tazammun eder. Hem o, bütün mevcûdâtın ibâdetini, kendi ibâdeti içine alarak dergâh-ı İlâhî’ye takdîm

 

Seite 447

ŞERH

etme kâbiliyyetine mâliktir. Bu yüksek ve ince hakîkat, “Dokuzuncu Söz ve Şerhi” adlı eserde, tafsîlâtıyla îzâh edilmiştir. Bu esere müracaat edilebilir.

Üçüncüsü: وَ اِحْتِيَاجَاتِهَا الْكَث۪يرَةِ İnsanın ihtiyâcât-ı kesîresidir. İhtiyaç dairesi, hayal dairesi kadar geniştir. Her ne ki elde yok, ihtiyâcta vardır. Elde olmayan ise, hadsizdir. O halde onun dâire-i ihtiyâcâtının genişliğini, kıyâs edebilirsiniz. Hem bu ihtiyâc, bu dünyaya sığmıyor. Dâr-ı bekâyı istiyor; Cennet istiyor. Sözler adlı eserde, insanın dâire-i ihtiyâcâtı şöyle îzâh edilmiştir:

“İnsan, kâinatın ekser enva'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı, âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet'i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal'i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksân dokuz ahbâbını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına ilticaya muhtaçtır.

İşte şu vaziyette bir insana hakikî Mabud olacak; yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelal, bir Rahîm-i Zülcemal, bir Hakîm-i Zülkemal olabilir. Çünki nihayetsiz hacat-ı insaniyeyi îfa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, mabudiyete lâyık yalnız odur.”1

Mektûbât adlı eserde ise, şöyle buyruluyor:

“Hem bak, bütün mevcudata, hususan zîhayat olanlara.. herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi' ihtiyacatı var ve vücûd ve bekâsına lâzım pek kesretli, muhtelif matlubları var; en küçüğüne elleri ulaşmaz, kudretleri yetişmez.”2

 


[1]  Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 1. Nükte, s. 319.

[2]  Mektûbât, 29. Mektûb, 1. Kısım, s. 395.

Seite 448

ŞERH

etme kâbiliyyetine mâliktir. Bu yüksek ve ince hakîkat, “Dokuzuncu Söz ve Şerhi” adlı eserde, tafsîlâtıyla îzâh edilmiştir. Bu esere müracaat edilebilir.

Üçüncüsü: وَ اِحْتِيَاجَاتِهَا الْكَث۪يرَةِ İnsanın ihtiyâcât-ı kesîresidir. İhtiyaç dairesi, hayal dairesi kadar geniştir. Her ne ki elde yok, ihtiyâcta vardır. Elde olmayan ise, hadsizdir. O halde onun dâire-i ihtiyâcâtının genişliğini, kıyâs edebilirsiniz. Hem bu ihtiyâc, bu dünyaya sığmıyor. Dâr-ı bekâyı istiyor; Cennet istiyor. Sözler adlı eserde, insanın dâire-i ihtiyâcâtı şöyle îzâh edilmiştir:

“İnsan, kâinatın ekser enva'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı, âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet'i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal'i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksân dokuz ahbâbını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına ilticaya muhtaçtır.

İşte şu vaziyette bir insana hakikî Mabud olacak; yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelal, bir Rahîm-i Zülcemal, bir Hakîm-i Zülkemal olabilir. Çünki nihayetsiz hacat-ı insaniyeyi îfa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise, mabudiyete lâyık yalnız odur.”1

Mektûbât adlı eserde ise, şöyle buyruluyor:

“Hem bak, bütün mevcudata, hususan zîhayat olanlara.. herbirinin gayet kesretli ve gayet mütenevvi' ihtiyacatı var ve vücûd ve bekâsına lâzım pek kesretli, muhtelif matlubları var; en küçüğüne elleri ulaşmaz, kudretleri yetişmez.”2

 


[1]  Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 1. Nükte, s. 319.

[2]  Mektûbât, 29. Mektûb, 1. Kısım, s. 395.

Seite 449

ŞERH

ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i Samedaniye ve bir acube-i hilkat ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden.. böyle yirmi küllî hakîkatlar ile Cenab-ı Hakk'ın Hak ismine bağlanan ve en küçük zîhayatın en cüz'î ihtiyacını gören ve niyazını işiten ve fiilen cevab veren Hafîz-i Zülcelal'in Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri kaydedilen ve kâinatı alâkadar edecek ef'alleri o ismin kâtibîn-i kiramlarıyla yazılan ve her şeyden ziyade o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve her halde ve hiçbir şübhe getirmez ki; bu yirmi hakikatın hükmüyle, insanlar için bir haşr ü neşr olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfatını ve kusuratının mücazatını çekecek. Ve Hafîz ismiyle cüz'î-küllî kayd altına alınan her amelinden muhasebe ve sorguya çekilecek. Ve dâr-ı bekada saadet-i ebediye ziyafetgâhının ve şekavet-i daime hapishanesinin kapıları açılacak. Ve bu âlemde çok taifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazan karıştıran bir zabit, toprağa girip her amelinden sual olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.

Yoksa sineğin sesini işitip hakk-ı hayatını vermekle fiilen cevab verdiği halde, gök gürültüsü kuvvetinde bekaya ait hadsiz hukuk-u insaniyenin, mezkûr yirmi hakikatlar lisanlarıyla edilen ve arşı ve ferşi çınlatan dualarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zayi' etmek ve sinek kanadının intizamı şehadetiyle sinek kanadı kadar israf etmeyen bir hikmet, bütün o hakikatların bağlandıkları insanî istidadatı ve ebede uzanan emelleri ve arzuları ve o istidad ve arzuları besleyen kâinatın pek çok rabıtalarını ve hakikatlarını bütün bütün israf etmek öyle bir haksızlıktır ve imkân haricinde ve zalimane bir çirkinliktir ki; Hak ve Hafîz ve Hakîm ve Cemil ve Rahîm isimlerine şehadet eden bütün mevcudat onu reddeder. Yüz derece muhal ve bin vecihle mümteni'dir derler. İşte biz Hâlıkımızdan haşre dair sorduğumuz suale, Hak, Hafîz, Hakîm, Cemil, Rahîm isimleri cevab verip derler: "Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize şehadet eden mevcudatın tahakkuku misillü, haşir haktır ve muhakkaktır."”1

İşte “hakîkat-ı insaniye”yi ifade eden bu Arabî fıkranın îzâhı, burada “on beş sıfât” olarak hitâm buldu.

 


[1]  Şualar, 11. Şua, 7. Mes’ele, s. 218-219.

Seite 450

ŞERH

ve sevilen çok hârika bir mu'cize-i kudret-i Samedaniye ve bir acube-i hilkat ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden.. böyle yirmi küllî hakîkatlar ile Cenab-ı Hakk'ın Hak ismine bağlanan ve en küçük zîhayatın en cüz'î ihtiyacını gören ve niyazını işiten ve fiilen cevab veren Hafîz-i Zülcelal'in Hafîz ismiyle mütemadiyen amelleri kaydedilen ve kâinatı alâkadar edecek ef'alleri o ismin kâtibîn-i kiramlarıyla yazılan ve her şeyden ziyade o ismin nazar-ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve her halde ve hiçbir şübhe getirmez ki; bu yirmi hakikatın hükmüyle, insanlar için bir haşr ü neşr olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfatını ve kusuratının mücazatını çekecek. Ve Hafîz ismiyle cüz'î-küllî kayd altına alınan her amelinden muhasebe ve sorguya çekilecek. Ve dâr-ı bekada saadet-i ebediye ziyafetgâhının ve şekavet-i daime hapishanesinin kapıları açılacak. Ve bu âlemde çok taifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazan karıştıran bir zabit, toprağa girip her amelinden sual olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.

Yoksa sineğin sesini işitip hakk-ı hayatını vermekle fiilen cevab verdiği halde, gök gürültüsü kuvvetinde bekaya ait hadsiz hukuk-u insaniyenin, mezkûr yirmi hakikatlar lisanlarıyla edilen ve arşı ve ferşi çınlatan dualarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zayi' etmek ve sinek kanadının intizamı şehadetiyle sinek kanadı kadar israf etmeyen bir hikmet, bütün o hakikatların bağlandıkları insanî istidadatı ve ebede uzanan emelleri ve arzuları ve o istidad ve arzuları besleyen kâinatın pek çok rabıtalarını ve hakikatlarını bütün bütün israf etmek öyle bir haksızlıktır ve imkân haricinde ve zalimane bir çirkinliktir ki; Hak ve Hafîz ve Hakîm ve Cemil ve Rahîm isimlerine şehadet eden bütün mevcudat onu reddeder. Yüz derece muhal ve bin vecihle mümteni'dir derler. İşte biz Hâlıkımızdan haşre dair sorduğumuz suale, Hak, Hafîz, Hakîm, Cemil, Rahîm isimleri cevab verip derler: "Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize şehadet eden mevcudatın tahakkuku misillü, haşir haktır ve muhakkaktır."”1

İşte “hakîkat-ı insaniye”yi ifade eden bu Arabî fıkranın îzâhı, burada “on beş sıfât” olarak hitâm buldu.

 


[1]  Şualar, 11. Şua, 7. Mes’ele, s. 218-219.

Seite 451

METİN

Ve şu hakîkat-ı ulvîyeye bir temsîl dûrbîniyle rasad edeceğiz. Şöyle ki:

ŞERH

İhtâr: Bu imanî ve Kur’ânî hakîkatleri, çok dikkatli ve yavaş okuyalım. Çünkü mes’ele, gayet ehemmiyetlidir. Mezkûr hakîkat-ı insaniyeye işâret eden bu “on beş vasf”ı, hepinizin ezberlemenizi isterim.

Netîce-i kelâm: İnsan nedir? Diye sorulan bir suale cevaben deriz ki: İnsan, üç kelimeden ibârettir. Diğerleri, o üç kelimenin açıklamasıdır:

Birinci kelime: İnsan, bütün âlemin Hülasasıdır.

İkinci kelime: İnsan, bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesidir.

Üçüncü kelime: İnsan, bu iki âlemi açacak anahtarların külçesidir.

Yâ Rabbi! Meded, meded! İnsan, ufak bir suda boğulur; ufak bir güzellikte boğulur; cüz’î bir menfaatte boğulur; bir yemekte boğulur. Şâyet bir kul, “Âferin, bu işi güzel yaptın.” dese; sanki bütün dünya ona verilmiş gibi mesrûr olur. Bir “âferin” için neler yapmaz ki…! İşte beşer, böyle zaîftir. Bununla beraber başını kaldırıp fikrini inkişâf ettirdiği zaman, dünyaya da sığmaz. Ne acîb bir varlıktır!

Hem imanca, ne kadar güçlü olursa olsun, -peygamberler müstesnâ- beşer zaîftir. Bazen ufak bir âferin, insanı küfre kadar götürür. Kezâ ne kadar velî olursa olsun; bir yemek verdiğin zaman, sevinir. Bu, fıtrattır.

Hem küllîleşen ve inkişâf eden bir veliyy-i kâmile, bu dünyada, Cennet-i A’lâ’daki bütün nimetler dahî verilse; o, yine tatmîn olmaz. Madem insan, bu dünyada tatmîn olmaz. Öyle ise, bu işin çâresine bakmak lâzım ve elzemdir. Yegâne çâre ise; aklımızı, Kur’ân ve Sünnet’in ta’rîf ettiği ve gösterdiği şekilde müstakîm hâle getirmek; kezâ kalbimizi, bu iki kudsî menba’ ile işbâ’ etmek, doyurmak suretiyle selîm hâle getirmektir. Yani, akl-ı müstakîm ve kalb-ı selîm ile O Ma’bûd-u Hakîkî’ye ibâdet ederek O’nu râzı etmektir. Yâ Rabbi! Cümlemize hakkıyla tevbe ve istiğfâr etmeyi nasîb eyle. Âmîn.

(Ve şu hakîkat-ı ulvîyeye bir temsîl dûrbîniyle rasad edeceğiz. Şöyle ki:

 

Seite 452

METİN

Ve şu hakîkat-ı ulvîyeye bir temsîl dûrbîniyle rasad edeceğiz. Şöyle ki:

ŞERH

İhtâr: Bu imanî ve Kur’ânî hakîkatleri, çok dikkatli ve yavaş okuyalım. Çünkü mes’ele, gayet ehemmiyetlidir. Mezkûr hakîkat-ı insaniyeye işâret eden bu “on beş vasf”ı, hepinizin ezberlemenizi isterim.

Netîce-i kelâm: İnsan nedir? Diye sorulan bir suale cevaben deriz ki: İnsan, üç kelimeden ibârettir. Diğerleri, o üç kelimenin açıklamasıdır:

Birinci kelime: İnsan, bütün âlemin Hülasasıdır.

İkinci kelime: İnsan, bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesidir.

Üçüncü kelime: İnsan, bu iki âlemi açacak anahtarların külçesidir.

Yâ Rabbi! Meded, meded! İnsan, ufak bir suda boğulur; ufak bir güzellikte boğulur; cüz’î bir menfaatte boğulur; bir yemekte boğulur. Şâyet bir kul, “Âferin, bu işi güzel yaptın.” dese; sanki bütün dünya ona verilmiş gibi mesrûr olur. Bir “âferin” için neler yapmaz ki…! İşte beşer, böyle zaîftir. Bununla beraber başını kaldırıp fikrini inkişâf ettirdiği zaman, dünyaya da sığmaz. Ne acîb bir varlıktır!

Hem imanca, ne kadar güçlü olursa olsun, -peygamberler müstesnâ- beşer zaîftir. Bazen ufak bir âferin, insanı küfre kadar götürür. Kezâ ne kadar velî olursa olsun; bir yemek verdiğin zaman, sevinir. Bu, fıtrattır.

Hem küllîleşen ve inkişâf eden bir veliyy-i kâmile, bu dünyada, Cennet-i A’lâ’daki bütün nimetler dahî verilse; o, yine tatmîn olmaz. Madem insan, bu dünyada tatmîn olmaz. Öyle ise, bu işin çâresine bakmak lâzım ve elzemdir. Yegâne çâre ise; aklımızı, Kur’ân ve Sünnet’in ta’rîf ettiği ve gösterdiği şekilde müstakîm hâle getirmek; kezâ kalbimizi, bu iki kudsî menba’ ile işbâ’ etmek, doyurmak suretiyle selîm hâle getirmektir. Yani, akl-ı müstakîm ve kalb-ı selîm ile O Ma’bûd-u Hakîkî’ye ibâdet ederek O’nu râzı etmektir. Yâ Rabbi! Cümlemize hakkıyla tevbe ve istiğfâr etmeyi nasîb eyle. Âmîn.

(Ve şu hakîkat-ı ulvîyeye bir temsîl dûrbîniyle rasad edeceğiz. Şöyle ki:

 

Seite 453

METİN

Bilakis mahlûkat, onun hânesini tezyîn eder. Hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar. Acabâ bu daracık dünyada, insan insanîyet i’tibâriyle, hattâ bir kuş dahî böyle bir dâire-i azîmede bir nev’i tasarruf da’vâ etse, cesîm bir nimete mazhar olsa; geniş ve ebedî bir dâr-ı saâdette, ona beş yüz senelik bir mesâfede bir mülk ihsân etmek, nasıl istib'ad edilebilir?

ŞERH

bâ-husûs nev’-i beşere bir beşik gibi yaratmıştır. Bu Küre, O’nun izni ile beşik gibi sallanır, hareket eder; zîhayâtın hayâtına lâzım ve elzem olan mevâdd-ı hayâtiyeyi yetiştirir. Bir insan, “Küre-i Arz, benim beşiğimdir; yıldızlar, elektrik ihtiyâcımı karşılar; Güneş, bana ışık veren büyük bir lambadır.” dese; başkalarının iştirâki, ona zarar verir mi? Elbette vermez. Şimdi ben, burada oturmuşum. Benim buradaki tasarrufum ve mülkiyyetim, senin buradaki istifadene engel olur mu? Olmaz. Aynen benim gibi, buranın toprağından, havâsından, Güneş’inden istifade edersin. Zâhirî mülkiyyetim, sana engel olamaz. Hattâ bu sırdan dolayı “Bütün dünya benimdir.” diyebilirsin. Demek herkesin, bu dünyada, dünya kadar bir dünyası ve serveti ve dâire-i vüs’ati ve tasarrufu vardır. Hiç biri, diğerine engel olmaz. Değil engel olmak, (Bilakis mahlûkat, onun hânesini tezyîn eder. Hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar. Acabâ bu daracık dünyada, insan insanîyet i’tibâriyle, hattâ bir kuş dahî böyle bir dâire-i azîmede bir nev’i tasarruf da’vâ etse, cesîm bir nimete mazhar olsa; geniş ve ebedî bir dâr-ı saâdette, ona beş yüz senelik bir mesâfede bir mülk ihsân etmek, nasıl istib'ad edilebilir?) Müellif (ra), bu hakîkatın gâyet ma’kûl ve imkân ve ihtimâl dâiresinde, hattâ ihtiyâc olduğunu; mezkûr misâl ile bu mes’eleyi aklımıza takrîb etti.

Aynen bu misâl gibi; insaniyet mertebesine nisbeten gâyet basit bir hayât mertebesine mâlik bir kuş, bütün dünyadan istifade edebildiği ve başkasının iştirâki, onun bu dâire-i tasarruf ve mâlikiyetine müdâhale etmediği ve o kuşa bakan cihetiyle bu geniş dünya dahî dar geldiği halde; neden en yüksek hayât mertebesine sâhib bir insanın, bütün havâss ve hissiyât ve bütün letâif ve kuvâları inkişâf ettiği halde; o geniş âlem-i uhrevîde ve Cennet’te, beş yüz senelik bir mesâfede bulunan bir mülkün ona ihsân edilmesi, akıldan uzak ve akıl dışı telakkî edilsin! Demek bu mes’ele, insaniyet hayât

 

Seite 454

METİN

Bilakis mahlûkat, onun hânesini tezyîn eder. Hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar. Acabâ bu daracık dünyada, insan insanîyet i’tibâriyle, hattâ bir kuş dahî böyle bir dâire-i azîmede bir nev’i tasarruf da’vâ etse, cesîm bir nimete mazhar olsa; geniş ve ebedî bir dâr-ı saâdette, ona beş yüz senelik bir mesâfede bir mülk ihsân etmek, nasıl istib'ad edilebilir?

ŞERH

bâ-husûs nev’-i beşere bir beşik gibi yaratmıştır. Bu Küre, O’nun izni ile beşik gibi sallanır, hareket eder; zîhayâtın hayâtına lâzım ve elzem olan mevâdd-ı hayâtiyeyi yetiştirir. Bir insan, “Küre-i Arz, benim beşiğimdir; yıldızlar, elektrik ihtiyâcımı karşılar; Güneş, bana ışık veren büyük bir lambadır.” dese; başkalarının iştirâki, ona zarar verir mi? Elbette vermez. Şimdi ben, burada oturmuşum. Benim buradaki tasarrufum ve mülkiyyetim, senin buradaki istifadene engel olur mu? Olmaz. Aynen benim gibi, buranın toprağından, havâsından, Güneş’inden istifade edersin. Zâhirî mülkiyyetim, sana engel olamaz. Hattâ bu sırdan dolayı “Bütün dünya benimdir.” diyebilirsin. Demek herkesin, bu dünyada, dünya kadar bir dünyası ve serveti ve dâire-i vüs’ati ve tasarrufu vardır. Hiç biri, diğerine engel olmaz. Değil engel olmak, (Bilakis mahlûkat, onun hânesini tezyîn eder. Hânenin müzeyyenâtı hükmünde kalırlar. Acabâ bu daracık dünyada, insan insanîyet i’tibâriyle, hattâ bir kuş dahî böyle bir dâire-i azîmede bir nev’i tasarruf da’vâ etse, cesîm bir nimete mazhar olsa; geniş ve ebedî bir dâr-ı saâdette, ona beş yüz senelik bir mesâfede bir mülk ihsân etmek, nasıl istib'ad edilebilir?) Müellif (ra), bu hakîkatın gâyet ma’kûl ve imkân ve ihtimâl dâiresinde, hattâ ihtiyâc olduğunu; mezkûr misâl ile bu mes’eleyi aklımıza takrîb etti.

Aynen bu misâl gibi; insaniyet mertebesine nisbeten gâyet basit bir hayât mertebesine mâlik bir kuş, bütün dünyadan istifade edebildiği ve başkasının iştirâki, onun bu dâire-i tasarruf ve mâlikiyetine müdâhale etmediği ve o kuşa bakan cihetiyle bu geniş dünya dahî dar geldiği halde; neden en yüksek hayât mertebesine sâhib bir insanın, bütün havâss ve hissiyât ve bütün letâif ve kuvâları inkişâf ettiği halde; o geniş âlem-i uhrevîde ve Cennet’te, beş yüz senelik bir mesâfede bulunan bir mülkün ona ihsân edilmesi, akıldan uzak ve akıl dışı telakkî edilsin! Demek bu mes’ele, insaniyet hayât

 

Seite 455

METİN

Hem nasılki şu kesâfetli, karanlıklı, dar dünyada Güneş’in, pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi,

ŞERH

verilmesi ve ehl-i Cennet’ten herkes kendi hissesinden kemâl-i rızâ ile memnûn olması işâretiyle gösteriliyor ki; âhirette medâr-ı rekâbet bir şey yoktur ve rekâbet de olamaz.”1

Netîce-i kelâm: Ellah, insanı, böyle nâ-mütenâhî bir kâbiliyyet ve fıtrat üzere yaratmış; o ebedî saâdet diyârında, onun bütün arzu ve isteklerini vereceğini, enbiyâ (as)’ın, bâ-husûs Resûl-i Ekrem (asm)’ın lisâniyle haber vermiştir. Elbette bu va’d-i İlâhî, tahakkuk edecektir. Âmennâ!

(Hem nasılki şu kesâfetli,) kâinat, nûrânî değil, kesîftir. (karanlıklı, dar dünyada Güneş’in, pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi,) Güneş, sabâh doğduğu zaman, ne kadar şeffâf bir şey varsa; şeffâfiyyet ve mukâbele sırrıyla -dünyanın kesâfetine rağmen- hepsinde aynı anda bulunur. Çünkü Güneş, nûrânî ve şeffâf bir varlıktır. “Dünya kesîftir; Güneş şeffâftır.” mes’elesi, bu dünya hayâtına ve şartlarına göredir. Taşıyla, toprağıyla, ağacıyla hayâtdar olan dâr-ı âhiret ve Cennet’e nisbetle bütün dünya ve Güneş de dâhil içindeki şeffâf mevcûdât bile kesîftir. Demek dünyada ne varsa hepsi, Cennet’e göre şuâ’ı kesîftir.

Şu anda bütün dünyayı izn-i İlâhî ile aydınlatan ve hararet veren Güneş’in nûru, Cennet’ten; harâreti, Cehennem’den geliyor. Artık sen, Cennet ve Cehennem’in azâmetini ve nûrâniyyet cihetiyle Cennet’i, harâret cihetiyle de Cehennem’i kıyâs et! Şu âlemin Hâlık-ı Hakîm’i, öyle bir sistem kurmuş ki;

 


[1]  Lem’alar, 20. Lem’a, s. 156.

Seite 456

METİN

Hem nasılki şu kesâfetli, karanlıklı, dar dünyada Güneş’in, pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi,

ŞERH

verilmesi ve ehl-i Cennet’ten herkes kendi hissesinden kemâl-i rızâ ile memnûn olması işâretiyle gösteriliyor ki; âhirette medâr-ı rekâbet bir şey yoktur ve rekâbet de olamaz.”1

Netîce-i kelâm: Ellah, insanı, böyle nâ-mütenâhî bir kâbiliyyet ve fıtrat üzere yaratmış; o ebedî saâdet diyârında, onun bütün arzu ve isteklerini vereceğini, enbiyâ (as)’ın, bâ-husûs Resûl-i Ekrem (asm)’ın lisâniyle haber vermiştir. Elbette bu va’d-i İlâhî, tahakkuk edecektir. Âmennâ!

(Hem nasılki şu kesâfetli,) kâinat, nûrânî değil, kesîftir. (karanlıklı, dar dünyada Güneş’in, pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi,) Güneş, sabâh doğduğu zaman, ne kadar şeffâf bir şey varsa; şeffâfiyyet ve mukâbele sırrıyla -dünyanın kesâfetine rağmen- hepsinde aynı anda bulunur. Çünkü Güneş, nûrânî ve şeffâf bir varlıktır. “Dünya kesîftir; Güneş şeffâftır.” mes’elesi, bu dünya hayâtına ve şartlarına göredir. Taşıyla, toprağıyla, ağacıyla hayâtdar olan dâr-ı âhiret ve Cennet’e nisbetle bütün dünya ve Güneş de dâhil içindeki şeffâf mevcûdât bile kesîftir. Demek dünyada ne varsa hepsi, Cennet’e göre şuâ’ı kesîftir.

Şu anda bütün dünyayı izn-i İlâhî ile aydınlatan ve hararet veren Güneş’in nûru, Cennet’ten; harâreti, Cehennem’den geliyor. Artık sen, Cennet ve Cehennem’in azâmetini ve nûrâniyyet cihetiyle Cennet’i, harâret cihetiyle de Cehennem’i kıyâs et! Şu âlemin Hâlık-ı Hakîm’i, öyle bir sistem kurmuş ki;

 


[1]  Lem’alar, 20. Lem’a, s. 156.

Seite 457

METİN

Muhbir-i Sadık'ın (asm) haber verdiği gibi, hak ve hakîkattır. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terâzisiyle o muazzam hakîkatlar tartılmaz.

ŞERH

Muhbir-i Sadık'ın (asm) haber verdiği gibi, hak ve hakîkattır. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terâzisiyle o muazzam hakîkatlar tartılmaz.)

Müellif (ra), bu cümlesinde; Cennet’i, “nûrânî, kayıdsız, geniş ve ebedî” şeklinde dört vasıfla; ehl-i Cennet’i de “cisimleri rûh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayâl sür’atinde” şeklinde üç vasıfla tavsîf etti.

Evet, Cennet, bâkî ve geniş bir memleket ve bütün ehl-i Cennet de nûrânî olduğu için, orada ehl-i Cennet, zaman ve mekân kaydından kurtuluyor. Hem onların cisimleri, rûh gibi kuvvetli ve hafîf ve hayâl gibi sür’atlidir. İşte bu iki noktadan dolayı ehl-i Cennet, bir anda yüz bin yerde bulunup, yüz bin hûrî ile sohbet ederek yüz bin tarzda zevk ve lezzet alabilir. Zîrâ nûrânî varlıkların özelliği ve iktizâsı budur. Öyle ise, bu durum ve vaziyet, hem nihâyetsiz rahmet-i İlâhiye’ye muvâfıktır; hem de o ebedî Cennet’e lâyıktır. Demek Muhbir-i Sâdık (asm)’ın, bu husûsta verdiği haber, hak ve hakîkattır.

Evet, senin hayâlin, burada ne kadar hareket ederse; senin cesedin, Cennet’te o hızla hareket eder. Belki rûh ve akıl gibi sür’atli hareket eder. O zaman bu evsâfa hâiz bir insan için, Cennet’ten istifade nasıl olur? Elbette böyle bir insan, hem yerinde ve merkezinde oturur; hem de o anda yüz bin yerde, yüz bin hûrî ile beraber bulunur. Zîrâ orada merkezî bir sistem vardır ve ancak bu şekilde o nihâyetsiz ve inkişâf etmiş kâbiliyyetlerinden doğan arzu ve istekleri tatmîn olur; kemâlini bulur.

Cennet ile alâkalı mesâilde, iltibâs edilecek ve akla sığmayacak mes’ele budur. Bu mes’ele, tam anlaşılsa, diğer bütün mesâil de rahat bir şekilde anlaşılır.

O bâkî ve dâimî ve ebedî saâdet diyârında, bir ehl-i Cennet, kendi yerinde, makâmında sabit olduğu halde; onun timsâli, binlerce yere girer ve çıkar ve temâs eder ve o nimetlerle meşgûl olur; hem o timsâl, her yerde onun

 

Seite 458

METİN

Muhbir-i Sadık'ın (asm) haber verdiği gibi, hak ve hakîkattır. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terâzisiyle o muazzam hakîkatlar tartılmaz.

ŞERH

Muhbir-i Sadık'ın (asm) haber verdiği gibi, hak ve hakîkattır. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terâzisiyle o muazzam hakîkatlar tartılmaz.)

Müellif (ra), bu cümlesinde; Cennet’i, “nûrânî, kayıdsız, geniş ve ebedî” şeklinde dört vasıfla; ehl-i Cennet’i de “cisimleri rûh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayâl sür’atinde” şeklinde üç vasıfla tavsîf etti.

Evet, Cennet, bâkî ve geniş bir memleket ve bütün ehl-i Cennet de nûrânî olduğu için, orada ehl-i Cennet, zaman ve mekân kaydından kurtuluyor. Hem onların cisimleri, rûh gibi kuvvetli ve hafîf ve hayâl gibi sür’atlidir. İşte bu iki noktadan dolayı ehl-i Cennet, bir anda yüz bin yerde bulunup, yüz bin hûrî ile sohbet ederek yüz bin tarzda zevk ve lezzet alabilir. Zîrâ nûrânî varlıkların özelliği ve iktizâsı budur. Öyle ise, bu durum ve vaziyet, hem nihâyetsiz rahmet-i İlâhiye’ye muvâfıktır; hem de o ebedî Cennet’e lâyıktır. Demek Muhbir-i Sâdık (asm)’ın, bu husûsta verdiği haber, hak ve hakîkattır.

Evet, senin hayâlin, burada ne kadar hareket ederse; senin cesedin, Cennet’te o hızla hareket eder. Belki rûh ve akıl gibi sür’atli hareket eder. O zaman bu evsâfa hâiz bir insan için, Cennet’ten istifade nasıl olur? Elbette böyle bir insan, hem yerinde ve merkezinde oturur; hem de o anda yüz bin yerde, yüz bin hûrî ile beraber bulunur. Zîrâ orada merkezî bir sistem vardır ve ancak bu şekilde o nihâyetsiz ve inkişâf etmiş kâbiliyyetlerinden doğan arzu ve istekleri tatmîn olur; kemâlini bulur.

Cennet ile alâkalı mesâilde, iltibâs edilecek ve akla sığmayacak mes’ele budur. Bu mes’ele, tam anlaşılsa, diğer bütün mesâil de rahat bir şekilde anlaşılır.

O bâkî ve dâimî ve ebedî saâdet diyârında, bir ehl-i Cennet, kendi yerinde, makâmında sabit olduğu halde; onun timsâli, binlerce yere girer ve çıkar ve temâs eder ve o nimetlerle meşgûl olur; hem o timsâl, her yerde onun

 

Seite 459

ŞERH

nûrânî ve canlının misâli ise, aynısıdır. İşte bundan dolayı huzûr-u İlâhî’de, huzûr-u Nebevî’de, Arş’ta, yıldızlarda ve hâkezâ binlerce yerde aynısı, canlı olarak temessül eder. Hem Resûl-i Ekrem (asm), haşir meydanında bütün etkiyâ-ı ümmetiyle, makâm sâhibleriyle, binlerce evliyâlarla aynı anda görüşür. Hem “Ebdâl” denilen evliyâlar, bir yerdeyken, bin yerde bulunmuşlardır. Bu husûsta tesbît edilen mükerrer vâkıalar mevcûddur. Hem bir insan, rü’yâda bir dakîka içinde bir ömür kadar işler yapar. Hem insan, bu dünyada hayâliyle, aklıyla, kalbiyle bütün dünyayı bir anda gezer.

Peki, bütün bunların vâki’ olduğunu kabûl eder misin? Evet. Madem bunları inkâr edemiyorsun. Öyle ise, “Bazı ehl-i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasr, yüz binler hûrî ihsân ediliyor.” şeklinde rivâyet edilen hadîs-i şerifin ifade ettiği ma'nâyı da inkâr etmemelisin; akıldan uzak görmemelisin.

Demek bir mü’min, Cennet’te hayâl, belki kalb ve rûh sür’atinde cesediyle hareket edecek; bir anda yüz binlerce yerde, yüz binlerce ayrı tarz ve vaziyette olabilir; bir milyon hûrîyle temâsta bulunabilir; bütün o tarz ve vaziyetler, canlıdır; merkezde ve tahtında oturan aslının aynısıdır; hem o mü’min, aynı lezzet ve zevki alıyor; bunlar, biribirine mâni’ ve engel de olmuyor. Meselâ; hem hûrîlerle temâstadır; hem de atın üstünde gezer ve dolaşır. Ehl-i Cennet, aynen Hazret-i Cebrâîl (as)’ın hâlet ve vaziyetine girer; hep nûrânî olur.

O halde “yetmiş veya yetmiş bin hûrî” tabirleri, kinâyedir. Cenâb-ı Hak, ehl-i Cennet’e pek çok hûrî ihsân eder; Cennet’e en son girecek kişiye, en az şu dünyanın on mislini ikrâm eder. Zîrâ Ellah’ın rahmeti, nihâyetsizdir; memleketi pek vâsi’dir. Âmennâ!

Sual: Ehl-i Cennet, bütün lezzet ve zevkleri aynı anda mı hissediyor?

Elcevab: Evet, aynı anda hissediyor. Yani, bunlar, birbirine engel değildir. Meselâ; ben, bir anda hayâlen Muş’tan İstanbul’a gittim. Bu, bir an değil mi? Aynı anda burada oturuyorum. Bir şey değişir mi? Değişmez. Demek bütün lezzet ve zevkleri aynı anda hisseder.

 

Seite 460

ŞERH

nûrânî ve canlının misâli ise, aynısıdır. İşte bundan dolayı huzûr-u İlâhî’de, huzûr-u Nebevî’de, Arş’ta, yıldızlarda ve hâkezâ binlerce yerde aynısı, canlı olarak temessül eder. Hem Resûl-i Ekrem (asm), haşir meydanında bütün etkiyâ-ı ümmetiyle, makâm sâhibleriyle, binlerce evliyâlarla aynı anda görüşür. Hem “Ebdâl” denilen evliyâlar, bir yerdeyken, bin yerde bulunmuşlardır. Bu husûsta tesbît edilen mükerrer vâkıalar mevcûddur. Hem bir insan, rü’yâda bir dakîka içinde bir ömür kadar işler yapar. Hem insan, bu dünyada hayâliyle, aklıyla, kalbiyle bütün dünyayı bir anda gezer.

Peki, bütün bunların vâki’ olduğunu kabûl eder misin? Evet. Madem bunları inkâr edemiyorsun. Öyle ise, “Bazı ehl-i Cennet’e, dünya kadar bir yer veriliyor; yüz binler kasr, yüz binler hûrî ihsân ediliyor.” şeklinde rivâyet edilen hadîs-i şerifin ifade ettiği ma'nâyı da inkâr etmemelisin; akıldan uzak görmemelisin.

Demek bir mü’min, Cennet’te hayâl, belki kalb ve rûh sür’atinde cesediyle hareket edecek; bir anda yüz binlerce yerde, yüz binlerce ayrı tarz ve vaziyette olabilir; bir milyon hûrîyle temâsta bulunabilir; bütün o tarz ve vaziyetler, canlıdır; merkezde ve tahtında oturan aslının aynısıdır; hem o mü’min, aynı lezzet ve zevki alıyor; bunlar, biribirine mâni’ ve engel de olmuyor. Meselâ; hem hûrîlerle temâstadır; hem de atın üstünde gezer ve dolaşır. Ehl-i Cennet, aynen Hazret-i Cebrâîl (as)’ın hâlet ve vaziyetine girer; hep nûrânî olur.

O halde “yetmiş veya yetmiş bin hûrî” tabirleri, kinâyedir. Cenâb-ı Hak, ehl-i Cennet’e pek çok hûrî ihsân eder; Cennet’e en son girecek kişiye, en az şu dünyanın on mislini ikrâm eder. Zîrâ Ellah’ın rahmeti, nihâyetsizdir; memleketi pek vâsi’dir. Âmennâ!

Sual: Ehl-i Cennet, bütün lezzet ve zevkleri aynı anda mı hissediyor?

Elcevab: Evet, aynı anda hissediyor. Yani, bunlar, birbirine engel değildir. Meselâ; ben, bir anda hayâlen Muş’tan İstanbul’a gittim. Bu, bir an değil mi? Aynı anda burada oturuyorum. Bir şey değişir mi? Değişmez. Demek bütün lezzet ve zevkleri aynı anda hisseder.

 

Seite 461

METİN

İdrak-i maali bu küçük akla gerekmez. Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.

ŞERH

Sual: O lezzet ve zevkler, cisimle beraber mi?

Elcevab: Evet, beraberdir. Zîrâ orada cisme verilen sür’at, hayâl, kalb ve rûh derecesinde olur. Hem nûrânînin hayâtı ve aksi, aynısıdır. Her tarz ve ahvâli, hayât sâhibidir ve aynısıdır; Güneş gibi değildir. Bu mes’eleyi tam anlamayan, Cennet’i anlamaz. Bunu anlasak, Cennet’e dâir bu nev’ mesâili anlamış oluruz. O halde şu mes’eleye dâir baştan beri yaptığımız bu îzâhâtı esâs alın, ölçü tutun. İnşâellâh, o zaman aklınızda herhangi bir şübhe ve muğlak bir nokta kalmaz. Zîrâ Müellif (ra)’ın bu son cümleleri, i’tirâza mahal mes’eleleri halletti; müşkilâtı vuzûha kavuşturdu; bütün şübheleri izâle etti.

Sual: Müellif (ra), “etkıyâ-ı ümmet” kaydını burada niye getirdi?

Elcevab: Resûl-i Ekrem (asm), etkıyâ-ı ümmetiyle devamlı görüştüğü için, onu özellikle tasrîh etti.

Sual: Ümmetinin diğer efrâdıyla ne zaman görüşür?

Elcevab: Mahkeme-i Kübrâ’da, şefâat-ı uzmâ anında, Cennet’te görüşür; bu, ayrı bir mes’eledir.

Netîce-i kelâm: Ehl-i Cennet, Cennet’te, hayâl, kalb, rûh, hattâ letâif sür’atinde şu cesediyle gezer ve hadsiz niam-ı İlâhiye’den bütün havâss ve kuvâsıyla, bütün letâif ve hissiyâtıyla istifade eder. Cenâb-ı Erhamürrahimîn, cümlemize hesâbsız Cennet’e gitmeyi nasîb u müyesser eylesin. Âmîn.

(İdrak-i maali) yüksek şeyleri anlamak, (bu küçük akla gerekmez.) Yani, ona lâzım değil, onun harcı değil. Çünkü bu dünya aklı, küçük olduğundan; uhrevî ahvâl ve Cennet gibi mesâil de çok yüksek ve muazzam olduğundan; bu âlet, onları kaldıramaz ve anlayamaz; onlar da o akla yerleşmez.

(Zîrâ bu terâzi) bu akıl terâzisi, (o kadar sıkleti) ağırlığı ve âlî şeyleri (çekmez.) tartmaz. Zîrâ mes’ele, gâyet büyük; terâzi ise, gâyet noksan ve

 

Seite 462

METİN

İdrak-i maali bu küçük akla gerekmez. Zîrâ bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.

ŞERH

Sual: O lezzet ve zevkler, cisimle beraber mi?

Elcevab: Evet, beraberdir. Zîrâ orada cisme verilen sür’at, hayâl, kalb ve rûh derecesinde olur. Hem nûrânînin hayâtı ve aksi, aynısıdır. Her tarz ve ahvâli, hayât sâhibidir ve aynısıdır; Güneş gibi değildir. Bu mes’eleyi tam anlamayan, Cennet’i anlamaz. Bunu anlasak, Cennet’e dâir bu nev’ mesâili anlamış oluruz. O halde şu mes’eleye dâir baştan beri yaptığımız bu îzâhâtı esâs alın, ölçü tutun. İnşâellâh, o zaman aklınızda herhangi bir şübhe ve muğlak bir nokta kalmaz. Zîrâ Müellif (ra)’ın bu son cümleleri, i’tirâza mahal mes’eleleri halletti; müşkilâtı vuzûha kavuşturdu; bütün şübheleri izâle etti.

Sual: Müellif (ra), “etkıyâ-ı ümmet” kaydını burada niye getirdi?

Elcevab: Resûl-i Ekrem (asm), etkıyâ-ı ümmetiyle devamlı görüştüğü için, onu özellikle tasrîh etti.

Sual: Ümmetinin diğer efrâdıyla ne zaman görüşür?

Elcevab: Mahkeme-i Kübrâ’da, şefâat-ı uzmâ anında, Cennet’te görüşür; bu, ayrı bir mes’eledir.

Netîce-i kelâm: Ehl-i Cennet, Cennet’te, hayâl, kalb, rûh, hattâ letâif sür’atinde şu cesediyle gezer ve hadsiz niam-ı İlâhiye’den bütün havâss ve kuvâsıyla, bütün letâif ve hissiyâtıyla istifade eder. Cenâb-ı Erhamürrahimîn, cümlemize hesâbsız Cennet’e gitmeyi nasîb u müyesser eylesin. Âmîn.

(İdrak-i maali) yüksek şeyleri anlamak, (bu küçük akla gerekmez.) Yani, ona lâzım değil, onun harcı değil. Çünkü bu dünya aklı, küçük olduğundan; uhrevî ahvâl ve Cennet gibi mesâil de çok yüksek ve muazzam olduğundan; bu âlet, onları kaldıramaz ve anlayamaz; onlar da o akla yerleşmez.

(Zîrâ bu terâzi) bu akıl terâzisi, (o kadar sıkleti) ağırlığı ve âlî şeyleri (çekmez.) tartmaz. Zîrâ mes’ele, gâyet büyük; terâzi ise, gâyet noksan ve

 

Seite 463

ŞERH

Evet, salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salavat ise, o Rahmeten-lil-Âlemîn'in vusulüne vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten-lil-Âlemîn'e vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahman'a vesile ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten-lil-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu, parlak bir surette isbat eder.

Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi "Bismillahirrahmanirrahîm"dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.”1

Sual: Müellif (ra), bu duâda niyeمَعَ اْلاَبْرَارِ tabirini kullandı?

Elcevab: “Yâ Rabbi! Biz, ebrâr değiliz. Ebrâr ise, Cennet’e giren kullardır. Öyle ise, bizi de onlara ilhak eyle; ebrârla beraber Cennet’e koy.” demek istiyor. Ebrâr; peygamberler, evliyâlar, âlimler ve şehîdlerdir.

İşte böyle her nev cismânî ve rûhânî lezzet ve saadetin bulunduğu ve insanın bütün havas ve hissiyatının, letaif ve kuvalarının, aza ve cihazatının tatmin edildiği bir Cennet’i taleb etmek, o Dâr-ı Saadet’i Cenab-ı Hak'tan niyaz etmek, Cehennem’den O’na sığınmak imanın gereğidir. Konuyla alâkalı olarak Bakara Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“(Ve insanlardan öylesi vardır ki) Cenâb-ı Hakk’a inanıp, O’nun âhirete âit nimetlerine çok fazla ihtiyâcı olduğuna kanâat getirdiğinden (Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından muhâfaza eyle!) diye duâ ve niyâzda bulunurlar.”2

 


[1]  Sözler, 14. Lem’a’nın 2. Makâmı, 6. Sır, s. 15.

[2]  Bakara, 2:201.

Seite 464

ŞERH

Evet, salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salavat ise, o Rahmeten-lil-Âlemîn'in vusulüne vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, o Rahmeten-lil-Âlemîn'e vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahman'a vesile ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten-lil-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet manasıyla salavat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlahiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu, parlak bir surette isbat eder.

Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi "Bismillahirrahmanirrahîm"dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.”1

Sual: Müellif (ra), bu duâda niyeمَعَ اْلاَبْرَارِ tabirini kullandı?

Elcevab: “Yâ Rabbi! Biz, ebrâr değiliz. Ebrâr ise, Cennet’e giren kullardır. Öyle ise, bizi de onlara ilhak eyle; ebrârla beraber Cennet’e koy.” demek istiyor. Ebrâr; peygamberler, evliyâlar, âlimler ve şehîdlerdir.

İşte böyle her nev cismânî ve rûhânî lezzet ve saadetin bulunduğu ve insanın bütün havas ve hissiyatının, letaif ve kuvalarının, aza ve cihazatının tatmin edildiği bir Cennet’i taleb etmek, o Dâr-ı Saadet’i Cenab-ı Hak'tan niyaz etmek, Cehennem’den O’na sığınmak imanın gereğidir. Konuyla alâkalı olarak Bakara Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ رَبَّنَٓا اٰتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْاٰخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“(Ve insanlardan öylesi vardır ki) Cenâb-ı Hakk’a inanıp, O’nun âhirete âit nimetlerine çok fazla ihtiyâcı olduğuna kanâat getirdiğinden (Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi cehennem azâbından muhâfaza eyle!) diye duâ ve niyâzda bulunurlar.”2

 


[1]  Sözler, 14. Lem’a’nın 2. Makâmı, 6. Sır, s. 15.

[2]  Bakara, 2:201.

Seite 465

ŞERH

Müfessirîne göre âyet-i kerîmede geçen “âhiretteki iyilik” ta’bîrinin bir ma’nâsı da Cennet’tir.

Enes bin Mâlik (ra), şöyle demiştir: Resûlullâh (asm), şöyle buyurdular:

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَسْأَلُ اللّٰهَ الْجَنَّةَ ثَلَاثًا إِلَّا قَالَتِ الْجَنَّةُ: اَللّٰهُمَّ أَدْخِلْهُ الْجَنَّةَ وَمَنِ اسْتَجَارَ مِنَ النَّارِ بِاللّٰهِ ثَلَاثًا قَالَتِ النَّارُ اَللّٰهُمَّ أَجِرْهُ مِنَ النَّارِ.

“Cenâb-ı Hak’tan üç def’a Cennet’i isteyen hiç kimse yoktur ki; Cennet, onun için şöyle duâ etmesin: ‘Ey Ellah’ım! Onu, (Cennet’i isteyen kulunu) Cennet’e koy!’

Kezâ Cehennem ateşinden üç def’a Ellah’a sığınan hiçbir kul yoktur ki; o kul için Cehennem, şöyle duâ etmesin: ‘Ey Ellah’ım! Ateşten sığınan o kişiyi, ateşten muhâfaza eyle.’ ”1

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivâyetle, Resûlullâh (asm), şöyle buyurmuştur:

مَا سَأَلَ اللّٰهَ عَبْدٌ اَلْجَنَّةَ ف۪ي يَوْمٍ سَبْعَ مَرَّاتٍ، إِلَّا قَالَتِ الْجَنَّةُ: يَا رَبِّ إِنَّ عَبْدَكَ فُلَانٌ سَأَلَن۪ي فَأَدْخِلْن۪يهِ.

“Günde yedi def’a Ellah’tan Cennet’i isteyen hiçbir kul yoktur ki; Cennet, ona şöyle duâ etmesin: ‘Ya Rabbi! Senin falân kulun beni istiyor. O’nu, benim içime dâhil eyle.’ ”2

Ehl-i îman ve tâat, duâlarında Ellah’tan Cennet’i isteyip Cehennem’den O’na sığındıkları gibi; Cennet ve Cehennem de Ellah’a duâ edip tâliblerini isterler. Konuyla alâkalı bir hadîs-i şerîfi nümûne olarak zikrediyoruz:

أَنَّ عَبْدَ الْمَلِكِ، يَرْفَعُ الْحَد۪يثَ قَالَ: مَا مِنْ يَوْمٍ إِلَّا وَالْجَنَّةُ وَالنَّارُ يَسْأَلَانِ.

 


[1]  Ebû Nuaym, Sıfâtul-Cenneh, 1/95; İbn-i Ebî Şeybe, 10/421; İbn-i Mâce, 4340; Nesâî, 8/279.

[2]  Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 1/97.

Seite 466

ŞERH

Müfessirîne göre âyet-i kerîmede geçen “âhiretteki iyilik” ta’bîrinin bir ma’nâsı da Cennet’tir.

Enes bin Mâlik (ra), şöyle demiştir: Resûlullâh (asm), şöyle buyurdular:

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَسْأَلُ اللّٰهَ الْجَنَّةَ ثَلَاثًا إِلَّا قَالَتِ الْجَنَّةُ: اَللّٰهُمَّ أَدْخِلْهُ الْجَنَّةَ وَمَنِ اسْتَجَارَ مِنَ النَّارِ بِاللّٰهِ ثَلَاثًا قَالَتِ النَّارُ اَللّٰهُمَّ أَجِرْهُ مِنَ النَّارِ.

“Cenâb-ı Hak’tan üç def’a Cennet’i isteyen hiç kimse yoktur ki; Cennet, onun için şöyle duâ etmesin: ‘Ey Ellah’ım! Onu, (Cennet’i isteyen kulunu) Cennet’e koy!’

Kezâ Cehennem ateşinden üç def’a Ellah’a sığınan hiçbir kul yoktur ki; o kul için Cehennem, şöyle duâ etmesin: ‘Ey Ellah’ım! Ateşten sığınan o kişiyi, ateşten muhâfaza eyle.’ ”1

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivâyetle, Resûlullâh (asm), şöyle buyurmuştur:

مَا سَأَلَ اللّٰهَ عَبْدٌ اَلْجَنَّةَ ف۪ي يَوْمٍ سَبْعَ مَرَّاتٍ، إِلَّا قَالَتِ الْجَنَّةُ: يَا رَبِّ إِنَّ عَبْدَكَ فُلَانٌ سَأَلَن۪ي فَأَدْخِلْن۪يهِ.

“Günde yedi def’a Ellah’tan Cennet’i isteyen hiçbir kul yoktur ki; Cennet, ona şöyle duâ etmesin: ‘Ya Rabbi! Senin falân kulun beni istiyor. O’nu, benim içime dâhil eyle.’ ”2

Ehl-i îman ve tâat, duâlarında Ellah’tan Cennet’i isteyip Cehennem’den O’na sığındıkları gibi; Cennet ve Cehennem de Ellah’a duâ edip tâliblerini isterler. Konuyla alâkalı bir hadîs-i şerîfi nümûne olarak zikrediyoruz:

أَنَّ عَبْدَ الْمَلِكِ، يَرْفَعُ الْحَد۪يثَ قَالَ: مَا مِنْ يَوْمٍ إِلَّا وَالْجَنَّةُ وَالنَّارُ يَسْأَلَانِ.

 


[1]  Ebû Nuaym, Sıfâtul-Cenneh, 1/95; İbn-i Ebî Şeybe, 10/421; İbn-i Mâce, 4340; Nesâî, 8/279.

[2]  Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 1/97.

Seite 467

ŞERH

ediyor. Hakîkaten böyle ağır bir konuyu, gâyet vecîz cümlelerle isbât etmek, takdîre ve tahsîne şâyân bir durumdur.

Evvela: Bu zeylin şerh ve izahına geçmeden bir mukaddime zikredeceğiz:

MUKADDİME

Cehennem’le alakalı otuz sekiz mes’eleyi beyân edeceğiz:

BİRİNCİ MES’ELE: Cehennem kelimesinin lügavî ma’nâsı: Cehennem kelimesi, lügatta, “derin kuyu; hayırsız, uğursuz” ma’nasındadır. Bu kelimenin Arabça asıllı bir kelime olduğunu ileri süren İslâm âlimleri olmuşsa da ehl-i lügât bu konuda tereddüd etmişlerdir.

Cehennem kelimesinin ıstılâhî ma’nâsı ve Şer’-i Şerîf’teki ta’rîfi:

جَهَنَّمَ: إسم من أسماء النار يعذب بها الله من استحق العذاب

“Cehennem: Ateş’in isimlerinden bir isimdir. Cenâb-ı Hakk, azâba müstehakk olan kullarını o ateşle ta’zîb eder.”1

“Cehennem: Dibi derin kuyu ve Cennet mukâbili azâb mahalli, âhirette mücrim olan kimseler, ukûbet için “min tarafillâh” oraya ilkâ’ olunurlar.”2

Risâle-i Nûr Külliyyâtı’nın Şuâ’lar adlı eserinde Cehennem şöyle ta’rîf edilmektedir:

“Evet Cehennem ise, hayr-ı mahz olan dâire-i vücûdun Hakîm-i Zülcelâlî’nin hakimane ve âdilâne bir hapishâne vazîfesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcûd ülkesidir. Hapishâne vazîfesini de görmekle berâber, başka pek çok

 


[1]  el-Kutuf Min Lügati’l-Kur’ân, 1326 (es-Sıhah, Dîvânu’l-Edeb, Lisânu’l-Arab, el-Kâmûsu’l-Muhît, el-Vesît, Mu’cemu Müfredati’l-Kur’ân gibi kitâblardan Cehennem maddesine mürâcaat edilebilir. O kitâblarda da bu şekilde ta’rîf edilmiştir.)

[2]  Lügat-i Remzi, 1/405-406; el-Mevsûâtu’l-Kur’ânîyetu’l-Kübrâ, 10/351.

Seite 468

ŞERH

ediyor. Hakîkaten böyle ağır bir konuyu, gâyet vecîz cümlelerle isbât etmek, takdîre ve tahsîne şâyân bir durumdur.

Evvela: Bu zeylin şerh ve izahına geçmeden bir mukaddime zikredeceğiz:

MUKADDİME

Cehennem’le alakalı otuz sekiz mes’eleyi beyân edeceğiz:

BİRİNCİ MES’ELE: Cehennem kelimesinin lügavî ma’nâsı: Cehennem kelimesi, lügatta, “derin kuyu; hayırsız, uğursuz” ma’nasındadır. Bu kelimenin Arabça asıllı bir kelime olduğunu ileri süren İslâm âlimleri olmuşsa da ehl-i lügât bu konuda tereddüd etmişlerdir.

Cehennem kelimesinin ıstılâhî ma’nâsı ve Şer’-i Şerîf’teki ta’rîfi:

جَهَنَّمَ: إسم من أسماء النار يعذب بها الله من استحق العذاب

“Cehennem: Ateş’in isimlerinden bir isimdir. Cenâb-ı Hakk, azâba müstehakk olan kullarını o ateşle ta’zîb eder.”1

“Cehennem: Dibi derin kuyu ve Cennet mukâbili azâb mahalli, âhirette mücrim olan kimseler, ukûbet için “min tarafillâh” oraya ilkâ’ olunurlar.”2

Risâle-i Nûr Külliyyâtı’nın Şuâ’lar adlı eserinde Cehennem şöyle ta’rîf edilmektedir:

“Evet Cehennem ise, hayr-ı mahz olan dâire-i vücûdun Hakîm-i Zülcelâlî’nin hakimane ve âdilâne bir hapishâne vazîfesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcûd ülkesidir. Hapishâne vazîfesini de görmekle berâber, başka pek çok

 


[1]  el-Kutuf Min Lügati’l-Kur’ân, 1326 (es-Sıhah, Dîvânu’l-Edeb, Lisânu’l-Arab, el-Kâmûsu’l-Muhît, el-Vesît, Mu’cemu Müfredati’l-Kur’ân gibi kitâblardan Cehennem maddesine mürâcaat edilebilir. O kitâblarda da bu şekilde ta’rîf edilmiştir.)

[2]  Lügat-i Remzi, 1/405-406; el-Mevsûâtu’l-Kur’ânîyetu’l-Kübrâ, 10/351.

Seite 469

ŞERH

vazîfeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekâya âid hizmetleri var. Ve zebânî gibi pek çok zîhayatın celâldarâne meskenleridir.”1

Kur’ân-ı Kerîm’in yetmiş yedi (77) âyet-i kerîmesinde yer alan Cehennem kelimesi, kâfirlerin, müşriklerin, münâfıkların, zâlimlerin, hakka boyun eğmeyenlerin, asîlerin azab görecekleri mahal olarak tasvîr edilmiştir.

İKİNCİ MES’ELE: Cehennem ikidir:

Biri: Cehennem-i Suğrâ’dır ki, dünya ateşidir. Husûsan Küre-i Arz’ın merkezinde bulunan ve yaklaşık iki yüz bin derece harârete bâliğ olan ateştir.

Diğeri: Cehennem-i Kübrâ’dır ki âhiret ateşidir.

Risâle-i Nûr’da bu hakîkat şöyle îzâh edilmiştir:

“Cehennem ikidir: Biri suğrâ, biri kübrâdır. İleride suğrâ, kübrâya inkılâb edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğrâ; yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i Tabakâtü’l-Arz’ca malûmdur ki; ekseriyâ her otuz üç metre hafriyyâtta, bir derece-i harâret tezâyüd eder. Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u Arz, altı bin küsûr kilometre olduğundan, iki yüz bin derece-i harâreti câmi', yani iki yüz def’a ateş-i dünyevîden şedîd ve rivâyet-i hadîse muvâfık bir ateş bulunuyor.

Şu Cehennem-i Suğrâ, Cehennem-i Kübrâ'ya âid çok vezâifi, dünyada ve Âlem-i Berzah'ta görmüş ve ehadîslerle işâret edilmiştir. Âlem-i Âhiret'te, Küre-i Arz nasıl ki sekenesini medâr-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker; öyle de içindeki Cehennem-i Suğrâ'yı dahî Cehennem-i Kübrâ'ya emr-i İlâhî ile teslîm eder…

Ba’zı rivâyâtın işârâtıyla, âhiretteki Cehennem, bu dünyamızla münâsebetdârdır. Yaz'ın şiddet-i hararetine مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ denilmiştir.”2

 


[1]  Şuâ’lar, 11. Şuâ’, 8. Mes’elenin Bir Hülâsası, s. 230.

[2]  Mektûbât, 1. Mektûb, 3. Suâl, s. 9.

Seite 470

ŞERH

vazîfeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekâya âid hizmetleri var. Ve zebânî gibi pek çok zîhayatın celâldarâne meskenleridir.”1

Kur’ân-ı Kerîm’in yetmiş yedi (77) âyet-i kerîmesinde yer alan Cehennem kelimesi, kâfirlerin, müşriklerin, münâfıkların, zâlimlerin, hakka boyun eğmeyenlerin, asîlerin azab görecekleri mahal olarak tasvîr edilmiştir.

İKİNCİ MES’ELE: Cehennem ikidir:

Biri: Cehennem-i Suğrâ’dır ki, dünya ateşidir. Husûsan Küre-i Arz’ın merkezinde bulunan ve yaklaşık iki yüz bin derece harârete bâliğ olan ateştir.

Diğeri: Cehennem-i Kübrâ’dır ki âhiret ateşidir.

Risâle-i Nûr’da bu hakîkat şöyle îzâh edilmiştir:

“Cehennem ikidir: Biri suğrâ, biri kübrâdır. İleride suğrâ, kübrâya inkılâb edeceği ve çekirdeği hükmünde olduğu gibi ileride ondan bir menzil olur. Cehennem-i Suğrâ; yerin altında, yani merkezindedir. Kürenin altı, merkezidir. İlm-i Tabakâtü’l-Arz’ca malûmdur ki; ekseriyâ her otuz üç metre hafriyyâtta, bir derece-i harâret tezâyüd eder. Demek merkeze kadar nısf-ı kutr-u Arz, altı bin küsûr kilometre olduğundan, iki yüz bin derece-i harâreti câmi', yani iki yüz def’a ateş-i dünyevîden şedîd ve rivâyet-i hadîse muvâfık bir ateş bulunuyor.

Şu Cehennem-i Suğrâ, Cehennem-i Kübrâ'ya âid çok vezâifi, dünyada ve Âlem-i Berzah'ta görmüş ve ehadîslerle işâret edilmiştir. Âlem-i Âhiret'te, Küre-i Arz nasıl ki sekenesini medâr-ı senevîsindeki meydan-ı haşre döker; öyle de içindeki Cehennem-i Suğrâ'yı dahî Cehennem-i Kübrâ'ya emr-i İlâhî ile teslîm eder…

Ba’zı rivâyâtın işârâtıyla, âhiretteki Cehennem, bu dünyamızla münâsebetdârdır. Yaz'ın şiddet-i hararetine مِنْ فَيْحِ جَهَنَّمَ denilmiştir.”2

 


[1]  Şuâ’lar, 11. Şuâ’, 8. Mes’elenin Bir Hülâsası, s. 230.

[2]  Mektûbât, 1. Mektûb, 3. Suâl, s. 9.

Seite 471

ŞERH

“Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”1

İnsân öldükten sonra cesedi dağılır, rûhu ise bâkî kalır. İnsan, hemen Cennet veya Cehennem’e gitmez. Ancak haşir meydanında hesâb verdikten sonra Cennet veya Cehennem’e gider. O halde vefât edenlerin rûhları, haşir sabâhına kadar Berzah, yani Sûr âleminde kalırlar. Ehl-i iman ve tâat, kabirdeki cennet-i misâliyyede mes’ûdane yaşarlar. Kabirlerinden Cennet-i hakîkîye’ye bir pencere açılır, o pencereden hakîkî Cennetlerini seyredip telezzüz ederler. Ehl-i küfür ve isyân ise, cehennem-i misâliyyede muazzeb olurlar. Kabirlerinden Cehennem-i hakîkîye’ye bir pencere açılır, o pencereden hakîkî Cehennemlerini görüp müteellim olurlar.

Evet, saîd olanların kabri, cennet bahçelerinden bir bahçedir. Orada rûhen cennetvâri bir saâdet ve lezzet alırlar. Şakî olanlara gelince; onların kabirleri de cehennem çukurlarından bir çukurdur. Orada rûhen cehennem-nümûn bir hâlet yaşar ve Cehennem azâbının nümûnesini tadarlar.

ÜÇÜNCÜ MES’ELE: İnsânın yaradılış gâyesi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olup Cennet’te ebedî bir surette mes’ûd olmaktır. Kur’ân’ın asıl hedefi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanan insanları Cennet’e götürmektir. Cehennem’e girmek ise, tebeîdir. Cehennem’in yaratılmasındaki asıl gaye, sadece ceza mahalli olması değildir. Belki Cehennem, insanların menfaati için yaratılmıştır. Zira Cehennem, insanlar için bir buhar kazanıdır. Güneş ve Küre-i Arz’ın merkezinde bulunan ateş, hararetini Cehennem’den alıyor. Kâfir, kendisine hizmet için yaratılan o Cehennem’i, kendi hakkında ceza mahalline çeviriyor.

DÖRDÜNCÜ MES’ELE: Cehennem hâlihâzırda mevcûd ve mahlûktur. Bu dava, Kitâb, Sünnet ve tüm ehl-i hak mezheblerin ittifâkıyla sabittir.

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’da Cehennem hakkında kullanılan, اُعِدَّتْ

 


[1]  Tirmizî, Kıyâmet, 26.

Seite 472

ŞERH

“Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.”1

İnsân öldükten sonra cesedi dağılır, rûhu ise bâkî kalır. İnsan, hemen Cennet veya Cehennem’e gitmez. Ancak haşir meydanında hesâb verdikten sonra Cennet veya Cehennem’e gider. O halde vefât edenlerin rûhları, haşir sabâhına kadar Berzah, yani Sûr âleminde kalırlar. Ehl-i iman ve tâat, kabirdeki cennet-i misâliyyede mes’ûdane yaşarlar. Kabirlerinden Cennet-i hakîkîye’ye bir pencere açılır, o pencereden hakîkî Cennetlerini seyredip telezzüz ederler. Ehl-i küfür ve isyân ise, cehennem-i misâliyyede muazzeb olurlar. Kabirlerinden Cehennem-i hakîkîye’ye bir pencere açılır, o pencereden hakîkî Cehennemlerini görüp müteellim olurlar.

Evet, saîd olanların kabri, cennet bahçelerinden bir bahçedir. Orada rûhen cennetvâri bir saâdet ve lezzet alırlar. Şakî olanlara gelince; onların kabirleri de cehennem çukurlarından bir çukurdur. Orada rûhen cehennem-nümûn bir hâlet yaşar ve Cehennem azâbının nümûnesini tadarlar.

ÜÇÜNCÜ MES’ELE: İnsânın yaradılış gâyesi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına nâil olup Cennet’te ebedî bir surette mes’ûd olmaktır. Kur’ân’ın asıl hedefi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanan insanları Cennet’e götürmektir. Cehennem’e girmek ise, tebeîdir. Cehennem’in yaratılmasındaki asıl gaye, sadece ceza mahalli olması değildir. Belki Cehennem, insanların menfaati için yaratılmıştır. Zira Cehennem, insanlar için bir buhar kazanıdır. Güneş ve Küre-i Arz’ın merkezinde bulunan ateş, hararetini Cehennem’den alıyor. Kâfir, kendisine hizmet için yaratılan o Cehennem’i, kendi hakkında ceza mahalline çeviriyor.

DÖRDÜNCÜ MES’ELE: Cehennem hâlihâzırda mevcûd ve mahlûktur. Bu dava, Kitâb, Sünnet ve tüm ehl-i hak mezheblerin ittifâkıyla sabittir.

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’da Cehennem hakkında kullanılan, اُعِدَّتْ

 


[1]  Tirmizî, Kıyâmet, 26.

Seite 473

ŞERH

BEŞİNCİ MES’ELE: Ba’zı rivâyetlerde Cehennem’in, yerin altında olduğu ifade edilmiştir. Şöyle ki:

قال ابن عباس رضي الله عنهما: جهنم في الأرض السابعة.

İbn-i Abbâs (ra), Cehennem’in yeri hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Cehennem, Arz’ın yedinci tabakasındadır.”1

وخرج ابن خزيمة وابن أبي الدنيا عن عبد الله بن سلام رضي الله عنه: إن الجنة في السماء، وإن النار في الأرض

İbn-i Huzeyme (ra) ve İbn-i Ebi’d-Dünyâ (ra)’ın Abdullâh bin Selâm’dan tahrîc ettiklerine göre şöyle denilmiştir:

“Muhakkak Cennet, semâda; Cehennem ise yerdedir.”2

Risâle-i Nûr’un Mektûbât adlı eserinde bu hakîkat şöyle îzâh edilmiştir:

“Üçüncü Sual: Cehennem nerededir?

Elcevâb: قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ٭ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Cehennemin yeri, ba’zı rivâyâtla "Taht-el Arz" denilmiştir. Başka yerlerde beyân ettiğimiz gibi; Küre-i Arz, hareket-i seneviyyesiyle ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrâfında bir dâire çiziyor. Cehennem ise, Arz'ın o medâr-ı senevîsi altındadır, demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nûrsuz ateş olduğu içindir. Küre-i Arz'ın seyâhat ettiği mesâfe-i azîmede pek çok mahlûkat var ki, nûrsuz oldukları için görünmezler. Kamer, nûru çekildikçe vücûdunu kaybettiği gibi, nûrsuz çok küreler, mahlûklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.”3

 


[1]  Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 127.

[2]  İbn-i Ebî’d-Dünyâ, Sıfâtu’n-Nâr, 177.

[3]  Mektûbât, 1. Mektûb, 3. Suâl, s. 8-9.

Seite 474

ŞERH

BEŞİNCİ MES’ELE: Ba’zı rivâyetlerde Cehennem’in, yerin altında olduğu ifade edilmiştir. Şöyle ki:

قال ابن عباس رضي الله عنهما: جهنم في الأرض السابعة.

İbn-i Abbâs (ra), Cehennem’in yeri hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Cehennem, Arz’ın yedinci tabakasındadır.”1

وخرج ابن خزيمة وابن أبي الدنيا عن عبد الله بن سلام رضي الله عنه: إن الجنة في السماء، وإن النار في الأرض

İbn-i Huzeyme (ra) ve İbn-i Ebi’d-Dünyâ (ra)’ın Abdullâh bin Selâm’dan tahrîc ettiklerine göre şöyle denilmiştir:

“Muhakkak Cennet, semâda; Cehennem ise yerdedir.”2

Risâle-i Nûr’un Mektûbât adlı eserinde bu hakîkat şöyle îzâh edilmiştir:

“Üçüncü Sual: Cehennem nerededir?

Elcevâb: قُلْ اِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ٭ لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Cehennemin yeri, ba’zı rivâyâtla "Taht-el Arz" denilmiştir. Başka yerlerde beyân ettiğimiz gibi; Küre-i Arz, hareket-i seneviyyesiyle ileride mecma-ı haşir olacak bir meydanın etrâfında bir dâire çiziyor. Cehennem ise, Arz'ın o medâr-ı senevîsi altındadır, demektir. Görünmemeleri ve hissedilmemeleri, perdeli ve nûrsuz ateş olduğu içindir. Küre-i Arz'ın seyâhat ettiği mesâfe-i azîmede pek çok mahlûkat var ki, nûrsuz oldukları için görünmezler. Kamer, nûru çekildikçe vücûdunu kaybettiği gibi, nûrsuz çok küreler, mahlûklar gözümüzün önünde olup göremiyoruz.”3

 


[1]  Ebû Nuaym, Sıfâtu’l-Cenneh, 127.

[2]  İbn-i Ebî’d-Dünyâ, Sıfâtu’n-Nâr, 177.

[3]  Mektûbât, 1. Mektûb, 3. Suâl, s. 8-9.

Seite 475

ŞERH

daha şiddetli ve dehşetli bir azâba sâhibtir. (Her kapı için) o tabakalardan her birine mahsûs, (onlardan) şeytân ile O’na tâbi’ olanlardan (ayrılmış) olan belli (birer grup vardır,) bir tâife mevcûddur. O yedi tabakadan her birine, bir fırka sevk edilecektir.”1

Cehennem’in Yedi Tabakası:

Birinci Tabaka: Cehennem (جَهَنَّمَ)’dir. Ehl-i tevhîdden Cehennem’e girenler içindir. Günâhları mikdârı cezâlarını çekip sonra Cehennem’den çıkarlar.

İkinci Tabaka: Hıristiyânlar içindir. (Bazı rivâyetlerde Yahûdîler içindir.)

Üçüncü Tabaka: Yahûdîler içindir. (Bazı rivâyetlerde Hıristiyanlar içindir.)

Dördüncü Tabaka: Sâbiûnlar (yıldızlara tapanlar) içindir.

Beşinci Tabaka: Mecûsîler içindir.

Altıncı Tabaka: Müşrik ve putperestler içindir.

Yedinci Tabaka: Münâfıklar içindir.

SEKİZİNCİ MES’ELE: Ehl-i şirk, küfür ve isyân, Cehennem’de iki nev’ azaba müstehak olacaklardır:

Birincisi: Azâb-ı cismânîdir.

İkincisi: Azâb-ı rûhanîdir.

Madem ehl-i şirk, küfür ve isyan, bu dünyada maddî ve manevî cihazatını inkâr ve isyan yolunda istimal etmiştir. Elbette o maddî ve ma’nevî cihazata ceza olarak Cehennem’de cismânî ve rûhânî bir azaba dûçâr olacaktır.

Madem insan, cesed ve ruh ile beraber Cehennem’e giriyor. Öyleyse Cehennem’deki azabı tadacak olan da cesed ve ruhtur. Bu hikmete binaen âyât-ı Kur’aniyye ve Ehâdîs-i Nebeviyye Cehennem’deki şekâvet-i daimeyi, maddî ve ma’nevî, cismânî ve rûhânî olmak üzere iki kısımda tavsîf etmiştir.

 


[1]  Hicr, 15:44.

Seite 476

ŞERH

daha şiddetli ve dehşetli bir azâba sâhibtir. (Her kapı için) o tabakalardan her birine mahsûs, (onlardan) şeytân ile O’na tâbi’ olanlardan (ayrılmış) olan belli (birer grup vardır,) bir tâife mevcûddur. O yedi tabakadan her birine, bir fırka sevk edilecektir.”1

Cehennem’in Yedi Tabakası:

Birinci Tabaka: Cehennem (جَهَنَّمَ)’dir. Ehl-i tevhîdden Cehennem’e girenler içindir. Günâhları mikdârı cezâlarını çekip sonra Cehennem’den çıkarlar.

İkinci Tabaka: Hıristiyânlar içindir. (Bazı rivâyetlerde Yahûdîler içindir.)

Üçüncü Tabaka: Yahûdîler içindir. (Bazı rivâyetlerde Hıristiyanlar içindir.)

Dördüncü Tabaka: Sâbiûnlar (yıldızlara tapanlar) içindir.

Beşinci Tabaka: Mecûsîler içindir.

Altıncı Tabaka: Müşrik ve putperestler içindir.

Yedinci Tabaka: Münâfıklar içindir.

SEKİZİNCİ MES’ELE: Ehl-i şirk, küfür ve isyân, Cehennem’de iki nev’ azaba müstehak olacaklardır:

Birincisi: Azâb-ı cismânîdir.

İkincisi: Azâb-ı rûhanîdir.

Madem ehl-i şirk, küfür ve isyan, bu dünyada maddî ve manevî cihazatını inkâr ve isyan yolunda istimal etmiştir. Elbette o maddî ve ma’nevî cihazata ceza olarak Cehennem’de cismânî ve rûhânî bir azaba dûçâr olacaktır.

Madem insan, cesed ve ruh ile beraber Cehennem’e giriyor. Öyleyse Cehennem’deki azabı tadacak olan da cesed ve ruhtur. Bu hikmete binaen âyât-ı Kur’aniyye ve Ehâdîs-i Nebeviyye Cehennem’deki şekâvet-i daimeyi, maddî ve ma’nevî, cismânî ve rûhânî olmak üzere iki kısımda tavsîf etmiştir.

 


[1]  Hicr, 15:44.

Seite 477

ŞERH

Şu kâinatın sahib ve mâliki, celalli esmâsının muktezası olarak ehl-i şirk ve küfür için Cehennem’de ebedî ve dâimî bir surette cismânî ve rûhânî her nev’ azabı hazırladığını Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyân’da pek çok ayet-i kerîmesinde vaîd buyurmuştur. Keza Kur’an’ın birinci müfessiri olan Resûl-i Ekrem (asm), pek çok Ehâdîs-i Nebeviye’sinde Cehennem’deki bu iki nev azabtan bahsetmiştir. Kezâ başta Sahâbe-i Kirâm olmak üzere asfiyâ ve ulemâ tâifesi de aklî ve naklî delillerle bu mevzuyu iki kere iki dört eder derecesinde kat’î bir surette îzâh ve isbât etmişlerdir.

DOKUZUNCU MES’ELE: Ehl-i küfre karşı Cehennem, şiddetli şekilde gadab edip gadabından neredeyse parçalanmak derecesine gelir. Cehennem’in o dehşetli hâlini gören küffâr dehşete kapılır. Kur’ân-ı Kerîm’de konuyla alâkalı olarak Mülk Sûresi’nde şöyle buyrulur:

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ

“(Neredeyse) Cehennem, (öfkesinden dolayı parçalanır.) O suçlulara karşı pek şiddetli bir gadab te’sîriyle parçalanmak derecesine gelir.” 1

Kâf Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ

“(O gün) Kıyâmet gününde (Cehennem’e deriz ki:) ‘Ey cehennem! İçine sevk edilen insanlar ve cinlerle (doldun mu?) Daha başkalarını da içine alabilir misin?’ (O da) Cehennem de (der ki: ‘Daha fazlası olur mu?) Artık ben doldum, bundan fazlasını nasıl içime alabilirim?’ ”

Diğer bir görüşe göre de Cehennem, kâfir ve isyânkârlara karşı gayz ve şiddetini göstermek için der ki: “Cehennem’e lâyık olanlar daha var ise onlar da gelsinler, onlara da yer vardır.” 2

Furkân Sûresi’nde ise şöyle buyruluyor:

 


[1]  Mülk, 67:8.

[2]  Kâf, 50:30.

Seite 478

ŞERH

Şu kâinatın sahib ve mâliki, celalli esmâsının muktezası olarak ehl-i şirk ve küfür için Cehennem’de ebedî ve dâimî bir surette cismânî ve rûhânî her nev’ azabı hazırladığını Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyân’da pek çok ayet-i kerîmesinde vaîd buyurmuştur. Keza Kur’an’ın birinci müfessiri olan Resûl-i Ekrem (asm), pek çok Ehâdîs-i Nebeviye’sinde Cehennem’deki bu iki nev azabtan bahsetmiştir. Kezâ başta Sahâbe-i Kirâm olmak üzere asfiyâ ve ulemâ tâifesi de aklî ve naklî delillerle bu mevzuyu iki kere iki dört eder derecesinde kat’î bir surette îzâh ve isbât etmişlerdir.

DOKUZUNCU MES’ELE: Ehl-i küfre karşı Cehennem, şiddetli şekilde gadab edip gadabından neredeyse parçalanmak derecesine gelir. Cehennem’in o dehşetli hâlini gören küffâr dehşete kapılır. Kur’ân-ı Kerîm’de konuyla alâkalı olarak Mülk Sûresi’nde şöyle buyrulur:

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ

“(Neredeyse) Cehennem, (öfkesinden dolayı parçalanır.) O suçlulara karşı pek şiddetli bir gadab te’sîriyle parçalanmak derecesine gelir.” 1

Kâf Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلَأتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ

“(O gün) Kıyâmet gününde (Cehennem’e deriz ki:) ‘Ey cehennem! İçine sevk edilen insanlar ve cinlerle (doldun mu?) Daha başkalarını da içine alabilir misin?’ (O da) Cehennem de (der ki: ‘Daha fazlası olur mu?) Artık ben doldum, bundan fazlasını nasıl içime alabilirim?’ ”

Diğer bir görüşe göre de Cehennem, kâfir ve isyânkârlara karşı gayz ve şiddetini göstermek için der ki: “Cehennem’e lâyık olanlar daha var ise onlar da gelsinler, onlara da yer vardır.” 2

Furkân Sûresi’nde ise şöyle buyruluyor:

 


[1]  Mülk, 67:8.

[2]  Kâf, 50:30.

Seite 479

ŞERH

meydanına getirilecektir. O gün Cehennem, olanca dehşet ve şiddetiyle insanlara görünecek; böylece Ellahu Teâlâ’nın izzet ve celâli; azâmet ve kudreti tecellî edecektir. Artık dünyada iken âhiret hayâtını inkâr ve tekzîb eden, Âhiret Günü’nde ise böyle müdhiş bir manzara karşısında korkup titreyen (insan, o gün) dünyada irtikâb ettiği kötülük ve şer nev’inden ne varsa hepsini (hatırlar ve bilir.) Dünyâda iken ne kadar yanlış düşündüğünü, bâtıl bir da’vâya saplandığını anlayıp pişmân olur. O gün gözlerinden gaflet perdesi kaldırılır, her şeyi ayân beyân görür. Kâfirler, varacakları mahalli görür, esefleri artar. Mü’minlerin de iman ve ibâdetleri sebebiyle Cehennem’den halâslarına dâir sürûrları ziyâde olur. (Ve artık o hatırlamaktan ona nasıl bir fâide hâsıl olacak!) Artık uyanma, ders çıkarma, ibret alma, pişmân olma devri geçmiştir. Böyle bir anlayıştan dolayı o kimse, herhangi bir fâide göremeyecektir. Zîrâ o gün, tevbe etme ve pişmân olma zamânı değildir.” 1

Fahr-i Râzî, ayet-i kerimede geçen يَتَذَكَّر kelimesine üç mana verir.

Birincisi: İşlediği masiyet ve günahları hatırlar.

İkincisi: İbret ve vaaz alır ve “Keşke dünyaya döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini tekzib etmesek.” derler. (En’am, 6:27)

Üçüncüsü: Tezekkür, tevbe manasındadır.

Hem hadîs-i Nebevî (asm) haber veriyor ki; Cehennem, o kadar öfkelenmiştir ki birçok melek tarafından gemlenerek ancak mahşere getirilir. Şöyle ki:

عن عبد الله أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: يؤتى بجهنم يومئذ لها سبعون ألف زمام، مع كل زمام سبعون ألف ملك يجرونها

Abdullâh (ra)’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

 


[1]  Fecr, 89:23.

Seite 480

ŞERH

meydanına getirilecektir. O gün Cehennem, olanca dehşet ve şiddetiyle insanlara görünecek; böylece Ellahu Teâlâ’nın izzet ve celâli; azâmet ve kudreti tecellî edecektir. Artık dünyada iken âhiret hayâtını inkâr ve tekzîb eden, Âhiret Günü’nde ise böyle müdhiş bir manzara karşısında korkup titreyen (insan, o gün) dünyada irtikâb ettiği kötülük ve şer nev’inden ne varsa hepsini (hatırlar ve bilir.) Dünyâda iken ne kadar yanlış düşündüğünü, bâtıl bir da’vâya saplandığını anlayıp pişmân olur. O gün gözlerinden gaflet perdesi kaldırılır, her şeyi ayân beyân görür. Kâfirler, varacakları mahalli görür, esefleri artar. Mü’minlerin de iman ve ibâdetleri sebebiyle Cehennem’den halâslarına dâir sürûrları ziyâde olur. (Ve artık o hatırlamaktan ona nasıl bir fâide hâsıl olacak!) Artık uyanma, ders çıkarma, ibret alma, pişmân olma devri geçmiştir. Böyle bir anlayıştan dolayı o kimse, herhangi bir fâide göremeyecektir. Zîrâ o gün, tevbe etme ve pişmân olma zamânı değildir.” 1

Fahr-i Râzî, ayet-i kerimede geçen يَتَذَكَّر kelimesine üç mana verir.

Birincisi: İşlediği masiyet ve günahları hatırlar.

İkincisi: İbret ve vaaz alır ve “Keşke dünyaya döndürülsek de Rabbimizin ayetlerini tekzib etmesek.” derler. (En’am, 6:27)

Üçüncüsü: Tezekkür, tevbe manasındadır.

Hem hadîs-i Nebevî (asm) haber veriyor ki; Cehennem, o kadar öfkelenmiştir ki birçok melek tarafından gemlenerek ancak mahşere getirilir. Şöyle ki:

عن عبد الله أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: يؤتى بجهنم يومئذ لها سبعون ألف زمام، مع كل زمام سبعون ألف ملك يجرونها

Abdullâh (ra)’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

 


[1]  Fecr, 89:23.

Seite 481

ŞERH

“Cehennem; kemâl-i dehşet ve alevinden, dışarıya şerâreler saçar ki; o şerâreler, büyük köşkler gibidir ve Cehennem’in savurmuş olduğu kıvılcımlar, keenne (sanki) sarı develer gibidir. Çünkü Cehennem’in alevi dağlar gibi olunca ondan dışarıya sıçrayan kıvılcımların, develer ve büyük ebniyeler (binalar) gibi olması uzak bir şey değildir. Zîrâ çocuk vâlidesine göre doğar.”1

Bu ayet-i kerimede Cehennem’in kıvılcımları büyüklükte; kasra (köşk ve saraylara) teşbih edilmiş, tetabu’da (o kıvılcımların bir kervan gibi peş peşe ve ard arda gelmesinde) ise sarı develere teşbih edilmiştir. “Sarı develer” tabirinde teşbih, renk cihetiyle değil; tetabu’ cihetiyledir. Vech-i şebeh sufr (sarı renk) değil, tetabu’dur. Müşebbehün bihi olan rekb (kervan) mahzuftur. Araplar, ekseriyetle ard arda, peş peşe sarı develerden oluşan büyük bir kervan halinde seyahat ediyorlardı. Sarı rengin kullanılması ise, dikkat çekici özelliğinden dolayı tebei olarak zikredilmiştir. Araplar nazarında sarı renkli develer daha kıymetli ve daha çekici olduğundan Kur’an, muhatabların nazar-ı dikkatini celbetmek için bu rengi kullanmış.

ON BİRİNCİ MES’ELE: Cennet’te uzun uzadıya gölgeler olduğu gibi Cehennem’de dahi gölgeler vardır. Bu gölge, sadece simsiyah dumândan oluşan bir gölgedir ki, o dahî ehl-i nâr için azâbtır. Çünkü o gölge, onlara hiç fâidesi olmadığı gibi ateşin alevinden dahî onları koruyamaz. O siyâh dumân; her ne kadar gölge gibi görünse de hakîkatte gölge değil, ateştir. Kur’ân-ı Azîmüşşân, üç âyetiyle bu gölgeden bahseder2 ve bu gölgelerin evsafını şöyle zikreder:

Birincisi: ظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍGâyet derecede simsiyah bir dumândan ibârettir.”

İkincisi: لَا بَارِدٍ “O gölge, (ne serindir) ki rûhlara biraz rahatlık ve ferâhlık versin.”

Üçüncüsü: وَلَا كَر۪يمٍ “(Ne de fâidelidir) ki kendisinden biraz istifade olunsun.

 


[1]  Hülâsatu’l-Beyân, Osmanlıcası, 15/347.

[2]  Vâkıa, 56:43-50; Mürselât, 77:29.

Seite 482

ŞERH

“Cehennem; kemâl-i dehşet ve alevinden, dışarıya şerâreler saçar ki; o şerâreler, büyük köşkler gibidir ve Cehennem’in savurmuş olduğu kıvılcımlar, keenne (sanki) sarı develer gibidir. Çünkü Cehennem’in alevi dağlar gibi olunca ondan dışarıya sıçrayan kıvılcımların, develer ve büyük ebniyeler (binalar) gibi olması uzak bir şey değildir. Zîrâ çocuk vâlidesine göre doğar.”1

Bu ayet-i kerimede Cehennem’in kıvılcımları büyüklükte; kasra (köşk ve saraylara) teşbih edilmiş, tetabu’da (o kıvılcımların bir kervan gibi peş peşe ve ard arda gelmesinde) ise sarı develere teşbih edilmiştir. “Sarı develer” tabirinde teşbih, renk cihetiyle değil; tetabu’ cihetiyledir. Vech-i şebeh sufr (sarı renk) değil, tetabu’dur. Müşebbehün bihi olan rekb (kervan) mahzuftur. Araplar, ekseriyetle ard arda, peş peşe sarı develerden oluşan büyük bir kervan halinde seyahat ediyorlardı. Sarı rengin kullanılması ise, dikkat çekici özelliğinden dolayı tebei olarak zikredilmiştir. Araplar nazarında sarı renkli develer daha kıymetli ve daha çekici olduğundan Kur’an, muhatabların nazar-ı dikkatini celbetmek için bu rengi kullanmış.

ON BİRİNCİ MES’ELE: Cennet’te uzun uzadıya gölgeler olduğu gibi Cehennem’de dahi gölgeler vardır. Bu gölge, sadece simsiyah dumândan oluşan bir gölgedir ki, o dahî ehl-i nâr için azâbtır. Çünkü o gölge, onlara hiç fâidesi olmadığı gibi ateşin alevinden dahî onları koruyamaz. O siyâh dumân; her ne kadar gölge gibi görünse de hakîkatte gölge değil, ateştir. Kur’ân-ı Azîmüşşân, üç âyetiyle bu gölgeden bahseder2 ve bu gölgelerin evsafını şöyle zikreder:

Birincisi: ظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍGâyet derecede simsiyah bir dumândan ibârettir.”

İkincisi: لَا بَارِدٍ “O gölge, (ne serindir) ki rûhlara biraz rahatlık ve ferâhlık versin.”

Üçüncüsü: وَلَا كَر۪يمٍ “(Ne de fâidelidir) ki kendisinden biraz istifade olunsun.

 


[1]  Hülâsatu’l-Beyân, Osmanlıcası, 15/347.

[2]  Vâkıa, 56:43-50; Mürselât, 77:29.

Seite 483

ŞERH

Dördüncüsü: ذ۪ي ثَلٰثِ شُعَبٍÜç kola, dala ayrılmıştır.”

Beşincisi: لَا ظَل۪يلٍ “(Ne gölgelendiricidir.) Sizi Cehennem’in müdhiş sıcağından kurtaracak değildir. O siyâh dumân; her ne kadar gölge gibi görünse de hakîkatte gölge değil, ateştir. Zîrâ Cehennem ateşinde ziyâ yoktur ki gölge oluşsun.”

Altıncısı: وَلَا يُغْن۪ي مِنَ اللَّهَبِ “(Ne de alevden koruyabilir.) O gölge, Cehennem ateşini de bertaraf edemez.”

Bu evsâf ile mevsûf bir gölgeden elbette hiçbir menfaat elde edilemez. Bilâkis böyle bir gölge dahî ehl-i nâr için azâb üstüne azâbtır.

ON İKİNCİ MES’ELE: Kahhâr-ı Zülcelâl’in azâb ülkesi olan Cehennem, ebedî ve bâkîdir. Aynı şekilde ehl-i küfür ve şirk dahî Cehennem’de ebedî kalacaklardır. Usât-ı mü’minîn ise, günâhları mikdârı Cehennem’de kaldıktan sonra oradan çıkıp Cennet’e gideceklerdir. Cehennem’in ebediyyetine ve ehl-i küfrün orada ebedî kalacaklarına dâir delîlleri aşağıda zikrediyoruz:

Cehennem’in Ebediyyetini Haber Veren Delîllerden Birincisi: Kur’ân-ı Azîmuşşân’dır. Mütekellim-i Ezelî, Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyet-i kerîmesinde Cehennem’in, oradaki azâb ve ikâbın ve ehl-i Cehennem’in ebediyyetini haber vermektedir. Kur’ân’da Cehennem’in ebediyyetini ifade eden ta’birler içinde en fazla kullanılanı, خُلْد kelimesi ve bu masdardan müştak olan kelimelerdir. Bu kelimeler, Kur’ân’da 36 (otuz altı) yerde geçmektedir.1 Ayrıca Kur’an-ı Kerîm’de خَالِد۪ينَ kelimesi, üç âyet-i kerimede “Ebedî olarak” ma’nasına gelen اَبَدًا kelimesi ile te’kîd edilmiştir.2

 


[1]  Kur’ânAzîmüşşân’da خُلْد kelimesi ve bu masdardan müştak olan kelimelerin geçtiği âyet-i kerîmeler: Bakara, 2:39,81,162,217,257,275; Âl-i İmrân, 3:88,116; Nisâ, 4:14,93,169; Mâide, 5:80; En’am, 6:128; A’râf, 7:36; Tevbe, 9:17,63,68; Yunus, 10:27,52; Hûd, 11:107; Ra’d, 13:5; Nahl, 16:29; Enbiyâ, 21:99; Mü’minûn, 23:103; Secde, 32:14; Ahzâb, 33:65; Zümer, 39:72; Mü’min, 40:76; Fussilet, 41:28; Zuhruf, 43:74; Muhammed, 47:15; Mücâdele, 58:17; Haşir, 59:17; Teğâbun, 64:10; Cin, 72:23; Beyyine, 98:6.

[2]  Nisa, 4:169 ; Ahzab, 33:65 ; Cin, 72:23.

Seite 484

ŞERH

Dördüncüsü: ذ۪ي ثَلٰثِ شُعَبٍÜç kola, dala ayrılmıştır.”

Beşincisi: لَا ظَل۪يلٍ “(Ne gölgelendiricidir.) Sizi Cehennem’in müdhiş sıcağından kurtaracak değildir. O siyâh dumân; her ne kadar gölge gibi görünse de hakîkatte gölge değil, ateştir. Zîrâ Cehennem ateşinde ziyâ yoktur ki gölge oluşsun.”

Altıncısı: وَلَا يُغْن۪ي مِنَ اللَّهَبِ “(Ne de alevden koruyabilir.) O gölge, Cehennem ateşini de bertaraf edemez.”

Bu evsâf ile mevsûf bir gölgeden elbette hiçbir menfaat elde edilemez. Bilâkis böyle bir gölge dahî ehl-i nâr için azâb üstüne azâbtır.

ON İKİNCİ MES’ELE: Kahhâr-ı Zülcelâl’in azâb ülkesi olan Cehennem, ebedî ve bâkîdir. Aynı şekilde ehl-i küfür ve şirk dahî Cehennem’de ebedî kalacaklardır. Usât-ı mü’minîn ise, günâhları mikdârı Cehennem’de kaldıktan sonra oradan çıkıp Cennet’e gideceklerdir. Cehennem’in ebediyyetine ve ehl-i küfrün orada ebedî kalacaklarına dâir delîlleri aşağıda zikrediyoruz:

Cehennem’in Ebediyyetini Haber Veren Delîllerden Birincisi: Kur’ân-ı Azîmuşşân’dır. Mütekellim-i Ezelî, Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok âyet-i kerîmesinde Cehennem’in, oradaki azâb ve ikâbın ve ehl-i Cehennem’in ebediyyetini haber vermektedir. Kur’ân’da Cehennem’in ebediyyetini ifade eden ta’birler içinde en fazla kullanılanı, خُلْد kelimesi ve bu masdardan müştak olan kelimelerdir. Bu kelimeler, Kur’ân’da 36 (otuz altı) yerde geçmektedir.1 Ayrıca Kur’an-ı Kerîm’de خَالِد۪ينَ kelimesi, üç âyet-i kerimede “Ebedî olarak” ma’nasına gelen اَبَدًا kelimesi ile te’kîd edilmiştir.2

 


[1]  Kur’ânAzîmüşşân’da خُلْد kelimesi ve bu masdardan müştak olan kelimelerin geçtiği âyet-i kerîmeler: Bakara, 2:39,81,162,217,257,275; Âl-i İmrân, 3:88,116; Nisâ, 4:14,93,169; Mâide, 5:80; En’am, 6:128; A’râf, 7:36; Tevbe, 9:17,63,68; Yunus, 10:27,52; Hûd, 11:107; Ra’d, 13:5; Nahl, 16:29; Enbiyâ, 21:99; Mü’minûn, 23:103; Secde, 32:14; Ahzâb, 33:65; Zümer, 39:72; Mü’min, 40:76; Fussilet, 41:28; Zuhruf, 43:74; Muhammed, 47:15; Mücâdele, 58:17; Haşir, 59:17; Teğâbun, 64:10; Cin, 72:23; Beyyine, 98:6.

[2]  Nisa, 4:169 ; Ahzab, 33:65 ; Cin, 72:23.

Seite 485

ŞERH

فَالْيَوْمَ لَا يُخْرَجُونَ مِنْهَاArtık bugün ondan çıkarılmayacaklardır.1

وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ “(Ve onlar,) müşrikler ve putperestler, (Cehennem ateşinden çıkacak kimseler de değildir.” 2

Cehennem’in Ebediyyetini Haber Veren Delîllerden İkincisi: Ehâdîs-i Nebeviyye’dir. Konuyla alakalı hadîs-i şerîfler pek çoktur. Nümûne olarak birkaçını zikredeceğiz. Şöyle ki:

Abdullâh İbn-i Ömer (ra)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (asm), bu hakîkate dâir şöyle buyurmaktadır:

يَدْخُلُ أَهْلُ الجَنَّةِ الجَنَّةَ وَأَهْلُ النَّارِ النَّارَ، ثُمَّ يَقُومُ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ: يَا أَهْلَ النَّارِ لاَ مَوْتَ، وَيَا أَهْلَ الجَنَّةِ لاَ مَوْتَ، خُلُودٌ.

“(Ehl-i Cennet, Cennet’e; Ehl-i nâr, nâra dâhil olunca; aralarında bir müezzin) nidâ edici (şöyle nidâ eder: ‘Ey ehl-i nâr! Artık ölüm yoktur.) Ebedî olarak ateşte kalacaksınız. (Ey ehl-i Cennet! Size de ebedîyen ölüm yoktur. Siz de ebedî olarak Cennet’te kalacaksınız.’)”3

عَن معَاذ بن جبل رَضِي الله عَنهُ أَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم بَعثه إِلَى الْيمن فَلَمَّا قدم عَلَيْهِم قَالَ يَا أَيهَا النَّاس إِنِّي رَسُول رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم إِلَيْكُم يُخْبِركُمْ أَن المرد إِلَى الله إِلى جنَّة أَو نَار خُلُود بِلَا موت وَإِقَامَة بِلَا ظعن

Muaz (ra)’dan şöyle rivâyet olundu: Resûlullâh (sav), Muaz’ı elçi olarak Yemen’e gönderdi. Muaz (ra) gidince, Yemenlilere şöyle konuştu:

 


[1]  Câsiye, 45:35.

[2]  Bakara, 2:167.

[3]  Sahîhu’l-Buhârî, 81/50, 7/199; Müslim, 4/2189.

Seite 486

ŞERH

فَالْيَوْمَ لَا يُخْرَجُونَ مِنْهَاArtık bugün ondan çıkarılmayacaklardır.1

وَمَا هُمْ بِخَارِج۪ينَ مِنَ النَّارِ “(Ve onlar,) müşrikler ve putperestler, (Cehennem ateşinden çıkacak kimseler de değildir.” 2

Cehennem’in Ebediyyetini Haber Veren Delîllerden İkincisi: Ehâdîs-i Nebeviyye’dir. Konuyla alakalı hadîs-i şerîfler pek çoktur. Nümûne olarak birkaçını zikredeceğiz. Şöyle ki:

Abdullâh İbn-i Ömer (ra)’dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûl-i Ekrem (asm), bu hakîkate dâir şöyle buyurmaktadır:

يَدْخُلُ أَهْلُ الجَنَّةِ الجَنَّةَ وَأَهْلُ النَّارِ النَّارَ، ثُمَّ يَقُومُ مُؤَذِّنٌ بَيْنَهُمْ: يَا أَهْلَ النَّارِ لاَ مَوْتَ، وَيَا أَهْلَ الجَنَّةِ لاَ مَوْتَ، خُلُودٌ.

“(Ehl-i Cennet, Cennet’e; Ehl-i nâr, nâra dâhil olunca; aralarında bir müezzin) nidâ edici (şöyle nidâ eder: ‘Ey ehl-i nâr! Artık ölüm yoktur.) Ebedî olarak ateşte kalacaksınız. (Ey ehl-i Cennet! Size de ebedîyen ölüm yoktur. Siz de ebedî olarak Cennet’te kalacaksınız.’)”3

عَن معَاذ بن جبل رَضِي الله عَنهُ أَن رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم بَعثه إِلَى الْيمن فَلَمَّا قدم عَلَيْهِم قَالَ يَا أَيهَا النَّاس إِنِّي رَسُول رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم إِلَيْكُم يُخْبِركُمْ أَن المرد إِلَى الله إِلى جنَّة أَو نَار خُلُود بِلَا موت وَإِقَامَة بِلَا ظعن

Muaz (ra)’dan şöyle rivâyet olundu: Resûlullâh (sav), Muaz’ı elçi olarak Yemen’e gönderdi. Muaz (ra) gidince, Yemenlilere şöyle konuştu:

 


[1]  Câsiye, 45:35.

[2]  Bakara, 2:167.

[3]  Sahîhu’l-Buhârî, 81/50, 7/199; Müslim, 4/2189.

Seite 487

ŞERH

fâsıladır. Ehl-i Cehennem; ateşte yandıklarından neş’et ile aç ve susuz olurlar. Bu kez su ve yiyecek ihtiyâclarını gidermek için o istirâhat bölümüne çıkarılırlar. O bölümde kendilerine içecek olarak “gassâk” takdîm edilir.1 Gassâk, ehl-i Cehennem’in vücûdlarından akan irindir ki; bu irinler, bir vâdîde biriktirilir ve onlara içirilir. O irin; son derece sıcaktır ki ateş gibi yakar, mide ve bağırsaklarını eritir.2 Hem harâreti nihâyet derecede olan “hamîm” denilen bir kaynar su kendilerine içirilir.3 Bazen de onlara “sadîd” denilen ehl-i Cehennem’in vücûdlarından akan kan, irin ve su ile karışık bir içecek içirilir.4 Onlara, yiyecek olarak da zakkûm5 ve darî’ ikrâm edilir. Darî’ son derece dikenli, acı ve develerin bile yemediği bir bitkidir. Ne onları semiz eder ne de açlıklarını giderir.6 Sonra tekrâr ateşe döndürülürler. İstirâhat yeri böyle dehşetli olan bir Cehennem’in, ateş mahallindeki azâbın nasıl olacağı kıyâs edilsin!

Hem Cehennem’in ana unsûru, ateş olmakla berâber; Cehennem’in azâbı, sadece ateşten ibâret değildir. Bu sebeble Cehennem’in ikinci bölümündeki azâb, tek bir minvâl üzere değildir.7 Belki azâbın her nev’i bu bölümde mevcûddur. Kahhâr-ı Zülcelâl, mücrimleri bazen zemherîrle azâblandırır. Bazen onları yılan ve akreblerle ta’zîb eder. Bazen onlara köpekleri musallât eder. Bazen onları sarp tepelere tırmandırır.8 Bazen yüksek kayalardan aşağı atar. Ve hâkezâ Cehennem’in bu ikinci bölümünde çeşit çeşit cezâlar ve azâblar ve onlara göre muhtelif mekânlar vardır.

Demek Cehennem, ebedîdir. Ancak Cehennem’deki azâb, muhtelif olduğundan ehl-i Cehennem devamlı olarak bir azâbta kalmazlar. Bir azâbdan diğer bir azâba dûçâr olurlar. Bir mahalden, meselâ ateşin bulunduğu

 


[1]  Nebe, 78:25.

[2]  Muhammed, 47:15.

[3]  En’ am, 6:70; Yûnus, 10:4; Hac, 22:19; Sâffât, 37:67; Sad, 38:57; Gafîr, 40:72; Duhân, 44:48; Vâkıa, 56:54,93.

[4]  İbrâhîm, 14:16.

[5]  Sâffât, 37:62; Duhân, 44:43-44; Vâkıa, 56:52.

[6]  Ğâşiye, 88:6-7.

[7]  İbrâhîm, 14:17.

[8]  Cin, 72:17.

Seite 488

ŞERH

fâsıladır. Ehl-i Cehennem; ateşte yandıklarından neş’et ile aç ve susuz olurlar. Bu kez su ve yiyecek ihtiyâclarını gidermek için o istirâhat bölümüne çıkarılırlar. O bölümde kendilerine içecek olarak “gassâk” takdîm edilir.1 Gassâk, ehl-i Cehennem’in vücûdlarından akan irindir ki; bu irinler, bir vâdîde biriktirilir ve onlara içirilir. O irin; son derece sıcaktır ki ateş gibi yakar, mide ve bağırsaklarını eritir.2 Hem harâreti nihâyet derecede olan “hamîm” denilen bir kaynar su kendilerine içirilir.3 Bazen de onlara “sadîd” denilen ehl-i Cehennem’in vücûdlarından akan kan, irin ve su ile karışık bir içecek içirilir.4 Onlara, yiyecek olarak da zakkûm5 ve darî’ ikrâm edilir. Darî’ son derece dikenli, acı ve develerin bile yemediği bir bitkidir. Ne onları semiz eder ne de açlıklarını giderir.6 Sonra tekrâr ateşe döndürülürler. İstirâhat yeri böyle dehşetli olan bir Cehennem’in, ateş mahallindeki azâbın nasıl olacağı kıyâs edilsin!

Hem Cehennem’in ana unsûru, ateş olmakla berâber; Cehennem’in azâbı, sadece ateşten ibâret değildir. Bu sebeble Cehennem’in ikinci bölümündeki azâb, tek bir minvâl üzere değildir.7 Belki azâbın her nev’i bu bölümde mevcûddur. Kahhâr-ı Zülcelâl, mücrimleri bazen zemherîrle azâblandırır. Bazen onları yılan ve akreblerle ta’zîb eder. Bazen onlara köpekleri musallât eder. Bazen onları sarp tepelere tırmandırır.8 Bazen yüksek kayalardan aşağı atar. Ve hâkezâ Cehennem’in bu ikinci bölümünde çeşit çeşit cezâlar ve azâblar ve onlara göre muhtelif mekânlar vardır.

Demek Cehennem, ebedîdir. Ancak Cehennem’deki azâb, muhtelif olduğundan ehl-i Cehennem devamlı olarak bir azâbta kalmazlar. Bir azâbdan diğer bir azâba dûçâr olurlar. Bir mahalden, meselâ ateşin bulunduğu

 


[1]  Nebe, 78:25.

[2]  Muhammed, 47:15.

[3]  En’ am, 6:70; Yûnus, 10:4; Hac, 22:19; Sâffât, 37:67; Sad, 38:57; Gafîr, 40:72; Duhân, 44:48; Vâkıa, 56:54,93.

[4]  İbrâhîm, 14:16.

[5]  Sâffât, 37:62; Duhân, 44:43-44; Vâkıa, 56:52.

[6]  Ğâşiye, 88:6-7.

[7]  İbrâhîm, 14:17.

[8]  Cin, 72:17.

Seite 489

ŞERH

bir mahalle götürülürler. Ehl-i Cehennem hakkında asıl olan, Cehennem’in birinci bölümüdür. İkinci bölüm ise; tebeî olup, Cehennem ehlinin bazen o bölüme giderek mâ-i hamîmi içtikleri ve zakkûm ağacından yedikleri, envâ’ çeşit azâbla ta’zîb olundukları istirâhat mahallidir. Daha sonra merci’leri ve asıl yerleri olan ateşe tekrâr geri dönerler.

Cehennem’in bu iki bölümden müteşekkil olduğunu ve Cehennemin ikinci bölümündeki ikabın tenevvüünü beyân eden pek çok âyet-i kerîme mevcuddur.1 Bunlardan birkaçını nümûne olarak zikrediyoruz:

Birinci Misâl: Sâffât Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

اَذٰلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا اَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ

“(Şimdi ziyâfet olarak, bu mu) ehl-i Cennet’in şu beyân olunan ni’metleri mi (daha hayırlıdır, yoksa) ehl-i Cehennem’in taâmı olan (zakkûm ağacı mı) daha hayırlıdır? Bunların arasındaki fark ma’lûm değil midir? Elbette Cennet ni’metleri daha hayırlıdır. Artık ne için şirk ve küfre öyle müsaraat etmekle böyle helâk edici olan bir ağacın meyvelerine kavuşmak isteniliyor?”2

اِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِم۪ينَ

“(Gerçekten biz, onu) zakkûm ağacını, (zâlimler) kâfirler (için bir fitne) imtihân ve bir nev’-i azâb (kıldık.) Kâfirler, Cehennem’de o ağacın pek acı, pek yürek yakıcı meyvelerinden yiyerek fazlaca azâb göreceklerdir. O ağaç bir cihette de imtihân vesîlesidir. Dünyâda bulunan ba’zı inkârcılar, ‘Cehennem gibi ateşli bir mahalde bir ağaç nasıl bulunup meyve verebilir?’ diye buna dâir olan İlâhî haberi inkâra, bununla alay etmeye cür’et gösterirler. Bu pek câhilce iddiâları yüzünden de Cehennem azâbına hak kazanmış bulunurlar. Cehennem’in bir çok bölümü vardır. Bazı bölümlerinde ateş yoktur.

 


[1]  İbrâhîm, 14:16,17; Kehf, 18:29; Hac, 22:19-22; Duhân, 44:43-50; Vâkıa,56: 92-94; Nebe’, 78:21-26; Ğâşiye; 88:4-7.

[2]  Sâffât, 37:62.

Seite 490

ŞERH

bir mahalle götürülürler. Ehl-i Cehennem hakkında asıl olan, Cehennem’in birinci bölümüdür. İkinci bölüm ise; tebeî olup, Cehennem ehlinin bazen o bölüme giderek mâ-i hamîmi içtikleri ve zakkûm ağacından yedikleri, envâ’ çeşit azâbla ta’zîb olundukları istirâhat mahallidir. Daha sonra merci’leri ve asıl yerleri olan ateşe tekrâr geri dönerler.

Cehennem’in bu iki bölümden müteşekkil olduğunu ve Cehennemin ikinci bölümündeki ikabın tenevvüünü beyân eden pek çok âyet-i kerîme mevcuddur.1 Bunlardan birkaçını nümûne olarak zikrediyoruz:

Birinci Misâl: Sâffât Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

اَذٰلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا اَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ

“(Şimdi ziyâfet olarak, bu mu) ehl-i Cennet’in şu beyân olunan ni’metleri mi (daha hayırlıdır, yoksa) ehl-i Cehennem’in taâmı olan (zakkûm ağacı mı) daha hayırlıdır? Bunların arasındaki fark ma’lûm değil midir? Elbette Cennet ni’metleri daha hayırlıdır. Artık ne için şirk ve küfre öyle müsaraat etmekle böyle helâk edici olan bir ağacın meyvelerine kavuşmak isteniliyor?”2

اِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِم۪ينَ

“(Gerçekten biz, onu) zakkûm ağacını, (zâlimler) kâfirler (için bir fitne) imtihân ve bir nev’-i azâb (kıldık.) Kâfirler, Cehennem’de o ağacın pek acı, pek yürek yakıcı meyvelerinden yiyerek fazlaca azâb göreceklerdir. O ağaç bir cihette de imtihân vesîlesidir. Dünyâda bulunan ba’zı inkârcılar, ‘Cehennem gibi ateşli bir mahalde bir ağaç nasıl bulunup meyve verebilir?’ diye buna dâir olan İlâhî haberi inkâra, bununla alay etmeye cür’et gösterirler. Bu pek câhilce iddiâları yüzünden de Cehennem azâbına hak kazanmış bulunurlar. Cehennem’in bir çok bölümü vardır. Bazı bölümlerinde ateş yoktur.

 


[1]  İbrâhîm, 14:16,17; Kehf, 18:29; Hac, 22:19-22; Duhân, 44:43-50; Vâkıa,56: 92-94; Nebe’, 78:21-26; Ğâşiye; 88:4-7.

[2]  Sâffât, 37:62.

Seite 491

ŞERH

ثُمَّ اِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَم۪يمٍ

“(Sonra muhakkak ki, onun üzerine) o zakkûm ağacının meyvelerinden yiyip karınlarını doldurmaları netîcesinde meydâna gelen pek şiddetli bir harâreti gidermek için (onlara,) Cehennem ehlinin kan, irin ve terleriyle karışık (pek kaynar bir su vardır.) Onu da içmek mecbûriyetinde kalacaklar. Bunun te’sîriyle de yüzlerinin derileri soyulacak, bağırsakları parçalanacaktır.1

ثُمَّ اِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَاِلَى الْجَح۪يمِ

Onlar, böyle pek zararlı, sıcak şeyleri yemek ve içmekle kalmayacaklar. (Tahkîk daha sonra tekrâr mahall-i aslîleri olan Cehennem’e geri döneceklerdir.) Şübhe yok ki nihâyet onların dönüp gidecekleri yer, Cehennem’dir. Orada ebediyyen kalacaklar, yanıp yakılacaklardır. Çobanın koyunları ağıldan çıkarıp suya götürmesi, daha sonra onları tekrâr ağıla getirmesi gibi zebânîler de bunları, Cehennem’in bir mahallinde olan suya götürdükten sonra tekrâr eski yerlerine getirirler.2

Demek zakkum ağacı ve zakkum meyvesi, dari’, ğassâk, sadîdin bulunduğu yer, ateş azabının bulunmadığı farklı bir azab mahallidir. Bu mahal, ateş azabına nisbeten bir tenezzüh yeridir. Ehl-i Cehennem, oradan, o tenezzüh mahallinden, mahall-i aslîleri olan ateş mahalline, yani cehîme dönerler.

Bu misâlde beyân edildiği gibi ehl-i Cehennem, evvelâ zakkûmdan yerler. O yetmezmiş gibi bir de o zakkûm üzerine kaynar su içerler. Bu zakkûmu yiyip, üzerine kaynar su içtikten sonra mahall-i aslîleri olan Cehennem’e geri götürülürler.

İkinci Misâl: Sâd Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَاِنَّ لِلطَّاغ۪ينَ لَشَرَّ مَاٰبٍ

 


[1]  Sâffât, 37:67.

[2]  Sâffât, 37:68.

Seite 492

ŞERH

ثُمَّ اِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَم۪يمٍ

“(Sonra muhakkak ki, onun üzerine) o zakkûm ağacının meyvelerinden yiyip karınlarını doldurmaları netîcesinde meydâna gelen pek şiddetli bir harâreti gidermek için (onlara,) Cehennem ehlinin kan, irin ve terleriyle karışık (pek kaynar bir su vardır.) Onu da içmek mecbûriyetinde kalacaklar. Bunun te’sîriyle de yüzlerinin derileri soyulacak, bağırsakları parçalanacaktır.1

ثُمَّ اِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَاِلَى الْجَح۪يمِ

Onlar, böyle pek zararlı, sıcak şeyleri yemek ve içmekle kalmayacaklar. (Tahkîk daha sonra tekrâr mahall-i aslîleri olan Cehennem’e geri döneceklerdir.) Şübhe yok ki nihâyet onların dönüp gidecekleri yer, Cehennem’dir. Orada ebediyyen kalacaklar, yanıp yakılacaklardır. Çobanın koyunları ağıldan çıkarıp suya götürmesi, daha sonra onları tekrâr ağıla getirmesi gibi zebânîler de bunları, Cehennem’in bir mahallinde olan suya götürdükten sonra tekrâr eski yerlerine getirirler.2

Demek zakkum ağacı ve zakkum meyvesi, dari’, ğassâk, sadîdin bulunduğu yer, ateş azabının bulunmadığı farklı bir azab mahallidir. Bu mahal, ateş azabına nisbeten bir tenezzüh yeridir. Ehl-i Cehennem, oradan, o tenezzüh mahallinden, mahall-i aslîleri olan ateş mahalline, yani cehîme dönerler.

Bu misâlde beyân edildiği gibi ehl-i Cehennem, evvelâ zakkûmdan yerler. O yetmezmiş gibi bir de o zakkûm üzerine kaynar su içerler. Bu zakkûmu yiyip, üzerine kaynar su içtikten sonra mahall-i aslîleri olan Cehennem’e geri götürülürler.

İkinci Misâl: Sâd Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَاِنَّ لِلطَّاغ۪ينَ لَشَرَّ مَاٰبٍ

 


[1]  Sâffât, 37:67.

[2]  Sâffât, 37:68.

Seite 493

ŞERH

“(Ve şübhe yok ki azgınlar için) Cenâb-ı Hâkk’a iman ve itâatten i’râz eden kâfirler, ahkâm-ı şer’iyyemiz hâricine çıkan ve şehevât-ı nefsâniyelerine tâbi’ olan âsîler için (elbette dönüp gidilecek şerli bir yer vardır.) Onlar için korkunç bir âkıbet takdîr edilmiştir.”1

جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمِهَادُ

“Evet, onlar için şer bir merci’ olan (Cehennem vardır.) Böyle kızgın ateşli bir mahal, onlar için hazırlanmıştır. (O’na dâhil olacaklardır.) Onun içine girip mütenevvi’ azâbını tadacaklardır. (Artık) o Cehennem, (ne fenâ bir beşik, ne kötü bir döşektir!) Onun içine düşecek olanlar, O’nûn o müdhiş harâretine nasıl tahammül edebilecekler?”2

هٰذَاۙ فَلْيَذُوقُوهُ حَم۪يمٌ وَغَسَّاقٌ

“Evet, kâfirler ve âsîler hakkında (işte bu) azâb takdîr edilmiştir. (Artık onu) Cehennem azâbını (tatsınlar.) O azâbın bir nev’i, (son derece sıcak bir sudur) ki; o su, içmeleri için kendilerine yaklaştırıldığında harâretinin te’sîriyle yüzlerinin derileri dökülür. O suyu içtiklerinde iç organları parçalanır. (Ve) o azâbın bir nev’i de gassâk denilen, Cehennem ehlinin vücûdundan çıkan (usâre, ter, kan ve irindir) ki; bu, pek ziyâde fenâ kokulu bir içecektir. Veya gassâk, son derece soğuk bir içecektir ki içilmesine tâkat getirilemez. Veyahut gassâk, pek müdhiş bir azâbtır ki onun mâhiyetini ancak Ellahu Teâlâ bilir.”3

وَاٰخَرُ مِنْ شَكْلِه۪ٓ اَزْوَاجٌ

“Cehennem ehline mahsûs azâblar, sadece bundan ibâret değildir. (Ve onun şeklinden) o bildirilen azâbların benzerlerinden (başkaca çiftler de) çeşitli sınıflardan azâblar da (vardır.) Evet, Cehennem’deki azâb tek bir

 


[1]  Sâd, 38:55.

[2]  Sâd, 38:56.

[3]  Sâd, 38:57.

Seite 494

ŞERH

“(Ve şübhe yok ki azgınlar için) Cenâb-ı Hâkk’a iman ve itâatten i’râz eden kâfirler, ahkâm-ı şer’iyyemiz hâricine çıkan ve şehevât-ı nefsâniyelerine tâbi’ olan âsîler için (elbette dönüp gidilecek şerli bir yer vardır.) Onlar için korkunç bir âkıbet takdîr edilmiştir.”1

جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمِهَادُ

“Evet, onlar için şer bir merci’ olan (Cehennem vardır.) Böyle kızgın ateşli bir mahal, onlar için hazırlanmıştır. (O’na dâhil olacaklardır.) Onun içine girip mütenevvi’ azâbını tadacaklardır. (Artık) o Cehennem, (ne fenâ bir beşik, ne kötü bir döşektir!) Onun içine düşecek olanlar, O’nûn o müdhiş harâretine nasıl tahammül edebilecekler?”2

هٰذَاۙ فَلْيَذُوقُوهُ حَم۪يمٌ وَغَسَّاقٌ

“Evet, kâfirler ve âsîler hakkında (işte bu) azâb takdîr edilmiştir. (Artık onu) Cehennem azâbını (tatsınlar.) O azâbın bir nev’i, (son derece sıcak bir sudur) ki; o su, içmeleri için kendilerine yaklaştırıldığında harâretinin te’sîriyle yüzlerinin derileri dökülür. O suyu içtiklerinde iç organları parçalanır. (Ve) o azâbın bir nev’i de gassâk denilen, Cehennem ehlinin vücûdundan çıkan (usâre, ter, kan ve irindir) ki; bu, pek ziyâde fenâ kokulu bir içecektir. Veya gassâk, son derece soğuk bir içecektir ki içilmesine tâkat getirilemez. Veyahut gassâk, pek müdhiş bir azâbtır ki onun mâhiyetini ancak Ellahu Teâlâ bilir.”3

وَاٰخَرُ مِنْ شَكْلِه۪ٓ اَزْوَاجٌ

“Cehennem ehline mahsûs azâblar, sadece bundan ibâret değildir. (Ve onun şeklinden) o bildirilen azâbların benzerlerinden (başkaca çiftler de) çeşitli sınıflardan azâblar da (vardır.) Evet, Cehennem’deki azâb tek bir

 


[1]  Sâd, 38:55.

[2]  Sâd, 38:56.

[3]  Sâd, 38:57.

Seite 495

ŞERH

Ayet-i kerimede geçen ferah ve merah kelimelerinin farkı hususunda ulemanın bazısı merah, ferahın mübalağalı halidir demiş; bazısı ise ferah nefiste ve içte olan hale, merah bu halin izharına, yani dışa vurumuna denir demişler.1 Bu durumda ayet-i kerimenin manası şöyle olur:

Sizin bu cezânız; yeryüzünde haksız yere kibirlenip, büyüklenmeniz ve o kibirde mübalağa yapmanız sebebiyledir.’”2

Sizin bu cezânız; yeryüzünde haksız yere kibre kapılıp kendinizi büyük görmeniz ve bunu izhar etmeniz sebebiyledir.’”3

اُدْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ

“Ve yine o inkârcılara denilecektir ki: (‘Cehennem’in kapılarından, orada) Cehennem’de (ebedî kalıcılar olmak üzere giriniz!) Sizlere lâyık olan yer, bu Cehennem’dir. (Artık kibirlenenlerin) dünyada iken hakkı kabûl etmeyen ve halkı hakîr görenlerin (ikâmetgâhı ne fenâdır!’) İşte küfrün ebedî cezâsı, böyle pek müdhiştir. Artık kâfir; bu pek korkunç âkıbeti daha dünyada iken düşünmeli, küfrü ve şirki terk edip iman ve tevhîd dâiresine girmelidir.”4

Bu üçüncü misâlde dahî ehl-i Cehennem’in evvelâ boyunlarında demir halkalar, tasmalar ve zincirler olduğu halde şiddetle kaynar suya sürüklenecekleri, sonra da ateş içinde bırakılıp yanacakları beyân edilmekle Cehennem’in bu iki bölümü nazara verilmektedir.

Dördüncü Misâl: Rahmân Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَۢ

“Ehl-i Cehennem, Cehennem’e atılınca, Cehennem azâbına müvekkel

 


[1]  Tefsir-i Celaleyn, Beydavî, Alûsî, İbn Aşur.

[2]  Mü’min, 40: 75.

[3]  Mü’min, 40: 75.

[4]  Mü’min, 40: 76.

Seite 496

ŞERH

Ayet-i kerimede geçen ferah ve merah kelimelerinin farkı hususunda ulemanın bazısı merah, ferahın mübalağalı halidir demiş; bazısı ise ferah nefiste ve içte olan hale, merah bu halin izharına, yani dışa vurumuna denir demişler.1 Bu durumda ayet-i kerimenin manası şöyle olur:

Sizin bu cezânız; yeryüzünde haksız yere kibirlenip, büyüklenmeniz ve o kibirde mübalağa yapmanız sebebiyledir.’”2

Sizin bu cezânız; yeryüzünde haksız yere kibre kapılıp kendinizi büyük görmeniz ve bunu izhar etmeniz sebebiyledir.’”3

اُدْخُلُٓوا اَبْوَابَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۚ فَبِئْسَ مَثْوَى الْمُتَكَبِّر۪ينَ

“Ve yine o inkârcılara denilecektir ki: (‘Cehennem’in kapılarından, orada) Cehennem’de (ebedî kalıcılar olmak üzere giriniz!) Sizlere lâyık olan yer, bu Cehennem’dir. (Artık kibirlenenlerin) dünyada iken hakkı kabûl etmeyen ve halkı hakîr görenlerin (ikâmetgâhı ne fenâdır!’) İşte küfrün ebedî cezâsı, böyle pek müdhiştir. Artık kâfir; bu pek korkunç âkıbeti daha dünyada iken düşünmeli, küfrü ve şirki terk edip iman ve tevhîd dâiresine girmelidir.”4

Bu üçüncü misâlde dahî ehl-i Cehennem’in evvelâ boyunlarında demir halkalar, tasmalar ve zincirler olduğu halde şiddetle kaynar suya sürüklenecekleri, sonra da ateş içinde bırakılıp yanacakları beyân edilmekle Cehennem’in bu iki bölümü nazara verilmektedir.

Dördüncü Misâl: Rahmân Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَۢ

“Ehl-i Cehennem, Cehennem’e atılınca, Cehennem azâbına müvekkel

 


[1]  Tefsir-i Celaleyn, Beydavî, Alûsî, İbn Aşur.

[2]  Mü’min, 40: 75.

[3]  Mü’min, 40: 75.

[4]  Mü’min, 40: 76.

Seite 497

ŞERH

melekler tarafından tevbîh ve tahkîr tarîki ile onlara şöyle denilecektir: (‘Şu Cehennem, mücrimlerin tekzîb ettikleri Cehennem’dir.’) Yani; ‘Ey münkirler! Siz, dünyada iken bu Cehennem’i inkâr eder dururdunuz. Şimdi hakkı gördünüz mü? Ne kadar bâtıl bir i’tikâdda bulunmuş olduğunuzu anladınız mı?’ ”1

يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَم۪يمٍ اٰنٍ

“O mücrimler, (Cehennem’in ateşi ve gâyet sıcak su arasında dolaşırlar.) Cehennem ehli, Cehennem’in ateşinden içleri yanıp tutuştukça güyâ şiddetli harâretlerini serinletebilmek için bir suya koşacaklar. Fakat gâyet sıcak, kaynar bir sudan başkasını bulamayacaklardır. İçecekleri o su, kendilerini ayrıca yakıp kavuracaktır.”2

Ehl-i Cehennem, ateşin bulunduğu mahalden çıkıp istirâhat edecekleri mekâna gelince feryâd edip su isterler.3 Susuzlukları o kadar şidddetlenir ki; gözlerine mâyi bir şey görünür. Onu, su zannederler. Hâlbuki o; su değil, ehl-i Cehennem’in vücûdlarından akan ve kaynar olan kan, irin ve usârelerdir. Onu su zannedip, ona susuz bir kimsenin tıpkı suyu bulduğunda suya kapandığı gibi kapanırlar, ondan âdetâ susamış develerin su içmesi gibi içerler.4 Ama onu çok sıcak bulurlar. Böylece o su, bağırsaklarını yakıp parçalayacak.5 Bu, tıpkı susamış kimselerin, tuzlu bir suya ulaşıp da onu incelemeden ve tadına bakmadan, hemen onu bir nefeste içmesi ve netîcede bağrının iyice yanıp, susuzluğunun dinmemesi, hattâ artması gibidir.

Mezkûr ifadeler, ehl-i Cehennem’in Cehennem’deki azâblarının cismânî olduğunu sarâhaten ifade etmektedir. Zîrâ Kur’ân’ın ta’lîm buyurduğu haşre iman rüknü; hem rûh, hem bedenin azâb çekmesi veya lezzet alması şeklindedir. Azâb çeken veya lezzet alan, sadece rûh değildir. Haşrin sadece rûhen

 


[1]  Rahmân, 55:43.

[2]  Rahmân, 55:44.

[3]  Kehf, 18:29.

[4]  Vâkıa, 56:54-55.

[5]  Hac, 22:20.

Seite 498

ŞERH

melekler tarafından tevbîh ve tahkîr tarîki ile onlara şöyle denilecektir: (‘Şu Cehennem, mücrimlerin tekzîb ettikleri Cehennem’dir.’) Yani; ‘Ey münkirler! Siz, dünyada iken bu Cehennem’i inkâr eder dururdunuz. Şimdi hakkı gördünüz mü? Ne kadar bâtıl bir i’tikâdda bulunmuş olduğunuzu anladınız mı?’ ”1

يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَم۪يمٍ اٰنٍ

“O mücrimler, (Cehennem’in ateşi ve gâyet sıcak su arasında dolaşırlar.) Cehennem ehli, Cehennem’in ateşinden içleri yanıp tutuştukça güyâ şiddetli harâretlerini serinletebilmek için bir suya koşacaklar. Fakat gâyet sıcak, kaynar bir sudan başkasını bulamayacaklardır. İçecekleri o su, kendilerini ayrıca yakıp kavuracaktır.”2

Ehl-i Cehennem, ateşin bulunduğu mahalden çıkıp istirâhat edecekleri mekâna gelince feryâd edip su isterler.3 Susuzlukları o kadar şidddetlenir ki; gözlerine mâyi bir şey görünür. Onu, su zannederler. Hâlbuki o; su değil, ehl-i Cehennem’in vücûdlarından akan ve kaynar olan kan, irin ve usârelerdir. Onu su zannedip, ona susuz bir kimsenin tıpkı suyu bulduğunda suya kapandığı gibi kapanırlar, ondan âdetâ susamış develerin su içmesi gibi içerler.4 Ama onu çok sıcak bulurlar. Böylece o su, bağırsaklarını yakıp parçalayacak.5 Bu, tıpkı susamış kimselerin, tuzlu bir suya ulaşıp da onu incelemeden ve tadına bakmadan, hemen onu bir nefeste içmesi ve netîcede bağrının iyice yanıp, susuzluğunun dinmemesi, hattâ artması gibidir.

Mezkûr ifadeler, ehl-i Cehennem’in Cehennem’deki azâblarının cismânî olduğunu sarâhaten ifade etmektedir. Zîrâ Kur’ân’ın ta’lîm buyurduğu haşre iman rüknü; hem rûh, hem bedenin azâb çekmesi veya lezzet alması şeklindedir. Azâb çeken veya lezzet alan, sadece rûh değildir. Haşrin sadece rûhen

 


[1]  Rahmân, 55:43.

[2]  Rahmân, 55:44.

[3]  Kehf, 18:29.

[4]  Vâkıa, 56:54-55.

[5]  Hac, 22:20.

Seite 499

ŞERH

Nasıl ki dünyevî hapishânelerde kişi, kaldığı koğuşunda veya hücresinde sürekli kalır. Ama bazen -ba’zı ecnebîlerin yaptıkları gibi- envâ’ çeşit azâb ve işkence için başka yerlere götürülürler. Aynen öyle de ehl-i küfür ve tuğyân olan ehl-i nârın hepsinin münferid kaldıkları ayrı ayrı yerleri olduğu gibi bazen de ara sıra başka nev’ azâb ile ta’zîb edilmek üzere dâimî yerlerinden öteki azâb mahallerine götürülürler. Cehennem’deki ana yerlerinde dâimî ve ebedîdirler. Ama ara sıra envâ’ çeşit azâb için götürüldükleri yerlerde ise dâimî değildirler. O muvakkat yerde azâb ve işkence gördükten sonra tekrâr ebedî olan meskenlerine, hücrelerine geri getirilirler. Ellahu a’lemu bi-s sevâb.

ON DÖRDÜNCÜ MES’ELE: Cehennem ateşinin rengi simsiyâh olup onda zerre kadar olsun ışık ve nûr yoktur. Buna dâir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır:

عَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ: أُوقِدَ عَلَى النَّارِ أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى احْمَرَّتْ، ثُمَّ أُوقِدَ عَلَيْهَا أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى ابْيَضَّتْ، ثُمَّ أُوقِدَ عَلَيْهَا أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى اسْوَدَّتْ فَهِيَ سَوْدَاءُ كَاللَّيْلِ الْمُظْلِمِ. ورواه مالك والبيهقى فى الشعب مختصرا مرفوعا قال: تَرَوْنَهَا حَمْرَاءَ كَنَارِكُمْ هٰذِهِ لَهِىَ اَشَدُّ سَوَادًا مِنَ الْقَارِ. والقار الزفت.

Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cehennem ateşi, kıpkırmızı oluncaya kadar bin sene yakıldı. Daha sonra bin sene daha yakıldı. Ateşi, beyazlaştı. Daha sonra bin sene daha yakılarak siyâhlaştı. Karanlık gece gibi simsiyah oldu.” (Tirmizi, İbn Mâce ve Beyhakî rivâyet etmişlerdir.)

Mâlik ve Beyhakî muhtasaran merfû’ olarak şöyle rivayet etmişlerdir:

 

Seite 500

ŞERH

Nasıl ki dünyevî hapishânelerde kişi, kaldığı koğuşunda veya hücresinde sürekli kalır. Ama bazen -ba’zı ecnebîlerin yaptıkları gibi- envâ’ çeşit azâb ve işkence için başka yerlere götürülürler. Aynen öyle de ehl-i küfür ve tuğyân olan ehl-i nârın hepsinin münferid kaldıkları ayrı ayrı yerleri olduğu gibi bazen de ara sıra başka nev’ azâb ile ta’zîb edilmek üzere dâimî yerlerinden öteki azâb mahallerine götürülürler. Cehennem’deki ana yerlerinde dâimî ve ebedîdirler. Ama ara sıra envâ’ çeşit azâb için götürüldükleri yerlerde ise dâimî değildirler. O muvakkat yerde azâb ve işkence gördükten sonra tekrâr ebedî olan meskenlerine, hücrelerine geri getirilirler. Ellahu a’lemu bi-s sevâb.

ON DÖRDÜNCÜ MES’ELE: Cehennem ateşinin rengi simsiyâh olup onda zerre kadar olsun ışık ve nûr yoktur. Buna dâir hadîs-i şerîfte şöyle buyurulmaktadır:

عَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ: أُوقِدَ عَلَى النَّارِ أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى احْمَرَّتْ، ثُمَّ أُوقِدَ عَلَيْهَا أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى ابْيَضَّتْ، ثُمَّ أُوقِدَ عَلَيْهَا أَلْفَ سَنَةٍ حَتَّى اسْوَدَّتْ فَهِيَ سَوْدَاءُ كَاللَّيْلِ الْمُظْلِمِ. ورواه مالك والبيهقى فى الشعب مختصرا مرفوعا قال: تَرَوْنَهَا حَمْرَاءَ كَنَارِكُمْ هٰذِهِ لَهِىَ اَشَدُّ سَوَادًا مِنَ الْقَارِ. والقار الزفت.

Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cehennem ateşi, kıpkırmızı oluncaya kadar bin sene yakıldı. Daha sonra bin sene daha yakıldı. Ateşi, beyazlaştı. Daha sonra bin sene daha yakılarak siyâhlaştı. Karanlık gece gibi simsiyah oldu.” (Tirmizi, İbn Mâce ve Beyhakî rivâyet etmişlerdir.)

Mâlik ve Beyhakî muhtasaran merfû’ olarak şöyle rivayet etmişlerdir:

 

Seite 501

ŞERH

“Cehennem ateşini şu ateşiniz gibi kırmızı mı sanırsınız? O, ziftten daha siyahtır.1

Hülasa: Cehennem ateşi; nûrsuzdur, zifiri karanlıktır. Cehennem ehli dahî yüzleri sanki geceden bir parça olup simsiyahtır.2 Küfürlerinin netîcesi olarak avâlim-i uhreviyyenin her menzilinde şiddetli karanlık, dehşetli zulümât içindedirler. Onlar için artık ışık ve nûr yoktur.

ON BEŞİNCİ MES’ELE: Cehennem’in genişliğine dâir ba’zı hadîsleri aşağıda zikrediyoruz. Şöyle ki:

عن أبي موسى الأشعري رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: لو أن حجراً قذف به في نار جهنم لهوى فيها سبعين خريفاً قبل أن يبلغ قعرها

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (ra)’dan rivâyetle Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Bir taş, Cehennem ateşine atılır da daha dibine ulaşmadan yetmiş sene geçer. (Yani yetmiş sene dibine doğru gitse yine de dibine ulaşamaz.)”3

عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: إن الرجل ليتكلم بالكلمة لا يرى بها بأساً يهوي بها في النار سبعين خريفا

Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse bir söz söyler ve söylediği sözde bir sakınca görmez. Fakat o sözü yüzünden Cehennem’de yetmiş yıl dibe doğru düşer, gider.”4

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/235.Tirmizî, 2591; İbn-i Mâce, 4320; Beyhakî, el-Ba’su ve’n-Nuşûr, 505; Sıfâtu’n-Nâr li Ebî Dünyâ, 156.

[2]  Yûnus, 10:27.

[3]  Sahîh-i İbn-i Hibbân, 16/509.

[4]  Müslim, Zühd:7; Tirmizî, 2314; Ahmed, 2/236.

Seite 502

ŞERH

“Cehennem ateşini şu ateşiniz gibi kırmızı mı sanırsınız? O, ziftten daha siyahtır.1

Hülasa: Cehennem ateşi; nûrsuzdur, zifiri karanlıktır. Cehennem ehli dahî yüzleri sanki geceden bir parça olup simsiyahtır.2 Küfürlerinin netîcesi olarak avâlim-i uhreviyyenin her menzilinde şiddetli karanlık, dehşetli zulümât içindedirler. Onlar için artık ışık ve nûr yoktur.

ON BEŞİNCİ MES’ELE: Cehennem’in genişliğine dâir ba’zı hadîsleri aşağıda zikrediyoruz. Şöyle ki:

عن أبي موسى الأشعري رضي الله عنه عن النبي صلى الله عليه وسلم أنه قال: لو أن حجراً قذف به في نار جهنم لهوى فيها سبعين خريفاً قبل أن يبلغ قعرها

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (ra)’dan rivâyetle Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Bir taş, Cehennem ateşine atılır da daha dibine ulaşmadan yetmiş sene geçer. (Yani yetmiş sene dibine doğru gitse yine de dibine ulaşamaz.)”3

عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ أن رسول الله صلى الله عليه وسلم قال: إن الرجل ليتكلم بالكلمة لا يرى بها بأساً يهوي بها في النار سبعين خريفا

Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Bir kimse bir söz söyler ve söylediği sözde bir sakınca görmez. Fakat o sözü yüzünden Cehennem’de yetmiş yıl dibe doğru düşer, gider.”4

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/235.Tirmizî, 2591; İbn-i Mâce, 4320; Beyhakî, el-Ba’su ve’n-Nuşûr, 505; Sıfâtu’n-Nâr li Ebî Dünyâ, 156.

[2]  Yûnus, 10:27.

[3]  Sahîh-i İbn-i Hibbân, 16/509.

[4]  Müslim, Zühd:7; Tirmizî, 2314; Ahmed, 2/236.

Seite 503

ŞERH

Her iki kapısının arasını bir süvârî yetmiş yılda gider. Cennet’in ise, sekiz kapısı vardır. Her iki kapısının arasını bir süvârî, yetmiş yılda gider.”1

Cehennem’in iki kapısı arasını bir süvârî, yetmiş yılda giderse; artık sen, Cehennem’in genişliğini anla! Kapıların arası bu kadar büyük ve geniş ise; içerisi ne kadar büyük ve geniştir kıyâs edilsin. Cehennem’in genişliğinden maksadımız, “Cehennem’in sahası, çok büyüktür.” demek istiyoruz. Yoksa her bir kâfirin kaldığı hücreleri, mekânları gâyet derecede dar ve sıkıcıdır.2 Elbiseleri dahî gâyet derecede dardır. Cehennem, o genişliği ile berâber ehline gâyet dar ve dehşetlidir. Cehennem’in genişliğinin onlara hiçbir fâidesi yoktur.

Yine Cehennem, yevm-i kıyâmette haşir meydanına getirildiği zamân yetmiş bin gem ile gemlenir ve her gemin başında yetmiş bin melek bulunur. Bu hâl dahî Cehennem’in ne kadar büyük olduğunu haber verir.

Hülasa: Cehennem, gâyet derecede büyük ve geniştir. Hem Cehennem’in dipsiz ve çok derin oluşu, hem ehl-i Cehennem’in cüsselerinin büyüklüğü, hem Cehennem kapılarının arasındaki mesafenin uzunluğu, hem de Cehennem’e müvekkel melâikenin çok fazla oluşu bildiriyor ki; Cehennem, gâyet derecede azîm ve geniştir.

ON ALTINCI MES’ELE: Cenâb-ı Hak, bütün semâvî kitâblarının beyânâtıyla ve bütün enbiyâ, evliyâ ve ulemânın lisânıyla; ehl-i küfür ve isyânı dünya ve âhirette cezâlandıracağını, onları Cehennem’de habsedeceğini vaîdde bulunmuş ve bu müdhiş cezâyı haber vermiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen Cehennem’le alâkalı bütün âyet-i kerîmeler, bu vaîd-i İlâhî’yi isbât etmektedir. Nümûne olarak gelecek âyet-i kerîmeleri zikredeceğiz:

Birinci Âyet-i Kerîme:

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ هِيَ حَسْبُهُمْۚ وَلَعَنَهُمُ اللّٰهُۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌ

 


[1]  Mecmau’z-Zevâid, 10/340.

[2]  Furkân, 25:13.

Seite 504

ŞERH

Her iki kapısının arasını bir süvârî yetmiş yılda gider. Cennet’in ise, sekiz kapısı vardır. Her iki kapısının arasını bir süvârî, yetmiş yılda gider.”1

Cehennem’in iki kapısı arasını bir süvârî, yetmiş yılda giderse; artık sen, Cehennem’in genişliğini anla! Kapıların arası bu kadar büyük ve geniş ise; içerisi ne kadar büyük ve geniştir kıyâs edilsin. Cehennem’in genişliğinden maksadımız, “Cehennem’in sahası, çok büyüktür.” demek istiyoruz. Yoksa her bir kâfirin kaldığı hücreleri, mekânları gâyet derecede dar ve sıkıcıdır.2 Elbiseleri dahî gâyet derecede dardır. Cehennem, o genişliği ile berâber ehline gâyet dar ve dehşetlidir. Cehennem’in genişliğinin onlara hiçbir fâidesi yoktur.

Yine Cehennem, yevm-i kıyâmette haşir meydanına getirildiği zamân yetmiş bin gem ile gemlenir ve her gemin başında yetmiş bin melek bulunur. Bu hâl dahî Cehennem’in ne kadar büyük olduğunu haber verir.

Hülasa: Cehennem, gâyet derecede büyük ve geniştir. Hem Cehennem’in dipsiz ve çok derin oluşu, hem ehl-i Cehennem’in cüsselerinin büyüklüğü, hem Cehennem kapılarının arasındaki mesafenin uzunluğu, hem de Cehennem’e müvekkel melâikenin çok fazla oluşu bildiriyor ki; Cehennem, gâyet derecede azîm ve geniştir.

ON ALTINCI MES’ELE: Cenâb-ı Hak, bütün semâvî kitâblarının beyânâtıyla ve bütün enbiyâ, evliyâ ve ulemânın lisânıyla; ehl-i küfür ve isyânı dünya ve âhirette cezâlandıracağını, onları Cehennem’de habsedeceğini vaîdde bulunmuş ve bu müdhiş cezâyı haber vermiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen Cehennem’le alâkalı bütün âyet-i kerîmeler, bu vaîd-i İlâhî’yi isbât etmektedir. Nümûne olarak gelecek âyet-i kerîmeleri zikredeceğiz:

Birinci Âyet-i Kerîme:

وَعَدَ اللّٰهُ الْمُنَافِق۪ينَ وَالْمُنَافِقَاتِ وَالْكُفَّارَ نَارَ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ هِيَ حَسْبُهُمْۚ وَلَعَنَهُمُ اللّٰهُۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُق۪يمٌ

 


[1]  Mecmau’z-Zevâid, 10/340.

[2]  Furkân, 25:13.

Seite 505

ŞERH

Üçüncü Âyet-i Kerîme:

وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَ

“(Tahkîk onların) şeytânın ve ona tâbi’ olup da tevbe etmeden ölenlerin (hepsine elbette va’dolunan yer, Cehennem’dir.) Onlar, netîcede öyle nihâyetsiz bir azâb mahalline sevk edileceklerdir. Ne müdhiş bir dâr-ı cezâ!”1

Daha bunlar gibi pek çok âyet-i kerîme, ehl-i küfür ve isyân hakkında dünyada iken semâvî kitâblar ve peygamberler vâsıtasıyla yapılan vaîd-i İlâhî’nin bir gün mutlaka tahakkuk edeceğini haber veriyor. Madem O Zât-ı Zülcelâl, Cehennem azâbı gibi böyle mühim ve azîm bir vaîdde bulunmuştur. Elbette o vaîdini yerine getirecektir. Hulfu’l-vaîd, yani sözünü yerine getirmemesi ise iki noktadan kaynaklanır:

Biri: Ya Ellahu Teâlâ, kâfirleri cezâlandırmayıp afvedecektir.

Diğeri: Ya da Ellahu Teâla; -hâşâ- âcizdir, onları cezâlandırmaya gücü ve kuvveti yoktur.

Evvelâ: Birinci şıkkın muhâl olduğunu isbât edeceğiz. Şöyle ki:

Küfür, dört cihette cinâyet-i azîmedir. Bu sebeble afva kâbil değildir.

Birincisi: Küfür; kâinâtın hukûkuna, şeref ve haysiyyetine tecâvüzdür. Zîrâ her bir mevcûdun âlî bir makâmı vardır. Zîrâ onlar; mektûbât-ı Rabbâniyye, merâyâ-yı Subhâniyye ve me’mûrîn-i İlâhiyye’dirler. Küfür ise, onları âyinedârlık, vazîfedârlık ve ma’nîdârlık makâmından düşürüp, abesiyyet, kıymetsizlik, hiçlik ve mevâdd-ı fâniyye mertebesine ve ma’nâsız ve gâyesiz bir derekeye düşürdüğünden, bütün mevcûdâtın hukûkuna tecâvüzdür. Bu ise cinâyet-i azîmedir. Elbette böyle hadsiz mahlûkatın hukûkuna tecâvüz eden bir zâlimin afvı kâbil değildir. Mutlaka cezâlandırılacaktır. Cezâsı da nihâyetsiz olacaktır. Zîrâ nihâyetsiz cinâyet, nihâyetsiz cezâyı iktizâ eder. O nihâyetsiz cezâ ise, ebedî Cehennem’dir.

 


[1]  Hicr, 15:43.

Seite 506

ŞERH

Üçüncü Âyet-i Kerîme:

وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمَوْعِدُهُمْ اَجْمَع۪ينَ

“(Tahkîk onların) şeytânın ve ona tâbi’ olup da tevbe etmeden ölenlerin (hepsine elbette va’dolunan yer, Cehennem’dir.) Onlar, netîcede öyle nihâyetsiz bir azâb mahalline sevk edileceklerdir. Ne müdhiş bir dâr-ı cezâ!”1

Daha bunlar gibi pek çok âyet-i kerîme, ehl-i küfür ve isyân hakkında dünyada iken semâvî kitâblar ve peygamberler vâsıtasıyla yapılan vaîd-i İlâhî’nin bir gün mutlaka tahakkuk edeceğini haber veriyor. Madem O Zât-ı Zülcelâl, Cehennem azâbı gibi böyle mühim ve azîm bir vaîdde bulunmuştur. Elbette o vaîdini yerine getirecektir. Hulfu’l-vaîd, yani sözünü yerine getirmemesi ise iki noktadan kaynaklanır:

Biri: Ya Ellahu Teâlâ, kâfirleri cezâlandırmayıp afvedecektir.

Diğeri: Ya da Ellahu Teâla; -hâşâ- âcizdir, onları cezâlandırmaya gücü ve kuvveti yoktur.

Evvelâ: Birinci şıkkın muhâl olduğunu isbât edeceğiz. Şöyle ki:

Küfür, dört cihette cinâyet-i azîmedir. Bu sebeble afva kâbil değildir.

Birincisi: Küfür; kâinâtın hukûkuna, şeref ve haysiyyetine tecâvüzdür. Zîrâ her bir mevcûdun âlî bir makâmı vardır. Zîrâ onlar; mektûbât-ı Rabbâniyye, merâyâ-yı Subhâniyye ve me’mûrîn-i İlâhiyye’dirler. Küfür ise, onları âyinedârlık, vazîfedârlık ve ma’nîdârlık makâmından düşürüp, abesiyyet, kıymetsizlik, hiçlik ve mevâdd-ı fâniyye mertebesine ve ma’nâsız ve gâyesiz bir derekeye düşürdüğünden, bütün mevcûdâtın hukûkuna tecâvüzdür. Bu ise cinâyet-i azîmedir. Elbette böyle hadsiz mahlûkatın hukûkuna tecâvüz eden bir zâlimin afvı kâbil değildir. Mutlaka cezâlandırılacaktır. Cezâsı da nihâyetsiz olacaktır. Zîrâ nihâyetsiz cinâyet, nihâyetsiz cezâyı iktizâ eder. O nihâyetsiz cezâ ise, ebedî Cehennem’dir.

 


[1]  Hicr, 15:43.

Seite 507

ŞERH

hayra kâbiliyyetsizliği, küfrün adem-i afvını iktizâ eder. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ şu ma’nâyı ifade eder.”1

“Küfür bir fenalıktır, bir tahribdir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie; bütün kâinatın tahkirini ve bütün esma-i İlahiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünki şu mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar, mektubat-ı Rabbaniye ve meraya-yı Sübhaniye ve memurîn-i İlahiyedirler. Küfür ise; onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi.. bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemalleri görünen esma-i İlahiyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insanlık denilen, bütün esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihazatını câmi' çekirdek-misal bir mu'cize-i kudret-i bahire ve emanet-i kübrayı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melaikeye karşı rüchaniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i arziyeyi; en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.”2

Demek küfür, öyle azîm bir cinâyettir ki afva kâbil değildir. Öyle ise Ellah hakkında bu noktada hulfu’l-vaîd muhâldir.

Sâniyen: Şimdi ikinci şıkkın muhâl olduğunu îzâh edeceğiz. Şöyle ki:

Hulfu’l-vaîd, ya da aczden gelir. Hâlbuki kâinâttaki âsârının şehâdetiyle böyle bir vaîdde bulunan Zât, Kadîr-i Mutlak’tır, aczden münezzeh ve mukaddestir.

Evet, her kış mevsiminde vefât eden koca Küre-i Arz’ı, her bahâr mevsiminde bir nefis gibi kolayca ihyâ eden ve o ihyâ içinde her biri, beşer haşri gibi acîb üç yüz bin çeşit nebâtât ve hayvanât tâifelerini haşredip neşreden

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 9. Hakîkât, s. 82.

[2]  Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 1. Nükte, s. 320.

Seite 508

ŞERH

hayra kâbiliyyetsizliği, küfrün adem-i afvını iktizâ eder. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ şu ma’nâyı ifade eder.”1

“Küfür bir fenalıktır, bir tahribdir, bir adem-i tasdiktir. Fakat o tek seyyie; bütün kâinatın tahkirini ve bütün esma-i İlahiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünki şu mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar, mektubat-ı Rabbaniye ve meraya-yı Sübhaniye ve memurîn-i İlahiyedirler. Küfür ise; onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi.. bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemalleri görünen esma-i İlahiyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insanlık denilen, bütün esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihazatını câmi' çekirdek-misal bir mu'cize-i kudret-i bahire ve emanet-i kübrayı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melaikeye karşı rüchaniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i arziyeyi; en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha zelil, daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve manasız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.”2

Demek küfür, öyle azîm bir cinâyettir ki afva kâbil değildir. Öyle ise Ellah hakkında bu noktada hulfu’l-vaîd muhâldir.

Sâniyen: Şimdi ikinci şıkkın muhâl olduğunu îzâh edeceğiz. Şöyle ki:

Hulfu’l-vaîd, ya da aczden gelir. Hâlbuki kâinâttaki âsârının şehâdetiyle böyle bir vaîdde bulunan Zât, Kadîr-i Mutlak’tır, aczden münezzeh ve mukaddestir.

Evet, her kış mevsiminde vefât eden koca Küre-i Arz’ı, her bahâr mevsiminde bir nefis gibi kolayca ihyâ eden ve o ihyâ içinde her biri, beşer haşri gibi acîb üç yüz bin çeşit nebâtât ve hayvanât tâifelerini haşredip neşreden

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 9. Hakîkât, s. 82.

[2]  Sözler, 23. Söz, 2. Mebhas, 1. Nükte, s. 320.

Seite 509

ŞERH

ve o haşir ve neşir içinde o nebâtât ve hayvanât tâifeleri, nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde iken nihâyet derecede imtiyâz ve tefrîk ile onları birbirinden ayıran; bütün mevcûdâtı emrine musahhar edip birbirinin hizmetine koşturan, her birinin isteği ayrı, rızkı ayrı, silâhı ayrı, iâşesi ayrı, elbisesi ayrı, ömrü ayrı, ta’lîmâtı ayrı, terhîsâtı ayrı olduğu halde hiçbirini şaşırmayarak, karıştırmayarak, unutmayarak vakt-i münâsibte her bir mevcûdun istek ve ihtiyâcını imdâdına koşturan, onların idâre ve tedbîrini gören, bâhusûs insanı bir damla meniden ahsen-i suret üzere halk eden, yani onu, hem kâinâtın Hülasası, hem bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesi, hem de âlem-i imkân ile âlem-i vücûbu açacak anahtarlar külçesi olarak yaratan bir Alîm-i Kadîr, elbette ehl-i küfür ve isyân hakkındaki vaîdini yerine getirecektir. Bu dünyada bu yüksek icrâat ve tasarrufu, tekvînî olarak kör gözlere dahî gösteren bir Zât, elbette teklîfî olarak yaptığı vaîdini dâr-ı âhirette yerine getirmekle gözlere gösterecektir.

Hem ehl-i küfür ve isyânı Cehennem azâbıyla cezâlandırmak suretiyle îfâ-i vaîdde bulunmak, O Zât-ı Zülcelâl’in haşmet-i saltanatının lâzımı ve izzet ve haysiyyetinin gereğidir. Vaîdinde hulf etmek, vaîdde bulunduğu şeyleri yerine getirmemek ise, O Zât-ı Akdes’in izzet-i iktidârına ve haşmet-i saltanatına zıddır. Zîrâ bir Zât, birini bir cezâ ile tecziye edeceğini vaîdde bulunsa, onu şiddetli bir surette tehdîd etse, sonra onu cezâlandırmazsa; bu, o zâtın izzet ve haysiyyetine münâfîdir. Hâşâ sözünü yerine getirmeyenin ne izzeti ne de şerefi kalır. Ne heybeti, ne de celâli kalır. Hâlbuki şu haşmetli memleketin muktedir pâdişâhı; ilim ve kudret sâhibi olduğu gibi, aynı zamânda izzet ve gayret sâhibidir. Şu memleketteki icrâatı; onun ilim ve kudretinin, izzet ve gayretinin delîlidir. Elbette böyle bir pâdişâhın, verdiği sözünden dönmesi muhâldir. Sözünü yerine getirmemesi; O’nun haşmet-i saltanatına, izzet-i iktidârına ve ihâta-i ilmine zıddır. Öyle ise o izzet ve celâl sâhibi Zât; vaîdini yerine getirecek, ehl-i küfür ve şirki Cehennem azâbıyla cezâlandıracaktır.

Evet, bu dünyada O Zat’ın izzet ve gayretine dokunacak muâmeleler, ehl-i şirk ve küfürden sudûr ediyor. Onlar, Cenâb-ı Hakk’ı iman ile

 

Seite 510

ŞERH

ve o haşir ve neşir içinde o nebâtât ve hayvanât tâifeleri, nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde iken nihâyet derecede imtiyâz ve tefrîk ile onları birbirinden ayıran; bütün mevcûdâtı emrine musahhar edip birbirinin hizmetine koşturan, her birinin isteği ayrı, rızkı ayrı, silâhı ayrı, iâşesi ayrı, elbisesi ayrı, ömrü ayrı, ta’lîmâtı ayrı, terhîsâtı ayrı olduğu halde hiçbirini şaşırmayarak, karıştırmayarak, unutmayarak vakt-i münâsibte her bir mevcûdun istek ve ihtiyâcını imdâdına koşturan, onların idâre ve tedbîrini gören, bâhusûs insanı bir damla meniden ahsen-i suret üzere halk eden, yani onu, hem kâinâtın Hülasası, hem bin bir ism-i İlâhî’nin âyînesi, hem de âlem-i imkân ile âlem-i vücûbu açacak anahtarlar külçesi olarak yaratan bir Alîm-i Kadîr, elbette ehl-i küfür ve isyân hakkındaki vaîdini yerine getirecektir. Bu dünyada bu yüksek icrâat ve tasarrufu, tekvînî olarak kör gözlere dahî gösteren bir Zât, elbette teklîfî olarak yaptığı vaîdini dâr-ı âhirette yerine getirmekle gözlere gösterecektir.

Hem ehl-i küfür ve isyânı Cehennem azâbıyla cezâlandırmak suretiyle îfâ-i vaîdde bulunmak, O Zât-ı Zülcelâl’in haşmet-i saltanatının lâzımı ve izzet ve haysiyyetinin gereğidir. Vaîdinde hulf etmek, vaîdde bulunduğu şeyleri yerine getirmemek ise, O Zât-ı Akdes’in izzet-i iktidârına ve haşmet-i saltanatına zıddır. Zîrâ bir Zât, birini bir cezâ ile tecziye edeceğini vaîdde bulunsa, onu şiddetli bir surette tehdîd etse, sonra onu cezâlandırmazsa; bu, o zâtın izzet ve haysiyyetine münâfîdir. Hâşâ sözünü yerine getirmeyenin ne izzeti ne de şerefi kalır. Ne heybeti, ne de celâli kalır. Hâlbuki şu haşmetli memleketin muktedir pâdişâhı; ilim ve kudret sâhibi olduğu gibi, aynı zamânda izzet ve gayret sâhibidir. Şu memleketteki icrâatı; onun ilim ve kudretinin, izzet ve gayretinin delîlidir. Elbette böyle bir pâdişâhın, verdiği sözünden dönmesi muhâldir. Sözünü yerine getirmemesi; O’nun haşmet-i saltanatına, izzet-i iktidârına ve ihâta-i ilmine zıddır. Öyle ise o izzet ve celâl sâhibi Zât; vaîdini yerine getirecek, ehl-i küfür ve şirki Cehennem azâbıyla cezâlandıracaktır.

Evet, bu dünyada O Zat’ın izzet ve gayretine dokunacak muâmeleler, ehl-i şirk ve küfürden sudûr ediyor. Onlar, Cenâb-ı Hakk’ı iman ile

 

Seite 511

ŞERH

(Cennet’teki) menziline vâris olurlar. İşte Cennet ehlinin Cehennemliklerin Cennet’teki konaklarına vâris olmaları, Ellahu Teâlâ’nın, ‘Bu sıfâtları taşıyanlar, vârislerdir.’1 kelâmının te’yîd ettiği bir hükümdür.”2

وعن أبي موسى الأشعري قال : قال رسولُ الله: إذا كان يَوْمُ القِيَامَةِ دَفَعَ الله إلَى كُلِّ مُسْلِمٍ يَهُودِيًّا أَوْ نَصْرَانيًّا فَيَقُولُ : هذَا فِكَاكُكَ مِنَ النَّارِ .

Ebu Musa el-Eş’arî (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü Ellah (cc), her Müslümana bir Yahudi veya Hıristiyan verir ve ‘Bu, senin yerine Cehennem ateşine atılacak, senin ateşten kurtuluş fidyen olacaktır.’ buyurur.”3

Demek kâfirler, küfür üzere öldükleri takdîrde Cehennem’de kendileri için tesbît edilen yerle beraber mü’minlerin Cehennem’deki yerlerine de vâris olacaklardır.

ON SEKİZİNCİ MES’ELE: Kur’an-ı Kerîm’in pek çok âyet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi şu dâr-ı imtihân ve meydân-ı tecrübe olan dünyada ekser insanlar, kendi irâde ve ihtiyârlarıyla peygamberleri ve semâvî kitabları dinlemeyip şirk, küfür ve isyân yolunu tercih ediyorlar. Cinnî ve insî şeytanların desîse ve hilelerine; nefsin heva ve hevesine, dünyanın gayr-ı meşru zevk ve lezzetlerine tabi oluyorlar. Böylece kendilerini dünya ve âhirette azab ve gazab-ı İlâhîye müstehak ediyorlar.

Ekser insanların şirk, küfür, şer, isyan, tuğyân yolunu tercih etmeleri gösteriyor ki; Cehennem’e girecekler, Cennet’e gireceklere nisbeten çok daha ziyâdedir. Kur’an-ı Hakîm, birçok âyetinde bu hakikati bildirmektedir.4

ON DOKUZUNCU MES’ELE: Ehl-i Cehennem’in yiyecekleri hakkındadır.

 


[1]  Mü’minûn, 23:10.

[2]  Sünen İbn-i Mâce, Hadîs No: 4341.

[3]  Müslim, Tevbe, 49.

[4]  A’râf, 7:179; Hac, 22:18.

Seite 512

ŞERH

(Cennet’teki) menziline vâris olurlar. İşte Cennet ehlinin Cehennemliklerin Cennet’teki konaklarına vâris olmaları, Ellahu Teâlâ’nın, ‘Bu sıfâtları taşıyanlar, vârislerdir.’1 kelâmının te’yîd ettiği bir hükümdür.”2

وعن أبي موسى الأشعري قال : قال رسولُ الله: إذا كان يَوْمُ القِيَامَةِ دَفَعَ الله إلَى كُلِّ مُسْلِمٍ يَهُودِيًّا أَوْ نَصْرَانيًّا فَيَقُولُ : هذَا فِكَاكُكَ مِنَ النَّارِ .

Ebu Musa el-Eş’arî (ra)'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Kıyamet günü Ellah (cc), her Müslümana bir Yahudi veya Hıristiyan verir ve ‘Bu, senin yerine Cehennem ateşine atılacak, senin ateşten kurtuluş fidyen olacaktır.’ buyurur.”3

Demek kâfirler, küfür üzere öldükleri takdîrde Cehennem’de kendileri için tesbît edilen yerle beraber mü’minlerin Cehennem’deki yerlerine de vâris olacaklardır.

ON SEKİZİNCİ MES’ELE: Kur’an-ı Kerîm’in pek çok âyet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi şu dâr-ı imtihân ve meydân-ı tecrübe olan dünyada ekser insanlar, kendi irâde ve ihtiyârlarıyla peygamberleri ve semâvî kitabları dinlemeyip şirk, küfür ve isyân yolunu tercih ediyorlar. Cinnî ve insî şeytanların desîse ve hilelerine; nefsin heva ve hevesine, dünyanın gayr-ı meşru zevk ve lezzetlerine tabi oluyorlar. Böylece kendilerini dünya ve âhirette azab ve gazab-ı İlâhîye müstehak ediyorlar.

Ekser insanların şirk, küfür, şer, isyan, tuğyân yolunu tercih etmeleri gösteriyor ki; Cehennem’e girecekler, Cennet’e gireceklere nisbeten çok daha ziyâdedir. Kur’an-ı Hakîm, birçok âyetinde bu hakikati bildirmektedir.4

ON DOKUZUNCU MES’ELE: Ehl-i Cehennem’in yiyecekleri hakkındadır.

 


[1]  Mü’minûn, 23:10.

[2]  Sünen İbn-i Mâce, Hadîs No: 4341.

[3]  Müslim, Tevbe, 49.

[4]  A’râf, 7:179; Hac, 22:18.

Seite 513

ŞERH

Elcevab: Fahri Razi, ğıslînin taam olarak tesmiye olunmasını şöyle izah ediyor:

Taam, arapçada ekl için hazırlanan her şeye denir. Buna binaen bu kan ve irin taam niyetiyle hazırlandığından, yani onlara taam olarak arz edilmek üzere getirildiğinden taam diye tesmiye olması câizdir.

Hadîs-i şerîflerde ise ehl-i Cehennem’in yiyecekleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:

Ebû’d-Derda (ra)’dan rivâyete göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cehennemlik olanlara azâblarına mukâbil olarak açlık verilir de onlar, doyurulmaları için yardım isterler. Kendilerine “Darî’ ” denilen acı ve kuru dikenler ikrâm edilir. O dikenler, ne besler ne de açlığı giderir. Sonra yine doyurulmalarını isterler de kendilerine “Ğussa” denilen ve boğazdan geçmeyen dikenli yemekler ikrâm edilir. Onlar, dünyada boğazda kalıp aşağı inmeyen yiyecekleri, içecekle geçirdiklerini hatırlayarak kendilerine içecek yardımı yapılmasını isterler de kendilerine demir çengelli kaplarda kaynar sular ikrâm edilir. Onlar yüzlerine yaklaştığında yüzlerini yakar ve kavurur. Karınlarına girdiği zamân karınlarında bulunan her şeyi parçalar.1

YİRMİNCİ MES’ELE: Kur’ân-ı Azîmüşşân’da; ehl-i nârın Cehennem’deki içeceklerinin dört çeşit olduğu zikredilmekte, ayrıca çok harâretli bir çeşmeden, su kaynağından bahsedilmektedir. Şöyle ki:

Ehl-i Nârın Cehennem’deki İçeceklerinden Birincisi: حَم۪يمٍ’dir. “Hamîm; “sıcak, kaynar su” ma’nâsındadır. 2 Bu kelime, Kur’ân-ı Azîmüşşân’da 14 yerde; “Cehennem’deki harâreti şiddete bâliğ olmuş kaynar su” ma’nâsında kullanılmıştır.3 Cenâb-ı Hakk, ehl-i Cehennem’e çok şiddetli azâb eder. Onlar; içtikleri hamîm sebebiyle azâb çektikleri gibi bazen de o

 


[1]  Tirmizî, 2586.

[2]  Mevsûatu’l-Kur’âniyyetu’l-Kübrâ, 14/9; Mu’cemu Lügati’ş-Şerîah, 1/571; Lügat-i Remzi, 1/465.

[3]  En’âm, 6:70; Yûnus, 12:4; Hac, 22:19;Sâffât, 37:67; Sâd, 38:57; Gafîr, 40:72; Duhân, 44:46,48; Muhammed, 47:15; Rahmân, 55:44; Vâkıa, 56:42,54,93; Nebe’, 78:25.

Seite 514

ŞERH

Elcevab: Fahri Razi, ğıslînin taam olarak tesmiye olunmasını şöyle izah ediyor:

Taam, arapçada ekl için hazırlanan her şeye denir. Buna binaen bu kan ve irin taam niyetiyle hazırlandığından, yani onlara taam olarak arz edilmek üzere getirildiğinden taam diye tesmiye olması câizdir.

Hadîs-i şerîflerde ise ehl-i Cehennem’in yiyecekleri hakkında şöyle buyrulmaktadır:

Ebû’d-Derda (ra)’dan rivâyete göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cehennemlik olanlara azâblarına mukâbil olarak açlık verilir de onlar, doyurulmaları için yardım isterler. Kendilerine “Darî’ ” denilen acı ve kuru dikenler ikrâm edilir. O dikenler, ne besler ne de açlığı giderir. Sonra yine doyurulmalarını isterler de kendilerine “Ğussa” denilen ve boğazdan geçmeyen dikenli yemekler ikrâm edilir. Onlar, dünyada boğazda kalıp aşağı inmeyen yiyecekleri, içecekle geçirdiklerini hatırlayarak kendilerine içecek yardımı yapılmasını isterler de kendilerine demir çengelli kaplarda kaynar sular ikrâm edilir. Onlar yüzlerine yaklaştığında yüzlerini yakar ve kavurur. Karınlarına girdiği zamân karınlarında bulunan her şeyi parçalar.1

YİRMİNCİ MES’ELE: Kur’ân-ı Azîmüşşân’da; ehl-i nârın Cehennem’deki içeceklerinin dört çeşit olduğu zikredilmekte, ayrıca çok harâretli bir çeşmeden, su kaynağından bahsedilmektedir. Şöyle ki:

Ehl-i Nârın Cehennem’deki İçeceklerinden Birincisi: حَم۪يمٍ’dir. “Hamîm; “sıcak, kaynar su” ma’nâsındadır. 2 Bu kelime, Kur’ân-ı Azîmüşşân’da 14 yerde; “Cehennem’deki harâreti şiddete bâliğ olmuş kaynar su” ma’nâsında kullanılmıştır.3 Cenâb-ı Hakk, ehl-i Cehennem’e çok şiddetli azâb eder. Onlar; içtikleri hamîm sebebiyle azâb çektikleri gibi bazen de o

 


[1]  Tirmizî, 2586.

[2]  Mevsûatu’l-Kur’âniyyetu’l-Kübrâ, 14/9; Mu’cemu Lügati’ş-Şerîah, 1/571; Lügat-i Remzi, 1/465.

[3]  En’âm, 6:70; Yûnus, 12:4; Hac, 22:19;Sâffât, 37:67; Sâd, 38:57; Gafîr, 40:72; Duhân, 44:46,48; Muhammed, 47:15; Rahmân, 55:44; Vâkıa, 56:42,54,93; Nebe’, 78:25.

Seite 515

ŞERH

وَعَن أبي سعيد رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ لَو أَن دلوا من غساق يهراق فِي الدُّنْيَا لأنتن أهل الدُّنْيَا

Ebu Said (ra), Resûlullah (sav)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etti:

“Eğer Cehennem ehline içirilen gassaktan (kan ve irinden) dünyaya bir kova dökülse, pis kokusu bütün dünyayı sarar insanları rahatsız ederdi.”1

Ehl-i Nârın Cehennem’deki İçeceklerinden Üçüncüsü: صَد۪يدٍ’dir. “Sadîd: Ehl-i nârın cesedinden akan kan ve irin demektir.”2 Bu kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de sâdece bir yerde geçmektedir.3

Ebu Ümâme (ra)’den şöyle rivâyet olundu: Resulullah (sav):

وَيُسْقٰى مِنْ مَٓاءٍ صَد۪يدٍ يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُس۪يغُهُ “Ona Cehennem’de irinli sudan içirilecektir. Onu yudumlamaya çalışacak, fakat boğazından rahat geçiremeyecektir.” âyet-i kerîmesinin tefsîrinde der ki:

“О su, ağzına yaklaştırılır, içmek istemez. Yaklaştırılınca sıcaklığı yüzünü yakar, başının derileri dökülür. İçince bağırsakları paramparça olur. Hatta bağırsakları dübüründen dışarı çıkar. Nitekim Ellahu Teâlâ şöyle buyurur: “Çok kaynar su içirilerek bağırsakları paramparça olan kimseler...”4 Ve yine şöyle buyurur: “Susuzluktan kavrulup yardım istediklerinde onlara erimiş maden gibi bir su verilir ki, o su, yüzleri haşlar. O ne kötü bir içecektir!”5 (Ahmed ve Tirmizî rivâyet etmişlerdir. Tirmizi, “Hadis, garibtir.” demiş. Hâkim de “Müslim’in şartı üzere sahihtir.” diyerek rivâyet etmişlerdir.)6

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/261.

[2]  Mu’cemu Lügati’ş-Şerîa, 2/478.

[3]  İbrâhîm, 14:16,17.

[4]  Muhammed, 47:15.

[5]  Kehf, 18:29.

[6]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/259.

Seite 516

ŞERH

وَعَن أبي سعيد رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ لَو أَن دلوا من غساق يهراق فِي الدُّنْيَا لأنتن أهل الدُّنْيَا

Ebu Said (ra), Resûlullah (sav)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etti:

“Eğer Cehennem ehline içirilen gassaktan (kan ve irinden) dünyaya bir kova dökülse, pis kokusu bütün dünyayı sarar insanları rahatsız ederdi.”1

Ehl-i Nârın Cehennem’deki İçeceklerinden Üçüncüsü: صَد۪يدٍ’dir. “Sadîd: Ehl-i nârın cesedinden akan kan ve irin demektir.”2 Bu kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de sâdece bir yerde geçmektedir.3

Ebu Ümâme (ra)’den şöyle rivâyet olundu: Resulullah (sav):

وَيُسْقٰى مِنْ مَٓاءٍ صَد۪يدٍ يَتَجَرَّعُهُ وَلَا يَكَادُ يُس۪يغُهُ “Ona Cehennem’de irinli sudan içirilecektir. Onu yudumlamaya çalışacak, fakat boğazından rahat geçiremeyecektir.” âyet-i kerîmesinin tefsîrinde der ki:

“О su, ağzına yaklaştırılır, içmek istemez. Yaklaştırılınca sıcaklığı yüzünü yakar, başının derileri dökülür. İçince bağırsakları paramparça olur. Hatta bağırsakları dübüründen dışarı çıkar. Nitekim Ellahu Teâlâ şöyle buyurur: “Çok kaynar su içirilerek bağırsakları paramparça olan kimseler...”4 Ve yine şöyle buyurur: “Susuzluktan kavrulup yardım istediklerinde onlara erimiş maden gibi bir su verilir ki, o su, yüzleri haşlar. O ne kötü bir içecektir!”5 (Ahmed ve Tirmizî rivâyet etmişlerdir. Tirmizi, “Hadis, garibtir.” demiş. Hâkim de “Müslim’in şartı üzere sahihtir.” diyerek rivâyet etmişlerdir.)6

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/261.

[2]  Mu’cemu Lügati’ş-Şerîa, 2/478.

[3]  İbrâhîm, 14:16,17.

[4]  Muhammed, 47:15.

[5]  Kehf, 18:29.

[6]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/259.

Seite 517

ŞERH

Ehl-i Nârın Cehennem’deki İçeceklerinden Dördüncüsü: مَٓاءٌ كَالْمُهْلِ’dir. Yani, “Öyle bir su ki muhl gibidir.” Muhl, “altın, gümüş, bâkır ve demir gibi eritilmiş ma’deniyât” veya “zeytin yağı tortusu” demektir.1 Bu kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de sâdece bir yerde geçmektedir.2

Ebû Saîd (ra)’den rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuşlardır:

ماء كالمهل كَعَكَرِ الزيت فإذا أقرب إلى فيه سقطت فروة وجهه فيه

“Muhle benzeyen su ki zeytinyağının tortusu gibidir. (Ehl-i nâr) ağzına yaklaştıracağı zamân (şiddet-i harâretten) yüzünün derisi o suyun içine düşer.”3

Ehl-i Nârın Cehennem’deki Çeşmelerine Gelince; عَيْنٍ اٰنِيَةٍ’dir. “Sıcaklığı son dereceye erişmiş çeşmeden, menba’dan ya da nehirden” demektir.4 Bu kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de sâdece bir yerde geçmektedir.5

Hadis-i şeriflerde ise, ehl-i nârın Cehennem’deki içeceklerinin/nehirlerinin bir ismi: رَدَغَةِ الْخَبَالِ’dir. Ehl-i Cehennem’in vücûdlarından çıkan kan ve irinler demektir.

Abdullâh bin Amr (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuşlardır:

“Her kim içki içip sarhoş olursa, o kimsenin kırk günlük namazı kabûl olunmaz. O halde ölürse, ateşe girer. Eğer tevbe ederse, tevbesi kabûl edilir. Eğer tekrâr içki içmeye devam eder ve sarhoş olursa, yine kırk

 


[1]  Mu’cemu lugati’ş- şeria, 4/179.

[2]  Kehf, 18:29.

[3]  Müstedrek, 4/646; Tirmizî, 2583 nolu Hadîs-i şerîfe de mürâcaat edebilirsiniz.

[4]  En-Nûru’l Furkân Fî Şerhi Lügati’l-Kur’ân, 2/108.

[5]  Ğâşiye; 88:5.

Seite 518

ŞERH

Ehl-i Nârın Cehennem’deki İçeceklerinden Dördüncüsü: مَٓاءٌ كَالْمُهْلِ’dir. Yani, “Öyle bir su ki muhl gibidir.” Muhl, “altın, gümüş, bâkır ve demir gibi eritilmiş ma’deniyât” veya “zeytin yağı tortusu” demektir.1 Bu kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de sâdece bir yerde geçmektedir.2

Ebû Saîd (ra)’den rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuşlardır:

ماء كالمهل كَعَكَرِ الزيت فإذا أقرب إلى فيه سقطت فروة وجهه فيه

“Muhle benzeyen su ki zeytinyağının tortusu gibidir. (Ehl-i nâr) ağzına yaklaştıracağı zamân (şiddet-i harâretten) yüzünün derisi o suyun içine düşer.”3

Ehl-i Nârın Cehennem’deki Çeşmelerine Gelince; عَيْنٍ اٰنِيَةٍ’dir. “Sıcaklığı son dereceye erişmiş çeşmeden, menba’dan ya da nehirden” demektir.4 Bu kelime, Kur’ân-ı Kerîm’de sâdece bir yerde geçmektedir.5

Hadis-i şeriflerde ise, ehl-i nârın Cehennem’deki içeceklerinin/nehirlerinin bir ismi: رَدَغَةِ الْخَبَالِ’dir. Ehl-i Cehennem’in vücûdlarından çıkan kan ve irinler demektir.

Abdullâh bin Amr (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuşlardır:

“Her kim içki içip sarhoş olursa, o kimsenin kırk günlük namazı kabûl olunmaz. O halde ölürse, ateşe girer. Eğer tevbe ederse, tevbesi kabûl edilir. Eğer tekrâr içki içmeye devam eder ve sarhoş olursa, yine kırk

 


[1]  Mu’cemu lugati’ş- şeria, 4/179.

[2]  Kehf, 18:29.

[3]  Müstedrek, 4/646; Tirmizî, 2583 nolu Hadîs-i şerîfe de mürâcaat edebilirsiniz.

[4]  En-Nûru’l Furkân Fî Şerhi Lügati’l-Kur’ân, 2/108.

[5]  Ğâşiye; 88:5.

Seite 519

ŞERH

akrebler de vardır. Bunların soktuğu kimseler, kırk sene o zehirin etkisinden kurtulamaz.”1

روى عن حذيفة بن اليمان ، قال : أسر إلىَّ رسول الله له حديثا في النار ، فقال : ياحذيفة ، إن في جهنم لسباعا من نار ، وكلابا من نار وكلاليب من النار, وسيوفا من نار وإنه يبعث ملائكة يعلقون أهل النار بتلك الكلاليب بأحناكهم و يقطعون بتلك السيوف عضواً عضوا ويلقونهم إلى تلك السباع والكلاب كلما قطعوا عضوا عاد مكانه عضو جديد.

Hazret-i Huzeyfe bin Yemân (ra)’dan rivâyetle şöyle demiştir: Resûlullâh (asm), bana sır verip şöyle buyurdular:

“Ya Huzeyfe! Muhakkak Cehennem’de ateşten vahşî hayvanlar, ateşten köpekler, ateşten çengeller ve ateşten kılınçlar vardır. Cenâb-ı Hak, melâikeyi gönderir. Onlar, Ehl-i Cehennem’i bu çengellerle çenelerinden yukarıya âsârlar. Bu (ateşten) kılınçlarla ehl-i nârın uzuvlarını parça parça keserler ve kestikleri uzuvları o vahşî hayvanların ve köpeklerin önüne atarlar. Her ne vakit bir uzvu keserlerse, o kesilen uzvun yerine yeni bir uzuv verilir.”2

Elhâsıl: Kahhâr-ı Zülcelâl’in bir azâb ülkesi olan Cehennemindeki bir azâb nev’i dahî böyle dehşet verici yılan, akreb, haşerât gibi hayvanât-ı muzırra ile ehl-i Cehennem’in ta’zîb olunmasıdır.

YİRMİ İKİNCİ MES’ELE: Cehennem’in zincir, tasma, kelepçe ve prangaları gibi edevât-ı ta’zîbiyyesi hakkındadır.

Kahhâr-ı Zülcelâl, ehl-i Cehennem’i envâ’ çeşit edevât-ı ta’zîbiyye ile cezâlandırır. Zebânîler, çeşit çeşit âlât ve edevât ile ashâb-ı nâra işkence ve

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/256; Ahmed; Taberânî; İbn-i Hibbân; Hâkim.

[2]  Sıfâtu’n-Nâr, li Ebî Dünyâ, 51; ed-Durru’l-Mensûr, 2/569; el-Buhuru’z-Zahîre Fî Ulûmi’l-Âhire, 2/428.

Seite 520

ŞERH

akrebler de vardır. Bunların soktuğu kimseler, kırk sene o zehirin etkisinden kurtulamaz.”1

روى عن حذيفة بن اليمان ، قال : أسر إلىَّ رسول الله له حديثا في النار ، فقال : ياحذيفة ، إن في جهنم لسباعا من نار ، وكلابا من نار وكلاليب من النار, وسيوفا من نار وإنه يبعث ملائكة يعلقون أهل النار بتلك الكلاليب بأحناكهم و يقطعون بتلك السيوف عضواً عضوا ويلقونهم إلى تلك السباع والكلاب كلما قطعوا عضوا عاد مكانه عضو جديد.

Hazret-i Huzeyfe bin Yemân (ra)’dan rivâyetle şöyle demiştir: Resûlullâh (asm), bana sır verip şöyle buyurdular:

“Ya Huzeyfe! Muhakkak Cehennem’de ateşten vahşî hayvanlar, ateşten köpekler, ateşten çengeller ve ateşten kılınçlar vardır. Cenâb-ı Hak, melâikeyi gönderir. Onlar, Ehl-i Cehennem’i bu çengellerle çenelerinden yukarıya âsârlar. Bu (ateşten) kılınçlarla ehl-i nârın uzuvlarını parça parça keserler ve kestikleri uzuvları o vahşî hayvanların ve köpeklerin önüne atarlar. Her ne vakit bir uzvu keserlerse, o kesilen uzvun yerine yeni bir uzuv verilir.”2

Elhâsıl: Kahhâr-ı Zülcelâl’in bir azâb ülkesi olan Cehennemindeki bir azâb nev’i dahî böyle dehşet verici yılan, akreb, haşerât gibi hayvanât-ı muzırra ile ehl-i Cehennem’in ta’zîb olunmasıdır.

YİRMİ İKİNCİ MES’ELE: Cehennem’in zincir, tasma, kelepçe ve prangaları gibi edevât-ı ta’zîbiyyesi hakkındadır.

Kahhâr-ı Zülcelâl, ehl-i Cehennem’i envâ’ çeşit edevât-ı ta’zîbiyye ile cezâlandırır. Zebânîler, çeşit çeşit âlât ve edevât ile ashâb-ı nâra işkence ve

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/256; Ahmed; Taberânî; İbn-i Hibbân; Hâkim.

[2]  Sıfâtu’n-Nâr, li Ebî Dünyâ, 51; ed-Durru’l-Mensûr, 2/569; el-Buhuru’z-Zahîre Fî Ulûmi’l-Âhire, 2/428.

Seite 521

ŞERH

Ebu Said el-Hudrî (ra)’den Resûlullah (sav)’in şöyle buyurduğu rivayet edildi:

“Şayet Cehennem’in demir topuzlarından biri yeryüzüne konulsa, bütün insanlar ve cinler birleşseler, onu yerden kaldıramazlar.”1

وَفِي رِوَايَة لِأَحْمَد وَأبي يعلى قَالَا قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم لَو ضرب الْجَبَل بمقمع من حَدِيد جَهَنَّم لتفتت ثمَّ عَاد وروى هَذِه الْحَاكِم أَيْضا إِلَّا أَنه قَالَ لتفتت فَصَارَ رَمَادا وَقَالَ صَحِيح الْإِسْنَاد

İmâm Ahmed ve Ebu Ya’la’nın bir rivayetinde Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Cehennem’in demir topuzu ile dağa vurulsa, dağ parçalanır, sonra eski haline gelir.”

Hakim'in rivayetinde, “Dağ parçalanır, kül olur.” buyurdu. (Hâkim, “İsnâdı, sahihtir.” demiştir.)2

Hülasa: Kahhâr-ı Zülcelâl; kâfirleri Cehennem’de hiçbir cihette rahat bırakmaz, her hâllerinde onları envâ’ çeşit azâba dûçâr eder. O azâblardan birisi de boyunlarına tasmaların takılması ve vücûdlarının zincirlerle bağlanmasıdır. Vücûdlarının büyüklüğünden dolayı bağlandıkları zincirler dahî çok büyüktür. O zincirlerin her bir halkası, yetmiş zira’dır. Ehl-i Cehennem, devamlı surette bu zincirlere bağlıdırlar. Tâ ki kendilerini ateşten çeviremesinler ve istedikleri gibi hareket edemesinler. Öyle ki boyunlarına tasma, vücûdlarına zincir, ayaklarına pranga ve ellerine kelepçe takılır. Böylece hiçbir şekilde hareket kâbiliyyetleri kalmaz.

Cehennem’de her edevât-ı ta’zîbiyyenin üzerinde kime âid olduğu yazılıdır. Ehl-i Cehennem’in adları, bu edevât üzerine yazılır ki bu suretle dahî zillet ve hakâret içinde azâb olunsunlar. Onlar; kahrolmuş bir vaz’iyyette

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/251.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/251.

Seite 522

ŞERH

Ebu Said el-Hudrî (ra)’den Resûlullah (sav)’in şöyle buyurduğu rivayet edildi:

“Şayet Cehennem’in demir topuzlarından biri yeryüzüne konulsa, bütün insanlar ve cinler birleşseler, onu yerden kaldıramazlar.”1

وَفِي رِوَايَة لِأَحْمَد وَأبي يعلى قَالَا قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم لَو ضرب الْجَبَل بمقمع من حَدِيد جَهَنَّم لتفتت ثمَّ عَاد وروى هَذِه الْحَاكِم أَيْضا إِلَّا أَنه قَالَ لتفتت فَصَارَ رَمَادا وَقَالَ صَحِيح الْإِسْنَاد

İmâm Ahmed ve Ebu Ya’la’nın bir rivayetinde Resulullah (sav) şöyle buyurdu:

“Cehennem’in demir topuzu ile dağa vurulsa, dağ parçalanır, sonra eski haline gelir.”

Hakim'in rivayetinde, “Dağ parçalanır, kül olur.” buyurdu. (Hâkim, “İsnâdı, sahihtir.” demiştir.)2

Hülasa: Kahhâr-ı Zülcelâl; kâfirleri Cehennem’de hiçbir cihette rahat bırakmaz, her hâllerinde onları envâ’ çeşit azâba dûçâr eder. O azâblardan birisi de boyunlarına tasmaların takılması ve vücûdlarının zincirlerle bağlanmasıdır. Vücûdlarının büyüklüğünden dolayı bağlandıkları zincirler dahî çok büyüktür. O zincirlerin her bir halkası, yetmiş zira’dır. Ehl-i Cehennem, devamlı surette bu zincirlere bağlıdırlar. Tâ ki kendilerini ateşten çeviremesinler ve istedikleri gibi hareket edemesinler. Öyle ki boyunlarına tasma, vücûdlarına zincir, ayaklarına pranga ve ellerine kelepçe takılır. Böylece hiçbir şekilde hareket kâbiliyyetleri kalmaz.

Cehennem’de her edevât-ı ta’zîbiyyenin üzerinde kime âid olduğu yazılıdır. Ehl-i Cehennem’in adları, bu edevât üzerine yazılır ki bu suretle dahî zillet ve hakâret içinde azâb olunsunlar. Onlar; kahrolmuş bir vaz’iyyette

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/251.

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/251.

Seite 523

ŞERH

hareketsiz dururlarken çenelerinden demir kancalarla yukarıya asılırlar ve hazene-i Cehennem tarafından ateşten kılınçlar ile vücûdları parça parça edilir. Etleri, lime lime doğranır ve bazen de demir sopalarla dehşetli bir şekilde dövülürler. Der-a’kâb vücûdları eski hâline geri getirilir de onlar, bu şekilde ebediyyen ta’zîb olunurlar.

Mezkûr edevât-ı ta’zîbiyye a’zamî derecede haşr-i cismânîyi îzâh ve isbât eder.

YİRMİ ÜÇÜNCÜ MES’ELE: Ehl-i Cehennem’in çıkardığı sesler, bağırıp çağrışarak ağlamaları hakkındadır. Kur’an-ı Azîmüşşan’da geçen konuyla alakalı kelimeler ve bu kelimelerin geçtiği âyet-i kerimeler şunlardır:

Birincisi: Surah (صراخ)’dır.1 Bu kelime, ehl-i Cehennem’in; çok şiddetli bir şekilde bağırarak, feryâd ederek yardım istemelerini ifade eder.

İkinci ve Üçüncüsü: “Zefîr” ve “şehîk”tir.2 Zefîr, nefesin dışarıya verilmesidir. Şehîk ise, nefesi içeri çekmek, geri almaktır.

Zefîr ve şehîk kelimeleri, mahzûn, üzüntülü ve ke­derli olanların çıkardığı seslerdendir. 3 Bu iki kelime, Cehennem ehlinin son derece gam, keder, endişe, hüzün, sıkıntı ve gönül darlığı içinde bulunduklarına ve bundan dolayı zorlukla nefes alıp verdiklerine delâlet etmektedir.

عَن عبد الله بن عَمْرو رَضِي الله عَنْهُمَا قَالَ إِن أهل النَّار يدعونَ مَالِكًا فَلَا يُجِيبهُمْ أَرْبَعِينَ عَاما ثمَّ يَقُول إِنَّكُم مَاكِثُونَ ثمَّ يدعونَ رَبهم فَيَقُولُونَ رَبنَا أخرجنَا مِنْهَا فَإِن عدنا فَإنَّا ظَالِمُونَ فَلَا يُجِيبهُمْ مثل الدُّنْيَا ثمَّ يَقُول اخسؤوا فِيهَا وَلَا تكَلمُون الْمُؤْمِنُونَ 108 ثمَّ ييأس الْقَوْم فَمَا هُوَ إِلَّا الزَّفِير والشهيق تشبه أَصْوَاتهم أصوات الْحمير أَولهَا شهيق وَآخِرهَا زفير

 


[1]  Fâtır, 35:37.

[2]  Hûd, 11:106; Enbiyâ, 21:100; Mülk, 67:7.

[3]  Tefsîr-i Kurtûbî.

Seite 524

ŞERH

hareketsiz dururlarken çenelerinden demir kancalarla yukarıya asılırlar ve hazene-i Cehennem tarafından ateşten kılınçlar ile vücûdları parça parça edilir. Etleri, lime lime doğranır ve bazen de demir sopalarla dehşetli bir şekilde dövülürler. Der-a’kâb vücûdları eski hâline geri getirilir de onlar, bu şekilde ebediyyen ta’zîb olunurlar.

Mezkûr edevât-ı ta’zîbiyye a’zamî derecede haşr-i cismânîyi îzâh ve isbât eder.

YİRMİ ÜÇÜNCÜ MES’ELE: Ehl-i Cehennem’in çıkardığı sesler, bağırıp çağrışarak ağlamaları hakkındadır. Kur’an-ı Azîmüşşan’da geçen konuyla alakalı kelimeler ve bu kelimelerin geçtiği âyet-i kerimeler şunlardır:

Birincisi: Surah (صراخ)’dır.1 Bu kelime, ehl-i Cehennem’in; çok şiddetli bir şekilde bağırarak, feryâd ederek yardım istemelerini ifade eder.

İkinci ve Üçüncüsü: “Zefîr” ve “şehîk”tir.2 Zefîr, nefesin dışarıya verilmesidir. Şehîk ise, nefesi içeri çekmek, geri almaktır.

Zefîr ve şehîk kelimeleri, mahzûn, üzüntülü ve ke­derli olanların çıkardığı seslerdendir. 3 Bu iki kelime, Cehennem ehlinin son derece gam, keder, endişe, hüzün, sıkıntı ve gönül darlığı içinde bulunduklarına ve bundan dolayı zorlukla nefes alıp verdiklerine delâlet etmektedir.

عَن عبد الله بن عَمْرو رَضِي الله عَنْهُمَا قَالَ إِن أهل النَّار يدعونَ مَالِكًا فَلَا يُجِيبهُمْ أَرْبَعِينَ عَاما ثمَّ يَقُول إِنَّكُم مَاكِثُونَ ثمَّ يدعونَ رَبهم فَيَقُولُونَ رَبنَا أخرجنَا مِنْهَا فَإِن عدنا فَإنَّا ظَالِمُونَ فَلَا يُجِيبهُمْ مثل الدُّنْيَا ثمَّ يَقُول اخسؤوا فِيهَا وَلَا تكَلمُون الْمُؤْمِنُونَ 108 ثمَّ ييأس الْقَوْم فَمَا هُوَ إِلَّا الزَّفِير والشهيق تشبه أَصْوَاتهم أصوات الْحمير أَولهَا شهيق وَآخِرهَا زفير

 


[1]  Fâtır, 35:37.

[2]  Hûd, 11:106; Enbiyâ, 21:100; Mülk, 67:7.

[3]  Tefsîr-i Kurtûbî.

Seite 525

ŞERH

minvâl üzere helâki çağırınca taraf-ı İlâhî’den veya Cehennem’in zebânîleri tarafından “Bugün siz, yalnız bir helâki çağırmayın. Belki Cehennem’de sayılmaz ve tükenmez birçok helâki çağırın.” denilir ki; bu söz, onlar için azâb üzerine azâb olsun.

Cehennem’de helâk çoktur. Meselâ; saâdetten mahrûm olmak, ebeden Cehennem’de kalmak, envâ-ı azâba dûçâr olmak, açlık ve susuzluk gibi çeşitli sefâlete ma’rûz kalmak, elleri zincirle boyunlarına bağlı olmak, her zamân feryâd ü figân içinde boğulmak, feryâdlarını kimseye dinletememek ve zebânîler tarafından her zamân hakârete ma’rûz kalmak Cehennem’de mevcûd helâkler cümlesindendir. Binâenaleyh; onlara ‘Yalnız bir helâki çağırmayın! Belki birçok helâki çağırın!’ denileceği beyân olunmuştur.

Beşincisi: ويل’dur.1 Ehl-i nâr, azâbı kendilerine isterken bu ta’bîri kullanırlar. Ehl-i Cehennem, “Veyl bize ve azâb bize!” deyip feryâd u figân ederler.

Enbiyâ Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

“Kasem ederim; şayet onlara Rabbinin azâbından bir esinti, hafîf bir şey dokunsaydı, elbette onlar kat’i bir surette diyeceklerdir ki: ‘Veyl bizlere! Şübhe yok ki biz, zâlimlerden olmuştuk.’ ” 2

Risâle-i Nûr’un Sözler adlı eserinde bu âyet-i kerîme şöyle îzâh edilmektedir:

“Meselâ: وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ Bu cümlede, azâbı dehşetli göstermek için en azının şiddetle te’sîrini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli ifade edecek cümlenin bütün hey’etleri de bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek.

İşte لَئِنْ lafzı, teşkîktir. Şek, kıllete bakar. مَسَّ lafzı, azıcık dokunmaktır

 


[1]  Enbiya, 21:46; Yâsîn, 36:52.

[2]  Enbiyâ, 21:46.

Seite 526

ŞERH

minvâl üzere helâki çağırınca taraf-ı İlâhî’den veya Cehennem’in zebânîleri tarafından “Bugün siz, yalnız bir helâki çağırmayın. Belki Cehennem’de sayılmaz ve tükenmez birçok helâki çağırın.” denilir ki; bu söz, onlar için azâb üzerine azâb olsun.

Cehennem’de helâk çoktur. Meselâ; saâdetten mahrûm olmak, ebeden Cehennem’de kalmak, envâ-ı azâba dûçâr olmak, açlık ve susuzluk gibi çeşitli sefâlete ma’rûz kalmak, elleri zincirle boyunlarına bağlı olmak, her zamân feryâd ü figân içinde boğulmak, feryâdlarını kimseye dinletememek ve zebânîler tarafından her zamân hakârete ma’rûz kalmak Cehennem’de mevcûd helâkler cümlesindendir. Binâenaleyh; onlara ‘Yalnız bir helâki çağırmayın! Belki birçok helâki çağırın!’ denileceği beyân olunmuştur.

Beşincisi: ويل’dur.1 Ehl-i nâr, azâbı kendilerine isterken bu ta’bîri kullanırlar. Ehl-i Cehennem, “Veyl bize ve azâb bize!” deyip feryâd u figân ederler.

Enbiyâ Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ

“Kasem ederim; şayet onlara Rabbinin azâbından bir esinti, hafîf bir şey dokunsaydı, elbette onlar kat’i bir surette diyeceklerdir ki: ‘Veyl bizlere! Şübhe yok ki biz, zâlimlerden olmuştuk.’ ” 2

Risâle-i Nûr’un Sözler adlı eserinde bu âyet-i kerîme şöyle îzâh edilmektedir:

“Meselâ: وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ Bu cümlede, azâbı dehşetli göstermek için en azının şiddetle te’sîrini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli ifade edecek cümlenin bütün hey’etleri de bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek.

İşte لَئِنْ lafzı, teşkîktir. Şek, kıllete bakar. مَسَّ lafzı, azıcık dokunmaktır

 


[1]  Enbiya, 21:46; Yâsîn, 36:52.

[2]  Enbiyâ, 21:46.

Seite 527

ŞERH

kendilerine içecek yardımı yapılmasını isterler de kendilerine demir çengelli kaplarla kaynar sular ikrâm edilir. O su, yüzlerine yaklaştığında yüzlerini yakar ve kavurur. Karınlarına girdiği zamân karınlarında bulunan her şeyi parçalar. Bu arada birbirlerine, ‘Cehennem bekçilerini çağırın!’ derler. Cehennem bekçileri, onlara şöyle sual ederler: ‘Elçileriniz size apaçık delîllerle gelmiş değiller miydi?” Onlar da ‘Evet, Resûller bize apaçık delîllerle geldiler.’ diye cevâb verirler. Cehennem bekçileri şöyle derler:

-Yalvarın bakalım! Kâfirlerin duâsı, yalvarması boşunadır. Bundan sonra kâfirler der ki:

- Mâlik’i çağırın. Ve Mâlik’e derler ki:

- Ey Mâlik! (Ey Cehennem bekçilerinin reîsi!) Rabbine de ki artık bizi ölüm ile yok eylesin. (Zîrâ bu şekilde tâkat getirmemiz mümkün değildir.) Mâlik de cevâben der ki:

- Sizler burada kalıcılarsınız. (Ebediyyen buradan, bu vaz’iyyetten kurtulmanız mümkün değildir.

A’meş der ki:

Ehl-i küfrün Mâlik’e bu şekildeki istekleri ile Mâlik’in onlara cevâb vermesi arasında bin yıl geçer. (Yani Mâlik; onların duâsına, isteğine bin yıl sonra cevâb verir. O cevâb da şudur: “Burada ebedî kalacaksınız.” Mâlik’ten de ümîd kesince) birbirlerine şöyle derler:

- Rabbinize duâ edin. Zîrâ Rabbinizden daha hayırlısı yoktur. (O, daha ziyâde rahmet sâhibidir.) diyerek Cenâb-ı Hakk’a şöyle nidâ ederler:

- Ey Rabbimiz! Bize kötülüklerimiz galebe etti. Biz, kavm-i dâllînden olduk. Bizi, bu nâr-ı Cehennem’den halâs eyle. Eğer bir daha bu günâhlara avdet edersek, muhakkak ki biz, zâlimlerden oluruz. Ellahu Teâlâ da onlara cevâben der ki:

- Kesin sesinizi, susun, orada hor ve zelil, rezîl ve rüsvâ olun ve Bana bir kelam söylemeyin!

 

Seite 528

ŞERH

kendilerine içecek yardımı yapılmasını isterler de kendilerine demir çengelli kaplarla kaynar sular ikrâm edilir. O su, yüzlerine yaklaştığında yüzlerini yakar ve kavurur. Karınlarına girdiği zamân karınlarında bulunan her şeyi parçalar. Bu arada birbirlerine, ‘Cehennem bekçilerini çağırın!’ derler. Cehennem bekçileri, onlara şöyle sual ederler: ‘Elçileriniz size apaçık delîllerle gelmiş değiller miydi?” Onlar da ‘Evet, Resûller bize apaçık delîllerle geldiler.’ diye cevâb verirler. Cehennem bekçileri şöyle derler:

-Yalvarın bakalım! Kâfirlerin duâsı, yalvarması boşunadır. Bundan sonra kâfirler der ki:

- Mâlik’i çağırın. Ve Mâlik’e derler ki:

- Ey Mâlik! (Ey Cehennem bekçilerinin reîsi!) Rabbine de ki artık bizi ölüm ile yok eylesin. (Zîrâ bu şekilde tâkat getirmemiz mümkün değildir.) Mâlik de cevâben der ki:

- Sizler burada kalıcılarsınız. (Ebediyyen buradan, bu vaz’iyyetten kurtulmanız mümkün değildir.

A’meş der ki:

Ehl-i küfrün Mâlik’e bu şekildeki istekleri ile Mâlik’in onlara cevâb vermesi arasında bin yıl geçer. (Yani Mâlik; onların duâsına, isteğine bin yıl sonra cevâb verir. O cevâb da şudur: “Burada ebedî kalacaksınız.” Mâlik’ten de ümîd kesince) birbirlerine şöyle derler:

- Rabbinize duâ edin. Zîrâ Rabbinizden daha hayırlısı yoktur. (O, daha ziyâde rahmet sâhibidir.) diyerek Cenâb-ı Hakk’a şöyle nidâ ederler:

- Ey Rabbimiz! Bize kötülüklerimiz galebe etti. Biz, kavm-i dâllînden olduk. Bizi, bu nâr-ı Cehennem’den halâs eyle. Eğer bir daha bu günâhlara avdet edersek, muhakkak ki biz, zâlimlerden oluruz. Ellahu Teâlâ da onlara cevâben der ki:

- Kesin sesinizi, susun, orada hor ve zelil, rezîl ve rüsvâ olun ve Bana bir kelam söylemeyin!

 

Seite 529

ŞERH

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّ غِلَظَ جِلْدِ الكَافِرِ اثْنَتَانِ وَأَرْبَعُونَ ذِرَاعًا، وَإِنَّ ضِرْسَهُ مِثْلُ أُحُدٍ، وَإِنَّ مَجْلِسَهُ مِنْ جَهَنَّمَ كَمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَالمَدِينَةِ

Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyete göre Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cehennem’e düşen kâfirin derisinin kalınlığı kırk iki arşın olacak. Azı dişi ise, Uhud dağı kadardır. Cehennem’deki meclisi (oturduğu yer) ise, Mekke ile Medîne arası kadardır.”1

وروى الترمذي عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: ضِرْسُ الكَافِرِ يَوْمَ القِيَامَةِ مِثْلُ أُحُدٍ، وَفَخِذُهُ مِثْلُ البَيْضَاءِ، وَمَقْعَدُهُ مِنَ النَّارِ مَسِيرَةُ ثَلَاثٍ مِثْلُ الرَّبَذَةِ"

Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyete göre Resûlullâh (asm), şöyle buyurmaktadır:

“Kıyâmet günü kâfirin azı dişi, Uhud dağı kadar; uyluğu, Beydâ (bir yer veya Medine’ye 30 mil uzaklıkta bir dağ ismidir) kadar; Cehennem’deki oturma yeri, Rebeze gibi (Rebeze ile Medîne arası kasdedilmiştir.) üç günlük mesâfe kadardır.”2

روى أَبُو هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: "مَا بَيْنَ مَنْكِبَيِ الكَافِرِ مَسِيرَةُ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ للرَّاكِبِ المُسْرِعِ"

Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuşlardır:

 


[1]  Tirmizî, 2577; Müslim, Cennet:27.

[2]  Tirmizî, 2578; Müslim, Cennet:27.

Seite 530

ŞERH

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: إِنَّ غِلَظَ جِلْدِ الكَافِرِ اثْنَتَانِ وَأَرْبَعُونَ ذِرَاعًا، وَإِنَّ ضِرْسَهُ مِثْلُ أُحُدٍ، وَإِنَّ مَجْلِسَهُ مِنْ جَهَنَّمَ كَمَا بَيْنَ مَكَّةَ وَالمَدِينَةِ

Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyete göre Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cehennem’e düşen kâfirin derisinin kalınlığı kırk iki arşın olacak. Azı dişi ise, Uhud dağı kadardır. Cehennem’deki meclisi (oturduğu yer) ise, Mekke ile Medîne arası kadardır.”1

وروى الترمذي عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: ضِرْسُ الكَافِرِ يَوْمَ القِيَامَةِ مِثْلُ أُحُدٍ، وَفَخِذُهُ مِثْلُ البَيْضَاءِ، وَمَقْعَدُهُ مِنَ النَّارِ مَسِيرَةُ ثَلَاثٍ مِثْلُ الرَّبَذَةِ"

Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyete göre Resûlullâh (asm), şöyle buyurmaktadır:

“Kıyâmet günü kâfirin azı dişi, Uhud dağı kadar; uyluğu, Beydâ (bir yer veya Medine’ye 30 mil uzaklıkta bir dağ ismidir) kadar; Cehennem’deki oturma yeri, Rebeze gibi (Rebeze ile Medîne arası kasdedilmiştir.) üç günlük mesâfe kadardır.”2

روى أَبُو هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: "مَا بَيْنَ مَنْكِبَيِ الكَافِرِ مَسِيرَةُ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ للرَّاكِبِ المُسْرِعِ"

Ebû Hureyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuşlardır:

 


[1]  Tirmizî, 2577; Müslim, Cennet:27.

[2]  Tirmizî, 2578; Müslim, Cennet:27.

Seite 531

ŞERH

“Âhirette kâfirin iki omuzunun arası, hızlı giden atlının üç günlük yol mesâfesi kadar olacaktır.”1

وَعَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: "مَقْعَدُ الْكَافِرِ فِي النَّارِ مَسِيرَةُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ، وَكُلّ ضِرْسٍ مِثْلُ أُحُدٍ، وَفَخِذُهُ مِثْلُ وَرِقَانَ، وَجِلْدُهُ سِوَى لَحْمِهِ وَعِظَامِهِ أَرْبَعُونَ ذِرَاعًا"

Ebû Saîdi’l-Hudrî (ra)’dan Resûlullâh (asm)’ın şöyle dediği rivâyet olundu:

“Kâfirin ateşte oturarak kapladığı yer, üç günlük mesâfedir. Her bir dişi, Uhud dağı kadardır. Uyluğu (yani kalça ile baldırının arası) Verikan dağı gibi ve derisinin kalınlığı kırk arşın olur.”2 (Verikân, Medine’den Mekke’ye giderken sağ kol üzerinde Arç ile Rüveyse arasında bir dağın adıdır.)

وَعَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: "قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَتَدْرِي مَا سَعَةُ جَهَنَّمَ؟ قَالَ: قُلْتُ: لَا، قَالَ: أَجَلْ، وَاللهِ مَا تَدْرِي إِنَّ بَيْنَ شَحْمَةِ أُذُنِ أَحَدِهِمْ وَبَيْنَ عَاتِقِهِ مَسِيرَةَ سَبْعِينَ خَرِيفًا، يَجْرِي فِيهَا أَوْدِيَةُ الْقَيْحِ وَالدَّمِ، قُلْتُ لَهُ: أَنْهَارٌ؟ قَالَ: لَا، بَلْ أَوْدِيَةٌ"

Mücâhid der ki: İbn-i Abbâs (ra),

- Cehennem’in genişliği ne kadardır biliyor musun? Dedi.

- Hayır, bilmiyorum, dedim.

- Evet, Ellah’a kasem ederim ki bilemezsin. Cehennem ehlinin her birinin kulağının yumuşağı ile omuz arası, yetmiş yıllık yol kadardır. Oradan kan ve irin dereleri akar, dedi.

- Nehirler mi akar? Dedim.

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/269. (Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Hadîsin lafzı Buhârî’nindir.)

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/274. (Ahmed, Ebû Ya’la ve Hâkim İbn-i Lehia ile rivâyet etmişlerdir.)

Seite 532

ŞERH

“Âhirette kâfirin iki omuzunun arası, hızlı giden atlının üç günlük yol mesâfesi kadar olacaktır.”1

وَعَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ، عَنْ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: "مَقْعَدُ الْكَافِرِ فِي النَّارِ مَسِيرَةُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ، وَكُلّ ضِرْسٍ مِثْلُ أُحُدٍ، وَفَخِذُهُ مِثْلُ وَرِقَانَ، وَجِلْدُهُ سِوَى لَحْمِهِ وَعِظَامِهِ أَرْبَعُونَ ذِرَاعًا"

Ebû Saîdi’l-Hudrî (ra)’dan Resûlullâh (asm)’ın şöyle dediği rivâyet olundu:

“Kâfirin ateşte oturarak kapladığı yer, üç günlük mesâfedir. Her bir dişi, Uhud dağı kadardır. Uyluğu (yani kalça ile baldırının arası) Verikan dağı gibi ve derisinin kalınlığı kırk arşın olur.”2 (Verikân, Medine’den Mekke’ye giderken sağ kol üzerinde Arç ile Rüveyse arasında bir dağın adıdır.)

وَعَنْ مُجَاهِدٍ قَالَ: "قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَتَدْرِي مَا سَعَةُ جَهَنَّمَ؟ قَالَ: قُلْتُ: لَا، قَالَ: أَجَلْ، وَاللهِ مَا تَدْرِي إِنَّ بَيْنَ شَحْمَةِ أُذُنِ أَحَدِهِمْ وَبَيْنَ عَاتِقِهِ مَسِيرَةَ سَبْعِينَ خَرِيفًا، يَجْرِي فِيهَا أَوْدِيَةُ الْقَيْحِ وَالدَّمِ، قُلْتُ لَهُ: أَنْهَارٌ؟ قَالَ: لَا، بَلْ أَوْدِيَةٌ"

Mücâhid der ki: İbn-i Abbâs (ra),

- Cehennem’in genişliği ne kadardır biliyor musun? Dedi.

- Hayır, bilmiyorum, dedim.

- Evet, Ellah’a kasem ederim ki bilemezsin. Cehennem ehlinin her birinin kulağının yumuşağı ile omuz arası, yetmiş yıllık yol kadardır. Oradan kan ve irin dereleri akar, dedi.

- Nehirler mi akar? Dedim.

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/269. (Buhârî ve Müslim rivâyet etmiştir. Hadîsin lafzı Buhârî’nindir.)

[2]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/274. (Ahmed, Ebû Ya’la ve Hâkim İbn-i Lehia ile rivâyet etmişlerdir.)

Seite 533

ŞERH

Hülasa: Ehl-i nâr; Cehennem’de beden bakımından ve fizîkî olarak künh-i mâhiyetini bilemediğimiz bir şekilde gâyet derecede büyür. Küfür, azîm bir cinâyet olduğu için küffârın dahî bedeni çok büyük olur. Tâ ki daha ziyâde azâba dûçâr olsun.

Yukarıda zikrettiğimiz hadîslerde “kâfir” kaydı vardır. Demek, Cehennem’e giden usât-ı mü’minîn, bu halden mahfûzdur. Bu beyân ettiğimiz hakîkat, a’zamî derecede haşr-i cismânîyi isbât eder.

YİRMİ BEŞİNCİ MES’ELE: Ehl-i Cehennem’in libâslarına dâirdir. Konuyla alâkalı gelecek âyet-i kerîmeleri zikrediyoruz:

Birinci Âyet: İbrâhîm Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

سَرَاب۪يلُهُمْ مِنْ قَطِرَانٍ وَتَغْشٰى وُجُوهَهُمُ النَّارُ

“(Onların) öyle azâb görecek olanların (gömlekleri, katrandandır.) Vücûdlarını, fevkalâde yakıp yandıracak bir madde kaplayacaktır. O katranın şiddetli harâreti ve pis kokusu ile azâb göreceklerdir. (Ve onların) Cehennem’e atılacak kâfirlerin (yüzlerini, ateş kaplayacaktır.) Onların cesedlerini yakıp duran ateş; yüzlerine de yükselecek, kendilerini her yönden ihâta edecektir.”1

İkinci Âyet: Hac Sûresi’nde şöyle buyrulur:

فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍۜ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَم۪يمُ

“(O kimseler ki, kâfir oldular.) Kendi irâdeleriyle küfür yolunu tercîh ettiler ve küfür üzere öldüler. (Onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir.) O ateş parçaları, üzerlerine giydikleri elbiseler gibi her taraflarını ihâta etmiştir. Cehennem’e atıldıkları zamân, (başlarının üzerine de kaynar su dökülür.)”2

Abdullâh bin Abbâs (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (asm) şöyle buyurdu:

 


[1]  İbrâhîm, 14:50.

[2]  Hac, 22:19.

Seite 534

ŞERH

Hülasa: Ehl-i nâr; Cehennem’de beden bakımından ve fizîkî olarak künh-i mâhiyetini bilemediğimiz bir şekilde gâyet derecede büyür. Küfür, azîm bir cinâyet olduğu için küffârın dahî bedeni çok büyük olur. Tâ ki daha ziyâde azâba dûçâr olsun.

Yukarıda zikrettiğimiz hadîslerde “kâfir” kaydı vardır. Demek, Cehennem’e giden usât-ı mü’minîn, bu halden mahfûzdur. Bu beyân ettiğimiz hakîkat, a’zamî derecede haşr-i cismânîyi isbât eder.

YİRMİ BEŞİNCİ MES’ELE: Ehl-i Cehennem’in libâslarına dâirdir. Konuyla alâkalı gelecek âyet-i kerîmeleri zikrediyoruz:

Birinci Âyet: İbrâhîm Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

سَرَاب۪يلُهُمْ مِنْ قَطِرَانٍ وَتَغْشٰى وُجُوهَهُمُ النَّارُ

“(Onların) öyle azâb görecek olanların (gömlekleri, katrandandır.) Vücûdlarını, fevkalâde yakıp yandıracak bir madde kaplayacaktır. O katranın şiddetli harâreti ve pis kokusu ile azâb göreceklerdir. (Ve onların) Cehennem’e atılacak kâfirlerin (yüzlerini, ateş kaplayacaktır.) Onların cesedlerini yakıp duran ateş; yüzlerine de yükselecek, kendilerini her yönden ihâta edecektir.”1

İkinci Âyet: Hac Sûresi’nde şöyle buyrulur:

فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا قُطِّعَتْ لَهُمْ ثِيَابٌ مِنْ نَارٍۜ يُصَبُّ مِنْ فَوْقِ رُؤُ۫سِهِمُ الْحَم۪يمُ

“(O kimseler ki, kâfir oldular.) Kendi irâdeleriyle küfür yolunu tercîh ettiler ve küfür üzere öldüler. (Onlar için ateşten elbiseler biçilmiştir.) O ateş parçaları, üzerlerine giydikleri elbiseler gibi her taraflarını ihâta etmiştir. Cehennem’e atıldıkları zamân, (başlarının üzerine de kaynar su dökülür.)”2

Abdullâh bin Abbâs (ra)’dan rivâyet edildiğine göre Resûlullâh (asm) şöyle buyurdu:

 


[1]  İbrâhîm, 14:50.

[2]  Hac, 22:19.

Seite 535

ŞERH

olurlar. Küfür ve isyânının derecesine göre azâbın şiddeti de artar. Küfür, şirk ve tekzîbin dereceleri vardır. Buna göre de azâbın envâı vardır. Her kâfirin azâbı bir değildir. Günâh ve isyânın dahî dereceleri ayrı ayrıdır. Her günâhın dahî derecesi ve o günâhtan dolayı çekilecek azâb dahî ayrı ayrıdır. Hattâ zinâ gibi bir dehşetli günâhın dahî dereceleri vardır. Meselâ; bir kimsenin; komşusu ile yaptığı zinâ fiilinin, başka biriyle yaptığı zinâdan on kat daha şiddetli günâh olduğuna dâir rivâyet vardır. Uhrevî cezâsı dahî ona göre daha şiddetlidir. Meselâ; gıybetin dahî dereceleri vardır. Bir âlimi gıybet etmek, başka birini gıybetten daha şiddetlidir. Hem daha evvelki mebhaslarda îzâh ettiğimiz gibi azâbın evsâfları dahî bir değildir. Kimi yerde azâb-ı şedîd, kimi yerde azâb-ı azîm, kimi yerde eşed ve ekber gibi sıfâtlar ile azâbın muhtelif evsâfı haber verilmektedir. Bu dahî gösterir ki, her azâb aynı değildir. Birbirine kıyâsla, birbirine nisbeten büyüğü var, küçüğü var, şiddetlisi var, hafîfi var. Hattâ Cehennem’in vâdîlerini zikrederken isbât edilmişti ki; ba’zı vâdî, ba’zı vâdîden daha dehşet vericidir. Hattâ ba’zı vâdîlerin dehşetinden öteki vâdîler veyahut Cehennem, Ellah’a sığınır. Bunlar hepsi isbât ediyor ki ehl-i Cehennem; küfür ve tuğyânına göre Cehennem’in tabakalarına girer ve yine küfür ve tuğyânının derecesine göre envâ’ çeşit azâb ile azâb olunur ve hâkezâ.

Hadîs-i şerîfte ehl-i Cehennem’in azâb cihetiyle en hafîf mertebede olanı, şöyle haber verilmektedir:

عن أبي سعيد الخدري أن النبي - صلى الله عليه وسلم - قال: إن أدنى أهل النار عذابا ينتعل نعلين من نار يغلي دماغه من حرارة نعليه

Ebû Saîdi’l-Hudrî (ra)’dan rivâyete göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Azâb cihetinde en hafîf mertebede olan kişiye, ateşten iki ayakkabı giydirilir. O iki ayakkabının harâretinden beyni kaynar.”1

 


[1]  Müslim, 211.

Seite 536

ŞERH

olurlar. Küfür ve isyânının derecesine göre azâbın şiddeti de artar. Küfür, şirk ve tekzîbin dereceleri vardır. Buna göre de azâbın envâı vardır. Her kâfirin azâbı bir değildir. Günâh ve isyânın dahî dereceleri ayrı ayrıdır. Her günâhın dahî derecesi ve o günâhtan dolayı çekilecek azâb dahî ayrı ayrıdır. Hattâ zinâ gibi bir dehşetli günâhın dahî dereceleri vardır. Meselâ; bir kimsenin; komşusu ile yaptığı zinâ fiilinin, başka biriyle yaptığı zinâdan on kat daha şiddetli günâh olduğuna dâir rivâyet vardır. Uhrevî cezâsı dahî ona göre daha şiddetlidir. Meselâ; gıybetin dahî dereceleri vardır. Bir âlimi gıybet etmek, başka birini gıybetten daha şiddetlidir. Hem daha evvelki mebhaslarda îzâh ettiğimiz gibi azâbın evsâfları dahî bir değildir. Kimi yerde azâb-ı şedîd, kimi yerde azâb-ı azîm, kimi yerde eşed ve ekber gibi sıfâtlar ile azâbın muhtelif evsâfı haber verilmektedir. Bu dahî gösterir ki, her azâb aynı değildir. Birbirine kıyâsla, birbirine nisbeten büyüğü var, küçüğü var, şiddetlisi var, hafîfi var. Hattâ Cehennem’in vâdîlerini zikrederken isbât edilmişti ki; ba’zı vâdî, ba’zı vâdîden daha dehşet vericidir. Hattâ ba’zı vâdîlerin dehşetinden öteki vâdîler veyahut Cehennem, Ellah’a sığınır. Bunlar hepsi isbât ediyor ki ehl-i Cehennem; küfür ve tuğyânına göre Cehennem’in tabakalarına girer ve yine küfür ve tuğyânının derecesine göre envâ’ çeşit azâb ile azâb olunur ve hâkezâ.

Hadîs-i şerîfte ehl-i Cehennem’in azâb cihetiyle en hafîf mertebede olanı, şöyle haber verilmektedir:

عن أبي سعيد الخدري أن النبي - صلى الله عليه وسلم - قال: إن أدنى أهل النار عذابا ينتعل نعلين من نار يغلي دماغه من حرارة نعليه

Ebû Saîdi’l-Hudrî (ra)’dan rivâyete göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Azâb cihetinde en hafîf mertebede olan kişiye, ateşten iki ayakkabı giydirilir. O iki ayakkabının harâretinden beyni kaynar.”1

 


[1]  Müslim, 211.

Seite 537

فَيُقَالُ: لَهُ يَا ابْنَ آدَمَ هَلْ رَأَيْتَ بُؤْسًا قَطُّ؟ هَلْ مَرَّ بِكَ شِدَّةٌ قَطُّ؟ فَيَقُولُ لَا وَاللَّهِ يَا رَبِّ مَا مَرَّ بِي بُؤْسٌ قَطُّ وَلَا رَأَيْتُ شِدَّةً قَطُّ

Enes (ra), Resûlullâh (asm)’ın şöyle dediğini rivâyet etti:

“Kıyâmet gününde, dünyanın en rahat ve en mutlu insanı olup da Cehennemlik olan kimse, ateş ile boyandıktan (ateşe daldırıldıktan) sonra ona,

- Ey Âdemoğlu! Hiç rahat yüzü gördün mü? Dünyâda hiç mutluluk duyduğun bir zamân oldu mu? Denir. O da,

- Hayır ya Rabbi! Hiç rahat yüzü görmedim, der.

Dünyâda iken zor ve sıkıntılı bir hayât yaşayıp da Cennetlik olan kimse de Cennet’in ni’metlerine gark edildikten sonra ona,

- Ey Âdemoğlu! Dünyâda hiç sıkıntı gördün mü? Hiç dar günün geçti mi? Denilir. O da,

- Hayır, Rabbim. Vallâhi hiç sıkıntı görmedim, hiç dara düşmedim, der.1

وَعَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ إِن جَهَنَّم لما سيق إِلَيْهَا أَهلهَا تلقتهم فلفحتهم لفحة فَلم تدع لَحْمًا على عظم إِلَّا ألقته على العرقوب

Ebu Hureyre (ra) Resulullah (sav)’den şöyle rivayet etti:

“Azaba müstehak olanlar Cehennem’e götürülünce; Cehennem, onları karşılar ve onları öyle sarar ki; kemiklerinin üzerinde et bırakmaz, topuklarına kadar etleri yanar dökülür.”2

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/282; (Müslim rivâyet etmişitr.)

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, 7/280.

Seite 538

فَيُقَالُ: لَهُ يَا ابْنَ آدَمَ هَلْ رَأَيْتَ بُؤْسًا قَطُّ؟ هَلْ مَرَّ بِكَ شِدَّةٌ قَطُّ؟ فَيَقُولُ لَا وَاللَّهِ يَا رَبِّ مَا مَرَّ بِي بُؤْسٌ قَطُّ وَلَا رَأَيْتُ شِدَّةً قَطُّ

Enes (ra), Resûlullâh (asm)’ın şöyle dediğini rivâyet etti:

“Kıyâmet gününde, dünyanın en rahat ve en mutlu insanı olup da Cehennemlik olan kimse, ateş ile boyandıktan (ateşe daldırıldıktan) sonra ona,

- Ey Âdemoğlu! Hiç rahat yüzü gördün mü? Dünyâda hiç mutluluk duyduğun bir zamân oldu mu? Denir. O da,

- Hayır ya Rabbi! Hiç rahat yüzü görmedim, der.

Dünyâda iken zor ve sıkıntılı bir hayât yaşayıp da Cennetlik olan kimse de Cennet’in ni’metlerine gark edildikten sonra ona,

- Ey Âdemoğlu! Dünyâda hiç sıkıntı gördün mü? Hiç dar günün geçti mi? Denilir. O da,

- Hayır, Rabbim. Vallâhi hiç sıkıntı görmedim, hiç dara düşmedim, der.1

وَعَن أبي هُرَيْرَة رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ إِن جَهَنَّم لما سيق إِلَيْهَا أَهلهَا تلقتهم فلفحتهم لفحة فَلم تدع لَحْمًا على عظم إِلَّا ألقته على العرقوب

Ebu Hureyre (ra) Resulullah (sav)’den şöyle rivayet etti:

“Azaba müstehak olanlar Cehennem’e götürülünce; Cehennem, onları karşılar ve onları öyle sarar ki; kemiklerinin üzerinde et bırakmaz, topuklarına kadar etleri yanar dökülür.”2

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, 7/282; (Müslim rivâyet etmişitr.)

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, 7/280.

Seite 539

ŞERH

Hülasa: Ehl-i nârın azâb derekeleri bir değildir. Nitekim daha evvel zikrettiğimiz, Cehennem’in yedi tabakasında da ayrı ayrı tâifeler, ayrı ayrı azâblarla ta’zîb edilirler. En hafîf tabaka ki “Cehennem” diye tesmiye edilir, orada usât-ı mü’minîn vardır. Onların azâblarından tâ en alt tabaka olan Hâviye’ye kadar (ki münâfîkûn ve İblîs’in kaldığı yerdir ve en dehşetli ve şiddetli azâb buradadır) azâbın birçok envâı vardır. Herkes küfür ve isyânının derecesine göre ta’zîb olunur.

YİRMİ YEDİNCİ MES’ELE: Ehl-i Cehennem’in tekrâr dünyaya gelmelerini arzu etmeleri hakkındadır. Ehl-i nâr, âhiretin menzillerinde, husûsan Cehennem’de dünyaya rücû’ edip, döndürülmeleri için yalvarırlar. “Eğer dünyaya dönersek, bir daha küfür ve isyâna girmeyeceğiz. Peygamberleri dinleyeceğiz. İman dâiresine gireceğiz.” derler. Fakat bu istekleri kabûl edilmez. Konuyla alâkalı birkaç âyet-i kerîmeyi misâl olarak zikredeceğiz.

Birinci Âyet:

رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْهَا فَاِنْ عُدْنَا فَاِنَّا ظَالِمُونَ

“O kâfirler, bu azîm cinâyetlerini i’tirâf ederek şöyle niyâzda bulunacaklar: (‘Ey Rabbimiz! Bizleri, buradan çıkar.) Bizi Cehennem ateşinden kurtar, dünya hayâtına iâde et, senin rızâna uygun hareketlerde bulunalım. (Şâyet dönersek,) eski hâlimize tekrâr avdet edersek, evvelce irtikâb ettiğimiz şirk, küfür ve dalâletin bir benzerini işlersek, (artık şübhe yok ki biz, zâlim kimseleriz.) Nefsimize zulmetmiş, zulümde haddi aşmış, böylece ebedî bir azâba kesb-i istihkâk etmiş kimseler oluruz.’ 1

قَالَ اخْسَؤُ۫ا ف۪يهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ

“Cenâb-ı Hak da bunların bu talebine cevâben melek lisânıyla (buyuracaktır ki:) ‘Artık siz (orada) Cehennem’de (susun, hor ve zelil olun.) Siz, bu azâbı, dünyada iken irâdenizle işlemiş olduğunuz cinâyetinizden dolayı hak etmiş bulunuyorsunuz. (Ve Bana bir kelam söylemeyin!) Bu

 


[1]  Mü’minûn, 23:107.

Seite 540

ŞERH

Hülasa: Ehl-i nârın azâb derekeleri bir değildir. Nitekim daha evvel zikrettiğimiz, Cehennem’in yedi tabakasında da ayrı ayrı tâifeler, ayrı ayrı azâblarla ta’zîb edilirler. En hafîf tabaka ki “Cehennem” diye tesmiye edilir, orada usât-ı mü’minîn vardır. Onların azâblarından tâ en alt tabaka olan Hâviye’ye kadar (ki münâfîkûn ve İblîs’in kaldığı yerdir ve en dehşetli ve şiddetli azâb buradadır) azâbın birçok envâı vardır. Herkes küfür ve isyânının derecesine göre ta’zîb olunur.

YİRMİ YEDİNCİ MES’ELE: Ehl-i Cehennem’in tekrâr dünyaya gelmelerini arzu etmeleri hakkındadır. Ehl-i nâr, âhiretin menzillerinde, husûsan Cehennem’de dünyaya rücû’ edip, döndürülmeleri için yalvarırlar. “Eğer dünyaya dönersek, bir daha küfür ve isyâna girmeyeceğiz. Peygamberleri dinleyeceğiz. İman dâiresine gireceğiz.” derler. Fakat bu istekleri kabûl edilmez. Konuyla alâkalı birkaç âyet-i kerîmeyi misâl olarak zikredeceğiz.

Birinci Âyet:

رَبَّنَٓا اَخْرِجْنَا مِنْهَا فَاِنْ عُدْنَا فَاِنَّا ظَالِمُونَ

“O kâfirler, bu azîm cinâyetlerini i’tirâf ederek şöyle niyâzda bulunacaklar: (‘Ey Rabbimiz! Bizleri, buradan çıkar.) Bizi Cehennem ateşinden kurtar, dünya hayâtına iâde et, senin rızâna uygun hareketlerde bulunalım. (Şâyet dönersek,) eski hâlimize tekrâr avdet edersek, evvelce irtikâb ettiğimiz şirk, küfür ve dalâletin bir benzerini işlersek, (artık şübhe yok ki biz, zâlim kimseleriz.) Nefsimize zulmetmiş, zulümde haddi aşmış, böylece ebedî bir azâba kesb-i istihkâk etmiş kimseler oluruz.’ 1

قَالَ اخْسَؤُ۫ا ف۪يهَا وَلَا تُكَلِّمُونِ

“Cenâb-ı Hak da bunların bu talebine cevâben melek lisânıyla (buyuracaktır ki:) ‘Artık siz (orada) Cehennem’de (susun, hor ve zelil olun.) Siz, bu azâbı, dünyada iken irâdenizle işlemiş olduğunuz cinâyetinizden dolayı hak etmiş bulunuyorsunuz. (Ve Bana bir kelam söylemeyin!) Bu

 


[1]  Mü’minûn, 23:107.

Seite 541

ŞERH

بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُۜ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

“(Hayır) onların bu temennîleri, bir samîmiyyet eseri değildir. (Evvelce gizledikleri şey) ya dünyada iken insanlardan gizledikleri veya haşir meydanının ilk safhasında inkâr ile Ellah’tan gizlemeye çalıştıkları i’tikâd-ı fâside ve a’mâl-i seyyieleri (kendilerine göründü de -ondan-) dolayı böyle dünyaya bir daha geri gönderilmelerini ve iman etmelerini temennîde bulunacaklar (ve eğer geri çevrilselerdi) yine sözlerinde durmazlardı, (nehyolundukları şeye) küfre ve isyâna (elbette yine dönüverirlerdi.) Âhiret âlemini unutuverirlerdi (ve şübhe yok ki onlar, elbette yalancılardır.) Onların âdetleri, yalandan ibârettir. Eğer farazâ dünyaya döndürülecek olsalar, yine Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerini inkâr eder, yine iman ehlinden olmak istemezlerdi.”1

Ehl-i nâr ateşin kenârında durduruldukları vakitte çok nedâmet duyar, çok hasret çekerler ve dünyaya rücû’ edip mü’min olmak murad ederler. Hâlbuki onlar, bu sözlerinde samîmî değillerdir. Bu sebeble Ellah tarafından bu talebleri reddedilir. Farz-ı muhâl Cehennem’i görüp, içine girip, envâ’ çeşit azâba dûçâr olduktan sonra tekrar dünyaya gelseler, yine aynı bâtıl i’tikâd ve fâsid amel üzere ısrâr ederler. Küfürden dönmez, isyân ve tuğyânlarına devam ederler. Çünkü onlar yalancıdırlar. Cenâb-ı Hak; ilm-i ezelîsi ile o küffârın, dünyaya dönseler dahî tekrâr küfre gireceklerini bildiği için ve nice başka hikmetlerden dolayı onlara dünyaya tekrâr dönmek için müsâade etmez. Öylece ebediyyen nâr-ı cehîmde muazzeb olurlar.

Beşinci Âyet:

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ فَسَقُوا فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَق۪يلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ

 


[1]  En’am, 6:28.

Seite 542

ŞERH

بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُۜ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ

“(Hayır) onların bu temennîleri, bir samîmiyyet eseri değildir. (Evvelce gizledikleri şey) ya dünyada iken insanlardan gizledikleri veya haşir meydanının ilk safhasında inkâr ile Ellah’tan gizlemeye çalıştıkları i’tikâd-ı fâside ve a’mâl-i seyyieleri (kendilerine göründü de -ondan-) dolayı böyle dünyaya bir daha geri gönderilmelerini ve iman etmelerini temennîde bulunacaklar (ve eğer geri çevrilselerdi) yine sözlerinde durmazlardı, (nehyolundukları şeye) küfre ve isyâna (elbette yine dönüverirlerdi.) Âhiret âlemini unutuverirlerdi (ve şübhe yok ki onlar, elbette yalancılardır.) Onların âdetleri, yalandan ibârettir. Eğer farazâ dünyaya döndürülecek olsalar, yine Cenâb-ı Hakk’ın âyetlerini inkâr eder, yine iman ehlinden olmak istemezlerdi.”1

Ehl-i nâr ateşin kenârında durduruldukları vakitte çok nedâmet duyar, çok hasret çekerler ve dünyaya rücû’ edip mü’min olmak murad ederler. Hâlbuki onlar, bu sözlerinde samîmî değillerdir. Bu sebeble Ellah tarafından bu talebleri reddedilir. Farz-ı muhâl Cehennem’i görüp, içine girip, envâ’ çeşit azâba dûçâr olduktan sonra tekrar dünyaya gelseler, yine aynı bâtıl i’tikâd ve fâsid amel üzere ısrâr ederler. Küfürden dönmez, isyân ve tuğyânlarına devam ederler. Çünkü onlar yalancıdırlar. Cenâb-ı Hak; ilm-i ezelîsi ile o küffârın, dünyaya dönseler dahî tekrâr küfre gireceklerini bildiği için ve nice başka hikmetlerden dolayı onlara dünyaya tekrâr dönmek için müsâade etmez. Öylece ebediyyen nâr-ı cehîmde muazzeb olurlar.

Beşinci Âyet:

وَاَمَّا الَّذ۪ينَ فَسَقُوا فَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ كُلَّمَٓا اَرَادُٓوا اَنْ يَخْرُجُوا مِنْهَٓا اُع۪يدُوا ف۪يهَا وَق۪يلَ لَهُمْ ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّذ۪ي كُنْتُمْ بِه۪ تُكَذِّبُونَ

 


[1]  En’am, 6:28.

Seite 543

ŞERH

Bu âyet-i kerîme, küfür üzere âhirete gidenler için hiçbir kurtuluş çâresi bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki:

“(Şübhesiz o kimseler ki kâfir oldular) Dîn-i Hak olan İslâm’ın nûru her tarafı aydınlatıp dururken, onu inkâr edip kendilerini onun nûrundan mahrûm bıraktılar (ve kâfirler oldukları halde öldüler.) Daha dünyada iken kendilerine tezekkür edecek kadar vakit verildiği halde iman şerefine nâil olmadan ölüp gittiler. (Artık onların hiçbirinden,) kendisini kurtarmak için kurtuluş çâresi olmak üzere şâyet (yeryüzü dolusu altın fedâ edecek) fidye olarak verecek (olsa, elbette kabûl edilmeyecektir.) Zîrâ kurtuluş çâresi zamânı geçmiştir. (İşte onlar için) öyle küfür içinde ölenler için (elîm) gâyet acıklı, elem verici (bir azâb vardır.) Onlar, ebedî olarak Cehennem ateşine atılacaklardır. (Ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur.) Onların imdâdlarına hiç kimse koşmayacaktır. Dünyâda iken taptıkları putlar, hem-cinsleri olan insanlar, hattâ kendilerine güvendikleri çoluk çocukları bile kendilerine yardım edemeyeceklerdir. O gün, onlar için hiçbir yardımcı bulunamaz. Onlara dünyada iken yaptıkları iyilikler, sadakalar da yardımcı olamayacaktır. Çünkü dünyada iken iman olmadan işlenen bir amelin âhirette hiçbir kıymeti yoktur. Böyle bir amel, sâhibini ebedî azâbtan kurtarmaya vesîle olamaz.”1

İkinci Misâl:

يُبَصَّرُونَهُمْۜ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَد۪ي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَن۪يهِ

“(Onlar) o birbirlerinin dostları, yakınları olanlar; âhirette (birbirlerine gösterilirler) birbirlerini görüp tanırlar. Buna rağmen birbirlerine bir fâide veremez, bilâkis yekdiğerinden kaçınırlar. (Günâhkâr olan,) kâfir veya âsî olan; (temennî eder ki o günün azâbından dolayı oğullarını fedâ etsin.) Kendisini öyle bir kurtuluş fidyesi sa’yesinde o azâbtan kurtarmış bulunsun. Bu ne mümkün!”2

 


[1]  Âl-i İmrân, 3:91.

[2]  Meâric, 70:11.

Seite 544

ŞERH

Bu âyet-i kerîme, küfür üzere âhirete gidenler için hiçbir kurtuluş çâresi bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki:

“(Şübhesiz o kimseler ki kâfir oldular) Dîn-i Hak olan İslâm’ın nûru her tarafı aydınlatıp dururken, onu inkâr edip kendilerini onun nûrundan mahrûm bıraktılar (ve kâfirler oldukları halde öldüler.) Daha dünyada iken kendilerine tezekkür edecek kadar vakit verildiği halde iman şerefine nâil olmadan ölüp gittiler. (Artık onların hiçbirinden,) kendisini kurtarmak için kurtuluş çâresi olmak üzere şâyet (yeryüzü dolusu altın fedâ edecek) fidye olarak verecek (olsa, elbette kabûl edilmeyecektir.) Zîrâ kurtuluş çâresi zamânı geçmiştir. (İşte onlar için) öyle küfür içinde ölenler için (elîm) gâyet acıklı, elem verici (bir azâb vardır.) Onlar, ebedî olarak Cehennem ateşine atılacaklardır. (Ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur.) Onların imdâdlarına hiç kimse koşmayacaktır. Dünyâda iken taptıkları putlar, hem-cinsleri olan insanlar, hattâ kendilerine güvendikleri çoluk çocukları bile kendilerine yardım edemeyeceklerdir. O gün, onlar için hiçbir yardımcı bulunamaz. Onlara dünyada iken yaptıkları iyilikler, sadakalar da yardımcı olamayacaktır. Çünkü dünyada iken iman olmadan işlenen bir amelin âhirette hiçbir kıymeti yoktur. Böyle bir amel, sâhibini ebedî azâbtan kurtarmaya vesîle olamaz.”1

İkinci Misâl:

يُبَصَّرُونَهُمْۜ يَوَدُّ الْمُجْرِمُ لَوْ يَفْتَد۪ي مِنْ عَذَابِ يَوْمِئِذٍ بِبَن۪يهِ

“(Onlar) o birbirlerinin dostları, yakınları olanlar; âhirette (birbirlerine gösterilirler) birbirlerini görüp tanırlar. Buna rağmen birbirlerine bir fâide veremez, bilâkis yekdiğerinden kaçınırlar. (Günâhkâr olan,) kâfir veya âsî olan; (temennî eder ki o günün azâbından dolayı oğullarını fedâ etsin.) Kendisini öyle bir kurtuluş fidyesi sa’yesinde o azâbtan kurtarmış bulunsun. Bu ne mümkün!”2

 


[1]  Âl-i İmrân, 3:91.

[2]  Meâric, 70:11.

Seite 545

ŞERH

تَدْعُوا مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰى

“O şiddetli ateş (çağırır) kendisine cezbeder, Hak’tan (döneni ve) ibâdet ve tâatten (yüz çevireni.) Öyle inkârcı ve münâfık şahısları kendisine hâs açık bir dil ile kendi sahasına da’vet eder, onları azâblandırır.”1

وَجَمَعَ فَاَوْعٰى

“(Ve) sırf dünyalık için malı (toplayıp da) zekâtını vermeyeni, o malları dar gün için (bir kap içinde saklayanı.) Sâdece dünyevî işlerle meşgûl olup dinî vazîfelerini edâ etmeyeni ve dünya malına karşı hırs gösterip nâil olduğu ni’metlerin şükrünü îfâ eylemeyeni dahî yârın âhiret âleminde ateş azâbı yakalayacaktır. Her mükellef kimse; işte bu dehşetli âkıbeti düşünerek daha dünyada iken hayâtını vahy-i İlâhî’ye göre tanzîme ve vazîfelerini îfâya çalışmalıdır.” 2

Gelecek âyet-i kerîme ise bildiriyor ki, kıyâmet gününde azâb-ı İlâhî’den, Cehennem ateşinden kurtulmak için ne münâfıklardan ne de kâfirlerden hiçbir surette hiçbir fidye kabûl edilmeyecektir.

فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ مَأْوٰيكُمُ النَّارُۜ هِيَ مَوْلٰيكُمْۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

“(Artık) ey münâfıklar! (Bugün ne sizden ne de kâfir olan kimselerden) küfürlerini izhâr eden dinsizlerden (kurtuluş fidyesi kabûl edilmez.) Azâbtan kurtulabilmeniz için sizlerden hiçbir bedel, hiçbir karşılık alınmaz. İsterse içinizden biri; dünyalar dolusu altın ve gümüş fedâ edecek olsun, yine kabûl olunmaz. (Sizlerin sığınacağınız yer, Cehennem’dir.) Oradan ebediyyen kurtulamayacaksınız. (Sizin için daha lâyık olan odur.) Size lâyık olan cezâ yeri, o Cehennem’den ibârettir (ve) o Cehennem, (ne kötü dönüş yeridir!)

 


[1]  Meâric, 70:17.

[2]  Meâric, 70:18.

Seite 546

ŞERH

تَدْعُوا مَنْ اَدْبَرَ وَتَوَلّٰى

“O şiddetli ateş (çağırır) kendisine cezbeder, Hak’tan (döneni ve) ibâdet ve tâatten (yüz çevireni.) Öyle inkârcı ve münâfık şahısları kendisine hâs açık bir dil ile kendi sahasına da’vet eder, onları azâblandırır.”1

وَجَمَعَ فَاَوْعٰى

“(Ve) sırf dünyalık için malı (toplayıp da) zekâtını vermeyeni, o malları dar gün için (bir kap içinde saklayanı.) Sâdece dünyevî işlerle meşgûl olup dinî vazîfelerini edâ etmeyeni ve dünya malına karşı hırs gösterip nâil olduğu ni’metlerin şükrünü îfâ eylemeyeni dahî yârın âhiret âleminde ateş azâbı yakalayacaktır. Her mükellef kimse; işte bu dehşetli âkıbeti düşünerek daha dünyada iken hayâtını vahy-i İlâhî’ye göre tanzîme ve vazîfelerini îfâya çalışmalıdır.” 2

Gelecek âyet-i kerîme ise bildiriyor ki, kıyâmet gününde azâb-ı İlâhî’den, Cehennem ateşinden kurtulmak için ne münâfıklardan ne de kâfirlerden hiçbir surette hiçbir fidye kabûl edilmeyecektir.

فَالْيَوْمَ لَا يُؤْخَذُ مِنْكُمْ فِدْيَةٌ وَلَا مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ مَأْوٰيكُمُ النَّارُۜ هِيَ مَوْلٰيكُمْۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ

“(Artık) ey münâfıklar! (Bugün ne sizden ne de kâfir olan kimselerden) küfürlerini izhâr eden dinsizlerden (kurtuluş fidyesi kabûl edilmez.) Azâbtan kurtulabilmeniz için sizlerden hiçbir bedel, hiçbir karşılık alınmaz. İsterse içinizden biri; dünyalar dolusu altın ve gümüş fedâ edecek olsun, yine kabûl olunmaz. (Sizlerin sığınacağınız yer, Cehennem’dir.) Oradan ebediyyen kurtulamayacaksınız. (Sizin için daha lâyık olan odur.) Size lâyık olan cezâ yeri, o Cehennem’den ibârettir (ve) o Cehennem, (ne kötü dönüş yeridir!)

 


[1]  Meâric, 70:17.

[2]  Meâric, 70:18.

Seite 547

ŞERH

أُمِّ الدَّرْدَاءِ، عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ يُلْقَى عَلَى أَهْلِ النَّارِ الْجُوعُ فَيَعْدِلُ مَا هُمْ فِيهِ مِنَ الْعَذَابِ فَيَسْتَغِيثُونَ فَيُغَاثُونَ بِطَعَامٍ مِنْ ضَرِيعٍ لاَ يُسْمِنُ وَلاَ يُغْنِي مِنْ جُوعٍ فَيَسْتَغِيثُونَ بِالطَّعَامِ فَيُغَاثُونَ بِطَعَامٍ ذِي غُصَّةٍ فَيَذْكُرُونَ أَنَّهُمْ كَانُوا يُجِيزُونَ الْغُصَصَ فِي الدُّنْيَا بِالشَّرَابِ فَيَسْتَغِيثُونَ بِالشَّرَابِ فَيُرْفَعُ إِلَيْهِمُ الْحَمِيمُ بِكَلاَلِيبِ الْحَدِيدِ فَإِذَا دَنَتْ مِنْ وُجُوهِهِمْ شَوَتْ وُجُوهَهُمْ فَإِذَا دَخَلَتْ بُطُونَهُمْ قَطَّعَتْ مَا فِي بُطُونِهِمْ .

Ebû’d-Derda (ra)’dan rivâyete göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cehennemlik olanlara azâblarına mukâbil olarak açlık verilir de onlar, doyurulmaları için yardım isterler. Kendilerine “Darî’ ” denilen acı ve kuru dikenler” ikrâm edilir. O dikenler, ne besler ne de açlığı giderir. Sonra yine doyurulmalarını isterler de kendilerine “Ğussa” denilen ve boğazdan geçmeyen dikenli yemekler ikrâm edilir. Onlar; dünyada boğazda tıkanan yiyecekleri içecekle geçirdiklerini hatırlayarak, kendilerine içecek yardımı yapılmasını isterler de kendilerine demir çengelli kaplarda kaynar sular ikrâm edilir. Onlar; yüzlerine yaklaştığında yüzlerini yakar ve kavurur. Karınlarına girdiği zamân karınlarında bulunan her şeyi parçalar.”1

Demek ehl-i nârın ebedî surette açlık ve susuzlukları gitmez.

Hem bazen de ehl-i nâr, ehl-i Cennet’ten yiyecek ve içecek isterler. Onların bu istekleri de yerine getirilmez. Buna dâir Kur’ân-ı Azîmüşşân’da şöyle buyrulmaktadır:

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَ

 


[1]  Muhammed, 47:15.

Seite 548

ŞERH

أُمِّ الدَّرْدَاءِ، عَنْ أَبِي الدَّرْدَاءِ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ يُلْقَى عَلَى أَهْلِ النَّارِ الْجُوعُ فَيَعْدِلُ مَا هُمْ فِيهِ مِنَ الْعَذَابِ فَيَسْتَغِيثُونَ فَيُغَاثُونَ بِطَعَامٍ مِنْ ضَرِيعٍ لاَ يُسْمِنُ وَلاَ يُغْنِي مِنْ جُوعٍ فَيَسْتَغِيثُونَ بِالطَّعَامِ فَيُغَاثُونَ بِطَعَامٍ ذِي غُصَّةٍ فَيَذْكُرُونَ أَنَّهُمْ كَانُوا يُجِيزُونَ الْغُصَصَ فِي الدُّنْيَا بِالشَّرَابِ فَيَسْتَغِيثُونَ بِالشَّرَابِ فَيُرْفَعُ إِلَيْهِمُ الْحَمِيمُ بِكَلاَلِيبِ الْحَدِيدِ فَإِذَا دَنَتْ مِنْ وُجُوهِهِمْ شَوَتْ وُجُوهَهُمْ فَإِذَا دَخَلَتْ بُطُونَهُمْ قَطَّعَتْ مَا فِي بُطُونِهِمْ .

Ebû’d-Derda (ra)’dan rivâyete göre, Resûlullâh (asm) şöyle buyurmuştur:

“Cehennemlik olanlara azâblarına mukâbil olarak açlık verilir de onlar, doyurulmaları için yardım isterler. Kendilerine “Darî’ ” denilen acı ve kuru dikenler” ikrâm edilir. O dikenler, ne besler ne de açlığı giderir. Sonra yine doyurulmalarını isterler de kendilerine “Ğussa” denilen ve boğazdan geçmeyen dikenli yemekler ikrâm edilir. Onlar; dünyada boğazda tıkanan yiyecekleri içecekle geçirdiklerini hatırlayarak, kendilerine içecek yardımı yapılmasını isterler de kendilerine demir çengelli kaplarda kaynar sular ikrâm edilir. Onlar; yüzlerine yaklaştığında yüzlerini yakar ve kavurur. Karınlarına girdiği zamân karınlarında bulunan her şeyi parçalar.”1

Demek ehl-i nârın ebedî surette açlık ve susuzlukları gitmez.

Hem bazen de ehl-i nâr, ehl-i Cennet’ten yiyecek ve içecek isterler. Onların bu istekleri de yerine getirilmez. Buna dâir Kur’ân-ı Azîmüşşân’da şöyle buyrulmaktadır:

وَنَادٰٓى اَصْحَابُ النَّارِ اَصْحَابَ الْجَنَّةِ اَنْ اَف۪يضُوا عَلَيْنَا مِنَ الْمَٓاءِ اَوْ مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُۜ قَالُٓوا اِنَّ اللّٰهَ حَرَّمَهُمَا عَلَى الْكَافِر۪ينَ

 


[1]  Muhammed, 47:15.

Seite 549

ŞERH

Cehennem, başlı başına ehl-i nâr için büyük bir zillettir. Oraya en kötü bir şekilde atılmaları, götürülmeleri de ayrı bir rezâlettir. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da geçen konuyla alâkalı ba’zı âyet-i kerîmeleri, misâl olarak zikrediyoruz;

Birinci Misâl: Kamer Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

اِنَّ الْمُجْرِم۪ينَ ف۪ي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ

“(Şübhe yok ki mücrimler,) suçlular, kendi irâdeleriyle şirk, küfür ve isyân yolunu tercîh edenler, dünyada (dalâlettedirler.) Onlar, hak yoldan ayrılmış, bâtıl bir yola sülûk etmişlerdir. (Ve) âhirette ise, o dalâletlerinin cezâsı olarak (kızgın ateşler) azâb, mihnet ve meşakkat (içindedirler.) İşte küfür ve dalâletin ebedî cezâsı!”1

يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلٰى وُجُوهِهِمْۜ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ

“Evet. O mücrimler, böyle bir cezâya uğrayacaklar. (O gün, yüzleri üzerine o ateşin içine çekilecek, sürükleneceklerdir.) Öyle ebedî bir azâba müstehakk olacaklardır ve kendilerine Cehennem azâbına müvekkel melekler tarafından tevbîh ve tahkîr tarîki ile şöyle denilecektir: (‘Tadın Cehennem’in dokunuşunu!) Bütün vücûdunuzu kaplayacak olan şiddetli ateşi tadın! Tekzîbinizin yanlış olduğunu görün. Resûlümüz tarafından size haber verilen şeylerin doğru olduğunu bilip anlayın!’ ”2

يُسْحَبُونَ yani “sürüklenirler” lafzı ifade ediyor ki, ehl-i nâr, zebânîler tarafından yüzleri üzere sürüklenerek Cehennem’e çekilecekler. Bu vaz’iyyet; ehl-i nâr için ayrı bir azâb şeklidir, zillet ve hakâretin zirvesidir.

İkinci Misâl: Rahmân Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِس۪يمٰيهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِ

 


[1]  Kamer, 54:47.

[2]  Kamer, 54:48.

Seite 550

ŞERH

Cehennem, başlı başına ehl-i nâr için büyük bir zillettir. Oraya en kötü bir şekilde atılmaları, götürülmeleri de ayrı bir rezâlettir. Kur’ân-ı Azîmüşşân’da geçen konuyla alâkalı ba’zı âyet-i kerîmeleri, misâl olarak zikrediyoruz;

Birinci Misâl: Kamer Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

اِنَّ الْمُجْرِم۪ينَ ف۪ي ضَلَالٍ وَسُعُرٍ

“(Şübhe yok ki mücrimler,) suçlular, kendi irâdeleriyle şirk, küfür ve isyân yolunu tercîh edenler, dünyada (dalâlettedirler.) Onlar, hak yoldan ayrılmış, bâtıl bir yola sülûk etmişlerdir. (Ve) âhirette ise, o dalâletlerinin cezâsı olarak (kızgın ateşler) azâb, mihnet ve meşakkat (içindedirler.) İşte küfür ve dalâletin ebedî cezâsı!”1

يَوْمَ يُسْحَبُونَ فِي النَّارِ عَلٰى وُجُوهِهِمْۜ ذُوقُوا مَسَّ سَقَرَ

“Evet. O mücrimler, böyle bir cezâya uğrayacaklar. (O gün, yüzleri üzerine o ateşin içine çekilecek, sürükleneceklerdir.) Öyle ebedî bir azâba müstehakk olacaklardır ve kendilerine Cehennem azâbına müvekkel melekler tarafından tevbîh ve tahkîr tarîki ile şöyle denilecektir: (‘Tadın Cehennem’in dokunuşunu!) Bütün vücûdunuzu kaplayacak olan şiddetli ateşi tadın! Tekzîbinizin yanlış olduğunu görün. Resûlümüz tarafından size haber verilen şeylerin doğru olduğunu bilip anlayın!’ ”2

يُسْحَبُونَ yani “sürüklenirler” lafzı ifade ediyor ki, ehl-i nâr, zebânîler tarafından yüzleri üzere sürüklenerek Cehennem’e çekilecekler. Bu vaz’iyyet; ehl-i nâr için ayrı bir azâb şeklidir, zillet ve hakâretin zirvesidir.

İkinci Misâl: Rahmân Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

يُعْرَفُ الْمُجْرِمُونَ بِس۪يمٰيهُمْ فَيُؤْخَذُ بِالنَّوَاص۪ي وَالْاَقْدَامِ

 


[1]  Kamer, 54:47.

[2]  Kamer, 54:48.

Seite 551

ŞERH

“(Sâhib-i cürm olanlar; sîmâlarıyla bilinirler, tanınırlar.) Zîrâ alâmet­leri yüzlerinde görülür. (Binâenaleyh onlar, zebânîler tarafından perçemlerinden ve ayaklarından tutulup yakalanırlar.)”1

هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ

“Ehl-i Cehennem Cehennem’e atılınca, Cehennem azâbına müvekkel melekler tarafından tevbîh ve tahkîr tarîki ile onlara şöyle denilecektir: (‘Şu Ce­hennem, mücrimlerin tekzîb ettikleri Cehennem’dir.’) Yani; ‘Ey münkirler! Siz, dünyada iken bu Cehennem’i inkâr eder dururdunuz. Şimdi hakkı gördünüz mü? Ne kadar bâtıl bir i’tikâdda bulunmuş olduğunuzu anladınız mı?’ ”2

يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَم۪يمٍ اٰنٍ

“O mücrimler, (Cehennem’in ateşi ve gâyet sıcak su arasında dolaşırlar.) Cehennem ehli, Cehennem’in ateşinden içleri yanıp tutuştukça güyâ şiddetli harâretlerini serinletebilmek için bir suya koşacaklar. Fakat gâyet sıcak, kaynar bir sudan başkasını bulamayacaklardır. İçecekleri o su, kendilerini ayrıca yakıp kavuracaktır.”3

Üçüncü Misâl: İsrâ Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّاۜ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يرًا

“(Ve onları kıyâmet gününde körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzleri üzerine haşrederiz.) Öyle ki onlar, dünyaya fazlasıyla bağlı oldukları için yerlere yüzleri sürülerek mahşere sevk edileceklerdir. Artık gözleri kendilerine zevk verecek bir şey göremeyecektir. Dilleri kendi lehlerinde söyleyecek bir söz bulamayacaktır. Kulakları da kendilerini sevindirecek, hoşlarına gidecek

 


[1]  Rahmân, 55:41.

[2]  Rahmân, 55:43.

[3]  Rahmân, 55:44.

Seite 552

ŞERH

“(Sâhib-i cürm olanlar; sîmâlarıyla bilinirler, tanınırlar.) Zîrâ alâmet­leri yüzlerinde görülür. (Binâenaleyh onlar, zebânîler tarafından perçemlerinden ve ayaklarından tutulup yakalanırlar.)”1

هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَ

“Ehl-i Cehennem Cehennem’e atılınca, Cehennem azâbına müvekkel melekler tarafından tevbîh ve tahkîr tarîki ile onlara şöyle denilecektir: (‘Şu Ce­hennem, mücrimlerin tekzîb ettikleri Cehennem’dir.’) Yani; ‘Ey münkirler! Siz, dünyada iken bu Cehennem’i inkâr eder dururdunuz. Şimdi hakkı gördünüz mü? Ne kadar bâtıl bir i’tikâdda bulunmuş olduğunuzu anladınız mı?’ ”2

يَطُوفُونَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ حَم۪يمٍ اٰنٍ

“O mücrimler, (Cehennem’in ateşi ve gâyet sıcak su arasında dolaşırlar.) Cehennem ehli, Cehennem’in ateşinden içleri yanıp tutuştukça güyâ şiddetli harâretlerini serinletebilmek için bir suya koşacaklar. Fakat gâyet sıcak, kaynar bir sudan başkasını bulamayacaklardır. İçecekleri o su, kendilerini ayrıca yakıp kavuracaktır.”3

Üçüncü Misâl: İsrâ Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّاۜ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يرًا

“(Ve onları kıyâmet gününde körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzleri üzerine haşrederiz.) Öyle ki onlar, dünyaya fazlasıyla bağlı oldukları için yerlere yüzleri sürülerek mahşere sevk edileceklerdir. Artık gözleri kendilerine zevk verecek bir şey göremeyecektir. Dilleri kendi lehlerinde söyleyecek bir söz bulamayacaktır. Kulakları da kendilerini sevindirecek, hoşlarına gidecek

 


[1]  Rahmân, 55:41.

[2]  Rahmân, 55:43.

[3]  Rahmân, 55:44.

Seite 553

ŞERH

“O gün kâfirlere tevbîh ve tahkîr suretiyle hitâb edilerek denilir ki: (Bu,) uğradığınız azâb, (o ateştir ki siz, bunu) dünyada iken (tekzîb etmiştiniz.) Sizler; bu korkunç istikbâli size bildiren peygamberleri ve İlâhî kitâbları tekzîb ediyor, bâtıl i’tikâdınızda ısrar ediyordunuz. Şimdi tekzîb ettiğiniz cezâyı tadın!”1

اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُٓوا اَوْ لَا تَصْبِرُواۚ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Kezâ Zebânîler tarafından ehl-i Cehennem’e şöyle denir: (‘Girin oraya!) Cehennem ateşine! (İster azâbına sabredin ister etmeyin, sizin için müsâvîdir.) Azâbtan kurtuluşunuz yoktur. (Ancak yaptıklarınızın cezâsını çekeceksiniz.’)”2

Sekizinci Misâl: Duhân Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ اِلٰى سَوَٓاءِ الْجَح۪يمِ

“Zebânîlere, yani Cehennem’e me’mûr meleklere taraf-ı İlâhî’den emrolunur ki, (‘Onu) o suçluyu, o kâfiri şiddetle (tutun da Cehennem’in tâ ortasına sürükleyin.) Tâ ki lâyık olduğu azâba kavuşsun.”3

ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِه۪ مِنْ عَذَابِ الْحَم۪يمِ

“(Sonra) Cehennem’e sevk edilen o şahsın (başının üstüne o pek kaynar azâb suyundan dökün.) Tâ ki o dökülen suyla, o şahsın bütün vücûdunu azâb kaplamış olsun.’ ”4

ذُقْۚۙ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْكَر۪يمُ

“Ve o şahsa tevbîh ve istihzâ tarîkiyle deyiniz ki: ‘Ey âhireti inkâr eden!

 


[1]  Tûr, 52:14.

[2]  Tûr, 52:16.

[3]  Duhân, 44:47.

[4]  Duhân, 44:48.

Seite 554

ŞERH

“O gün kâfirlere tevbîh ve tahkîr suretiyle hitâb edilerek denilir ki: (Bu,) uğradığınız azâb, (o ateştir ki siz, bunu) dünyada iken (tekzîb etmiştiniz.) Sizler; bu korkunç istikbâli size bildiren peygamberleri ve İlâhî kitâbları tekzîb ediyor, bâtıl i’tikâdınızda ısrar ediyordunuz. Şimdi tekzîb ettiğiniz cezâyı tadın!”1

اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُٓوا اَوْ لَا تَصْبِرُواۚ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Kezâ Zebânîler tarafından ehl-i Cehennem’e şöyle denir: (‘Girin oraya!) Cehennem ateşine! (İster azâbına sabredin ister etmeyin, sizin için müsâvîdir.) Azâbtan kurtuluşunuz yoktur. (Ancak yaptıklarınızın cezâsını çekeceksiniz.’)”2

Sekizinci Misâl: Duhân Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ اِلٰى سَوَٓاءِ الْجَح۪يمِ

“Zebânîlere, yani Cehennem’e me’mûr meleklere taraf-ı İlâhî’den emrolunur ki, (‘Onu) o suçluyu, o kâfiri şiddetle (tutun da Cehennem’in tâ ortasına sürükleyin.) Tâ ki lâyık olduğu azâba kavuşsun.”3

ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِه۪ مِنْ عَذَابِ الْحَم۪يمِ

“(Sonra) Cehennem’e sevk edilen o şahsın (başının üstüne o pek kaynar azâb suyundan dökün.) Tâ ki o dökülen suyla, o şahsın bütün vücûdunu azâb kaplamış olsun.’ ”4

ذُقْۚۙ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْكَر۪يمُ

“Ve o şahsa tevbîh ve istihzâ tarîkiyle deyiniz ki: ‘Ey âhireti inkâr eden!

 


[1]  Tûr, 52:14.

[2]  Tûr, 52:16.

[3]  Duhân, 44:47.

[4]  Duhân, 44:48.

Seite 555

ŞERH

envâ’-i çeşit azâba müstehakk olmuşlardır. Kabâhât, kendilerine âiddir. Nitekim Kur’ân-ı Azîmüşşân, küffâra gelen hem dünyevî belâ ve müsibetlerde hem de uhrevî cezâlarında Cenâb-ı Hakk’ın onlara zulmetmediğini haber vermektedir.1 Belki küfür ve isyâna girmekle hudûd-u İlâhiyye’ye tecâvüz edenlerin, kendi nefislerine zulmettiklerini beyân buyurmaktadır.2

Ehl-i nârın Cehennem’e istihkâk kesbetmeleri, kendi amellerinin cezâsıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok âyet-i kerîme, ehl-i Cehennem’in ef’âl-i kabîhasını haber vermekte, bütün şer fiilleri, onların nefislerine nisbet etmekte ve ehl-i küfür ve isyândan azîm şekvâlar etmektedir.

Evet, cüz’î irâde ve cüz’î kudretlerini şerde isti’mâl edenler, elbette kendi rızâları ile böyle dehşetli bir âkıbete dûçâr olurlar.

OTUZ İKİNCİ MES’ELE: Ehl-i nârın azâbının tahfîf edilmeyeceğine dâirdir.

Kâfirin Cehennem’de çekeceği cezâ iki kısımdır:

Biri: Kâfirin küfrüne terettüb eden azâbtır. Bu azâb; ebedîdir, bunda hiçbir zamân ülfet ve hiffet olmaz ve devamlı artar. Bu husûsta pek çok âyet-i kerîmenin sarâhati mevcûddur.3

Diğeri: Kâfirin şer amellerine terettüb eden azâbtır. Yani, kâfirin evâmir-i İlâhiyye’ye imtisâl ve nevâhî-i İlâhiyye’den ictinâb etmemek sebebiyle müstehakk olduğu cezâdır. Bu cezâ, muvakkattır. Kâfir, bu cezâsını çektikten sonra kâfirin şer amellerinden dolayı müstehakk olduğu azabında bir nev’

 


[1]  Cenâb-ı Hakk’ın ne dünyâda ne de hesâb günü kimseye zulmetmediğine dâir âyet-i kerîmeler: Bakara, 2:281; Âl-i İmrân, 3:25,108,117,161,182; Nisâ, 4:40,49,124; Enfâl, 8:60; Tevbe, 9:70; Yûnus, 10:44,47; Hûd, 11:101; Nahl, 16:33,118; Gafîr, 40:17; Meryem, 19:60; Enbiyâ, 21:47; Hac, 22:10; Ankebût, 29:40; Rûm, 30:9; Yâsîn, 36:54; Zuhruf, 43:76; Câsiye, 45:22; Ahkâf, 46:19.

[2]  Ehl-i küfür ve isyânın küfür ve isyânı ile kendi nefislerine zulmettiklerini haber veren âyet-i kerîmeler: Bakara, 2:54,57,231; Âl-i İmrân, 3:117,135; Nisâ, 4:64,97; A’râf, 7:23,160; Tevbe, 9:36,70; Yûnus, 10:44,54; Hûd, 11:101; Nahl, 16:33,118; Kehf, 18:35; Enbiyâ, 21:14; Neml, 27:44; Ankebût, 29:40; Rûm, 30:9; Fâtır, 35:32; Zuhruf, 43:76.

[3]  Bakara, 2:86,161,162; Nahl,16:85,88; İsrâ, 17:97; Fâtır, 35:36,37; Zuhruf, 43:74-76; Nebe’, 78:21-30.

Seite 556

ŞERH

envâ’-i çeşit azâba müstehakk olmuşlardır. Kabâhât, kendilerine âiddir. Nitekim Kur’ân-ı Azîmüşşân, küffâra gelen hem dünyevî belâ ve müsibetlerde hem de uhrevî cezâlarında Cenâb-ı Hakk’ın onlara zulmetmediğini haber vermektedir.1 Belki küfür ve isyâna girmekle hudûd-u İlâhiyye’ye tecâvüz edenlerin, kendi nefislerine zulmettiklerini beyân buyurmaktadır.2

Ehl-i nârın Cehennem’e istihkâk kesbetmeleri, kendi amellerinin cezâsıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok âyet-i kerîme, ehl-i Cehennem’in ef’âl-i kabîhasını haber vermekte, bütün şer fiilleri, onların nefislerine nisbet etmekte ve ehl-i küfür ve isyândan azîm şekvâlar etmektedir.

Evet, cüz’î irâde ve cüz’î kudretlerini şerde isti’mâl edenler, elbette kendi rızâları ile böyle dehşetli bir âkıbete dûçâr olurlar.

OTUZ İKİNCİ MES’ELE: Ehl-i nârın azâbının tahfîf edilmeyeceğine dâirdir.

Kâfirin Cehennem’de çekeceği cezâ iki kısımdır:

Biri: Kâfirin küfrüne terettüb eden azâbtır. Bu azâb; ebedîdir, bunda hiçbir zamân ülfet ve hiffet olmaz ve devamlı artar. Bu husûsta pek çok âyet-i kerîmenin sarâhati mevcûddur.3

Diğeri: Kâfirin şer amellerine terettüb eden azâbtır. Yani, kâfirin evâmir-i İlâhiyye’ye imtisâl ve nevâhî-i İlâhiyye’den ictinâb etmemek sebebiyle müstehakk olduğu cezâdır. Bu cezâ, muvakkattır. Kâfir, bu cezâsını çektikten sonra kâfirin şer amellerinden dolayı müstehakk olduğu azabında bir nev’

 


[1]  Cenâb-ı Hakk’ın ne dünyâda ne de hesâb günü kimseye zulmetmediğine dâir âyet-i kerîmeler: Bakara, 2:281; Âl-i İmrân, 3:25,108,117,161,182; Nisâ, 4:40,49,124; Enfâl, 8:60; Tevbe, 9:70; Yûnus, 10:44,47; Hûd, 11:101; Nahl, 16:33,118; Gafîr, 40:17; Meryem, 19:60; Enbiyâ, 21:47; Hac, 22:10; Ankebût, 29:40; Rûm, 30:9; Yâsîn, 36:54; Zuhruf, 43:76; Câsiye, 45:22; Ahkâf, 46:19.

[2]  Ehl-i küfür ve isyânın küfür ve isyânı ile kendi nefislerine zulmettiklerini haber veren âyet-i kerîmeler: Bakara, 2:54,57,231; Âl-i İmrân, 3:117,135; Nisâ, 4:64,97; A’râf, 7:23,160; Tevbe, 9:36,70; Yûnus, 10:44,54; Hûd, 11:101; Nahl, 16:33,118; Kehf, 18:35; Enbiyâ, 21:14; Neml, 27:44; Ankebût, 29:40; Rûm, 30:9; Fâtır, 35:32; Zuhruf, 43:76.

[3]  Bakara, 2:86,161,162; Nahl,16:85,88; İsrâ, 17:97; Fâtır, 35:36,37; Zuhruf, 43:74-76; Nebe’, 78:21-30.

Seite 557

ŞERH

kesb ve irtikâb ettiğiniz küfrün âkıbeti de böyle pek dehşetli ve pek şiddetli olan Cehennem’dir.”1

İkinci Misâl: Mürselât Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

هٰذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ

“(Bu) Kıyamet Günü, cin ve insin, belki bütün mevcûdâtın hesab ve kitablarının görüldüğü (bir gündür ki,) o günün fevkalade dehşet ve şiddetinden dolayı herkes hayrette kalıp birçok vakitlerde (konuşamazlar.) Sadece kendi dertlerini ve âkıbetlerini düşünürler. Veya kendilerine fâide verecek bir söz söyleyemezler. Delile dayalı bir ifadeye, nefis müdafaasına güç yetiremezler.”2

وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ

(Ve onlara,) o inkârcılara, özür dilemeleri hususunda (izin verilmez, onlar da özür beyan etmezler.)3

Veya ayet-i kerimenin manası şöyledir:

“(Ve onlara,) o inkârcılara, özür dilemeleri hususunda (izin verilmez ki, onlar, bir özür beyân etsinler.) Çünkü onların sahîh özürleri, geçerli mazeretleri ve doğru cevâbları yoktur. Bu sebeble onlar, mazerette bulunamazlar. Onların boş iddiaları, özür beyan etmeleri, haklarında bir fâide vermez.”4

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ

“Artık (o gün) öyle kabûl edilebilir bir mazeret ileri süremeyecekleri zaman (veyl) azab (olsun) böyle bir günün vukûa geleceğini (tekzib edenlere.) Onlar, bu tekzîblerinin cezâsına kavuşmuşlardır.”5

 


[1]  Tahrîm, 66:7.

[2]  Mürselât, 77:35.

[3]  Mürselât, 77:36.

[4]  Mürselât, 77:36.

[5]  Mürselât, 77:37.

Seite 558

ŞERH

kesb ve irtikâb ettiğiniz küfrün âkıbeti de böyle pek dehşetli ve pek şiddetli olan Cehennem’dir.”1

İkinci Misâl: Mürselât Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

هٰذَا يَوْمُ لَا يَنْطِقُونَ

“(Bu) Kıyamet Günü, cin ve insin, belki bütün mevcûdâtın hesab ve kitablarının görüldüğü (bir gündür ki,) o günün fevkalade dehşet ve şiddetinden dolayı herkes hayrette kalıp birçok vakitlerde (konuşamazlar.) Sadece kendi dertlerini ve âkıbetlerini düşünürler. Veya kendilerine fâide verecek bir söz söyleyemezler. Delile dayalı bir ifadeye, nefis müdafaasına güç yetiremezler.”2

وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ

(Ve onlara,) o inkârcılara, özür dilemeleri hususunda (izin verilmez, onlar da özür beyan etmezler.)3

Veya ayet-i kerimenin manası şöyledir:

“(Ve onlara,) o inkârcılara, özür dilemeleri hususunda (izin verilmez ki, onlar, bir özür beyân etsinler.) Çünkü onların sahîh özürleri, geçerli mazeretleri ve doğru cevâbları yoktur. Bu sebeble onlar, mazerette bulunamazlar. Onların boş iddiaları, özür beyan etmeleri, haklarında bir fâide vermez.”4

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ

“Artık (o gün) öyle kabûl edilebilir bir mazeret ileri süremeyecekleri zaman (veyl) azab (olsun) böyle bir günün vukûa geleceğini (tekzib edenlere.) Onlar, bu tekzîblerinin cezâsına kavuşmuşlardır.”5

 


[1]  Tahrîm, 66:7.

[2]  Mürselât, 77:35.

[3]  Mürselât, 77:36.

[4]  Mürselât, 77:36.

[5]  Mürselât, 77:37.

Seite 559

ŞERH

Üçüncü Misâl: Mü’min Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِم۪ينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ

“(O gün ki) âhiret gününde (zâlimlere) zulme dalmış, hakkı bırakıp bâtılı tercîh etmiş, küfür ve şirke düşmüş kimselere, (mazeretleri fâide vermez.) Yani, onların makbûl bir özrü olamaz. Onların i’tirâzları, bâtıl bir mahiyette olacağı için elbette kabûle lâyık bulunamaz (ve onlar için la’net vardır.) Onlar, o gün Ellah’ın rahmetinden kovulmuşlar, her hayırdan mahrûm bırakılmışlardır. (Ve onlar için mahallin kötüsü vardır.) Onların daimî ikâmetgâhları, öyle müdhiş Cehennem’dir.”1

Dördüncü Misâl: Fussilet Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

فَاِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْۚ وَاِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَب۪ينَ

“(Şâyet) Cehennem ehli, Cehennem’in envâ’ çeşit azâbına (sabrederlerse;) bir kurtuluş ümîdinde bulunurlar da bir yardım talebinde bulunmazlarsa, ebedî olarak (Cehennem, onlar için bir ikâmetgahtır.) Binâenaleyh onlar için Cehennem’den kurtuluş yoktur. (Eğer bir hoşnûdluk dilerlerse;) sevdikleri bir şeye nâil olmak, rıza-yı İlâhî’yi taleble o azâbtan kurtulmak temennîsinde bulunurlarsa, (artık onlar, hoşnûd olacak kimselerden değillerdir.) Onların o temennîlerine icâbet olunmayacaktır. Onlar için rızâ-i İlâhîye nâil olmak ve ebedî azâbtan kurtulmak yoktur. Hülasa; Cehennem’e giren kâfirler; ister sabretsinler, ister sabretmeyerek ateşten kurtulmak için rızâ-yı İlâhî’yi taleb etsinler, her iki durumda da Cehennem’de ebedî kalıcılardır.”2

OTUZ DÖRDÜNCÜ MES’ELE: Ehl-i Cehennem’in, Cennet’teki yerini gördüğünde kendisini büyük bir hasret kaplayacağı hakkındadır.

Ehl-i Cehennem, Cehennem’e girdiğinde Cennet’teki yerini görür. Bu sebeble kendisini büyük bir hasret ve nedâmet kaplar. Ehl-i Cennet de

 


[1]  Mü’min, 40:52.

[2]  Fussilet, 41:24.

Seite 560

ŞERH

Üçüncü Misâl: Mü’min Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ الظَّالِم۪ينَ مَعْذِرَتُهُمْ وَلَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُٓوءُ الدَّارِ

“(O gün ki) âhiret gününde (zâlimlere) zulme dalmış, hakkı bırakıp bâtılı tercîh etmiş, küfür ve şirke düşmüş kimselere, (mazeretleri fâide vermez.) Yani, onların makbûl bir özrü olamaz. Onların i’tirâzları, bâtıl bir mahiyette olacağı için elbette kabûle lâyık bulunamaz (ve onlar için la’net vardır.) Onlar, o gün Ellah’ın rahmetinden kovulmuşlar, her hayırdan mahrûm bırakılmışlardır. (Ve onlar için mahallin kötüsü vardır.) Onların daimî ikâmetgâhları, öyle müdhiş Cehennem’dir.”1

Dördüncü Misâl: Fussilet Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

فَاِنْ يَصْبِرُوا فَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْۚ وَاِنْ يَسْتَعْتِبُوا فَمَا هُمْ مِنَ الْمُعْتَب۪ينَ

“(Şâyet) Cehennem ehli, Cehennem’in envâ’ çeşit azâbına (sabrederlerse;) bir kurtuluş ümîdinde bulunurlar da bir yardım talebinde bulunmazlarsa, ebedî olarak (Cehennem, onlar için bir ikâmetgahtır.) Binâenaleyh onlar için Cehennem’den kurtuluş yoktur. (Eğer bir hoşnûdluk dilerlerse;) sevdikleri bir şeye nâil olmak, rıza-yı İlâhî’yi taleble o azâbtan kurtulmak temennîsinde bulunurlarsa, (artık onlar, hoşnûd olacak kimselerden değillerdir.) Onların o temennîlerine icâbet olunmayacaktır. Onlar için rızâ-i İlâhîye nâil olmak ve ebedî azâbtan kurtulmak yoktur. Hülasa; Cehennem’e giren kâfirler; ister sabretsinler, ister sabretmeyerek ateşten kurtulmak için rızâ-yı İlâhî’yi taleb etsinler, her iki durumda da Cehennem’de ebedî kalıcılardır.”2

OTUZ DÖRDÜNCÜ MES’ELE: Ehl-i Cehennem’in, Cennet’teki yerini gördüğünde kendisini büyük bir hasret kaplayacağı hakkındadır.

Ehl-i Cehennem, Cehennem’e girdiğinde Cennet’teki yerini görür. Bu sebeble kendisini büyük bir hasret ve nedâmet kaplar. Ehl-i Cennet de

 


[1]  Mü’min, 40:52.

[2]  Fussilet, 41:24.

Seite 561

ŞERH

Birinci Misâl:

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ مَوْلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاَنَّ الْكَافِر۪ينَ لَا مَوْلٰى لَهُمْ

Ehl-i İmanın, zafere ve güzel âkıbete; ehl-i küfrün de kahra ve fecî akibetlere müstehakk olmaları, (şunun için)dir (ki, muhakkak Ellah, iman edenlerin yardımcısıdır) onların velîsidir. (Ve şübhe yok ki kâfirlere gelince, onlar için mevlâ yoktur.) Onlar için bir koruyucu, bir yardımcı yoktur ki, onlara gelen azâbı ve felâketi kendilerinden def’etsin.”1

İkinci Misâl:

اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ

“(Şübhe yok ki her kim; Ellahu Teâlâ’ya şerîk koşarsa) Zât’ında, sıfâtında, esmâsında ve ef’âlinde herhangi bir şeyi O’na ortak koşarsa (muhakkak Ellahu Teâlâ, o kimseye Cennet’i harâm kılar.) Artık o kimse, Cennet’e ebediyyen giremez. (Ve onun) o müşrikin (varacağı yer) ise, âhirette (ateştir,) Cehennem’dir. Böyle kimseler, sevâba nâil olmak bir yana ebedî bir azâba dûçâr olacaklardır. (Ve zâlimler için) şirk bataklığına düşenler için âhiret gününde (yardımcılardan) onları kuvvetleriyle veya şefâatleriyle ateşten kurtaracak bir (kimse yoktur) Onlar; ebediyyen o azâb mahallinde kalacak, bâtıl inançlarının cezâsını dâimî bir surette çekeceklerdir.”2

Üçüncü Misâl:

فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ ههُنَا حَم۪يمٌ

“(Artık onun için) küfür ve isyân içinde ölerek âhirete gitmiş olan şahıs için (burada) bu kıyâmet gününde (şefkatli bir yakını yoktur.) O, kendisini

 


[1]  Muhammed, 47:11.

[2]  Mâide, 5:72.

Seite 562

ŞERH

Birinci Misâl:

ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ مَوْلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاَنَّ الْكَافِر۪ينَ لَا مَوْلٰى لَهُمْ

Ehl-i İmanın, zafere ve güzel âkıbete; ehl-i küfrün de kahra ve fecî akibetlere müstehakk olmaları, (şunun için)dir (ki, muhakkak Ellah, iman edenlerin yardımcısıdır) onların velîsidir. (Ve şübhe yok ki kâfirlere gelince, onlar için mevlâ yoktur.) Onlar için bir koruyucu, bir yardımcı yoktur ki, onlara gelen azâbı ve felâketi kendilerinden def’etsin.”1

İkinci Misâl:

اِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ وَمَأْوٰيهُ النَّارُۜ وَمَا لِلظَّالِم۪ينَ مِنْ اَنْصَارٍ

“(Şübhe yok ki her kim; Ellahu Teâlâ’ya şerîk koşarsa) Zât’ında, sıfâtında, esmâsında ve ef’âlinde herhangi bir şeyi O’na ortak koşarsa (muhakkak Ellahu Teâlâ, o kimseye Cennet’i harâm kılar.) Artık o kimse, Cennet’e ebediyyen giremez. (Ve onun) o müşrikin (varacağı yer) ise, âhirette (ateştir,) Cehennem’dir. Böyle kimseler, sevâba nâil olmak bir yana ebedî bir azâba dûçâr olacaklardır. (Ve zâlimler için) şirk bataklığına düşenler için âhiret gününde (yardımcılardan) onları kuvvetleriyle veya şefâatleriyle ateşten kurtaracak bir (kimse yoktur) Onlar; ebediyyen o azâb mahallinde kalacak, bâtıl inançlarının cezâsını dâimî bir surette çekeceklerdir.”2

Üçüncü Misâl:

فَلَيْسَ لَهُ الْيَوْمَ ههُنَا حَم۪يمٌ

“(Artık onun için) küfür ve isyân içinde ölerek âhirete gitmiş olan şahıs için (burada) bu kıyâmet gününde (şefkatli bir yakını yoktur.) O, kendisini

 


[1]  Muhammed, 47:11.

[2]  Mâide, 5:72.

Seite 563

ŞERH

“Kâfirler; (oraya) Cehennem’e (Cehennem kazan gibi kaynadığı halde atıldıklarında, Cehennem için merkebin sadâsına benzer çirkin ve dehşetli bir ses işitirler.) Yani; ehl-i Cehennem’i Cehennem’e idhâl etmek üzere taraf-ı İlâhî’den zebânîlere emrolununca; zebânîler, onları Cehennem’e atmak istedikleri zamân, Cehennem’den merkebin sadâsı gibi gâyet çirkin bir sadâ işitirler ki o sadâ, onlar için azâb üzerine azâbtır. Zîrâ Cehennem azâbı üzerine, Cehennem’in kükremesi ve çirkin sesle bağırması; ehl-i Cehennem’e dehşet ve hayret vereceğinden azâbla berâber korkunun kendilerini ihâta etmesi, elbette azâb üzerine azâbtır. Ehl-i Cehennem, Cehennem’e girdikleri zamân ateşin şiddetinden tencerenin kaynadığı gibi Cehennnem kaynar. Bu kaynamanın devam üzere olduğuna işâret için âyet, istimrâra delâlet eden muzâri’ sîğasıyla vârid olmuştur.” 1

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِۜ كُلَّمَٓا اُلْقِيَ ف۪يهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذ۪يرٌ

“(Neredeyse) Cehennem, (öfkesinden dolayı parçalanır.) O suçlulara karşı pek şiddetli bir gadab te’sîriyle parçalanmak derecesine gelir. (Her ne vakit) Cehennem (içine) kâfirlerden (bir tâife atılınca; onlara, Cehennem bekçileri) Hazene-i Cehennem denilen me’mûrlar, bir tevbih ve tahkîr maksadı ile (sorarlar: ‘Sizlere) dünyada iken (bir nezîr,) böyle bir azab ile sizi korkutan, âyât-ı İlâhiyeyi size okuyan bir Peygamber (gelmedi mi?) Siz, ne için öyle küfür ve isyân içinde yaşayarak böyle bir azâba kendinizi müstehakk ettiniz?’ ” 2

قَالُوا بَلٰى قَدْ جَٓاءَنَا نَذ۪يرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۚ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ كَب۪يرٍ

“O mücrimler ise, tam bir üzüntü ile pişmânlıklarını izhâr ederek (derler ki: ‘Evet. Muhakkak ki bize bir nezîr) korkutucu (geldi.) Bize bir Peygamber gelerek, âyât-ı İlâhiyye’yi okudu, bizi bu Cehennem azâbı ile tehdîd etti ve

 


[1]  Mülk, 67:7.

[2]  Mülk, 67:8.

Seite 564

ŞERH

“Kâfirler; (oraya) Cehennem’e (Cehennem kazan gibi kaynadığı halde atıldıklarında, Cehennem için merkebin sadâsına benzer çirkin ve dehşetli bir ses işitirler.) Yani; ehl-i Cehennem’i Cehennem’e idhâl etmek üzere taraf-ı İlâhî’den zebânîlere emrolununca; zebânîler, onları Cehennem’e atmak istedikleri zamân, Cehennem’den merkebin sadâsı gibi gâyet çirkin bir sadâ işitirler ki o sadâ, onlar için azâb üzerine azâbtır. Zîrâ Cehennem azâbı üzerine, Cehennem’in kükremesi ve çirkin sesle bağırması; ehl-i Cehennem’e dehşet ve hayret vereceğinden azâbla berâber korkunun kendilerini ihâta etmesi, elbette azâb üzerine azâbtır. Ehl-i Cehennem, Cehennem’e girdikleri zamân ateşin şiddetinden tencerenin kaynadığı gibi Cehennnem kaynar. Bu kaynamanın devam üzere olduğuna işâret için âyet, istimrâra delâlet eden muzâri’ sîğasıyla vârid olmuştur.” 1

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِۜ كُلَّمَٓا اُلْقِيَ ف۪يهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَأْتِكُمْ نَذ۪يرٌ

“(Neredeyse) Cehennem, (öfkesinden dolayı parçalanır.) O suçlulara karşı pek şiddetli bir gadab te’sîriyle parçalanmak derecesine gelir. (Her ne vakit) Cehennem (içine) kâfirlerden (bir tâife atılınca; onlara, Cehennem bekçileri) Hazene-i Cehennem denilen me’mûrlar, bir tevbih ve tahkîr maksadı ile (sorarlar: ‘Sizlere) dünyada iken (bir nezîr,) böyle bir azab ile sizi korkutan, âyât-ı İlâhiyeyi size okuyan bir Peygamber (gelmedi mi?) Siz, ne için öyle küfür ve isyân içinde yaşayarak böyle bir azâba kendinizi müstehakk ettiniz?’ ” 2

قَالُوا بَلٰى قَدْ جَٓاءَنَا نَذ۪يرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ مِنْ شَيْءٍۚ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ي ضَلَالٍ كَب۪يرٍ

“O mücrimler ise, tam bir üzüntü ile pişmânlıklarını izhâr ederek (derler ki: ‘Evet. Muhakkak ki bize bir nezîr) korkutucu (geldi.) Bize bir Peygamber gelerek, âyât-ı İlâhiyye’yi okudu, bizi bu Cehennem azâbı ile tehdîd etti ve

 


[1]  Mülk, 67:7.

[2]  Mülk, 67:8.

Seite 565

ŞERH

ahkâm-ı İlâhiyeyi bize teblîğ ettiler. Fakat biz, onları inkâr etmek câhilliğinde bulunduk.’ O Cehennem bekçileri de (derler ki: ‘O halde) artık (siz,) bizden duâ beklemeden kendiniz, Ellah’a (yalvarınız.) Biz, öyle Ellah’ı inkâr etmiş, O’na şerîk koşmuş, peygamberlerini ve onlara indirilen âyetleri tekzîb etmiş kimseler hakkında duâ etmeye salâhiyyetli değiliz. Zâten (kâfirlerin duâları, boş yere olmaktan başka bir şey değildir.’) O duâları, kendilerine hiçbir fâide vermez. Artık duâ zamânı geçmiştir. Dünyâ, âhiretin tarlasıdır. Bir insan, bu dünyada ne ekerse, âhirette onu biçer. Küfrün netîcesi ise, böyle ebedî bir azâbtan başka bir şey değildir.”1

Hem Cehennem bekçilerinin reîsleri on dokuz tanedir. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’da bu husûs şöyle bildirilir:

عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ

“(Onun) o Cehennem ateşinin (üzerine on dokuz) bekçi, “Hazene-i Cehennem” denilen me’mûr melekler (vardır.) On dokuz seçkin melek veya on dokuz sınıf melekler, o Cehennem üzerine gözcü ta’yîn edilmiş bulunmaktadır.”2

Cehennem’e müvekkel melekler, on dokuz tanedir. Bu on dokuz tanesi, zebanilerin reisidirler. Her birinin emri altında sayılarını ancak Ellah’ın bileceği mikdarda yardımcıları ve askerleri vardır. İmam Alî (ra)’ın Ercüze adlı kasidesinde ve İmam Gazali’nin Cünnetü’l-Esmâ Şerhi adlı eserinde beyân buyrulduğu üzere, o on dokuz meleğin her birinin alnında kudret kalemiyle besmelenin ve altı ism-i İlahinin ( فَرْدٌ حَىٌّ قَيوُّ مٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ) bir harfi yazılıdır. Zira besmelenin (بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ) harflerinin toplam adedi on dokuz olduğu gibi mezkur altı ismin ( فَرْدٌ حَىٌّ قَيوُّ مٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ) harflerinin toplam adedi de on dokuzdur.

 


[1]  Mü’min, 40:50.

[2]  Müddessir, 74:30.

Seite 566

ŞERH

ahkâm-ı İlâhiyeyi bize teblîğ ettiler. Fakat biz, onları inkâr etmek câhilliğinde bulunduk.’ O Cehennem bekçileri de (derler ki: ‘O halde) artık (siz,) bizden duâ beklemeden kendiniz, Ellah’a (yalvarınız.) Biz, öyle Ellah’ı inkâr etmiş, O’na şerîk koşmuş, peygamberlerini ve onlara indirilen âyetleri tekzîb etmiş kimseler hakkında duâ etmeye salâhiyyetli değiliz. Zâten (kâfirlerin duâları, boş yere olmaktan başka bir şey değildir.’) O duâları, kendilerine hiçbir fâide vermez. Artık duâ zamânı geçmiştir. Dünyâ, âhiretin tarlasıdır. Bir insan, bu dünyada ne ekerse, âhirette onu biçer. Küfrün netîcesi ise, böyle ebedî bir azâbtan başka bir şey değildir.”1

Hem Cehennem bekçilerinin reîsleri on dokuz tanedir. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’da bu husûs şöyle bildirilir:

عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ

“(Onun) o Cehennem ateşinin (üzerine on dokuz) bekçi, “Hazene-i Cehennem” denilen me’mûr melekler (vardır.) On dokuz seçkin melek veya on dokuz sınıf melekler, o Cehennem üzerine gözcü ta’yîn edilmiş bulunmaktadır.”2

Cehennem’e müvekkel melekler, on dokuz tanedir. Bu on dokuz tanesi, zebanilerin reisidirler. Her birinin emri altında sayılarını ancak Ellah’ın bileceği mikdarda yardımcıları ve askerleri vardır. İmam Alî (ra)’ın Ercüze adlı kasidesinde ve İmam Gazali’nin Cünnetü’l-Esmâ Şerhi adlı eserinde beyân buyrulduğu üzere, o on dokuz meleğin her birinin alnında kudret kalemiyle besmelenin ve altı ism-i İlahinin ( فَرْدٌ حَىٌّ قَيوُّ مٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ) bir harfi yazılıdır. Zira besmelenin (بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ) harflerinin toplam adedi on dokuz olduğu gibi mezkur altı ismin ( فَرْدٌ حَىٌّ قَيوُّ مٌ حَكَمٌ عَدْلٌ قُدُّوسٌ) harflerinin toplam adedi de on dokuzdur.

 


[1]  Mü’min, 40:50.

[2]  Müddessir, 74:30.

Seite 567

ŞERH

Diğer bir rivâyete göre ise; Cehennem’e müvekkel melekler on dokuz meleğin her birinin alnında Ellahu Teâlâ’nın kahr ve celâlini ifade eden gelecek on dokuz isimden biri yazılıdır:

اَلْمَلِكُ اَلْعَظ۪يمُ اَلْجَبَّارُ اَلْمُتَكَبِّرُ اَلْمُهَيْمِنُ اَلْقَهَّارُ اَلْعَلِىُّ اَلْكَب۪يرُ اَلْمُتَعَالُ اَلْقَادِرُ اَلْمُقْتَدِرُ اَلْحَكَمُ اَلْعَدْلُ اَلْحَس۪يبُ اَلْحَك۪يمُ اَلْخَب۪يرُ اَلْعَز۪يزُ اَلْمُذِلُّ اَلْمُنْتَقِمُ

Cehennem’e me’mûr meleklerin reisinin, baş muhafızının ismi Mâlik’tir. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’da bu melekten şöyle bahsedilir:

وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَۜ قَالَ اِنَّكُمْ مَاكِثُونَ

“Ehl-i Cehennem, üzerlerine vâki’ olan azâba tahammülleri kalmayınca Cehennem’e me’mûr meleklerin reîsini (çağırırlar.) O’na seslenip derler ki: (‘Ey Mâlik!) Rabbine duâ et! (Rabbin Teâlâ, bizim üzerimize) ölüm ile (hükmetsin.’) Bizi öldürsün ki azâb-ı Cehennem’den halâs olalım. Zîrâ tahammülümüz kalmadı. İbn-i Abbâs (ra)’ın rivâyetine nazaran; Ehl-i Cehennem, böyle tazarru’da bulununca bin sene sonra, Cehennem’e me’mûr meleklerin reîsi Mâlik (der ki: ‘Siz Cehennem’de kalıcılarsınız.’ )”1

Cehennem’e müvekkel melâike-i kirâm çoktur. Bunların öncüleri; reîsleri olan Mâlik ile birlikte 19 tanedir.

İkrime’den rivâyet olunduğuna göre şöyle demiştir:

“İlk Cehennem’e sevk olunan ehl-i nâr, Cehennem’e geldiği zamân kapısında dört yüz bin bekçi bulurlar. O bekçilerin yüzleri simsiyahtır. Ellahu Teâlâ kalblerinden şefkat ve merhameti almıştır. Hiçbirinin kalbinde miskâl-i zerre rahmet yoktur. Farz-ı muhâl uçan bir kuş, o meleklerden birinin omuzundan ötekinin omuzuna kadar uçsaydı, ancak iki aylık bir mesâfede uçup gider. Daha sonra

 


[1]  Zuhruf, 43:77

Seite 568

ŞERH

Diğer bir rivâyete göre ise; Cehennem’e müvekkel melekler on dokuz meleğin her birinin alnında Ellahu Teâlâ’nın kahr ve celâlini ifade eden gelecek on dokuz isimden biri yazılıdır:

اَلْمَلِكُ اَلْعَظ۪يمُ اَلْجَبَّارُ اَلْمُتَكَبِّرُ اَلْمُهَيْمِنُ اَلْقَهَّارُ اَلْعَلِىُّ اَلْكَب۪يرُ اَلْمُتَعَالُ اَلْقَادِرُ اَلْمُقْتَدِرُ اَلْحَكَمُ اَلْعَدْلُ اَلْحَس۪يبُ اَلْحَك۪يمُ اَلْخَب۪يرُ اَلْعَز۪يزُ اَلْمُذِلُّ اَلْمُنْتَقِمُ

Cehennem’e me’mûr meleklerin reisinin, baş muhafızının ismi Mâlik’tir. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’da bu melekten şöyle bahsedilir:

وَنَادَوْا يَا مَالِكُ لِيَقْضِ عَلَيْنَا رَبُّكَۜ قَالَ اِنَّكُمْ مَاكِثُونَ

“Ehl-i Cehennem, üzerlerine vâki’ olan azâba tahammülleri kalmayınca Cehennem’e me’mûr meleklerin reîsini (çağırırlar.) O’na seslenip derler ki: (‘Ey Mâlik!) Rabbine duâ et! (Rabbin Teâlâ, bizim üzerimize) ölüm ile (hükmetsin.’) Bizi öldürsün ki azâb-ı Cehennem’den halâs olalım. Zîrâ tahammülümüz kalmadı. İbn-i Abbâs (ra)’ın rivâyetine nazaran; Ehl-i Cehennem, böyle tazarru’da bulununca bin sene sonra, Cehennem’e me’mûr meleklerin reîsi Mâlik (der ki: ‘Siz Cehennem’de kalıcılarsınız.’ )”1

Cehennem’e müvekkel melâike-i kirâm çoktur. Bunların öncüleri; reîsleri olan Mâlik ile birlikte 19 tanedir.

İkrime’den rivâyet olunduğuna göre şöyle demiştir:

“İlk Cehennem’e sevk olunan ehl-i nâr, Cehennem’e geldiği zamân kapısında dört yüz bin bekçi bulurlar. O bekçilerin yüzleri simsiyahtır. Ellahu Teâlâ kalblerinden şefkat ve merhameti almıştır. Hiçbirinin kalbinde miskâl-i zerre rahmet yoktur. Farz-ı muhâl uçan bir kuş, o meleklerden birinin omuzundan ötekinin omuzuna kadar uçsaydı, ancak iki aylık bir mesâfede uçup gider. Daha sonra

 


[1]  Zuhruf, 43:77

Seite 569

ŞERH

كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ۬ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ

“(Hayır, öyle değil!) O kâfirin öyle düşmanca hareketi devam edemeyecektir. (Eğer) o kâfirce ve zâlimce hareketine (nihâyet vermezse;) Zât-ı Ulûhiyyetime kasem olsun ki; (elbette biz, o alnı) o hâin şahsı, alnından şiddetle yakalayarak hakîr, zelîl ve yüzü kara olarak Cehennem’e (sürükleyeceğiz.) Onun yeri, Cehennem’den başka değildir.”1

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ

“(Yalancı, günâhkâr) nice kusûrları ve cinâyetleri işlemiş (olan bir alnı.) Yani, öyle bir şahsı, öyle müdhiş bir vaz’iyyete düşüreceğiz. Artık o pek korkunç âkıbeti düşünmeli değil mi?”2

فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ

“(Artık o,) azâba uğratılacak olan inkârcı, hayra engel olan şahıs, (meclisini) kavm u kabîlesini (çağırsın.) Kendileriyle istişârede bulunduğu meclisini yanına da’vet etsin, onlardan yardım dilesin, baksın ki herhangi birisi, kendisine yardım edebilecek, kendisini, o azâbtan kurtarabilecek mi? Bu ne mümkün!”3

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ

“Cenâb-ı Hak da buyuruyor ki: (Biz de zebânîleri çağıracağız.) O kâfirleri, zebânî denilen azâb melekleri vâsıtasıyla Cehennem’e sevk edeceğiz. Artık lâyık oldukları cezâlara kavuşacaklar.”4

Hülasa: Kahhâr-ı Zülcelâl’in azâb ülkesinde oraya münâsib azâb melekleri olan zebânîleri, bekçileri vardır. Bu zebânîler, izn-i Îlâhî ile ehl-i nâra envâ’

 


[1]  Alak, 96:15.

[2]  Alak, 96:16.

[3]  Alak, 96:17.

[4]  Alak, 96:18.

Seite 570

ŞERH

كَلَّا لَئِنْ لَمْ يَنْتَهِ۬ لَنَسْفَعًا بِالنَّاصِيَةِ

“(Hayır, öyle değil!) O kâfirin öyle düşmanca hareketi devam edemeyecektir. (Eğer) o kâfirce ve zâlimce hareketine (nihâyet vermezse;) Zât-ı Ulûhiyyetime kasem olsun ki; (elbette biz, o alnı) o hâin şahsı, alnından şiddetle yakalayarak hakîr, zelîl ve yüzü kara olarak Cehennem’e (sürükleyeceğiz.) Onun yeri, Cehennem’den başka değildir.”1

نَاصِيَةٍ كَاذِبَةٍ خَاطِئَةٍ

“(Yalancı, günâhkâr) nice kusûrları ve cinâyetleri işlemiş (olan bir alnı.) Yani, öyle bir şahsı, öyle müdhiş bir vaz’iyyete düşüreceğiz. Artık o pek korkunç âkıbeti düşünmeli değil mi?”2

فَلْيَدْعُ نَادِيَهُ

“(Artık o,) azâba uğratılacak olan inkârcı, hayra engel olan şahıs, (meclisini) kavm u kabîlesini (çağırsın.) Kendileriyle istişârede bulunduğu meclisini yanına da’vet etsin, onlardan yardım dilesin, baksın ki herhangi birisi, kendisine yardım edebilecek, kendisini, o azâbtan kurtarabilecek mi? Bu ne mümkün!”3

سَنَدْعُ الزَّبَانِيَةَ

“Cenâb-ı Hak da buyuruyor ki: (Biz de zebânîleri çağıracağız.) O kâfirleri, zebânî denilen azâb melekleri vâsıtasıyla Cehennem’e sevk edeceğiz. Artık lâyık oldukları cezâlara kavuşacaklar.”4

Hülasa: Kahhâr-ı Zülcelâl’in azâb ülkesinde oraya münâsib azâb melekleri olan zebânîleri, bekçileri vardır. Bu zebânîler, izn-i Îlâhî ile ehl-i nâra envâ’

 


[1]  Alak, 96:15.

[2]  Alak, 96:16.

[3]  Alak, 96:17.

[4]  Alak, 96:18.

Seite 571

ŞERH

عَنْ أبي هُرَيْرَةَ أن رَسُولَ اللّهِ قال : حُجِبَتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ, وَحُجِبَتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ .

Ebû Hüreyre (ra)’den bildirildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılıp örtülmüştür. Cennet ise, zorluklar ve nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.”1

وَعَن عدي بن حَاتِم رَضِي الله عَنهُ قَالَ قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم اتَّقوا النَّار قَالَ وأشاح ثمَّ قَالَ اتَّقوا النَّار ثمَّ أعرض وأشاح ثَلَاثًا حَتَّى ظننا أَنه ينظر إِلَيْهَا ثمَّ قَالَ اتَّقوا النَّار وَلَو بشق تَمْرَة فَمن لم يجد فبكلمة طيبَة رَوَاهُ البُخَارِيّ وَمُسلم

Adiyy bin Hatim (ra)’den şöyle rivayet olundu: Resulullah (sav):

"Ateşten kendinizi koruyunuz!" buyurdu. Sonra yüzünü döndürüp çekti. Sonra "Ateşten korununuz!" buyurdu. Sonra yüzünü bulunduğu yerden çevirip çekti. Bunu üç defa yaptı. Hatta biz kendisini ateşe bakıyor zannettik. Sonra yine "Bir hurma yarısıyla bile olsa ateşten korununuz. Bunu da bulamayan, güzel ve fâideli bir sözle kendini ateşten korusun!" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir.)2

عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ قال : سَمِعْتُ النَّبِىَّ يَقُولُ مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ إلا سَيُكَلِّمُهُ اللَّهُ لَيْسَ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ تُرْجُمَان, فَيَنْظُرُ أَيْمَنَ مِنْهُ فَلاَ يَرَى إلا مَا قَدَّمَ, وَيَنْظُرُ أَشْأَمَ مِنْهُ فَلاَ يَرَى إلا مَا قَدَّمَ, وَيَنْظُرُ بَيْنَ يَدَيْهِ فَلاَ يَرَى إلا النَّارَ تِلْقَاءَ وَجْهِهِ, فَاتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ.

 


[1]  Buhârî, Rikâk, 8; Müslim, Cennet, 1.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, 7/212.

Seite 572

ŞERH

عَنْ أبي هُرَيْرَةَ أن رَسُولَ اللّهِ قال : حُجِبَتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ, وَحُجِبَتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ .

Ebû Hüreyre (ra)’den bildirildiğine göre Resûlullah (sav) şöyle buyurdu:

“Cehennem, nefse hoş gelen şeylerle kuşatılıp örtülmüştür. Cennet ise, zorluklar ve nefsin istemediği şeylerle çepeçevre sarılmıştır.”1

وَعَن عدي بن حَاتِم رَضِي الله عَنهُ قَالَ قَالَ رَسُول الله صلى الله عَلَيْهِ وَسلم اتَّقوا النَّار قَالَ وأشاح ثمَّ قَالَ اتَّقوا النَّار ثمَّ أعرض وأشاح ثَلَاثًا حَتَّى ظننا أَنه ينظر إِلَيْهَا ثمَّ قَالَ اتَّقوا النَّار وَلَو بشق تَمْرَة فَمن لم يجد فبكلمة طيبَة رَوَاهُ البُخَارِيّ وَمُسلم

Adiyy bin Hatim (ra)’den şöyle rivayet olundu: Resulullah (sav):

"Ateşten kendinizi koruyunuz!" buyurdu. Sonra yüzünü döndürüp çekti. Sonra "Ateşten korununuz!" buyurdu. Sonra yüzünü bulunduğu yerden çevirip çekti. Bunu üç defa yaptı. Hatta biz kendisini ateşe bakıyor zannettik. Sonra yine "Bir hurma yarısıyla bile olsa ateşten korununuz. Bunu da bulamayan, güzel ve fâideli bir sözle kendini ateşten korusun!" buyurdu. (Buhârî ve Müslim rivâyet etmişlerdir.)2

عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ قال : سَمِعْتُ النَّبِىَّ يَقُولُ مَا مِنْكُمْ مِنْ أَحَدٍ إلا سَيُكَلِّمُهُ اللَّهُ لَيْسَ بَيْنَهُ وَبَيْنَهُ تُرْجُمَان, فَيَنْظُرُ أَيْمَنَ مِنْهُ فَلاَ يَرَى إلا مَا قَدَّمَ, وَيَنْظُرُ أَشْأَمَ مِنْهُ فَلاَ يَرَى إلا مَا قَدَّمَ, وَيَنْظُرُ بَيْنَ يَدَيْهِ فَلاَ يَرَى إلا النَّارَ تِلْقَاءَ وَجْهِهِ, فَاتَّقُوا النَّارَ وَلَوْ بِشِقِّ تَمْرَةٍ ، فَمَنْ لَمْ يَجِدْ فَبِكَلِمَةٍ طَيِّبَةٍ.

 


[1]  Buhârî, Rikâk, 8; Müslim, Cennet, 1.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, 7/212.

Seite 573

ŞERH

Ben, sizi ateşten korumak için eteklerinizden tutuyorum, siz ise elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”1

وَعَن أنس رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ يَا معشر الْمُسلمين ارغبوا فِيمَا رغبكم الله فِيهِ واحذروا مِمَّا حذركُمْ الله مِنْهُ وخافوا مِمَّا خوفكم الله بِهِ من عَذَابه وعقابه وَمن جَهَنَّم فَإِنَّهَا لَو كَانَت قَطْرَة من الْجنَّة مَعكُمْ فِي دنياكم الَّتِي أَنْتُم فِيهَا حلتها لكم وَلَو كَانَت قَطْرَة من النَّار مَعكُمْ فِي دنياكم الَّتِي أَنْتُم فِيهَا خبثتها عَلَيْكُم رَوَاهُ الْبَيْهَقِيّ

Enes (ra)’den rivâyet olunan hadîste Resûlullah (sav), Müslümanlara şöyle seslendi:

“Ey Müslüman topluluğu! Ellah’ın rağbetinizi uyandırdığı şeyi (Cennet’i) isteyin. (Ellah’a itaat edin!) Azab ve ikâbından ve Cehennem’den de korkun. (Ellah'a asi olmayın.) Çünkü Cennet öyle tatlıdır ki, dünyada Cennet nimetinden bir damla olsa, dünyayı size tatlılaştırır ve güzelleştirir. Cehennem de o kadar kötüdür ki, eğer ateşinden dünyanızda bir damla olsa dünyayı kirletir, onu size zehir eder.” (Beyhakî rivâyet etmiştir.)”2

وَرُوِيَ عَن عبد الله بن الزبير رَضِي الله عَنْهُمَا أَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم مر بِقوم وهم يَضْحَكُونَ فَقَالَ تضحكون وَذكر الْجنَّة وَالنَّار بَين أظْهركُم قَالَ فَمَا رئي أحد مِنْهُم ضَاحِكا حَتَّى مَاتَ قَالَ وَنزلت فيهم نبيء عبَادي أَنِّي أَنا الغفور الرَّحِيم وَأَن عَذَابي هُوَ الْعَذَاب الْالِيم الْحجر

Abdullah bin Zübeyr (ra) der ki: Resûlullah (sav) bir meclise uğradı. Oradakiler kahkaha ile gülüyorlardı. Bu hali görünce onlara şöyle buyurdu:

 


[1]  Müslim, Fezâil, 19. 

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, 7/216.

Seite 574

ŞERH

Ben, sizi ateşten korumak için eteklerinizden tutuyorum, siz ise elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz.”1

وَعَن أنس رَضِي الله عَنهُ عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ يَا معشر الْمُسلمين ارغبوا فِيمَا رغبكم الله فِيهِ واحذروا مِمَّا حذركُمْ الله مِنْهُ وخافوا مِمَّا خوفكم الله بِهِ من عَذَابه وعقابه وَمن جَهَنَّم فَإِنَّهَا لَو كَانَت قَطْرَة من الْجنَّة مَعكُمْ فِي دنياكم الَّتِي أَنْتُم فِيهَا حلتها لكم وَلَو كَانَت قَطْرَة من النَّار مَعكُمْ فِي دنياكم الَّتِي أَنْتُم فِيهَا خبثتها عَلَيْكُم رَوَاهُ الْبَيْهَقِيّ

Enes (ra)’den rivâyet olunan hadîste Resûlullah (sav), Müslümanlara şöyle seslendi:

“Ey Müslüman topluluğu! Ellah’ın rağbetinizi uyandırdığı şeyi (Cennet’i) isteyin. (Ellah’a itaat edin!) Azab ve ikâbından ve Cehennem’den de korkun. (Ellah'a asi olmayın.) Çünkü Cennet öyle tatlıdır ki, dünyada Cennet nimetinden bir damla olsa, dünyayı size tatlılaştırır ve güzelleştirir. Cehennem de o kadar kötüdür ki, eğer ateşinden dünyanızda bir damla olsa dünyayı kirletir, onu size zehir eder.” (Beyhakî rivâyet etmiştir.)”2

وَرُوِيَ عَن عبد الله بن الزبير رَضِي الله عَنْهُمَا أَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم مر بِقوم وهم يَضْحَكُونَ فَقَالَ تضحكون وَذكر الْجنَّة وَالنَّار بَين أظْهركُم قَالَ فَمَا رئي أحد مِنْهُم ضَاحِكا حَتَّى مَاتَ قَالَ وَنزلت فيهم نبيء عبَادي أَنِّي أَنا الغفور الرَّحِيم وَأَن عَذَابي هُوَ الْعَذَاب الْالِيم الْحجر

Abdullah bin Zübeyr (ra) der ki: Resûlullah (sav) bir meclise uğradı. Oradakiler kahkaha ile gülüyorlardı. Bu hali görünce onlara şöyle buyurdu:

 


[1]  Müslim, Fezâil, 19. 

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, 7/216.

Seite 575

ŞERH

“Cennet’i ve Cehennem’i anlatan (Kur’an-ı Kerim ve Resûlullah) yanınızda iken nasıl böyle gülebiliyorsunuz?”

Abdullah bin Zübeyr (ra) der ki: Bundan sonra onlardan hiç birinin güldüğü görülmedi ve şu âyet-i kerîmeler onlar hakkında nâzil oldu:

نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا۬ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ

“Ey Resûlüm! Kullarıma haber ver. Kesinlikle Ben, Gafûr ve Rahîm’im ve azabım da elem verici azabın ta kendisidir.”1 2

وَعَن ابْن عمر رَضِي الله عَنْهُمَا عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم أَنه خطب فَقَالَ لَا تنسوا العظيمتين الْجنَّة وَالنَّار ثمَّ بَكَى حَتَّى جرى أَو بَلَّ دُمُوعه جَانِبي لحيته ثمَّ قَالَ وَالَّذِي نفس مُحَمَّد بِيَدِهِ لَو تعلمُونَ مَا أعلم من أَمر الْآخِرَة لمشيتم إِلَى الصَّعِيد ولحثيتم على رؤوسكم التُّرَاب

İbn Ömer (ra) der ki: Resûlullah (sav) bir hutbesinde şöyle buyurdu:

“İki büyük şeyi, Cennet’i ve Cehennem’i unutmayın.” Daha sonra Resûlullah (sav) o kadar ağladı ki, gözlerinden akan yaşlar, sakalının iki yanını ıslattı. Ardından şöyle buyurdu:

“Kudret ve irâdesiyle yaşadığım Ellah’a yemin ederim ki, âhiret hakkında bildiklerimi bilseniz hâlî yerlere çıkar, günahlarınızı düşünerek başınıza toprak saçardınız.”3

وَرُوِيَ عَن عمر أَيْضا رَضِي الله عَنهُ أَن جِبْرِيل عَلَيْهِ السَّلَام جَاءَ إِلَى النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم حَزينًا لَا يرفع رَأسه فَقَالَ لَهُ رَسُول الله صلى

 


[1]  Hicr, 15:49-50.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, 7/221.

[3]  et-Terğîb vet-Terhîb, 7/222.

Seite 576

ŞERH

“Cennet’i ve Cehennem’i anlatan (Kur’an-ı Kerim ve Resûlullah) yanınızda iken nasıl böyle gülebiliyorsunuz?”

Abdullah bin Zübeyr (ra) der ki: Bundan sonra onlardan hiç birinin güldüğü görülmedi ve şu âyet-i kerîmeler onlar hakkında nâzil oldu:

نَبِّئْ عِبَاد۪ٓي اَنّ۪ٓي اَنَا۬ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ وَاَنَّ عَذَاب۪ي هُوَ الْعَذَابُ الْاَل۪يمُ

“Ey Resûlüm! Kullarıma haber ver. Kesinlikle Ben, Gafûr ve Rahîm’im ve azabım da elem verici azabın ta kendisidir.”1 2

وَعَن ابْن عمر رَضِي الله عَنْهُمَا عَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم أَنه خطب فَقَالَ لَا تنسوا العظيمتين الْجنَّة وَالنَّار ثمَّ بَكَى حَتَّى جرى أَو بَلَّ دُمُوعه جَانِبي لحيته ثمَّ قَالَ وَالَّذِي نفس مُحَمَّد بِيَدِهِ لَو تعلمُونَ مَا أعلم من أَمر الْآخِرَة لمشيتم إِلَى الصَّعِيد ولحثيتم على رؤوسكم التُّرَاب

İbn Ömer (ra) der ki: Resûlullah (sav) bir hutbesinde şöyle buyurdu:

“İki büyük şeyi, Cennet’i ve Cehennem’i unutmayın.” Daha sonra Resûlullah (sav) o kadar ağladı ki, gözlerinden akan yaşlar, sakalının iki yanını ıslattı. Ardından şöyle buyurdu:

“Kudret ve irâdesiyle yaşadığım Ellah’a yemin ederim ki, âhiret hakkında bildiklerimi bilseniz hâlî yerlere çıkar, günahlarınızı düşünerek başınıza toprak saçardınız.”3

وَرُوِيَ عَن عمر أَيْضا رَضِي الله عَنهُ أَن جِبْرِيل عَلَيْهِ السَّلَام جَاءَ إِلَى النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم حَزينًا لَا يرفع رَأسه فَقَالَ لَهُ رَسُول الله صلى

 


[1]  Hicr, 15:49-50.

[2]  et-Terğîb vet-Terhîb, 7/221.

[3]  et-Terğîb vet-Terhîb, 7/222.

Seite 577

ŞERH

emânı taleb etmiştir. Risâle-i Nûr’un Şuâ’lar adlı eserinde bu mes’ele şöyle îzâh edilmiştir:

“Başta Resûl-i Ekrem (asm) ve umûm peygamberler ve ehl-i hakîkatın, her vakit duâlarında, en ziyâde اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ ٭ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ ٭ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ ve vahy ve şuhûda binâen onlarca kat’iyyet kesbeden Cehennem’den bizi hıfzeyle demeleri gösteriyor ki; nev’-i beşerin en büyük mes’elesi Cehennem’den kurtulmaktır. Ve kâinâtın pek çok ehemmiyyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakîkatı Cehennem’dir ki; bir kısım o ehl-i şuhûd ve keşif ve tahkîk onu müşâhede eder. Ve bir kısmı tereşşuhâtını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryâd ederler. ‘Bizi ondan kurtar’ derler.”1

Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayet-i kerimesinde ehl-i iman ve taatin Cehennem azâbından Ellah’a sığındıkları bildirilmektedir.2 Kezâ Kur’ân-ı Kerîm’de Mü’min Sûresi’nde başta Hamele-i Arş olmak üzere melâike-i kirâmın da ehl-i iman ve tâat için mağfiret-i İlâhiyye’ye mazhar olmaları ve Cehennem’den mahfûz kalmaları husûsunda duâ ve niyâzda bulundukları ifade edilmektedir.3

Resûl-i Ekrem (sav) de pek çok hadislerinde Cehennem’den Ellah’a sığınmayı tavsiye etmiştir. Bu hadislerden bir kaçını nümune olarak zikredeceğiz:

وَعَنْ أنسٍ قَالَ: كَانَ أَكْثَرُ دُعَاءِ النَبِيّ : اللَّهُمَّ آتِنَا في الدُّنْيَا حَسَنَةً، وَفي الآخرة حَسَنَةً، وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ.

Enes (ra) şöyle demiştir: Resûlullâh (sav) çoğu zamân şöyle duâ ederdi:

“Ellahım! Bize dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver. Bizi Cehennem azâbından koru!”4

 


[1]  Şuâ’lar, 11. Şuâ, 8. Mes’elenin Bir Hülâsası, s. 232. #453450-453459

[2]  Bakara, 2:201; Âl-i İmrân,3: 16,191,192; Furkân, 25:65,66.

[3]  Mü’min,40:7.

[4]  Buhârî, Tefsîr, 38; Deavât, 55; Müslim, Zikir, 23.

Seite 578

ŞERH

emânı taleb etmiştir. Risâle-i Nûr’un Şuâ’lar adlı eserinde bu mes’ele şöyle îzâh edilmiştir:

“Başta Resûl-i Ekrem (asm) ve umûm peygamberler ve ehl-i hakîkatın, her vakit duâlarında, en ziyâde اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ ٭ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ ٭ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ ve vahy ve şuhûda binâen onlarca kat’iyyet kesbeden Cehennem’den bizi hıfzeyle demeleri gösteriyor ki; nev’-i beşerin en büyük mes’elesi Cehennem’den kurtulmaktır. Ve kâinâtın pek çok ehemmiyyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakîkatı Cehennem’dir ki; bir kısım o ehl-i şuhûd ve keşif ve tahkîk onu müşâhede eder. Ve bir kısmı tereşşuhâtını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryâd ederler. ‘Bizi ondan kurtar’ derler.”1

Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayet-i kerimesinde ehl-i iman ve taatin Cehennem azâbından Ellah’a sığındıkları bildirilmektedir.2 Kezâ Kur’ân-ı Kerîm’de Mü’min Sûresi’nde başta Hamele-i Arş olmak üzere melâike-i kirâmın da ehl-i iman ve tâat için mağfiret-i İlâhiyye’ye mazhar olmaları ve Cehennem’den mahfûz kalmaları husûsunda duâ ve niyâzda bulundukları ifade edilmektedir.3

Resûl-i Ekrem (sav) de pek çok hadislerinde Cehennem’den Ellah’a sığınmayı tavsiye etmiştir. Bu hadislerden bir kaçını nümune olarak zikredeceğiz:

وَعَنْ أنسٍ قَالَ: كَانَ أَكْثَرُ دُعَاءِ النَبِيّ : اللَّهُمَّ آتِنَا في الدُّنْيَا حَسَنَةً، وَفي الآخرة حَسَنَةً، وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ.

Enes (ra) şöyle demiştir: Resûlullâh (sav) çoğu zamân şöyle duâ ederdi:

“Ellahım! Bize dünyada da iyilik ve güzellik ver, âhirette de iyilik ve güzellik ver. Bizi Cehennem azâbından koru!”4

 


[1]  Şuâ’lar, 11. Şuâ, 8. Mes’elenin Bir Hülâsası, s. 232. #453450-453459

[2]  Bakara, 2:201; Âl-i İmrân,3: 16,191,192; Furkân, 25:65,66.

[3]  Mü’min,40:7.

[4]  Buhârî, Tefsîr, 38; Deavât, 55; Müslim, Zikir, 23.

Seite 579

ŞERH

عَن ابْن عَبَّاس رَضِي الله عَنْهُمَا أَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ كَانَ يعلمهُمْ هَذَا الدُّعَاء كَمَا يعلمهُمْ السُّورَة من الْقُرْآن قُولُوا اللَّهُمَّ إِنِّي أعوذ بك من عَذَاب جَهَنَّم وَأَعُوذ بك من عَذَاب الْقَبْر وَأَعُوذ بك من فتْنَة الْمَسِيح الدَّجَّال وَأَعُوذ بك من فتْنَة الْمحيا وَالْمَمَات رَوَاهُ مَالك وَمُسلم وَأَبُو دَاوُد وَالتِّرْمِذِيّ النَّسَائِيّ

İbn-i Abbâs (ra) der ki: Resûlullâh (sav), bize Kur’ân’dan sûre öğretir gibi şu duâyı öğretirdi: “Ellahım! Cehennem azâbından sana sığınırım. Kabir azâbından sana sığınırım. Deccâl’in fitnesinden sana sığınırım. Hayât ve ölümün fitnesinden sana sığınırım.”1

وَعَن عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا، أَنَّ النَّبيَّ كَانَ يَدْعُو بهؤُلاءِ الكَلِمَاتِ: اللَهُمَّ إنِّي أَعُوذُ بِكَ مِن فِتْنَةِ النَّارِ، وَعَذَاب النَّارِ، وَمِن شَرِّ الغِنٰى وَالفَقْرِ.

Âişe (ra)’dan bildirildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle duâ ederdi:

“Ellahım! Cehennem fitnesinden ve azâbından, zengînlik ve fakîrliğin şerrinden sana sığınırım.”2

وعَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: كَانَ مِنْ دُعاءِ رَسُولِ الله، اللَّهُمَّ إنِّي أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ، وَعزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ، وَالسّلامَةَ مِن كُلِّ إثمٍ، وَالغَنِيمَةَ مِن كُلِّ بِرٍّ، وَالفَوزَ بِالجَنَّةِ، وَالنَّجَاةَ مِنَ النَّارِ.

İbn-i Mes’ûd (ra) şöyle demiştir: Resûlullâh (sav)’in duâlarından biri de şöyleydi:

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 7, s. 208.

[2]  Ebû Dâvûd, Vitir, 32.

Seite 580

ŞERH

عَن ابْن عَبَّاس رَضِي الله عَنْهُمَا أَن النَّبِي صلى الله عَلَيْهِ وَسلم قَالَ كَانَ يعلمهُمْ هَذَا الدُّعَاء كَمَا يعلمهُمْ السُّورَة من الْقُرْآن قُولُوا اللَّهُمَّ إِنِّي أعوذ بك من عَذَاب جَهَنَّم وَأَعُوذ بك من عَذَاب الْقَبْر وَأَعُوذ بك من فتْنَة الْمَسِيح الدَّجَّال وَأَعُوذ بك من فتْنَة الْمحيا وَالْمَمَات رَوَاهُ مَالك وَمُسلم وَأَبُو دَاوُد وَالتِّرْمِذِيّ النَّسَائِيّ

İbn-i Abbâs (ra) der ki: Resûlullâh (sav), bize Kur’ân’dan sûre öğretir gibi şu duâyı öğretirdi: “Ellahım! Cehennem azâbından sana sığınırım. Kabir azâbından sana sığınırım. Deccâl’in fitnesinden sana sığınırım. Hayât ve ölümün fitnesinden sana sığınırım.”1

وَعَن عَائِشَةَ رَضِيَ الله عَنْهَا، أَنَّ النَّبيَّ كَانَ يَدْعُو بهؤُلاءِ الكَلِمَاتِ: اللَهُمَّ إنِّي أَعُوذُ بِكَ مِن فِتْنَةِ النَّارِ، وَعَذَاب النَّارِ، وَمِن شَرِّ الغِنٰى وَالفَقْرِ.

Âişe (ra)’dan bildirildiğine göre Resûlullâh (sav) şöyle duâ ederdi:

“Ellahım! Cehennem fitnesinden ve azâbından, zengînlik ve fakîrliğin şerrinden sana sığınırım.”2

وعَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ قَالَ: كَانَ مِنْ دُعاءِ رَسُولِ الله، اللَّهُمَّ إنِّي أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ، وَعزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ، وَالسّلامَةَ مِن كُلِّ إثمٍ، وَالغَنِيمَةَ مِن كُلِّ بِرٍّ، وَالفَوزَ بِالجَنَّةِ، وَالنَّجَاةَ مِنَ النَّارِ.

İbn-i Mes’ûd (ra) şöyle demiştir: Resûlullâh (sav)’in duâlarından biri de şöyleydi:

 


[1]  et-Terğîb ve’t-Terhîb, c. 7, s. 208.

[2]  Ebû Dâvûd, Vitir, 32.

Seite 581

ŞERH

كما نَقَّيْتَ الثَّوْبَ الابْيَضَ مِنَ الدَّنَسِ، وَأَبْدِلْهُ دَاراً خَيْراً مِنْ دَارِهِ، وَأَهْلاً خَيْراً مِنْ أَهْلِهِ، وَزَوْجاً خَيْراً مِنْ زَوْجِهِ، وَأَدْخِلْهُ الجَنَّةَ، وَأَعِذْه مِنْ عَذَابِ القَبْرِ، وَمِنْ عَذَابِ النَّارِ. حَتَّى تَمَنَّيْتُ أَنْ أَكُونَ أنا ذلِكَ المَيِّتَ .

Ebu Abdurrahman Avf ibni Mâlik (ra)’den rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah (sav), bir cenâze namazı kıldı. O’nun şöyle dua ettiğini duydum ve ezberledim:

“Ellahım! Onu bağışla, ona rahmet et, onu azab ve sıkıntılardan koru, kusurlarını affet, Cennet’ten nasîbini ikrâm et, gireceği yeri (kabrini) genişlet, su, kar ve dolu ile onun günahlarını yıka tertemiz yap, beyaz elbiseyi kirden temizler gibi onu hatalarından temizle, kendi evinden daha hayırlı bir ev, ailesinden daha hayırlı bir aile, eşinden daha hayırlı bir eş ver, onu Cennet’e koy, kabir ve Cehennem azabından koru.”

Ebu Abdurrahman Avf ibni Mâlik diyor ki: Bu güzel duaları duyunca “Keşke ölen ben olaydım.” diye temenni ettim.1

Ehl-i iman ve tâat, duâlarında Ellah’tan Cennet’i isteyip Cehennem’den O’na sığındıkları gibi; Cennet ve Cehennem de Ellah’a duâ edip tâliblerini isterler. Konuyla alâkalı bir hadîs-i şerîfi nümûne olarak zikrediyoruz:

أَنَّ عَبْدَ الْمَلِكِ، يَرْفَعُ الْحَد۪يثَ قَالَ: مَا مِنْ يَوْمٍ إِلَّا وَالْجَنَّةُ وَالنَّارُ يَسْأَلَانِ. تَقُولُ الْجَنَّةُ: يَا رَبِّ قَدْ طَابَتْ ثَمَرَت۪ي، وَاطَّرَدَتْ أَنْهَار۪ي، وَاشْتَقْتُ إِلٰى أَوْلِيَائ۪ي، عَجِّلْ إِلَيَّ بِأَهْل۪ي، وَتَقُولُ النَّارُ: اِشْتَدَّ حَرّ۪ي، وَبَعُدَ قَعْر۪ي، وَعَظُمَ جَمْر۪ي عَجِّلْ إِلَيَّ بِأَهْل۪ي.

 


[1]  Müslim, Cenâiz, 85.

Seite 582

ŞERH

كما نَقَّيْتَ الثَّوْبَ الابْيَضَ مِنَ الدَّنَسِ، وَأَبْدِلْهُ دَاراً خَيْراً مِنْ دَارِهِ، وَأَهْلاً خَيْراً مِنْ أَهْلِهِ، وَزَوْجاً خَيْراً مِنْ زَوْجِهِ، وَأَدْخِلْهُ الجَنَّةَ، وَأَعِذْه مِنْ عَذَابِ القَبْرِ، وَمِنْ عَذَابِ النَّارِ. حَتَّى تَمَنَّيْتُ أَنْ أَكُونَ أنا ذلِكَ المَيِّتَ .

Ebu Abdurrahman Avf ibni Mâlik (ra)’den rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah (sav), bir cenâze namazı kıldı. O’nun şöyle dua ettiğini duydum ve ezberledim:

“Ellahım! Onu bağışla, ona rahmet et, onu azab ve sıkıntılardan koru, kusurlarını affet, Cennet’ten nasîbini ikrâm et, gireceği yeri (kabrini) genişlet, su, kar ve dolu ile onun günahlarını yıka tertemiz yap, beyaz elbiseyi kirden temizler gibi onu hatalarından temizle, kendi evinden daha hayırlı bir ev, ailesinden daha hayırlı bir aile, eşinden daha hayırlı bir eş ver, onu Cennet’e koy, kabir ve Cehennem azabından koru.”

Ebu Abdurrahman Avf ibni Mâlik diyor ki: Bu güzel duaları duyunca “Keşke ölen ben olaydım.” diye temenni ettim.1

Ehl-i iman ve tâat, duâlarında Ellah’tan Cennet’i isteyip Cehennem’den O’na sığındıkları gibi; Cennet ve Cehennem de Ellah’a duâ edip tâliblerini isterler. Konuyla alâkalı bir hadîs-i şerîfi nümûne olarak zikrediyoruz:

أَنَّ عَبْدَ الْمَلِكِ، يَرْفَعُ الْحَد۪يثَ قَالَ: مَا مِنْ يَوْمٍ إِلَّا وَالْجَنَّةُ وَالنَّارُ يَسْأَلَانِ. تَقُولُ الْجَنَّةُ: يَا رَبِّ قَدْ طَابَتْ ثَمَرَت۪ي، وَاطَّرَدَتْ أَنْهَار۪ي، وَاشْتَقْتُ إِلٰى أَوْلِيَائ۪ي، عَجِّلْ إِلَيَّ بِأَهْل۪ي، وَتَقُولُ النَّارُ: اِشْتَدَّ حَرّ۪ي، وَبَعُدَ قَعْر۪ي، وَعَظُمَ جَمْر۪ي عَجِّلْ إِلَيَّ بِأَهْل۪ي.

 


[1]  Müslim, Cenâiz, 85.

Seite 583

ŞERH

Bu hadîs-i şerîfin sarahatiyle, imanın altı rükünden meydana geldiği anlaşılmaktadır:

1. Ellah’a iman,

2. Cümle meleklere iman,

3. Cümle kitâblara iman,

4. Cümle peygamberlere iman,

5. Âhiret gününe ve haşr-i cismânîye iman,

6. Kadere, hayır ve şerrin Ellah’ın halk ve îcâdıyla olduğuna iman etmektir.”1

Ulemâ-i İslâm, imanın bu altı erkânını “âmentü” ifadesiyle şöyle beyân etmişlerdir:

اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلاَئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ الْيَوْمِ اْلاٰخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه ُوَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

Küfrün lügavî ma’nâsı:

الكفر لغة: الستر والتغطية, وهو ضد الإيمان لأنه تغطية للحق

“Küfür, lügatta bir şeyi setretmek, örtmek demektir. Küfür, imanın zıddıdır.2 Çünkü küfür, hakkı örtmektir.”3

Küfür kelimesi, bazen de şu ma’nâda kullanılır:

الكفر:جحود النعمة ضد الشكر.

“Küfür, ni’meti inkâr etmek demektir. O zamân ma’nâsı, şükrün zıddı demek olur.”4

 


[1]  Müslim Kitabu’l-İman Hadîs, No: 1.

[2]  Muhtâru’s-Sıhah, er-Râzî, 271.

[3]  Mekâyisü’l-Lügat, Li İbn-i Fâris, 5/191.

[4]  Muhtâru’s-Sıhah, er-Râzî, 271.

Seite 584

ŞERH

Bu hadîs-i şerîfin sarahatiyle, imanın altı rükünden meydana geldiği anlaşılmaktadır:

1. Ellah’a iman,

2. Cümle meleklere iman,

3. Cümle kitâblara iman,

4. Cümle peygamberlere iman,

5. Âhiret gününe ve haşr-i cismânîye iman,

6. Kadere, hayır ve şerrin Ellah’ın halk ve îcâdıyla olduğuna iman etmektir.”1

Ulemâ-i İslâm, imanın bu altı erkânını “âmentü” ifadesiyle şöyle beyân etmişlerdir:

اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلاَئِكَتِهِ وَ كُتُبِهِ وَ رُسُلِهِ وَ الْيَوْمِ اْلاٰخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَ شَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰه ُوَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ

Küfrün lügavî ma’nâsı:

الكفر لغة: الستر والتغطية, وهو ضد الإيمان لأنه تغطية للحق

“Küfür, lügatta bir şeyi setretmek, örtmek demektir. Küfür, imanın zıddıdır.2 Çünkü küfür, hakkı örtmektir.”3

Küfür kelimesi, bazen de şu ma’nâda kullanılır:

الكفر:جحود النعمة ضد الشكر.

“Küfür, ni’meti inkâr etmek demektir. O zamân ma’nâsı, şükrün zıddı demek olur.”4

 


[1]  Müslim Kitabu’l-İman Hadîs, No: 1.

[2]  Muhtâru’s-Sıhah, er-Râzî, 271.

[3]  Mekâyisü’l-Lügat, Li İbn-i Fâris, 5/191.

[4]  Muhtâru’s-Sıhah, er-Râzî, 271.

Seite 585

ŞERH

devam edeceğine inanmazsa, küfre girer. Meselâ, bir kimse; Kur’ân’a iman ettiğini söylediği halde, Kur’ân’ın muhkem ahkâmından olan “cihâd, tesettür veya Yahûdî ve Hıristiyanlarla ilgili âyetlerin” Kur’ân’ın nâzil olduğu devre âit olduğuna, bu asırda ise bu hükümlere ihtiyâc kalmadığına inanırsa, o kimse küfre girer. Zîrâ -nesh olan kısmı hâric- ahkâm-ı İlâhiyye, zamânla mukayyed değildir; ezelden gelmiş, ebede gidecektir.

Hülasa: Küfür, imanın zıddıdır. İman, Hazret-i Muhammed (asm)’a indirilen cümle ahkâmı tasdîk etmektir. Küfür ise, Hazret-i Peygamber’e indirilen ahkâmın tümünü veya bir cüz’ünü inkâr etmektir. Demek iman, bazılarının düşündüğü ve iddiâ ettiği gibi sadece Ellah’ın zâtını kabûl etmek değildir. Küfür de sadece Ellah’ın zâtını inkâr etmek değildir.

Sâniyen: Nasıl ki iman, manevî bir cennetin çekirdeğini taşıyor. Bu sebeble îman, dünyada cennet hayatı gibi bir hayata mazhar olmak demektir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de

فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ى جَنَّاتِ النَّع۪يمِ

“İman edip salih amel işleyenler naim cennetlerindedir.”1 buyuruyor. Ehl-i iman şu anda cennettedir ferman ediyor. Demek iman, ma’nevi bir cennettir.

Küfür dahi manevî bir cehennemin tohumunu saklıyor. Küfür, dünyada cehennem hayatı gibi bir hayata mazhar olmak demektir. Evet, kâfirin küfrü, ma’nevi bir cehennemdir, onu ma’nen yakar. Gelecek ayet-i kerimeler, bu hakikati ifade etmektedir:

Birinci Âyet-i Kerîme: Beyyine Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِۜ

 


[1]  Hac, 22:56.

Seite 586

ŞERH

devam edeceğine inanmazsa, küfre girer. Meselâ, bir kimse; Kur’ân’a iman ettiğini söylediği halde, Kur’ân’ın muhkem ahkâmından olan “cihâd, tesettür veya Yahûdî ve Hıristiyanlarla ilgili âyetlerin” Kur’ân’ın nâzil olduğu devre âit olduğuna, bu asırda ise bu hükümlere ihtiyâc kalmadığına inanırsa, o kimse küfre girer. Zîrâ -nesh olan kısmı hâric- ahkâm-ı İlâhiyye, zamânla mukayyed değildir; ezelden gelmiş, ebede gidecektir.

Hülasa: Küfür, imanın zıddıdır. İman, Hazret-i Muhammed (asm)’a indirilen cümle ahkâmı tasdîk etmektir. Küfür ise, Hazret-i Peygamber’e indirilen ahkâmın tümünü veya bir cüz’ünü inkâr etmektir. Demek iman, bazılarının düşündüğü ve iddiâ ettiği gibi sadece Ellah’ın zâtını kabûl etmek değildir. Küfür de sadece Ellah’ın zâtını inkâr etmek değildir.

Sâniyen: Nasıl ki iman, manevî bir cennetin çekirdeğini taşıyor. Bu sebeble îman, dünyada cennet hayatı gibi bir hayata mazhar olmak demektir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de

فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ى جَنَّاتِ النَّع۪يمِ

“İman edip salih amel işleyenler naim cennetlerindedir.”1 buyuruyor. Ehl-i iman şu anda cennettedir ferman ediyor. Demek iman, ma’nevi bir cennettir.

Küfür dahi manevî bir cehennemin tohumunu saklıyor. Küfür, dünyada cehennem hayatı gibi bir hayata mazhar olmak demektir. Evet, kâfirin küfrü, ma’nevi bir cehennemdir, onu ma’nen yakar. Gelecek ayet-i kerimeler, bu hakikati ifade etmektedir:

Birinci Âyet-i Kerîme: Beyyine Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ وَالْمُشْرِك۪ينَ ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ خَالِد۪ينَ ف۪يهَاۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمْ شَرُّ الْبَرِيَّةِۜ

 


[1]  Hac, 22:56.

Seite 587

ŞERH

ma’nen yaktığı gibi dâr-ı âhirette dahî maddî ve hakîkî bir Cehennem’e atılacak, cismânî ve rûhânî azâb ve elem çekeceklerdir.”1

Üçüncü Âyet-i Kerîme: Tevbe Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَ

“(Şübhe yok ki; Cehennem, kâfirleri kuşatmıştır.) Onların şirk, küfür ve nifâkları, dünyada ma’nevî bir ateş gibi onları her taraftan ihâta edip ma’nen yaktığı gibi âhiret âleminde de maddî olarak her taraflarını ihâta edip ebedî bir surette yakacaktır.”2

Bu âyet, Cehennem ateşinin, şu anda kâfirleri ihâta ettiğini ifade ediyor. Hâlbuki Cehennem ateşi, bu dünyada onları ihâta etmemiştir. O zamân bu âyeti, nasıl anlamalıyız? Bu âyete üç ma’nâ vermek mümkündür:

Birinci Ma’nâ: Kıyâmet koptuktan ve haşir meydanındaki hesâb da bittikten sonra bütün kâfirler, hakîkî Cehennem’e girecekler ve Cehennem de ateşiyle her taraftan onları ihâta edecek; böylece ebeden azâb çekeceklerdir.

İkinci Ma’nâ: Cenâb-ı Hak, denizlerin içinde ateş unsûrunu yaratmıştır. Ellah, ne zamân dilerse, ehl-i küfür ve dalâleti o ateşle yakalar. Zâten dünyanın her tarafı, denizler ve okyanuslarla muhâttır. Bu gürûh-ı şerîre, emir geldiği anda, oradan çıkan ateşle her taraftan kuşatılıp helâk olacaklardır. İbn-i Abbâs (ra), bu ma'nâyı tercîh etmiştir.

Üçüncü Ma’nâ: Her kâfir, küfrü sebebiyle kalbinde ma’nevî bir cehennem ateşini yaşıyor; o elem ve ızdırabı çekiyor. Demek o inkâr, tek başına ma’nevî bir ateştir.

Dördüncü Âyet-i Kerîme: İnfitâr Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ

 


[1]  Hûd, 11:106.

[2]  Tevbe, 9:49.

Seite 588

ŞERH

ma’nen yaktığı gibi dâr-ı âhirette dahî maddî ve hakîkî bir Cehennem’e atılacak, cismânî ve rûhânî azâb ve elem çekeceklerdir.”1

Üçüncü Âyet-i Kerîme: Tevbe Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَاِنَّ جَهَنَّمَ لَمُح۪يطَةٌ بِالْكَافِر۪ينَ

“(Şübhe yok ki; Cehennem, kâfirleri kuşatmıştır.) Onların şirk, küfür ve nifâkları, dünyada ma’nevî bir ateş gibi onları her taraftan ihâta edip ma’nen yaktığı gibi âhiret âleminde de maddî olarak her taraflarını ihâta edip ebedî bir surette yakacaktır.”2

Bu âyet, Cehennem ateşinin, şu anda kâfirleri ihâta ettiğini ifade ediyor. Hâlbuki Cehennem ateşi, bu dünyada onları ihâta etmemiştir. O zamân bu âyeti, nasıl anlamalıyız? Bu âyete üç ma’nâ vermek mümkündür:

Birinci Ma’nâ: Kıyâmet koptuktan ve haşir meydanındaki hesâb da bittikten sonra bütün kâfirler, hakîkî Cehennem’e girecekler ve Cehennem de ateşiyle her taraftan onları ihâta edecek; böylece ebeden azâb çekeceklerdir.

İkinci Ma’nâ: Cenâb-ı Hak, denizlerin içinde ateş unsûrunu yaratmıştır. Ellah, ne zamân dilerse, ehl-i küfür ve dalâleti o ateşle yakalar. Zâten dünyanın her tarafı, denizler ve okyanuslarla muhâttır. Bu gürûh-ı şerîre, emir geldiği anda, oradan çıkan ateşle her taraftan kuşatılıp helâk olacaklardır. İbn-i Abbâs (ra), bu ma'nâyı tercîh etmiştir.

Üçüncü Ma’nâ: Her kâfir, küfrü sebebiyle kalbinde ma’nevî bir cehennem ateşini yaşıyor; o elem ve ızdırabı çekiyor. Demek o inkâr, tek başına ma’nevî bir ateştir.

Dördüncü Âyet-i Kerîme: İnfitâr Sûresi’nde şöyle buyruluyor:

وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ

 


[1]  Hûd, 11:106.

[2]  Tevbe, 9:49.

Seite 589

ŞERH

“Mü'minin imanı, mü'minin ruhunda bir cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir cehennemi ateşlendiriyor.”1

“Ehl-i sefahet ve dalalet, dünyada dahi bir manevî Cehennem içinde azab çekerler ve ehl-i iman ve salahat, dünyada dahi bir manevî Cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve imanın tecelliyat ve cilveleriyle, manevî bir Cennet lezzetleri tadabilir, belki derece-i imanlarına göre istifade edebilirler.”2

“Îman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor. Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyette ve imandadır. Öyle ise, biz daima اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ الْاِسْلاَمِ وَ كَمَالِ الْا۪يمَانِ demeliyiz...”3

Sâlisen: Mü’minin bu dünyada dahi Cennet misal bir hayata mazhar olmasının sebebi, mü’minin bu kâinata, bu kâinattaki mevcudata, bahusus insana tevhid ve iman nazarıyla bakmasıdır.

Kâfirin bu dünyada dahi Cehennem misal bir hayata mazhar olmasının sebebi ise, kâfirin bu kâinata, bu kâinattaki mevcudata, bahusus insana şirk ve küfür nazarıyla bakmasıdır. Müellif (ra)’ın ifadesiyle;

“Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tâbi'dir. Nasılki âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür. Kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin.”4

Şimdi bu mevzuyu izah etmeye çalışacağız:

Tevhîd ve iman nazarıyla şu kâinata bakıldığı zaman bu kâinat, bir

 


[1]  Lem’alar, 10. Lem’a, s. 48.

[2]  Şualar, 15. Şua, 2. Makam, s. 678.

[3]  Sözler, 2. Söz, s. 17.

[4]  Sözler, 21. Söz, 1. Makam, 5. İkaz, s. 273.

Seite 590

ŞERH

“Mü'minin imanı, mü'minin ruhunda bir cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir cehennemi ateşlendiriyor.”1

“Ehl-i sefahet ve dalalet, dünyada dahi bir manevî Cehennem içinde azab çekerler ve ehl-i iman ve salahat, dünyada dahi bir manevî Cennet içinde, İslâmiyet ve insaniyet midesiyle ve imanın tecelliyat ve cilveleriyle, manevî bir Cennet lezzetleri tadabilir, belki derece-i imanlarına göre istifade edebilirler.”2

“Îman, bir manevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise manevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor. Demek selâmet ve emniyet, yalnız İslâmiyette ve imandadır. Öyle ise, biz daima اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ الْاِسْلاَمِ وَ كَمَالِ الْا۪يمَانِ demeliyiz...”3

Sâlisen: Mü’minin bu dünyada dahi Cennet misal bir hayata mazhar olmasının sebebi, mü’minin bu kâinata, bu kâinattaki mevcudata, bahusus insana tevhid ve iman nazarıyla bakmasıdır.

Kâfirin bu dünyada dahi Cehennem misal bir hayata mazhar olmasının sebebi ise, kâfirin bu kâinata, bu kâinattaki mevcudata, bahusus insana şirk ve küfür nazarıyla bakmasıdır. Müellif (ra)’ın ifadesiyle;

“Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tâbi'dir. Nasılki âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür. Kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin.”4

Şimdi bu mevzuyu izah etmeye çalışacağız:

Tevhîd ve iman nazarıyla şu kâinata bakıldığı zaman bu kâinat, bir

 


[1]  Lem’alar, 10. Lem’a, s. 48.

[2]  Şualar, 15. Şua, 2. Makam, s. 678.

[3]  Sözler, 2. Söz, s. 17.

[4]  Sözler, 21. Söz, 1. Makam, 5. İkaz, s. 273.

Seite 591

ŞERH

terhis edilir. O halde mahlûkat taifelerinin ölüm ile zahiren gözden kaybolmaları, fena ve adem değil, zeval ve firak değil, belki terhistir. Mesela; bu bahardaki mevcudatın her biri birer askerdir. Güz mevsimi geldi mi terhis olunur. Ta ki başka vazifedar askerler, onların yerlerine gelip çalışsınlar. Demek bir taifenin gitmesi, daha sonra vazife başına gelecek diğer bir taifeye yer ihzar etmek içindir.

Tevhîd ve iman nazarıyla şu kâinata bakıldığı zaman bu kâinat, bir devlet hükmündedir. Bütün mevcudat, Sultan-ı kâinatın memurları mesabesindedir. Zerreden Arş’a kadar her mevcud, emr-i İlahiye kemal-i itaat ile imtisal eder, O’na asla isyan etmez.

Tevhîd ve iman nazarıyla şu kâinata bakıldığı zaman bu kâinat, ahiret itibariyle bir çiçekdanlıktır. Nasıl ki, bahar mevsiminde tohumlar toprağa atılır, bir müddet sonra filizlenerek oradan izn-i İlahi ile yeryüzüne çıkıp mahsulât verir. Aynen öyle de; bu dünya, ahiret mahsulâtını yetiştiren bir fidanlıktır. Güneş de bu dünyada bir fidandır. Kıyamet hengâmında vazifesine son verilir. O zaman Güneş’in nuru Cennet’e, narı Cehennem’e gider. Mevsimler de birer fidandır. Kıyamet kopunca Cehennem’in küçücük bir nümunesi olan güzler ve kışlar Cehennem’e; Cennet’in küçücük bir nümunesi olan baharlar ve yazlar da Cennet’e gider.

Tevhîd ve iman nazarıyla şu kâinata bakıldığı zaman bu kâinat, a’mal-i beşeriye noktasında Cennet ve Cehennem’e levazımat yetiştiren gayet büyük bir fabrikadır. Mesela; sen burada şeriata muhalif bir kelime söyledin. Bu kelime, Cehennem’de bir mahsul verecek; Cehennem’e gittiğin zaman, “zakkum” denilen bir yiyecek olarak sana yedirilecektir. Şayet اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ desen, o kelime-i tayyibe de kat kat sevabıyla beraber Cennet’te mahsul verecek; Cennet’e gittiğin zaman, meyve-i Cennet olarak sana ikram edilecektir.

Tevhîd ve iman nazarıyla şu kâinata bakıldığı zaman bu kâinat, Cennet-i A’la’ya sinema levhaları hazırlayan bir fotoğraf makinesidir. Nasıl ki; sinemada gösterilecek bir film için büyük bir masarifle evvela levhalar tesbit edilir, sahneler hazırlanır, daha sonra levhalar kaydedilip o sahneler dağıtılır.

 

Seite 592

ŞERH

terhis edilir. O halde mahlûkat taifelerinin ölüm ile zahiren gözden kaybolmaları, fena ve adem değil, zeval ve firak değil, belki terhistir. Mesela; bu bahardaki mevcudatın her biri birer askerdir. Güz mevsimi geldi mi terhis olunur. Ta ki başka vazifedar askerler, onların yerlerine gelip çalışsınlar. Demek bir taifenin gitmesi, daha sonra vazife başına gelecek diğer bir taifeye yer ihzar etmek içindir.

Tevhîd ve iman nazarıyla şu kâinata bakıldığı zaman bu kâinat, bir devlet hükmündedir. Bütün mevcudat, Sultan-ı kâinatın memurları mesabesindedir. Zerreden Arş’a kadar her mevcud, emr-i İlahiye kemal-i itaat ile imtisal eder, O’na asla isyan etmez.

Tevhîd ve iman nazarıyla şu kâinata bakıldığı zaman bu kâinat, ahiret itibariyle bir çiçekdanlıktır. Nasıl ki, bahar mevsiminde tohumlar toprağa atılır, bir müddet sonra filizlenerek oradan izn-i İlahi ile yeryüzüne çıkıp mahsulât verir. Aynen öyle de; bu dünya, ahiret mahsulâtını yetiştiren bir fidanlıktır. Güneş de bu dünyada bir fidandır. Kıyamet hengâmında vazifesine son verilir. O zaman Güneş’in nuru Cennet’e, narı Cehennem’e gider. Mevsimler de birer fidandır. Kıyamet kopunca Cehennem’in küçücük bir nümunesi olan güzler ve kışlar Cehennem’e; Cennet’in küçücük bir nümunesi olan baharlar ve yazlar da Cennet’e gider.

Tevhîd ve iman nazarıyla şu kâinata bakıldığı zaman bu kâinat, a’mal-i beşeriye noktasında Cennet ve Cehennem’e levazımat yetiştiren gayet büyük bir fabrikadır. Mesela; sen burada şeriata muhalif bir kelime söyledin. Bu kelime, Cehennem’de bir mahsul verecek; Cehennem’e gittiğin zaman, “zakkum” denilen bir yiyecek olarak sana yedirilecektir. Şayet اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ desen, o kelime-i tayyibe de kat kat sevabıyla beraber Cennet’te mahsul verecek; Cennet’e gittiğin zaman, meyve-i Cennet olarak sana ikram edilecektir.

Tevhîd ve iman nazarıyla şu kâinata bakıldığı zaman bu kâinat, Cennet-i A’la’ya sinema levhaları hazırlayan bir fotoğraf makinesidir. Nasıl ki; sinemada gösterilecek bir film için büyük bir masarifle evvela levhalar tesbit edilir, sahneler hazırlanır, daha sonra levhalar kaydedilip o sahneler dağıtılır.

 

Seite 593

ŞERH

Yeni yeni sahneler teşkil ettirilir. Böylece o kaydedilen levhalardan bir film oluşturulup sinemada seyircilere gösterilir. Aynen öyle de; gece-gündüzün deveranı ve mevsimlerin tebeddülatı ile her gün, belki her saat zarfında binlerce mahlûkat, pek çok masarifle vücuda gelip sinema levhaları teşekkül eder. Daha sonra o levhalar, dağıtılıp yerlerine yenileri getirilir. Bu toplayıp dağıtmakta elbette bir gaye ve maksad vardır. Bu masarif, boşu boşuna yapılmıyor. Cenab-ı Hak, bu faaliyet-i acibe ile Cennet’te salih kullarına dünyadan alınma sinema levhalarını hazırlıyor. Onlar, Cennet’te karşılıklı otururken bu manzaraları seyrederler, pek çok zevk ve lezzet alırlar. Demek teşkil olunan bu levhalar, ebedi bir Cennet’te mukîm seyircilere gösterilmek içindir. Dünyadaki zeval ve firakın, mevt ve fenanın, tebeddülat ve tağayyüratın bir hikmeti de budur. Ehl-i imanın dünyada iken işlemiş oldukları kötülükler ve günahlar, levha olarak Cennet’e gönderilmez.

Tevhîd ve iman nazarıyla bakıldığı zaman bütün zîhayat, muvazzaf birer asker, müstakim birer memur hükmüne geçer. Bütün mevcudat ise, merayay-ı Sübhaniye, mektubat-ı Samedaniye ve me’murîn-i İlahiyedirler. Evet, kâinattaki bütün mevcudat, meraya-yi esma-i İlahiyedir. Cenab-ı Hak, her bir ismiyle birer güneş gibi o ayinelerde tecellî eder. Mevcudat, bahusus insan, kendisinde tecellî eden esma-i İlahiye itibariyle vücud ve kıymet kazanır. Esmadan nisbeti kesilse aciz, zaif, fakir, başıboş, sahipsiz, kıymetsiz, fâni, zelil bir derekeye sukut eder. İşte şirk ve küfür o nisbeti kat’ eder, keser.

Şirk ve küfür nazarıyla bu kâinata bakıldığı zaman, kâinatın şekli birden değişir. Şöyle ki:

Şirk ve küfür nazarıyla bakıldığı zaman bu kâinat; zihayatın içinde kesildiği bir mezbahane ve derilerinin soyulduğu bir selhhane olur. Ehl-i şirk şöyle inanır: “Mevcudat-ı âlem, ölüm ile dehşetli bir zulümat ve adem içine düşüyor. Ben ve bütün âlem, idam-ı ebedi ile idam olunuyoruz. Zira her şey, zeval ve fenaya mahkûmdur.” Keza “Mevcudatın zikir ve tesbihi yoktur; âlem tesadüf, kör kuvvet ve tabiatın te’siri altında çalışıyor.” diye i’tikad eder. Kâinatı, bir melaike veya ahiret âlemi için mezraa, fabrika ve sermedî manzaraları teşkil eden levhalar suretinde görüp inanmaz.

 

Seite 594

ŞERH

Yeni yeni sahneler teşkil ettirilir. Böylece o kaydedilen levhalardan bir film oluşturulup sinemada seyircilere gösterilir. Aynen öyle de; gece-gündüzün deveranı ve mevsimlerin tebeddülatı ile her gün, belki her saat zarfında binlerce mahlûkat, pek çok masarifle vücuda gelip sinema levhaları teşekkül eder. Daha sonra o levhalar, dağıtılıp yerlerine yenileri getirilir. Bu toplayıp dağıtmakta elbette bir gaye ve maksad vardır. Bu masarif, boşu boşuna yapılmıyor. Cenab-ı Hak, bu faaliyet-i acibe ile Cennet’te salih kullarına dünyadan alınma sinema levhalarını hazırlıyor. Onlar, Cennet’te karşılıklı otururken bu manzaraları seyrederler, pek çok zevk ve lezzet alırlar. Demek teşkil olunan bu levhalar, ebedi bir Cennet’te mukîm seyircilere gösterilmek içindir. Dünyadaki zeval ve firakın, mevt ve fenanın, tebeddülat ve tağayyüratın bir hikmeti de budur. Ehl-i imanın dünyada iken işlemiş oldukları kötülükler ve günahlar, levha olarak Cennet’e gönderilmez.

Tevhîd ve iman nazarıyla bakıldığı zaman bütün zîhayat, muvazzaf birer asker, müstakim birer memur hükmüne geçer. Bütün mevcudat ise, merayay-ı Sübhaniye, mektubat-ı Samedaniye ve me’murîn-i İlahiyedirler. Evet, kâinattaki bütün mevcudat, meraya-yi esma-i İlahiyedir. Cenab-ı Hak, her bir ismiyle birer güneş gibi o ayinelerde tecellî eder. Mevcudat, bahusus insan, kendisinde tecellî eden esma-i İlahiye itibariyle vücud ve kıymet kazanır. Esmadan nisbeti kesilse aciz, zaif, fakir, başıboş, sahipsiz, kıymetsiz, fâni, zelil bir derekeye sukut eder. İşte şirk ve küfür o nisbeti kat’ eder, keser.

Şirk ve küfür nazarıyla bu kâinata bakıldığı zaman, kâinatın şekli birden değişir. Şöyle ki:

Şirk ve küfür nazarıyla bakıldığı zaman bu kâinat; zihayatın içinde kesildiği bir mezbahane ve derilerinin soyulduğu bir selhhane olur. Ehl-i şirk şöyle inanır: “Mevcudat-ı âlem, ölüm ile dehşetli bir zulümat ve adem içine düşüyor. Ben ve bütün âlem, idam-ı ebedi ile idam olunuyoruz. Zira her şey, zeval ve fenaya mahkûmdur.” Keza “Mevcudatın zikir ve tesbihi yoktur; âlem tesadüf, kör kuvvet ve tabiatın te’siri altında çalışıyor.” diye i’tikad eder. Kâinatı, bir melaike veya ahiret âlemi için mezraa, fabrika ve sermedî manzaraları teşkil eden levhalar suretinde görüp inanmaz.

 

Seite 595

ŞERH

Şirke ve küfre giren bir insan, asla kurtulamaz ve afva kabil olamaz.1 İşte bu sırr-ı azîmden dolayı Kur’an-ı Azimuşşan, اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ ayet-i kerimesiyle, şirki en büyük bir zulüm olarak kabul etmiş ve afva kabil olmadığını ilan etmiştir.

Kainat ve mevcudat-ı âlemden sonra insana nazar edeceğiz.

Tevhid ve iman nazarıyla bakıldığında insan; اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً “Tahkik, ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”2 ayet-i kerimesinin sarahatiyle, yeryüzünün halifesidir.

İnsan, iki noktada hilafet ile mükellef kılınmıştır:

Birinci Nokta: San’at itibariyle şu kâinatı en süslü ve mükemmel bir şekilde nizam ve intizama sokmak için çalışmak, faaliyet göstermektir. Mesela; bir tarlayı ekip biçmek, çevreyi ağaçlandırmak, barajları, sulama kanallarını inşa etmek, yol yapmak, ev yapmak, aydınlatmak, yeraltı kaynaklarını işletmek gibi işlerle meşgul olmak, böylece yeryüzünü cennet-misal duruma getirmektir. Bu vazife, insan için fıtrî bir mükellefiyettir. Şayet insan, bu işlerde su-i istimalata girerse, başkasının hukukuna tecavüz ederse, Devlet-i İslamiye müdahale eder.

İkinci Nokta: İnsan, şeriatın bütün ahkâmını, bütün dünyaya ilan etmekle mükelleftir. Cenab-ı Hak, yeryüzünde ahkâm-ı İlahiyye’sini tatbik etmek için insanı tavzîf etmiştir. İnsan, bu âlî vazife noktasında halifedir. Tekâlif-i İlahiyye, peygamberân-ı izama vahiy suretinde gönderilir. Başta peygamberler olmak üzere, yeryüzünde o tekâlifi hâkim kılmak ve kendi aralarında icra ve tatbik etmek üzere nev-i beşer görevlendirilmiştir. Demek halife-i ruy-i zemin payesi, yalnız insana bahşedilmiştir.

Tevhid ve iman nazarıyla bakıldığında insan; iki büyük rahmete mazhar olmuştur:

 


[1]  Nisa, 4:48,116.

[2]  Bakara, 2:30.

Seite 596

ŞERH

Şirke ve küfre giren bir insan, asla kurtulamaz ve afva kabil olamaz.1 İşte bu sırr-ı azîmden dolayı Kur’an-ı Azimuşşan, اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ ayet-i kerimesiyle, şirki en büyük bir zulüm olarak kabul etmiş ve afva kabil olmadığını ilan etmiştir.

Kainat ve mevcudat-ı âlemden sonra insana nazar edeceğiz.

Tevhid ve iman nazarıyla bakıldığında insan; اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً “Tahkik, ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”2 ayet-i kerimesinin sarahatiyle, yeryüzünün halifesidir.

İnsan, iki noktada hilafet ile mükellef kılınmıştır:

Birinci Nokta: San’at itibariyle şu kâinatı en süslü ve mükemmel bir şekilde nizam ve intizama sokmak için çalışmak, faaliyet göstermektir. Mesela; bir tarlayı ekip biçmek, çevreyi ağaçlandırmak, barajları, sulama kanallarını inşa etmek, yol yapmak, ev yapmak, aydınlatmak, yeraltı kaynaklarını işletmek gibi işlerle meşgul olmak, böylece yeryüzünü cennet-misal duruma getirmektir. Bu vazife, insan için fıtrî bir mükellefiyettir. Şayet insan, bu işlerde su-i istimalata girerse, başkasının hukukuna tecavüz ederse, Devlet-i İslamiye müdahale eder.

İkinci Nokta: İnsan, şeriatın bütün ahkâmını, bütün dünyaya ilan etmekle mükelleftir. Cenab-ı Hak, yeryüzünde ahkâm-ı İlahiyye’sini tatbik etmek için insanı tavzîf etmiştir. İnsan, bu âlî vazife noktasında halifedir. Tekâlif-i İlahiyye, peygamberân-ı izama vahiy suretinde gönderilir. Başta peygamberler olmak üzere, yeryüzünde o tekâlifi hâkim kılmak ve kendi aralarında icra ve tatbik etmek üzere nev-i beşer görevlendirilmiştir. Demek halife-i ruy-i zemin payesi, yalnız insana bahşedilmiştir.

Tevhid ve iman nazarıyla bakıldığında insan; iki büyük rahmete mazhar olmuştur:

 


[1]  Nisa, 4:48,116.

[2]  Bakara, 2:30.

Seite 597

ŞERH

hayvanat ise, insana hâdimdir. Dikkat edilirse, şu âlemdeki icraat ve faaliyetin sonu, yine insan meyvesine dayanır ve onda tecemmu’ eder. O halde şu kâinat ağacının kökü Arş’tadır; meyvesi ise aşağıdadır. Şu azîm ağaç, dünyada bulunan ağacın tersidir. Zira dünya ağacının meyvesi yukarıda; kökü ise aşağıdadır. Şu kâinat ağacı, Cennet’teki Tûbâ ağacı gibidir. Cennet’te ağaçların kökleri yukarıdadır, meyveleri aşağıdadır.

Demek kâinat bir ağaç, o ağacın kökü Arş, Küre-i Arz, o ağacın bir dalı, o dalın meyvesi ise insandır. İnsanların en büyüğü ve en mükemmeli ise, Resul-i Ekrem (asm)’dır. Bu itibarla şu kâinat ağacının meyvesi aşağıda teşekkül eder.

Tevhid ve iman nazarıyla bakıldığında insan; mahlûkatın en nazeninidir, en aciz ve en fakiridir. Bu da insanın mahiyet-i camiasından kaynaklanmaktadır. Demek insanın mahiyet-i caiması iki noktadadan kaynaklanmaktadır:

Birinci Nokta: İnsanın acz ve zaaf cihetidir. Evet, insan öyle zaif bir surette halkedilmiştir ki; en ufak bir şeye dayanamıyor; en basit bir mes’elenin te’sirinde günlerce, aylarca kalıyor; en küçük bir mikroba mağlub oluyor; kem bir sözü hayatı boyunca unutamıyor; bir tebessüme aldanabiliyor; bir basit makama hayatını ve şerefini feda edebiliyor; Hülasa pek çok şeylerden mütelezziz olabildiği gibi, hadsiz şeylerden de müteellim olabilecek bir fıtratta yaratılmıştır. Bir sinek, onu ısırdığı zaman dayanamaz; bir diken ayağına battığında veya yılan ısırdığında incinir; küçük-büyük dünyanın bütün bela ve musibetlerinden incindiği gibi, Cehennem’den de şiddetle incinir ve manen elem çeker.

İkinci Nokta: İnsanın fakr ve ihtiyaç cihetidir. Evet, enva-ı zîhayat içinde en ziyade rızkın envaına muhtaç, insandır. Cenab-ı Hak, insanı bütün esmasına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharatını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mu'cize-i kudret ve bütün esmasının cilvelerinin ve san’atlarının inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i arz suretinde halk etmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip maddî ve manevî rızkın hadsiz envaına muhtaç etmiştir. İnsan, bir çiçeği istediği gibi,

 

Seite 598

ŞERH

hayvanat ise, insana hâdimdir. Dikkat edilirse, şu âlemdeki icraat ve faaliyetin sonu, yine insan meyvesine dayanır ve onda tecemmu’ eder. O halde şu kâinat ağacının kökü Arş’tadır; meyvesi ise aşağıdadır. Şu azîm ağaç, dünyada bulunan ağacın tersidir. Zira dünya ağacının meyvesi yukarıda; kökü ise aşağıdadır. Şu kâinat ağacı, Cennet’teki Tûbâ ağacı gibidir. Cennet’te ağaçların kökleri yukarıdadır, meyveleri aşağıdadır.

Demek kâinat bir ağaç, o ağacın kökü Arş, Küre-i Arz, o ağacın bir dalı, o dalın meyvesi ise insandır. İnsanların en büyüğü ve en mükemmeli ise, Resul-i Ekrem (asm)’dır. Bu itibarla şu kâinat ağacının meyvesi aşağıda teşekkül eder.

Tevhid ve iman nazarıyla bakıldığında insan; mahlûkatın en nazeninidir, en aciz ve en fakiridir. Bu da insanın mahiyet-i camiasından kaynaklanmaktadır. Demek insanın mahiyet-i caiması iki noktadadan kaynaklanmaktadır:

Birinci Nokta: İnsanın acz ve zaaf cihetidir. Evet, insan öyle zaif bir surette halkedilmiştir ki; en ufak bir şeye dayanamıyor; en basit bir mes’elenin te’sirinde günlerce, aylarca kalıyor; en küçük bir mikroba mağlub oluyor; kem bir sözü hayatı boyunca unutamıyor; bir tebessüme aldanabiliyor; bir basit makama hayatını ve şerefini feda edebiliyor; Hülasa pek çok şeylerden mütelezziz olabildiği gibi, hadsiz şeylerden de müteellim olabilecek bir fıtratta yaratılmıştır. Bir sinek, onu ısırdığı zaman dayanamaz; bir diken ayağına battığında veya yılan ısırdığında incinir; küçük-büyük dünyanın bütün bela ve musibetlerinden incindiği gibi, Cehennem’den de şiddetle incinir ve manen elem çeker.

İkinci Nokta: İnsanın fakr ve ihtiyaç cihetidir. Evet, enva-ı zîhayat içinde en ziyade rızkın envaına muhtaç, insandır. Cenab-ı Hak, insanı bütün esmasına câmi' bir âyine ve bütün rahmetinin hazinelerinin müddeharatını tartacak, tanıyacak cihazata mâlik bir mu'cize-i kudret ve bütün esmasının cilvelerinin ve san’atlarının inceliklerini mizana çekecek âletleri hâvi bir halife-i arz suretinde halk etmiştir. Onun için hadsiz bir ihtiyaç verip maddî ve manevî rızkın hadsiz envaına muhtaç etmiştir. İnsan, bir çiçeği istediği gibi,

 

Seite 599

ŞERH

bir baharı da ister. Bir baharı istediği gibi, Cennet’i de arzu eder. Başka bir menzilde oturan bir sevdiğini görmeyi arzu ettiği gibi, ebedî âleme göçen yüzde doksan dokuz dostlarını, akaribini ve ahbabını da ziyaret etmeyi arzu eder. Velhasıl; insanın isteklerine nihayet yoktur, güzel şeylerin hepsini arzulayıp ister. Adeta hayali nereye gitse, ihtiyaç dairesi de oraya kadar gider ve o kadar geniştir.

İşte insanda böyle yüksek bir kabiliyet dercedilmiştir. Peki, böyle bir kabiliyet sahibini kim tatmin edebilir? Yani, her nevi bela ve musibetlerden onu kim halas edebilir; bütün arzu ve isteklerini kim yerine getirebilir? Bu kabiliyette yaratılan bir insana, bütün dünya verilse, yine tatmin olmaz. Zira o durumda insan; “Ah! Of! Hastalık tehlikesi ve tehdidi ne olacak? İhtiyarlık illetini nasıl durdurabilirim? Sevdiğim biri, bir kazada sakatlanır veya ölürse, ben buna nasıl tahammül edebilirim? O durumda bütün zevklerim ve saadetim alt üst olmaz mı? Peki, ne malum, yarın bir zalim bana musallat olup bu servetimi elimden almayacak? Hem en büyük düşman ve bela olan ölüm, her an gelebilir, beni bütün bu servetten ve hayattan temelli olarak ayıracak. Buna bir çare var mı?” diye inleyip ağlayacak, perişaniyetini mezkûr suallerle ifade edecektir. Şayet kalbi ve aklı yerinde ise, “Madem dünya hayatının mahiyeti budur, fani ve belalıdır. Öyle ise istemem, başıma bela almam.” der, gözünü dar-ı ahirete diker, oradaki ebedî saadete müşterî olur.

Hülasa: Şu mu’cize-i kudret olan insandaki bu yüksek kabiliyet, ancak ve ancak Cennet ve rü’yet-i cemalullah ile tatmin olur. Bunun dışında ona ne verilirse verilsin, onu tatmin edip arzusunu yerine getiremez.

İşte bütün bu arzu ve isteği ebeden yerine getirecek, elem ve kederi def’ edecek, onu o dehşetli Cehennem’den kurtaracak, Cennet ve rü’yet-i cemalullah nimetini te’min edecek yegâne ve tek çare, iman-ı billâh ve iman-ı bi’l-ahirettir.

Bu cihetle insan, mahlûkatın en mes’ud ve bahtiyarıdır. Ellah (cc), insanın mahiyetini hadsiz acz ve fakr ile yoğurmuştur. Fakat onun bu iki dehşetli

 

Seite 600

ŞERH

bir baharı da ister. Bir baharı istediği gibi, Cennet’i de arzu eder. Başka bir menzilde oturan bir sevdiğini görmeyi arzu ettiği gibi, ebedî âleme göçen yüzde doksan dokuz dostlarını, akaribini ve ahbabını da ziyaret etmeyi arzu eder. Velhasıl; insanın isteklerine nihayet yoktur, güzel şeylerin hepsini arzulayıp ister. Adeta hayali nereye gitse, ihtiyaç dairesi de oraya kadar gider ve o kadar geniştir.

İşte insanda böyle yüksek bir kabiliyet dercedilmiştir. Peki, böyle bir kabiliyet sahibini kim tatmin edebilir? Yani, her nevi bela ve musibetlerden onu kim halas edebilir; bütün arzu ve isteklerini kim yerine getirebilir? Bu kabiliyette yaratılan bir insana, bütün dünya verilse, yine tatmin olmaz. Zira o durumda insan; “Ah! Of! Hastalık tehlikesi ve tehdidi ne olacak? İhtiyarlık illetini nasıl durdurabilirim? Sevdiğim biri, bir kazada sakatlanır veya ölürse, ben buna nasıl tahammül edebilirim? O durumda bütün zevklerim ve saadetim alt üst olmaz mı? Peki, ne malum, yarın bir zalim bana musallat olup bu servetimi elimden almayacak? Hem en büyük düşman ve bela olan ölüm, her an gelebilir, beni bütün bu servetten ve hayattan temelli olarak ayıracak. Buna bir çare var mı?” diye inleyip ağlayacak, perişaniyetini mezkûr suallerle ifade edecektir. Şayet kalbi ve aklı yerinde ise, “Madem dünya hayatının mahiyeti budur, fani ve belalıdır. Öyle ise istemem, başıma bela almam.” der, gözünü dar-ı ahirete diker, oradaki ebedî saadete müşterî olur.

Hülasa: Şu mu’cize-i kudret olan insandaki bu yüksek kabiliyet, ancak ve ancak Cennet ve rü’yet-i cemalullah ile tatmin olur. Bunun dışında ona ne verilirse verilsin, onu tatmin edip arzusunu yerine getiremez.

İşte bütün bu arzu ve isteği ebeden yerine getirecek, elem ve kederi def’ edecek, onu o dehşetli Cehennem’den kurtaracak, Cennet ve rü’yet-i cemalullah nimetini te’min edecek yegâne ve tek çare, iman-ı billâh ve iman-ı bi’l-ahirettir.

Bu cihetle insan, mahlûkatın en mes’ud ve bahtiyarıdır. Ellah (cc), insanın mahiyetini hadsiz acz ve fakr ile yoğurmuştur. Fakat onun bu iki dehşetli

 

Seite 601

ŞERH

Evet Halık-ı Âlem’i düşünmeyen ve ahirete iman etmeyen bir insan, bütün mevcudat-ı âlemi, her an, her dakika aleyhinde karar aldığını ve ona düşman vaziyetinde olduğunu görür. İşte bu ve benzeri esbabtan dolayı insan, mahlûkatın en bedbahtı ve mevcudatın en süflîsi derekesine düşer. Ne lezzette, ne de elemde hiçbir mahlûk, insan kadar mütelezziz ve müteellim olamaz. İnsanı bu dehşetli sukuttan halas edecek yegâne kurtarıcı, iman-ı billah ve iman-ı bi’l-ahirettir.

Şirk ve küfür nazarıyla bakıldığında insan, hayvanatın en biçaresi olur. Hayvanat taifesinde akıl olmadığı için, geçmiş ve geleceğini düşünemez. Dolayısıyla hâl-i hazırdaki lezzetini kendine göre tam alır. İnsan ise, akıl vasıtasıyla geçmiş ve geleceğini düşünür. Geçmişten gelen hüzün ve elemler; gelecekten gelen korku ve endişeler, devamlı onu ta’ciz eder, kalb ve ruhuna elem akıtır, huzurunu zir u zeber eder, hazır lezzetini imha eder. Demek insan, yaşayış ve lezzet-i hayat noktasında hayvana da yetişemez.

Şirk ve küfür nazarıyla bakıldığında insan, zîşuurun en hüzünlüsü ve azablısı ve gamlısı olur. Niçin insan, mahlûkatın en bedbahtı, mevcudatın en süflîsi, hayvanatın en biçaresi ve zîşuurun en hüzünlüsü ve azablısı ve gamlısı olur? Bunun sebebi nedir? Neden böyle oluyor? Çünkü insanın nihayetsiz düşmanları var. Buna mukabil insan gayet acizdir, iktidarı cüz’îdir. Mesela; Güneş, Ay, yıldız ve bütün ecram-ı semaviyye döner. Dönmekle zaman vücuda gelir. Zaman da insanın boynunda bir ip, bir şerit vaziyetini alır. Böylece her an onu tehdid eder, neticede ölüme mahkûm eder. Bu mahlûkat, zahiren insana düşman vaziyetinde görünür. Keza mikrobtan, sinekten tutun, ta ölüme kadar insanın hadsiz düşmanları vardır. Bütün bunlar, onun hayatının tadını kaçırıyor, hatta hayatına son veriyorlar. Keza iman etmemişse Cehennem gibi bir haps-i ebedî de onu bekliyor. İşte insan, acz noktasında bu kadar düşmanlar arasında yaşar.

İnsan, hiçbir belayı görmek istemez. Hâlbuki bela ve musibetler, sel gibi insanın başına yağıyor; bir saat, bir gün bile belasız yaşadığı bir hayat yoktur. Dünyada en büyük bela ise ölümdür. İnsanın vücudu, zamana tabi

 

Seite 602

ŞERH

Evet Halık-ı Âlem’i düşünmeyen ve ahirete iman etmeyen bir insan, bütün mevcudat-ı âlemi, her an, her dakika aleyhinde karar aldığını ve ona düşman vaziyetinde olduğunu görür. İşte bu ve benzeri esbabtan dolayı insan, mahlûkatın en bedbahtı ve mevcudatın en süflîsi derekesine düşer. Ne lezzette, ne de elemde hiçbir mahlûk, insan kadar mütelezziz ve müteellim olamaz. İnsanı bu dehşetli sukuttan halas edecek yegâne kurtarıcı, iman-ı billah ve iman-ı bi’l-ahirettir.

Şirk ve küfür nazarıyla bakıldığında insan, hayvanatın en biçaresi olur. Hayvanat taifesinde akıl olmadığı için, geçmiş ve geleceğini düşünemez. Dolayısıyla hâl-i hazırdaki lezzetini kendine göre tam alır. İnsan ise, akıl vasıtasıyla geçmiş ve geleceğini düşünür. Geçmişten gelen hüzün ve elemler; gelecekten gelen korku ve endişeler, devamlı onu ta’ciz eder, kalb ve ruhuna elem akıtır, huzurunu zir u zeber eder, hazır lezzetini imha eder. Demek insan, yaşayış ve lezzet-i hayat noktasında hayvana da yetişemez.

Şirk ve küfür nazarıyla bakıldığında insan, zîşuurun en hüzünlüsü ve azablısı ve gamlısı olur. Niçin insan, mahlûkatın en bedbahtı, mevcudatın en süflîsi, hayvanatın en biçaresi ve zîşuurun en hüzünlüsü ve azablısı ve gamlısı olur? Bunun sebebi nedir? Neden böyle oluyor? Çünkü insanın nihayetsiz düşmanları var. Buna mukabil insan gayet acizdir, iktidarı cüz’îdir. Mesela; Güneş, Ay, yıldız ve bütün ecram-ı semaviyye döner. Dönmekle zaman vücuda gelir. Zaman da insanın boynunda bir ip, bir şerit vaziyetini alır. Böylece her an onu tehdid eder, neticede ölüme mahkûm eder. Bu mahlûkat, zahiren insana düşman vaziyetinde görünür. Keza mikrobtan, sinekten tutun, ta ölüme kadar insanın hadsiz düşmanları vardır. Bütün bunlar, onun hayatının tadını kaçırıyor, hatta hayatına son veriyorlar. Keza iman etmemişse Cehennem gibi bir haps-i ebedî de onu bekliyor. İşte insan, acz noktasında bu kadar düşmanlar arasında yaşar.

İnsan, hiçbir belayı görmek istemez. Hâlbuki bela ve musibetler, sel gibi insanın başına yağıyor; bir saat, bir gün bile belasız yaşadığı bir hayat yoktur. Dünyada en büyük bela ise ölümdür. İnsanın vücudu, zamana tabi

 

Seite 603

ŞERH

Evet, nev'-i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısıyla dayanacak bir nokta-i istinada muhtaçtır ki; düşmanlarını def' için o noktaya iltica etsin. Ve keza kesret-i hacat ve şiddet-i fakr dolayısıyla da istimdad edecek bir nokta-i istimdada muhtaçtır ki; onun yardımıyla ihtiyaçlarını def'etsin.

Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Ellah'a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdad ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder; vicdanı daima muazzeb olur. Lâkin birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdad eden adam kalben ve ruhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem müteselli, hem vicdanı mutmain olur.”1

Hem bu kadar aciz ve fakir olan insan, çok mütenevvi âlât ve hissiyatla techiz edilmiş bir mahiyette halkedilmiştir. Aynı anda yüz binlerce elemleri hissedebilecek ve yüz binlerce tarzlarda lezzetleri zevk edebilecek cihazlara maliktir. Peki, o hadsiz elemleri ondan def’ edebilecek ve o nihayetsiz lezzetleri ona tattıracak bir güç ve sermaye onda var mıdır? Veyahut şu fâni âlemde bunun bir çaresi var mıdır? Mesela; bir insan, bu feleğin çarkını düşündüğü zaman, bir anda her şeyden elem çeker. Zira dönen bu çark, hem kendisinin, hem de âlemin vefatını haber veriyor. Bu ise, kalb-i insanide elem, hüzün, sıkıntı, korku gibi hisleri iras ediyor. Hatta insaniyet itibariyle düşmanının eleminden bile müteellim oluyor. Bununla beraber insanın hadsiz zevkleri de vardır. Hiçbir insan, bu dünyada herhangi bir zevkte tamamen tatmin olmamıştır. Enva-i lezzeti önüne koysan, illa bazı şeyleri noksan görüp daha başka lezzetleri ister. Bununla beraber takdim edilen bu lezzetlerin de devamını ister.

Hem bu kadar aciz ve fakir yaratılan insanın ebede kadar uzanmış maksadları ve arzuları vardır. İnsanın en büyük bir arzusu bekâdır, likâdır. Madem bir lokma yemekten tutun, ta bekâ ve likâ nimetine kadar insanın hadsiz arzu ve istekleri, kâinatın her tarafına dağılmıştır. O halde dünya ve ahirete birden hükmü geçmeyen bir Zât, o arzu ve istekleri yerine getiremez,

 


[1]  Şualar, 29. Lem’a’dan 2. Bâb, 3. Nokta, s. 756.

Seite 604

ŞERH

Evet, nev'-i beşer, aczi ve düşmanların kesreti dolayısıyla dayanacak bir nokta-i istinada muhtaçtır ki; düşmanlarını def' için o noktaya iltica etsin. Ve keza kesret-i hacat ve şiddet-i fakr dolayısıyla da istimdad edecek bir nokta-i istimdada muhtaçtır ki; onun yardımıyla ihtiyaçlarını def'etsin.

Ey insan! Senin nokta-i istinadın ancak ve ancak Ellah'a olan imandır. Ruhuna, vicdanına nokta-i istimdad ise ancak âhirete olan imandır. Binaenaleyh bu her iki noktadan haberi olmayan bir insanın kalbi, ruhu tevahhuş eder; vicdanı daima muazzeb olur. Lâkin birinci noktaya istinad ve ikincisinden de istimdad eden adam kalben ve ruhen pek çok zevk ve lezzetleri, ünsiyetleri hisseder ki; hem müteselli, hem vicdanı mutmain olur.”1

Hem bu kadar aciz ve fakir olan insan, çok mütenevvi âlât ve hissiyatla techiz edilmiş bir mahiyette halkedilmiştir. Aynı anda yüz binlerce elemleri hissedebilecek ve yüz binlerce tarzlarda lezzetleri zevk edebilecek cihazlara maliktir. Peki, o hadsiz elemleri ondan def’ edebilecek ve o nihayetsiz lezzetleri ona tattıracak bir güç ve sermaye onda var mıdır? Veyahut şu fâni âlemde bunun bir çaresi var mıdır? Mesela; bir insan, bu feleğin çarkını düşündüğü zaman, bir anda her şeyden elem çeker. Zira dönen bu çark, hem kendisinin, hem de âlemin vefatını haber veriyor. Bu ise, kalb-i insanide elem, hüzün, sıkıntı, korku gibi hisleri iras ediyor. Hatta insaniyet itibariyle düşmanının eleminden bile müteellim oluyor. Bununla beraber insanın hadsiz zevkleri de vardır. Hiçbir insan, bu dünyada herhangi bir zevkte tamamen tatmin olmamıştır. Enva-i lezzeti önüne koysan, illa bazı şeyleri noksan görüp daha başka lezzetleri ister. Bununla beraber takdim edilen bu lezzetlerin de devamını ister.

Hem bu kadar aciz ve fakir yaratılan insanın ebede kadar uzanmış maksadları ve arzuları vardır. İnsanın en büyük bir arzusu bekâdır, likâdır. Madem bir lokma yemekten tutun, ta bekâ ve likâ nimetine kadar insanın hadsiz arzu ve istekleri, kâinatın her tarafına dağılmıştır. O halde dünya ve ahirete birden hükmü geçmeyen bir Zât, o arzu ve istekleri yerine getiremez,

 


[1]  Şualar, 29. Lem’a’dan 2. Bâb, 3. Nokta, s. 756.

Seite 605

ŞERH

bahusus bekâ ve likâ saadetini bahşedemez. O Zat da ancak ezel ve ebed sultanı olan Halık-ı kâinattır.

İnsan, ölmek istemiyor. O halde öyle bir Zat’ı bulmalı ki, O, ona ölümsüzlüğü versin. Peki, bu maksadı, Zat-ı Akdes’ten başka kim verebilir? Bütün kâinatı bir saray gibi kabza-i tasarrufunda tutan bir Zat, ancak bekâ ve likâyı insana verebilir. İnsanın bekâsından murad; bütün dünyanın bekâsı demektir. Çünkü insan, bütün dünya ile alakadardır. İnsan vücudunun devam ve bekası, bütün âlem çarkının dönmesine bağlıdır. Hem bütün âlem, insanda nümune olarak mevcuddur. İnsana bekâyı veren bir Zat-ı Zülcelâl, elbette âleme de bekâyı verebilir.

Hem insanın kalbinde, dile getirilmesi mümkün olmayan arzuları vardır. Kalbin, öyle incecik, gizli ve cüz’î matlabları ve arzuları vardır ki; ta’rifi gayr-i kabildir. Zira kalb, en ufak bir şeyden müteellim veya mütelezziz olabilir. Ruhun, kalbe göre daha yüksek matlabları vardır. Zira ruhun, kalbe nisbeten mahiyeti ve kabiliyeti biraz daha yüksek olduğundan bekâ ister, likâ ister. Zeval ve firak-ı âlemden şiddetle müteessir olur; Cennet’te bütün sevdikleriyle beraber mes’udane yaşamak ister. Latife-i Rabbaniyenin ise daha ince arzuları vardır. Merkezinde masivaya aid hiçbir şeyi kabul etmez; cemalullah ile müşerref olmak ister.

İşte Cenab-ı Hak, o kadar merhametlidir ki, hem kalbin kendisini müteellim ve mütelezziz eden arzularını yerine getiriyor; hem ruhun beka ve likaya aid yüksek matlubunu veriyor; hem de latife-i Rabbaniyenin o ince arzusunu yerine getiriyor. Demek ruhun daire-i metâlibi, kalbin daire-i metâlibinden daha yüksektir. Latife-i Rabbaniyenin daire-i metâlibi ise, ruhun daire-i metâlibinden daha yüksektir. Kalb, ruh ve latife-i Rabbaniyenin mahiyet ve kabiliyetlerine aid bu hakikat, çok ince ve çok sırlıdır.

Hülasa: İnsan, hadsiz maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî düşmanları ve ihtiyaçlarıyla beraber nihayet derecede aciz ve fakirdir. Hem akıl alakadarlığıyla bütün mevcudatın acz ve fakr yaralarını ruhunda hisseder. Sevdiği, ünsiyet ettiği mevcudatın zeval ve firakı, mevt ve fenası onu derinden

 

Seite 606

ŞERH

bahusus bekâ ve likâ saadetini bahşedemez. O Zat da ancak ezel ve ebed sultanı olan Halık-ı kâinattır.

İnsan, ölmek istemiyor. O halde öyle bir Zat’ı bulmalı ki, O, ona ölümsüzlüğü versin. Peki, bu maksadı, Zat-ı Akdes’ten başka kim verebilir? Bütün kâinatı bir saray gibi kabza-i tasarrufunda tutan bir Zat, ancak bekâ ve likâyı insana verebilir. İnsanın bekâsından murad; bütün dünyanın bekâsı demektir. Çünkü insan, bütün dünya ile alakadardır. İnsan vücudunun devam ve bekası, bütün âlem çarkının dönmesine bağlıdır. Hem bütün âlem, insanda nümune olarak mevcuddur. İnsana bekâyı veren bir Zat-ı Zülcelâl, elbette âleme de bekâyı verebilir.

Hem insanın kalbinde, dile getirilmesi mümkün olmayan arzuları vardır. Kalbin, öyle incecik, gizli ve cüz’î matlabları ve arzuları vardır ki; ta’rifi gayr-i kabildir. Zira kalb, en ufak bir şeyden müteellim veya mütelezziz olabilir. Ruhun, kalbe göre daha yüksek matlabları vardır. Zira ruhun, kalbe nisbeten mahiyeti ve kabiliyeti biraz daha yüksek olduğundan bekâ ister, likâ ister. Zeval ve firak-ı âlemden şiddetle müteessir olur; Cennet’te bütün sevdikleriyle beraber mes’udane yaşamak ister. Latife-i Rabbaniyenin ise daha ince arzuları vardır. Merkezinde masivaya aid hiçbir şeyi kabul etmez; cemalullah ile müşerref olmak ister.

İşte Cenab-ı Hak, o kadar merhametlidir ki, hem kalbin kendisini müteellim ve mütelezziz eden arzularını yerine getiriyor; hem ruhun beka ve likaya aid yüksek matlubunu veriyor; hem de latife-i Rabbaniyenin o ince arzusunu yerine getiriyor. Demek ruhun daire-i metâlibi, kalbin daire-i metâlibinden daha yüksektir. Latife-i Rabbaniyenin daire-i metâlibi ise, ruhun daire-i metâlibinden daha yüksektir. Kalb, ruh ve latife-i Rabbaniyenin mahiyet ve kabiliyetlerine aid bu hakikat, çok ince ve çok sırlıdır.

Hülasa: İnsan, hadsiz maddî ve manevî, dünyevî ve uhrevî düşmanları ve ihtiyaçlarıyla beraber nihayet derecede aciz ve fakirdir. Hem akıl alakadarlığıyla bütün mevcudatın acz ve fakr yaralarını ruhunda hisseder. Sevdiği, ünsiyet ettiği mevcudatın zeval ve firakı, mevt ve fenası onu derinden

 

Seite 607

ŞERH

Peki, çare nedir? Çare-i yegâne, iman ve ubudiyettir. İnsanın Halık’ı olan Rahîm-ı Mutlak, onu böyle perişan etmek için yaratmamıştır. İnsan, iman ve ubudiyet sayesinde yüksek bir meziyet ve mevkie sahib olabilir.

Hem küfre düşen bir adam, sağ tarafına, yani maziye baksa, maziyi karanlıklı bir mezaristan olarak görür. Hazret-i Âdem (as)’dan şimdiye kadar geçmiş bütün insanlar, ne olmuşlar? Nereye gittiler? Neden gelen gider, giden bir daha geri gelmez? Keza hayvanlar, otlar, ağaçlar, kışlar, yazlar, bütün mahlûkat ve mevcûdata ne oldu? Demek geçmiş zaman, bir mezar-ı ekber olmuş. Başta insan olmak üzere bütün mahlûkat ve mevcûdat, o mezara defnolmuştur.

Sol tarafına, yani istikbale baksa istikbâli, insanı çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek korkunç bir kabir suretinde görür. Evet, gelecek zaman, insan gibi bütün mahlûkat ve mevcûdat için de bir yok oluştur, bir zulmettir. Zira gelecek için hiçbir kimsenin ve hiçbir mahlûkun bir sened ve garantisi yoktur.

Önüne baksa hadsiz mevcudatın zeval ve firakını; arkasına baksa mevt ve fenaya mahkûm olacak nihayetsiz masnuatı görür.

Başını kaldırıp yukarıya, göğe nazar etse, görür ki; binlerce yıldız ve gezegen, Güneş ve Ay, feza boşluğunda başıboş olarak geziyor, dönüyor. Şayet bir anda o cesim cirmlerden birisinin ipi kopsa, düşse hem insanı parça parça eder, hem de insanın üzerinde yaşadığı Küre-i Arz beşiğini harab eder. Hem semavat âlemine nazar ettiğinde anlar ki; cesim seyyaratın dönmesi ile zaman vücuda gelir. Zamanın dönmesi ile de ölüm, her mevcûdun başına musallat olur.

Aşağıya baksa, toprağı görür. Topraktan yaratıldığını ve yine toprağa döneceğini hatırlar. “Sen de bir gün o toprağa karışıp gideceksin.” ikazını hisseder.

Ey insan! Düşün! Dünkü gün vefat etti. Yarınki gün de elinde değil ki, kavuşasın. Ömrün, bir ân-ı seyyaledir. Sen, bu ân-ı seyyale içerisinde

 

Seite 608

ŞERH

Peki, çare nedir? Çare-i yegâne, iman ve ubudiyettir. İnsanın Halık’ı olan Rahîm-ı Mutlak, onu böyle perişan etmek için yaratmamıştır. İnsan, iman ve ubudiyet sayesinde yüksek bir meziyet ve mevkie sahib olabilir.

Hem küfre düşen bir adam, sağ tarafına, yani maziye baksa, maziyi karanlıklı bir mezaristan olarak görür. Hazret-i Âdem (as)’dan şimdiye kadar geçmiş bütün insanlar, ne olmuşlar? Nereye gittiler? Neden gelen gider, giden bir daha geri gelmez? Keza hayvanlar, otlar, ağaçlar, kışlar, yazlar, bütün mahlûkat ve mevcûdata ne oldu? Demek geçmiş zaman, bir mezar-ı ekber olmuş. Başta insan olmak üzere bütün mahlûkat ve mevcûdat, o mezara defnolmuştur.

Sol tarafına, yani istikbale baksa istikbâli, insanı çürütecek, yılan ve akreplere yedirip imha edecek korkunç bir kabir suretinde görür. Evet, gelecek zaman, insan gibi bütün mahlûkat ve mevcûdat için de bir yok oluştur, bir zulmettir. Zira gelecek için hiçbir kimsenin ve hiçbir mahlûkun bir sened ve garantisi yoktur.

Önüne baksa hadsiz mevcudatın zeval ve firakını; arkasına baksa mevt ve fenaya mahkûm olacak nihayetsiz masnuatı görür.

Başını kaldırıp yukarıya, göğe nazar etse, görür ki; binlerce yıldız ve gezegen, Güneş ve Ay, feza boşluğunda başıboş olarak geziyor, dönüyor. Şayet bir anda o cesim cirmlerden birisinin ipi kopsa, düşse hem insanı parça parça eder, hem de insanın üzerinde yaşadığı Küre-i Arz beşiğini harab eder. Hem semavat âlemine nazar ettiğinde anlar ki; cesim seyyaratın dönmesi ile zaman vücuda gelir. Zamanın dönmesi ile de ölüm, her mevcûdun başına musallat olur.

Aşağıya baksa, toprağı görür. Topraktan yaratıldığını ve yine toprağa döneceğini hatırlar. “Sen de bir gün o toprağa karışıp gideceksin.” ikazını hisseder.

Ey insan! Düşün! Dünkü gün vefat etti. Yarınki gün de elinde değil ki, kavuşasın. Ömrün, bir ân-ı seyyaledir. Sen, bu ân-ı seyyale içerisinde

 

Seite 609

ŞERH

bulunuyorsun. Nazar-ı gafletle geçmiş zamana baktığında; zaman-ı maziyi bir mezar-ı ekber suretinde görürsün. Hazret-i Âdem (as)’dan şimdiye kadar gelip geçen bütün insanlar, hatta bütün zihayat, hatta bütün mevcudat ma’dumdur. Geleceğe kavuşmak için de elinde bir senet yoktur. Hal-i hazır ise, bir tabut gibidir; sen de başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyorsun. Bu hazin halden kurtulmanın çare-i yegânesi, iman-ı billah ve iman-ı bi’l-yevmi’l-ahiret rükünleridir.

Tevhid ve iman nazarıyla bakıldığında ölüm, başta enbiya olmak üzere bütün ehl-i iman için, terhis tezkeresidir. Yüz yirmi dört bin enbiya, yüz yirmi dört milyon evliya, yüz yirmi dört milyar asfiya ve ulema ve bütün mü’minler, kabre girmişler, fakat ölmemişlerdir. Belki vazîfeden terhis olmuşlardır.

Şu dünya, mü’min için bir zindandır. Ölüm ise, onu Cennet’e uçuran bir vasıtadır. Mü’min, dünyada çok rahat olsa bile, ahiretine nisbeten burası yine zindan mesabesindedir.

Tevhid ve iman nazarıyla bakıldığında kabir ise; ehl-i iman için, Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Bütün ahbab ve dostlarıyla bir buluşma ve görüşme ve hasret giderme mekânıdır. Müellif (ra) Şualar adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Evvela iki şey ihtar edilecektir:

1- Felsefe; her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nurani bir gözlüktür.

2- Bütün mahlukatla alâkadar ve her şeyle bir nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeyler ile lafzen ve manen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır.

İnsan mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlukatı, ahvali görebilir.

Sağ Cihet: Bu cihetten maksat, geçmiş zamandır. Binaenaleyh felsefe

 

Seite 610

ŞERH

bulunuyorsun. Nazar-ı gafletle geçmiş zamana baktığında; zaman-ı maziyi bir mezar-ı ekber suretinde görürsün. Hazret-i Âdem (as)’dan şimdiye kadar gelip geçen bütün insanlar, hatta bütün zihayat, hatta bütün mevcudat ma’dumdur. Geleceğe kavuşmak için de elinde bir senet yoktur. Hal-i hazır ise, bir tabut gibidir; sen de başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyorsun. Bu hazin halden kurtulmanın çare-i yegânesi, iman-ı billah ve iman-ı bi’l-yevmi’l-ahiret rükünleridir.

Tevhid ve iman nazarıyla bakıldığında ölüm, başta enbiya olmak üzere bütün ehl-i iman için, terhis tezkeresidir. Yüz yirmi dört bin enbiya, yüz yirmi dört milyon evliya, yüz yirmi dört milyar asfiya ve ulema ve bütün mü’minler, kabre girmişler, fakat ölmemişlerdir. Belki vazîfeden terhis olmuşlardır.

Şu dünya, mü’min için bir zindandır. Ölüm ise, onu Cennet’e uçuran bir vasıtadır. Mü’min, dünyada çok rahat olsa bile, ahiretine nisbeten burası yine zindan mesabesindedir.

Tevhid ve iman nazarıyla bakıldığında kabir ise; ehl-i iman için, Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Bütün ahbab ve dostlarıyla bir buluşma ve görüşme ve hasret giderme mekânıdır. Müellif (ra) Şualar adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Evvela iki şey ihtar edilecektir:

1- Felsefe; her şeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. İman ise her şeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nurani bir gözlüktür.

2- Bütün mahlukatla alâkadar ve her şeyle bir nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeyler ile lafzen ve manen görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın sağ, sol, ön, arka, alt, üst olmak üzere altı ciheti vardır.

İnsan mezkûr iki gözlüğü gözüne takmakla, mezkûr cihetlerde bulunan mahlukatı, ahvali görebilir.

Sağ Cihet: Bu cihetten maksat, geçmiş zamandır. Binaenaleyh felsefe

 

Seite 611

METİN

Nasılki küfür, Cehennem'in bir çekirdeğidir. Öyle de; Cehennem, onun bir meyvesidir.

ŞERH

aldıktan sonra yine Sultan-ı Ezelî'nin memleketine dönüp gideceklerini anlar. Ve bu anlayış nimetini kendisine îras eden iman nimetine "Elhamdülillah" diyecektir.”1

Risâle-i Nûr’daki “cihât-ı sitte” ile alâkalı bütün temsîlât-ı akliyye, isbât etmişlerdir ki; mü’minin kalbindeki iman, bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Kâfirin kalbindeki küfür ise, Zakkûm-u Cehennem tohumunu saklıyor.

(Nasılki küfür, Cehennem'in bir çekirdeğidir. Öyle de; Cehennem, onun bir meyvesidir.) Küfür içinde ma’nevî bir zakkûm-u cehennem tohumu saklıdır. Bu tohum gelişirse, Cehennem-i Kübrâ olur. Bu tohum, kalb içinde gizli kalır; orada gelişir, neşv u nemâ bulursa; dâr-ı âhirette, o dehşetli ve ebedî Cehennem’i intâc eder.

İman ise; mü’minin kalbinde gelişir, neşv u nemâ bulursa; dâr-ı âhirette, o haşmetli ve ebedî Cennet’i netîce verir.

O halde insanın çekirdeği olan kalb-i insanî, nasıl işlettirilse, ona göre inkişâf eder.

Hadis-i şerifin ifadesiyle; “Dünya, ahiretin mezraasıdır.”2 Yani fidanlık bahçesidir. Bu hadis iki mana taşır:

Birincisi: İnsanın, iman ve küfür, hidayet ve dalalet, taat ve isyan, hayr ve şer namına bütün amelleri bu dünyada ekilir. Ahirette mahsulat verir.

İkincisi: Dünya bir fidanlıktır. Mevcudat, Cennet ve Cehennem’in birer nümunesi hükmünde olup oraya mahsulât yetiştiriyor. Mesela; gündüzler Cennet’in nümunesi, geceler Cehennem’in numunesidir. Baharlar Cennet’in nümunesi, kışlar Cehennem’in nümunesidir. Salih insanlar Cennet’in nümunesi, facir insanlar Cehennem’in nümunesidir. Güneşin ışığı Cennet’in nümunesi, harareti ise Cehennem’in nümunesidir. Bu

 


[1]  Şualar, 29. Lem’a, 2. Bab, s. 373-375.

[2]  İmam Nevevi el-Ezkar 129; Zebidi İthafu’s-Sade 5/412 , 8/82 ; Acluni Keşfu’l-Hafa 1/364

Seite 612

METİN

Nasılki küfür, Cehennem'in bir çekirdeğidir. Öyle de; Cehennem, onun bir meyvesidir.

ŞERH

aldıktan sonra yine Sultan-ı Ezelî'nin memleketine dönüp gideceklerini anlar. Ve bu anlayış nimetini kendisine îras eden iman nimetine "Elhamdülillah" diyecektir.”1

Risâle-i Nûr’daki “cihât-ı sitte” ile alâkalı bütün temsîlât-ı akliyye, isbât etmişlerdir ki; mü’minin kalbindeki iman, bir Tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Kâfirin kalbindeki küfür ise, Zakkûm-u Cehennem tohumunu saklıyor.

(Nasılki küfür, Cehennem'in bir çekirdeğidir. Öyle de; Cehennem, onun bir meyvesidir.) Küfür içinde ma’nevî bir zakkûm-u cehennem tohumu saklıdır. Bu tohum gelişirse, Cehennem-i Kübrâ olur. Bu tohum, kalb içinde gizli kalır; orada gelişir, neşv u nemâ bulursa; dâr-ı âhirette, o dehşetli ve ebedî Cehennem’i intâc eder.

İman ise; mü’minin kalbinde gelişir, neşv u nemâ bulursa; dâr-ı âhirette, o haşmetli ve ebedî Cennet’i netîce verir.

O halde insanın çekirdeği olan kalb-i insanî, nasıl işlettirilse, ona göre inkişâf eder.

Hadis-i şerifin ifadesiyle; “Dünya, ahiretin mezraasıdır.”2 Yani fidanlık bahçesidir. Bu hadis iki mana taşır:

Birincisi: İnsanın, iman ve küfür, hidayet ve dalalet, taat ve isyan, hayr ve şer namına bütün amelleri bu dünyada ekilir. Ahirette mahsulat verir.

İkincisi: Dünya bir fidanlıktır. Mevcudat, Cennet ve Cehennem’in birer nümunesi hükmünde olup oraya mahsulât yetiştiriyor. Mesela; gündüzler Cennet’in nümunesi, geceler Cehennem’in numunesidir. Baharlar Cennet’in nümunesi, kışlar Cehennem’in nümunesidir. Salih insanlar Cennet’in nümunesi, facir insanlar Cehennem’in nümunesidir. Güneşin ışığı Cennet’in nümunesi, harareti ise Cehennem’in nümunesidir. Bu

 


[1]  Şualar, 29. Lem’a, 2. Bab, s. 373-375.

[2]  İmam Nevevi el-Ezkar 129; Zebidi İthafu’s-Sade 5/412 , 8/82 ; Acluni Keşfu’l-Hafa 1/364

Seite 613

ŞERH

mevcudat, Cennet ve Cehennem’den gelmiş, dünya denilen bu mezraada ekiliyor, haşir meydanına mahsulâtını döküyor. Kıyamet gününde mahşer denilen beyderde tasfiye edilip yararlı maddeler Cennet’e, zararlı maddeler ise Cehennem’e dökülür. Böylece zıdların cevelengahı olan bu dünya, ahiret denilen âlemde tasfiye edilerek Cennet veya Cehennem’de karar kılmak suretiyle vazifesini ifa etmiş olacaktır. Müellif (ra), bu konuda şöyle buyuruyor:

“Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.”1

Hülasa: Dünya bir tarladır. Hem nev-i beşerin ameli burada ekilir. Hem de başta insan olmak üzere Güneş, Ay, yıldızlar, gece, gündüz, kış, yaz, nebatat, hayvanat, kısaca her şey burada ekilir. Zira bu dünya, Cennet veya Cehennem’e mahsulat yetiştiren bir tarla ve bir fidanlık bahçedir.

Şayet hilkat-i kâinatı bir ağaca benzetirsek, yaradılış ağacının iki dalı vardır. Biri; hayır, güzellik, kemal, ziya, hidayet, nur, nef’, iman, taat ve muhabbet dalıdır. Bu dalın meyvesi Cennet’tir. Diğeri; şer, çirkin, noksan, zulmet, dalalet, nar, zarar, küfür ve isyan dalıdır. Bu dalın meyvesi de Cehennem’dir. Demek küfür, Cehennem’in bir çekirdeği olduğu gibi Cehennem de onun bir meyvesidir. Müellif (ra), Şualar adlı eserinde bu konuyu ifade emiştir:

“Hem mahiyet-i küfür dahi Cehennem'i bildirir. Evet, nasıl ki imanın mahiyeti eğer tecessüm etse, lezzetleriyle bir cennet-i hususiye şekline girebilir ve Cennet'ten bu noktadan gizli haber verir. Aynen öyle de: Risale-i Nur'da delilleriyle isbat ve baştaki mes'elelerde dahi işaret edilmiş ki; küfrün ve bilhâssa küfr-ü mutlakın ve nifakın ve irtidadın öyle karanlıklı ve dehşetli elemleri ve manevî azabları var.. eğer tecessüm etse, o mürted adama bir hususî cehennem olur. Ve büyük Cehennem'den bu cihette gizli haber verir. Ve bu fidanlık dünya mezraasındaki hakîkatcikler âhirette sünbüller vermesi noktasından, bu zehirli çekirdek, o zakkum ağacına işaret eder. "Ben onun bir mâyesiyim." der. "Ve beni

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 9. Hakikat, s. 83.

Seite 614

ŞERH

mevcudat, Cennet ve Cehennem’den gelmiş, dünya denilen bu mezraada ekiliyor, haşir meydanına mahsulâtını döküyor. Kıyamet gününde mahşer denilen beyderde tasfiye edilip yararlı maddeler Cennet’e, zararlı maddeler ise Cehennem’e dökülür. Böylece zıdların cevelengahı olan bu dünya, ahiret denilen âlemde tasfiye edilerek Cennet veya Cehennem’de karar kılmak suretiyle vazifesini ifa etmiş olacaktır. Müellif (ra), bu konuda şöyle buyuruyor:

“Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.”1

Hülasa: Dünya bir tarladır. Hem nev-i beşerin ameli burada ekilir. Hem de başta insan olmak üzere Güneş, Ay, yıldızlar, gece, gündüz, kış, yaz, nebatat, hayvanat, kısaca her şey burada ekilir. Zira bu dünya, Cennet veya Cehennem’e mahsulat yetiştiren bir tarla ve bir fidanlık bahçedir.

Şayet hilkat-i kâinatı bir ağaca benzetirsek, yaradılış ağacının iki dalı vardır. Biri; hayır, güzellik, kemal, ziya, hidayet, nur, nef’, iman, taat ve muhabbet dalıdır. Bu dalın meyvesi Cennet’tir. Diğeri; şer, çirkin, noksan, zulmet, dalalet, nar, zarar, küfür ve isyan dalıdır. Bu dalın meyvesi de Cehennem’dir. Demek küfür, Cehennem’in bir çekirdeği olduğu gibi Cehennem de onun bir meyvesidir. Müellif (ra), Şualar adlı eserinde bu konuyu ifade emiştir:

“Hem mahiyet-i küfür dahi Cehennem'i bildirir. Evet, nasıl ki imanın mahiyeti eğer tecessüm etse, lezzetleriyle bir cennet-i hususiye şekline girebilir ve Cennet'ten bu noktadan gizli haber verir. Aynen öyle de: Risale-i Nur'da delilleriyle isbat ve baştaki mes'elelerde dahi işaret edilmiş ki; küfrün ve bilhâssa küfr-ü mutlakın ve nifakın ve irtidadın öyle karanlıklı ve dehşetli elemleri ve manevî azabları var.. eğer tecessüm etse, o mürted adama bir hususî cehennem olur. Ve büyük Cehennem'den bu cihette gizli haber verir. Ve bu fidanlık dünya mezraasındaki hakîkatcikler âhirette sünbüller vermesi noktasından, bu zehirli çekirdek, o zakkum ağacına işaret eder. "Ben onun bir mâyesiyim." der. "Ve beni

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 9. Hakikat, s. 83.

Seite 615

ŞERH

bütün zerrat-ı âlemde görünen tecelliyat-ı esma adedince katl işlemiş gibi gayet azim bir cinâyeti, hadsiz bir zulmü irtikab etmiş olur. Bir katlin cezası, dünya kanununa göre şayet on beş sene kabul edilse; kırk beş senelik ömrünün her anını küfürle geçiren bir insan, ne kadar katl suçu işlemiş olduğu düşünülsün. Her bir katl, on beş sene ile çarpılsa sonsuz bir rakam çıkar. Bu ise sonsuz bir cinâyeti ifade eder. Sonsuz bir cinâyet ise, sonsuz bir cezayı iktiza eder. O halde kâfirin Cehennem’de ebedi kalması, cezay-ı ameldir, ayn-ı adldır ve Kur’an’ın bu vaîdi, mutabık-ı muktezay-ı haldir.

Üçüncüsü: Küfür ve şirk, mevcudatın, vahdaniyet-i İlahiyeye dair şehadetlerini reddetmektir. Evet, kâinatın ilk yaratılışından kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün mevcudat, bahusus her bir zerre, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine şehadet eder. Evet, bu âlemde zerreden Arş’a kadar her şey şehadet eder ki; Ellah haktır, haşir haktır. Kâfir ise, bu kadar hadsiz şahidlerin şehadetini tekzib eder; şahidliklerini kabul etmez. Dolayısıyla her an zerrat-ı kâinat kadar cinâyet işlemiş olur.

Cenab-ı Hak, vücub-u vücud ve vahdetini tekvînî olarak ders verdiği gibi; teklîfî olarak da yani semavî suhuf ve kitablar ve peygamberler vasıtasıyla da ders vermektedir. Mevcudat-ı âlemin her biri, tekvînî olarak; bütün kitablar, suhuflar ve peygamberler de teklîfî olarak Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine şahidlik ederken kâfir, bütün bu hak ve sâdık delilleri inkâr ile reddediyor. Bu inkâr ve red ile hadsiz bir cinâyet işliyor. Hadsiz bir cinâyetin cezası ise ebedi Cehennem’dir.

Evet, tekvînî olarak bir ayeti inkâr etmek (onu esbaba, tabiata, tesadüfe vermek) küfür olduğu ve nihayetsiz bir cezayı netice verdiği gibi; teklîfî olarak da bir ayeti veya bir hükm-ü İlahiyi veya bir peygamberi inkâr etmek de küfürdür ve nihayetsiz bir cezayı gerektirir. Bir insan, teklîfî olarak bir ayeti veya bir hükm-ü İlahiyi veya bir peygamberi inkâr etse, yine bütün zerrat-ı âlem ondan davacı olur. İşte bu nihayetsiz cinâyeti sebebiyle kâfir, ebediyyen Cehennem’de yanar. O halde kâfirin Cehennem’de ebedi kalması cezay-ı ameldir, ayn-ı adldır ve Kur’an’ın bu vaîdi, mutabık-ı muktezay-ı haldir.

 

Seite 616

ŞERH

bütün zerrat-ı âlemde görünen tecelliyat-ı esma adedince katl işlemiş gibi gayet azim bir cinâyeti, hadsiz bir zulmü irtikab etmiş olur. Bir katlin cezası, dünya kanununa göre şayet on beş sene kabul edilse; kırk beş senelik ömrünün her anını küfürle geçiren bir insan, ne kadar katl suçu işlemiş olduğu düşünülsün. Her bir katl, on beş sene ile çarpılsa sonsuz bir rakam çıkar. Bu ise sonsuz bir cinâyeti ifade eder. Sonsuz bir cinâyet ise, sonsuz bir cezayı iktiza eder. O halde kâfirin Cehennem’de ebedi kalması, cezay-ı ameldir, ayn-ı adldır ve Kur’an’ın bu vaîdi, mutabık-ı muktezay-ı haldir.

Üçüncüsü: Küfür ve şirk, mevcudatın, vahdaniyet-i İlahiyeye dair şehadetlerini reddetmektir. Evet, kâinatın ilk yaratılışından kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün mevcudat, bahusus her bir zerre, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine şehadet eder. Evet, bu âlemde zerreden Arş’a kadar her şey şehadet eder ki; Ellah haktır, haşir haktır. Kâfir ise, bu kadar hadsiz şahidlerin şehadetini tekzib eder; şahidliklerini kabul etmez. Dolayısıyla her an zerrat-ı kâinat kadar cinâyet işlemiş olur.

Cenab-ı Hak, vücub-u vücud ve vahdetini tekvînî olarak ders verdiği gibi; teklîfî olarak da yani semavî suhuf ve kitablar ve peygamberler vasıtasıyla da ders vermektedir. Mevcudat-ı âlemin her biri, tekvînî olarak; bütün kitablar, suhuflar ve peygamberler de teklîfî olarak Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine şahidlik ederken kâfir, bütün bu hak ve sâdık delilleri inkâr ile reddediyor. Bu inkâr ve red ile hadsiz bir cinâyet işliyor. Hadsiz bir cinâyetin cezası ise ebedi Cehennem’dir.

Evet, tekvînî olarak bir ayeti inkâr etmek (onu esbaba, tabiata, tesadüfe vermek) küfür olduğu ve nihayetsiz bir cezayı netice verdiği gibi; teklîfî olarak da bir ayeti veya bir hükm-ü İlahiyi veya bir peygamberi inkâr etmek de küfürdür ve nihayetsiz bir cezayı gerektirir. Bir insan, teklîfî olarak bir ayeti veya bir hükm-ü İlahiyi veya bir peygamberi inkâr etse, yine bütün zerrat-ı âlem ondan davacı olur. İşte bu nihayetsiz cinâyeti sebebiyle kâfir, ebediyyen Cehennem’de yanar. O halde kâfirin Cehennem’de ebedi kalması cezay-ı ameldir, ayn-ı adldır ve Kur’an’ın bu vaîdi, mutabık-ı muktezay-ı haldir.

 

Seite 617

METİN

ve edemezsin." Herhalde o yerde hapishane yoksa da tek o edebsiz için bir hapishane teşkîl edecek, onu içine atacaktır. Hâlbuki kâfir, Cehennem'i inkâr ile nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi

ŞERH

yalancısın.” demiş oluyor. Bu ifadesiyle o hâkimin izzet, gayret ve celaline dokunuyor. (ve edemezsin.") Çünkü bana cezâ vermeye gücün yoktur. Bu ifadesiyle de ona acz ve za’fı nisbet etmekle azamet ve kudretine dokunduruyor. (Herhalde o yerde hapishane yoksa da tek o edebsiz için bir hapishane teşkîl edecek, onu içine atacaktır.) Bu edebsiz, mezkûr sıfâtlara hâiz bir hâkime hakâret ederek, onun izzet, gayret ve celâline, azamet, kuvvet ve kudretine dokundurarak, “Sen, beni cezalandırmazsın ve cezâlandıramazsın. Çünkü buna gücün yoktur.” deyip karşısına çıksa; bu hâkim, ne yapacak? Elbette orada hiç hapishane olmasa da bir hapishane yaptırır; onu içine atar. Böylece izzet ve gayret ve celâlini, azamet, kuvvet ve kudretini muhâfaza eder; lekedâr olmaktan kurtarır.

(Hâlbuki kâfir, Cehennem'i inkâr ile nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi) bir Zat’ın izzet, celâl ve gayretine şiddetle dokunuyor. Peki, bu dünyada, celâl sıfâtı ve Celîl isminin cüz’î bir tecellîsine âyîne olan misâldeki bu küçük rütbe ve derecedeki hâkim, bir edebsizin, kendisine karşı bu tavrını ve hareketini kabûl etmiyorsa; bunu bir meydan okumak olarak addediyorsa ve bütün bunların netîcesi olarak onu, hapse atıp cezâlandırıyorsa; nihâyetsiz bir izzet ve gayret ve celâl sâhibi olan bir Zât-ı Hâkim-i Zülcelâl, bin bir isim ve sıfâtına karşı küfür ve şirk ile mukâbele eden; isyân ile meydan okuyan; O’nun mezkûr evsâf-ı kudsiyesini hiçe sayan ve tezyîf eden ve o evsâfa dokunduran; O’nun azâb memleketi olan Cehennem’i inkâr eden bu edebsiz kâfir ve müşriki, nasıl hapse atıp cezâlandırmaz? Nasıl onu, serbest bırakır? Onu serbest bırakmak, aklen ve mantıken mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Madem kâfir ve müşrik, bu dünyada cezâ çekmeden ölüm ile buradan ayrılıp gidiyor. Öyle ise, mutlaka başka bir yerde, irtikâb ettiği cinâyetine şâyeste bir cezâya çarptırılacaktır. O halde dâr-ı âhirette, kâfir ve müşriklere ihzâr edilen ve cezâ mahalli olan “Cehennem” haktır, lâzımdır, sabittir ve el-ân mevcûd ve mahlukdur.

 

Seite 618

METİN

ve edemezsin." Herhalde o yerde hapishane yoksa da tek o edebsiz için bir hapishane teşkîl edecek, onu içine atacaktır. Hâlbuki kâfir, Cehennem'i inkâr ile nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi

ŞERH

yalancısın.” demiş oluyor. Bu ifadesiyle o hâkimin izzet, gayret ve celaline dokunuyor. (ve edemezsin.") Çünkü bana cezâ vermeye gücün yoktur. Bu ifadesiyle de ona acz ve za’fı nisbet etmekle azamet ve kudretine dokunduruyor. (Herhalde o yerde hapishane yoksa da tek o edebsiz için bir hapishane teşkîl edecek, onu içine atacaktır.) Bu edebsiz, mezkûr sıfâtlara hâiz bir hâkime hakâret ederek, onun izzet, gayret ve celâline, azamet, kuvvet ve kudretine dokundurarak, “Sen, beni cezalandırmazsın ve cezâlandıramazsın. Çünkü buna gücün yoktur.” deyip karşısına çıksa; bu hâkim, ne yapacak? Elbette orada hiç hapishane olmasa da bir hapishane yaptırır; onu içine atar. Böylece izzet ve gayret ve celâlini, azamet, kuvvet ve kudretini muhâfaza eder; lekedâr olmaktan kurtarır.

(Hâlbuki kâfir, Cehennem'i inkâr ile nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâl sâhibi) bir Zat’ın izzet, celâl ve gayretine şiddetle dokunuyor. Peki, bu dünyada, celâl sıfâtı ve Celîl isminin cüz’î bir tecellîsine âyîne olan misâldeki bu küçük rütbe ve derecedeki hâkim, bir edebsizin, kendisine karşı bu tavrını ve hareketini kabûl etmiyorsa; bunu bir meydan okumak olarak addediyorsa ve bütün bunların netîcesi olarak onu, hapse atıp cezâlandırıyorsa; nihâyetsiz bir izzet ve gayret ve celâl sâhibi olan bir Zât-ı Hâkim-i Zülcelâl, bin bir isim ve sıfâtına karşı küfür ve şirk ile mukâbele eden; isyân ile meydan okuyan; O’nun mezkûr evsâf-ı kudsiyesini hiçe sayan ve tezyîf eden ve o evsâfa dokunduran; O’nun azâb memleketi olan Cehennem’i inkâr eden bu edebsiz kâfir ve müşriki, nasıl hapse atıp cezâlandırmaz? Nasıl onu, serbest bırakır? Onu serbest bırakmak, aklen ve mantıken mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Madem kâfir ve müşrik, bu dünyada cezâ çekmeden ölüm ile buradan ayrılıp gidiyor. Öyle ise, mutlaka başka bir yerde, irtikâb ettiği cinâyetine şâyeste bir cezâya çarptırılacaktır. O halde dâr-ı âhirette, kâfir ve müşriklere ihzâr edilen ve cezâ mahalli olan “Cehennem” haktır, lâzımdır, sabittir ve el-ân mevcûd ve mahlukdur.

 

Seite 619

METİN

ve gâyet büyük ve nihâyetsiz kadîr bir zâtı tekzîb ve isnâd-ı acz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittihâm ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor.

ŞERH

Hem O Zât-ı Rahmân-ı Rahîm, şâyet kullarının hadsiz hukûkuna tecâvüz eden bu ehl-i küfür ve dalâleti, ebedî olarak Cehennem’de ta'zîb etmezse; o zamân bu, hem o kulların hadsiz hukûkunu muhâfaza etmemektir; hem de onlara karşı büyük bir merhametsizliktir. O Zât-ı Akdes, böyle bir noksaniyyet ve merhametsizlikten ise, hadsiz derece münezzeh ve mukaddestir.

(ve) kâfir, küfrüyle (gâyet büyük) azamet ve kibriya sahibi (ve nihâyetsiz kadîr bir zâtı tekzîb) ediyor (ve) O’na (isnâd-ı acz ediyor,) “Beni te’dîb edemezsin, bana cezâ vermeye gücün yoktur.” diyerek O Zât-ı Kadîr’i, (yalancılıkla) ittiham ediyor. Zîrâ Ellah, “Elbette ben, Cehennem’i bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım.”1 diye va’îd etmiştir. Şâyet ins ve cinnin kâfirlerini oraya atmazsa ve orada ta'zîb etmezse, o zamân -hâşâ bin kere hâşâ- yalan söylemiş olur. İşte kâfir, “Sen, beni Cehennem’e atmazsın ve atamazsın; çünkü buna gücün yetmez.” diyerek O Zât-ı Akdes’i, yalancılıkla (ve acz ile ittihâm ediyor,) Meselâ; Hıristiyanlar, “Hazret-i Îsâ (as), Ellah’ın oğludur.”; başka bir tâife, “Ellah’ın şerîki var veya Ellah’ın yardımcısı var veya Cehennem yoktur.” diyerek, (izzetine şiddetle dokunuyor,) veyahut مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌÇürümüş kemikleri kim diriltecek?2 diyerek meydan okumak suretiyle O’nun (gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor.) Nasıl küçük bir âmir, celâline dokunduran bir edebsizi, hapse atmak suretiyle cezâlandırıyorsa; elbette nihâyetsiz bir kudrete mâlik bir Zât-ı Kadîr, Cehennem’i tekzîb etmekle O’nun kudretini tezyîf eden ve O’nu yalancılık ve acz ile ittihâm eden kâfiri, o dehşetli Cehennem’e atarak cezâlandıracak; böylece nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâlini, lekedâr etmekten muhâfaza edecektir.

 


[1]  Hûd, 11:119.

[2]  Yâsîn, 36:78.

Seite 620

METİN

ve gâyet büyük ve nihâyetsiz kadîr bir zâtı tekzîb ve isnâd-ı acz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittihâm ediyor, izzetine şiddetle dokunuyor, gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor.

ŞERH

Hem O Zât-ı Rahmân-ı Rahîm, şâyet kullarının hadsiz hukûkuna tecâvüz eden bu ehl-i küfür ve dalâleti, ebedî olarak Cehennem’de ta'zîb etmezse; o zamân bu, hem o kulların hadsiz hukûkunu muhâfaza etmemektir; hem de onlara karşı büyük bir merhametsizliktir. O Zât-ı Akdes, böyle bir noksaniyyet ve merhametsizlikten ise, hadsiz derece münezzeh ve mukaddestir.

(ve) kâfir, küfrüyle (gâyet büyük) azamet ve kibriya sahibi (ve nihâyetsiz kadîr bir zâtı tekzîb) ediyor (ve) O’na (isnâd-ı acz ediyor,) “Beni te’dîb edemezsin, bana cezâ vermeye gücün yoktur.” diyerek O Zât-ı Kadîr’i, (yalancılıkla) ittiham ediyor. Zîrâ Ellah, “Elbette ben, Cehennem’i bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım.”1 diye va’îd etmiştir. Şâyet ins ve cinnin kâfirlerini oraya atmazsa ve orada ta'zîb etmezse, o zamân -hâşâ bin kere hâşâ- yalan söylemiş olur. İşte kâfir, “Sen, beni Cehennem’e atmazsın ve atamazsın; çünkü buna gücün yetmez.” diyerek O Zât-ı Akdes’i, yalancılıkla (ve acz ile ittihâm ediyor,) Meselâ; Hıristiyanlar, “Hazret-i Îsâ (as), Ellah’ın oğludur.”; başka bir tâife, “Ellah’ın şerîki var veya Ellah’ın yardımcısı var veya Cehennem yoktur.” diyerek, (izzetine şiddetle dokunuyor,) veyahut مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌÇürümüş kemikleri kim diriltecek?2 diyerek meydan okumak suretiyle O’nun (gayretine dehşetli dokunduruyor, celâline âsiyâne ilişiyor.) Nasıl küçük bir âmir, celâline dokunduran bir edebsizi, hapse atmak suretiyle cezâlandırıyorsa; elbette nihâyetsiz bir kudrete mâlik bir Zât-ı Kadîr, Cehennem’i tekzîb etmekle O’nun kudretini tezyîf eden ve O’nu yalancılık ve acz ile ittihâm eden kâfiri, o dehşetli Cehennem’e atarak cezâlandıracak; böylece nihâyetsiz izzet ve gayret ve celâlini, lekedâr etmekten muhâfaza edecektir.

 


[1]  Hûd, 11:119.

[2]  Yâsîn, 36:78.

Seite 621

METİN

şu derece tekzîb ve isnâd-ı aczi tazammun eden küfür için bir Cehennem halkedilecek, o kâfir içine atılacaktır.

ŞERH

Hülasa: Cehennem, cezay-ı ameldir ve dolayısıyladır. Cehennemin asıl gayesi ceza mahalli olması değildir. Belki Cehennem, insanların menfaati için yaratılmıştır. Zira Cehennem, insanlar için bir buhar kazanıdır. Kâfir, kendisine hizmet için yaratılan o Cehennemi, kendi hakkında ceza mahalline çevirir.

Öyle ise, mezkûr îzâhâta binâen; (şu derece tekzîb ve isnâd-ı aczi tazammun eden küfür) ve ehl-i küfür (için) dolayısıyla (bir Cehennem halkedilecek, o kâfir içine atılacaktır.)

Cenâb-ı Hakk’ın bin bir ismi arasında Ma’rûf ve Vedûd isimleri de vardır. Bu kâinatın Sâni’-i Zülcemâl’i, kâinattaki her bir mevcûdu, bir mu’cize-i san’at olarak yaratmış; bununla insana kendisini tanıttırmak istiyor. İnsanın vazîfesi ise, iman ile O’nu tanımaktır. Hem kâinattaki her bir mevcûdu, bir ni’met eseri yapmakla kendisini insana sevdirmek istiyor. İnsanın vazîfesi ise, şükür ve ibâdet ile kendisini O’na sevdirmektir. Öyle ise, bu iki noktayı esâs alacağız. Yani, Ma’rûf isminin muktezâsı olarak kendisini tanıttırmak istemesine karşı, imanla mukâbelede bulunacağız. Vedûd isminin muktezâsı olarak kendisini sevdirmek istemesine karşı da amel-i sâlihle, ibâdetle mukâbele edeceğiz. Ma’rûf isminin tecellîsiyle kendisini tanıttırmasına mukâbil O’nu tanımış; Vedûd isminin tecellîsiyle kendisini sevdirmesine mukâbil de ibâdetle O’nu sevmiş olan kimseler, elbette ihsân-ı İlâhi olarak Cennet’te mes’udâne yaşayacaklardır. Dünyâda bu san’at eserlerine karşı inkâr ile niam-ı İlâhiye’ye karşı da isyân ile mukâbele eden kör, sağır, dilsiz ve dâllîn gürûhu ise; elbette yaptıklarının cezâsı olarak Cehennem’de ebedî kalacak ve yanacaklardır.

Cenâb-ı Hakk’ın, bu kâinâtı yaratmasında iki mühim gâyesi vardır:

Biri: İnsânlar, san’ata bakıp Sâni’i bulsunlar ve iman ile O’nu tanısınlar.

Diğeri: Ni’mete bakıp Mün’im’i bulsunlar ve şükür ve ubûdiyetle O’nu sevsinler.

 

Seite 622

METİN

şu derece tekzîb ve isnâd-ı aczi tazammun eden küfür için bir Cehennem halkedilecek, o kâfir içine atılacaktır.

ŞERH

Hülasa: Cehennem, cezay-ı ameldir ve dolayısıyladır. Cehennemin asıl gayesi ceza mahalli olması değildir. Belki Cehennem, insanların menfaati için yaratılmıştır. Zira Cehennem, insanlar için bir buhar kazanıdır. Kâfir, kendisine hizmet için yaratılan o Cehennemi, kendi hakkında ceza mahalline çevirir.

Öyle ise, mezkûr îzâhâta binâen; (şu derece tekzîb ve isnâd-ı aczi tazammun eden küfür) ve ehl-i küfür (için) dolayısıyla (bir Cehennem halkedilecek, o kâfir içine atılacaktır.)

Cenâb-ı Hakk’ın bin bir ismi arasında Ma’rûf ve Vedûd isimleri de vardır. Bu kâinatın Sâni’-i Zülcemâl’i, kâinattaki her bir mevcûdu, bir mu’cize-i san’at olarak yaratmış; bununla insana kendisini tanıttırmak istiyor. İnsanın vazîfesi ise, iman ile O’nu tanımaktır. Hem kâinattaki her bir mevcûdu, bir ni’met eseri yapmakla kendisini insana sevdirmek istiyor. İnsanın vazîfesi ise, şükür ve ibâdet ile kendisini O’na sevdirmektir. Öyle ise, bu iki noktayı esâs alacağız. Yani, Ma’rûf isminin muktezâsı olarak kendisini tanıttırmak istemesine karşı, imanla mukâbelede bulunacağız. Vedûd isminin muktezâsı olarak kendisini sevdirmek istemesine karşı da amel-i sâlihle, ibâdetle mukâbele edeceğiz. Ma’rûf isminin tecellîsiyle kendisini tanıttırmasına mukâbil O’nu tanımış; Vedûd isminin tecellîsiyle kendisini sevdirmesine mukâbil de ibâdetle O’nu sevmiş olan kimseler, elbette ihsân-ı İlâhi olarak Cennet’te mes’udâne yaşayacaklardır. Dünyâda bu san’at eserlerine karşı inkâr ile niam-ı İlâhiye’ye karşı da isyân ile mukâbele eden kör, sağır, dilsiz ve dâllîn gürûhu ise; elbette yaptıklarının cezâsı olarak Cehennem’de ebedî kalacak ve yanacaklardır.

Cenâb-ı Hakk’ın, bu kâinâtı yaratmasında iki mühim gâyesi vardır:

Biri: İnsânlar, san’ata bakıp Sâni’i bulsunlar ve iman ile O’nu tanısınlar.

Diğeri: Ni’mete bakıp Mün’im’i bulsunlar ve şükür ve ubûdiyetle O’nu sevsinler.

 

Seite 623

ŞERH

Şimdi hiç mümkün müdür ki; o Azîz-i Rahîm, san’at ve ni’metine karşı iman ve şükür ile mukâbele eden muti’ kullarını mükâfâtlandırmasın; küfür ve inkâr ile mukâbele eden âsî kullarını da cezâlandırmasın. Hâşâ ve kellâ. Zîrâ Azîz ve Rahîm isimleri, bunu iktizâ eder. Evet, O Zât-ı Azîz-i Rahîm, bir çekirdekten bir ağacı halketmesiyle, kocaman Güneş’i seyyârâtıyla beraber döndürüp gece, gündüz ve mevsimleri vücûda getirmesiyle ve bunun netîcesinde pek çok masnûât ve niam-ı İlâhiye’yi halketmesiyle kendini tanıttırıp sevdirmek istiyor. Bütün bu san’at ve ni’metler ise, insana bakar. O Azîz-i Rahîm, bu kadar hadsiz san’at ve ni’metlere mazhar olan bir insandan elbette hakîkî bir iman ve küllî bir ubûdiyet ister. Yani, insandan sâdece ağızla şükretmek değil; belki namâz, oruç, hac va sâir furûzât-ı İslâmiye olmak üzere en ufak bir âdâb-ı Nebeviyye’ye kadar itâati ister. Bu iman ve ubûdiyeti ders verecek ise, elbette peygamberlerdir. Zîrâ insanlar, tek başlarına ne Hâlık-ı âlemi tam ma'nâsıyla tanıyabilirler; ne de O’na lâyık ibâdette bulunabilirler. Demek tevhîd, risâletsiz olamaz. Madem O Azîz-i Rahîm, peygamberleri göndermek suretiyle insanları teklîf altına almış ve o teklîf netîcesinde bir kısım insanlar, kendi irâdeleriyle iman ve ubûdiyet yolunu ihtiyâr ederken; bir kısmı da yine kendi irâdeleriyle küfür ve isyân yolunu ihtiyâr etmişlerdir. Teklîften sonra her iki tâifeyi bir tutması ise, mümkün değildir.

Evet, bu âlemdeki âsâr perdesi arkasında nihâyetsiz bir izzet fiili görünüyor. Güneş’e, Ay’a, yıldızlara, gece ve gündüze, nebâtât ve hayvanâta bak. Herkes boynunu eğmiş, evâmir-i tekvîniyyeye itâat etmekle zilletini izhâr etmektedir. Bu zilletin arkasında hiç şübhesiz bir izzet fiili görünüyor. İzzet ise, Azîz ismiyle müsemmâ bir Zat’ın vücûb-u vücûd ve vahdetini gösterir. Elbette bütün mevcûdât-ı âlemi, evâmir-i tekvîniyyesine boyun eğdiren bir Azîz-i Mutlak, insanı sâhibsiz, başıboş bırakmaz. Onun ef’al, akval ve ahvalini de nizâm ve intizâm altına alacaktır. Bu maksad için semâvî kitâbları inzâl edecek, peygamberleri gönderecek, insanı iman ve ibâdetle mükellef tutacaktır. Bu teklîf netîcesinde, insanların bir kısmı, iman ve ibâdet vazîfesini edâ ederken; diğer bir kısmı ise, bu vazîfeden istinkâf ederler. Elbette o izzet ve celâl sâhibi, mutî’leri mükâfâtlandıracak; âsîleri ise cezâlandıracaktır. O izzet ve celâl sâhibi, fermanı olan Kur’an’a başkaldıranları cezâsız bırakır mı?

 

Seite 624

ŞERH

Şimdi hiç mümkün müdür ki; o Azîz-i Rahîm, san’at ve ni’metine karşı iman ve şükür ile mukâbele eden muti’ kullarını mükâfâtlandırmasın; küfür ve inkâr ile mukâbele eden âsî kullarını da cezâlandırmasın. Hâşâ ve kellâ. Zîrâ Azîz ve Rahîm isimleri, bunu iktizâ eder. Evet, O Zât-ı Azîz-i Rahîm, bir çekirdekten bir ağacı halketmesiyle, kocaman Güneş’i seyyârâtıyla beraber döndürüp gece, gündüz ve mevsimleri vücûda getirmesiyle ve bunun netîcesinde pek çok masnûât ve niam-ı İlâhiye’yi halketmesiyle kendini tanıttırıp sevdirmek istiyor. Bütün bu san’at ve ni’metler ise, insana bakar. O Azîz-i Rahîm, bu kadar hadsiz san’at ve ni’metlere mazhar olan bir insandan elbette hakîkî bir iman ve küllî bir ubûdiyet ister. Yani, insandan sâdece ağızla şükretmek değil; belki namâz, oruç, hac va sâir furûzât-ı İslâmiye olmak üzere en ufak bir âdâb-ı Nebeviyye’ye kadar itâati ister. Bu iman ve ubûdiyeti ders verecek ise, elbette peygamberlerdir. Zîrâ insanlar, tek başlarına ne Hâlık-ı âlemi tam ma'nâsıyla tanıyabilirler; ne de O’na lâyık ibâdette bulunabilirler. Demek tevhîd, risâletsiz olamaz. Madem O Azîz-i Rahîm, peygamberleri göndermek suretiyle insanları teklîf altına almış ve o teklîf netîcesinde bir kısım insanlar, kendi irâdeleriyle iman ve ubûdiyet yolunu ihtiyâr ederken; bir kısmı da yine kendi irâdeleriyle küfür ve isyân yolunu ihtiyâr etmişlerdir. Teklîften sonra her iki tâifeyi bir tutması ise, mümkün değildir.

Evet, bu âlemdeki âsâr perdesi arkasında nihâyetsiz bir izzet fiili görünüyor. Güneş’e, Ay’a, yıldızlara, gece ve gündüze, nebâtât ve hayvanâta bak. Herkes boynunu eğmiş, evâmir-i tekvîniyyeye itâat etmekle zilletini izhâr etmektedir. Bu zilletin arkasında hiç şübhesiz bir izzet fiili görünüyor. İzzet ise, Azîz ismiyle müsemmâ bir Zat’ın vücûb-u vücûd ve vahdetini gösterir. Elbette bütün mevcûdât-ı âlemi, evâmir-i tekvîniyyesine boyun eğdiren bir Azîz-i Mutlak, insanı sâhibsiz, başıboş bırakmaz. Onun ef’al, akval ve ahvalini de nizâm ve intizâm altına alacaktır. Bu maksad için semâvî kitâbları inzâl edecek, peygamberleri gönderecek, insanı iman ve ibâdetle mükellef tutacaktır. Bu teklîf netîcesinde, insanların bir kısmı, iman ve ibâdet vazîfesini edâ ederken; diğer bir kısmı ise, bu vazîfeden istinkâf ederler. Elbette o izzet ve celâl sâhibi, mutî’leri mükâfâtlandıracak; âsîleri ise cezâlandıracaktır. O izzet ve celâl sâhibi, fermanı olan Kur’an’a başkaldıranları cezâsız bırakır mı?

 

Seite 625

ŞERH

zaptetti, Güneş de zaptetti, yer de zaptetti, gök de zaptetti, o sözü işiten insanların hafızaları da zaptetti. Bütün bu şahidler kıyamet gününde getirilecek, o adamın aleyhinde şehadette bulunacaklardır. Bu sözü söyleyen, kıyamet gününde kendisini nasıl müdafaada bulunacak, bu sözü nasıl inkar edecektir? Haydi! Burada cezaya çarpmıyor. -Bazen burada da cezaya çarptırılır. Bu ceza, ahiretteki büyük azabı ihsas ettirmek içindir. Haşa ahirette bir daha ceza çekmeyecek manasında değildir. Kavm-i Ad, Kavm-i Semud gibi asi ve baği kavimlere gelen semavi ve arzi bela ve musibetler gösteriyor ki, insan başıboş değil, her zaman bir celal ve izzet sillesine maruzdur. Bazıları da burada hiç cezaya çarpılmadan gidiyor. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.

O halde bir gün gelecek, haşir meydanında büyük bir mahkeme kurulacak, bütün bu yazılan yazılar ve alınan suretler meydana dökülecek, herkesin mükafat veya mücazatı eksiksiz verilecektir. Ehl-i şirk, küfür ve nifakın cezası, ebedi Cehennemdir. Usat-ı mü’minînin cezası ise, cezası haşir meydanında bitmemişse veya afva mazhar olmamışsa, cezası kadar Cehennem’de azab çekmektir.

Farz-ı muhal olarak, Cehennem şimdi mevcud olmazsa bile, madem ehl-i şirk ve küfür, Cehennem’i inkâr etmekle Ellah’a karşı muaraza edip Onun izzet ve celaline dokunuyorlar. Elbette o izzet ve celal sahibi Zat, yalnız bu kâfirlerin bu kadar inkâr ve i’tirazlarının batıl olduğunu isbat ve kendi izzet ve haysiyetini muhafaza için de olsa elbette yeniden Cehennem’i yaratacak, o asi ve muannidleri Cehennem içine atmak suretiyle ta’zib edecek, böylece onlardan hem kendisinin, hem de raiyyetinin intikamını alacaktır. Bu hakikati bir misal ile açıklayalım:

Mesela; bir zalim, hem büyük bir padişaha, hem de onun bütün raiyyetine hakaret etsin, binlerce insanı öldürsün, halkın malını gasbetmek ve namusuna taarruz etmek suretiyle o padişahın izzetine ve şerefine dokundursun da o memleketin muktedir padişahı da “Ben seni hapse atacağım.” diye onu tehdid ettiği halde, onu hapse atmak suretiyle cezalandırmasın. Hâşâ! Elbette o memlekette hapishane olmasa da yalnız o adamı cezalandırmak

 

Seite 626

ŞERH

zaptetti, Güneş de zaptetti, yer de zaptetti, gök de zaptetti, o sözü işiten insanların hafızaları da zaptetti. Bütün bu şahidler kıyamet gününde getirilecek, o adamın aleyhinde şehadette bulunacaklardır. Bu sözü söyleyen, kıyamet gününde kendisini nasıl müdafaada bulunacak, bu sözü nasıl inkar edecektir? Haydi! Burada cezaya çarpmıyor. -Bazen burada da cezaya çarptırılır. Bu ceza, ahiretteki büyük azabı ihsas ettirmek içindir. Haşa ahirette bir daha ceza çekmeyecek manasında değildir. Kavm-i Ad, Kavm-i Semud gibi asi ve baği kavimlere gelen semavi ve arzi bela ve musibetler gösteriyor ki, insan başıboş değil, her zaman bir celal ve izzet sillesine maruzdur. Bazıları da burada hiç cezaya çarpılmadan gidiyor. Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor.

O halde bir gün gelecek, haşir meydanında büyük bir mahkeme kurulacak, bütün bu yazılan yazılar ve alınan suretler meydana dökülecek, herkesin mükafat veya mücazatı eksiksiz verilecektir. Ehl-i şirk, küfür ve nifakın cezası, ebedi Cehennemdir. Usat-ı mü’minînin cezası ise, cezası haşir meydanında bitmemişse veya afva mazhar olmamışsa, cezası kadar Cehennem’de azab çekmektir.

Farz-ı muhal olarak, Cehennem şimdi mevcud olmazsa bile, madem ehl-i şirk ve küfür, Cehennem’i inkâr etmekle Ellah’a karşı muaraza edip Onun izzet ve celaline dokunuyorlar. Elbette o izzet ve celal sahibi Zat, yalnız bu kâfirlerin bu kadar inkâr ve i’tirazlarının batıl olduğunu isbat ve kendi izzet ve haysiyetini muhafaza için de olsa elbette yeniden Cehennem’i yaratacak, o asi ve muannidleri Cehennem içine atmak suretiyle ta’zib edecek, böylece onlardan hem kendisinin, hem de raiyyetinin intikamını alacaktır. Bu hakikati bir misal ile açıklayalım:

Mesela; bir zalim, hem büyük bir padişaha, hem de onun bütün raiyyetine hakaret etsin, binlerce insanı öldürsün, halkın malını gasbetmek ve namusuna taarruz etmek suretiyle o padişahın izzetine ve şerefine dokundursun da o memleketin muktedir padişahı da “Ben seni hapse atacağım.” diye onu tehdid ettiği halde, onu hapse atmak suretiyle cezalandırmasın. Hâşâ! Elbette o memlekette hapishane olmasa da yalnız o adamı cezalandırmak

 

Seite 627

ŞERH

Nasıl ki; Resûl-i Ekrem (asm)’ın münâcâtı ve duâsı, Cennet’in hiçbir sebeb-i vücûdu olmazsa dahî, tek başına Cennet’in vücûduna ve îcâdına sebebtir ve onu iktizâ eder. Aynen öyle de Cehennem’in hiçbir sebeb-i vücûdu olmazsa dahî, kâfirin kalb ve rûhunu yakan bu ma’nevî cehennem, tek başına Cehennem’in vücûduna ve îcâdına sebebtir ve onu iktizâ eder. Bununla berâber hem Cennet’in, hem de Cehennem’in hadsiz esbâb-ı mûcibesi mevcûddur.

Hem kâfir, küfrüyle o kadar kalb ve rûhunu kirletmiş ki; onun temizlenmesi, ancak Cehennem’deki ateşle olur. Çünkü Şer’-i Şerîf’te, temizliğin pek çok envâ’-ı vardır. Bir çeşidi de ateşle temizliktir. Meselâ; bir köpek, ekmek tandırına bevlettiğinde; o tandırın temizliği şöyle olur: O tandırın içinde her zamanki gibi bir ateş yakılır. O ateşin alevleri, izn-i İlâhî ile o mikropları öldürür. Bir bezle silindikten sonra o tandır kullanılır. İşte bunun temizliği, şer’an budur. Demek ateş, aynen su gibi, bazen temizleyicidir; tahâret vazîfesini yapar. O halde su, her yerde temizlik görevini yapmaz. Burada olduğu gibi, çâresiz kalınan yerde temizleyici, ateştir.

Demek Cehennem, adem âlemlerinin mahsûlâtı olan küfür ve ehl-i küfrü yakıyor, kavuruyor, temizliyor.

Evet, şu âlem, zamân-ı Âdem’den şimdiye kadar gelip geçen adem âlemlerinin mahsûlâtı olan kâfirlerin küfrüyle ve şirkiyle kirlenmiş; onu, bu küfür ve şirkin bütün pisliklerinden kurtarmak lâzımdır. İşte Cehennem, o mahsûlâtı yakmakla bu temizlik vazîfesini yapıyor. Zîrâ azâb ve kahrı isteyen esmânın tecelliyyâtının muktezâları budur. İşte buna binâen; Cenâb-ı Hak, azâb memleketi olan Cehennem’i îcâd etmiştir. Müellif (ra), Şualar adlı eserinde, bu hakîkati şöyle beyân ediyor:

“Nasıl ki Cennet, bütün vücûd âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyane sünbüllendiriyor. Öyle de Cehennem dahi, hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için, o adem mahsulâtlarını kavuruyor ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücûd kâinatını, âlem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor.”1

 


[1]  Şualar, 11. Şuâ’, 11. Mes’ele, s. 259.

Seite 628

ŞERH

Nasıl ki; Resûl-i Ekrem (asm)’ın münâcâtı ve duâsı, Cennet’in hiçbir sebeb-i vücûdu olmazsa dahî, tek başına Cennet’in vücûduna ve îcâdına sebebtir ve onu iktizâ eder. Aynen öyle de Cehennem’in hiçbir sebeb-i vücûdu olmazsa dahî, kâfirin kalb ve rûhunu yakan bu ma’nevî cehennem, tek başına Cehennem’in vücûduna ve îcâdına sebebtir ve onu iktizâ eder. Bununla berâber hem Cennet’in, hem de Cehennem’in hadsiz esbâb-ı mûcibesi mevcûddur.

Hem kâfir, küfrüyle o kadar kalb ve rûhunu kirletmiş ki; onun temizlenmesi, ancak Cehennem’deki ateşle olur. Çünkü Şer’-i Şerîf’te, temizliğin pek çok envâ’-ı vardır. Bir çeşidi de ateşle temizliktir. Meselâ; bir köpek, ekmek tandırına bevlettiğinde; o tandırın temizliği şöyle olur: O tandırın içinde her zamanki gibi bir ateş yakılır. O ateşin alevleri, izn-i İlâhî ile o mikropları öldürür. Bir bezle silindikten sonra o tandır kullanılır. İşte bunun temizliği, şer’an budur. Demek ateş, aynen su gibi, bazen temizleyicidir; tahâret vazîfesini yapar. O halde su, her yerde temizlik görevini yapmaz. Burada olduğu gibi, çâresiz kalınan yerde temizleyici, ateştir.

Demek Cehennem, adem âlemlerinin mahsûlâtı olan küfür ve ehl-i küfrü yakıyor, kavuruyor, temizliyor.

Evet, şu âlem, zamân-ı Âdem’den şimdiye kadar gelip geçen adem âlemlerinin mahsûlâtı olan kâfirlerin küfrüyle ve şirkiyle kirlenmiş; onu, bu küfür ve şirkin bütün pisliklerinden kurtarmak lâzımdır. İşte Cehennem, o mahsûlâtı yakmakla bu temizlik vazîfesini yapıyor. Zîrâ azâb ve kahrı isteyen esmânın tecelliyyâtının muktezâları budur. İşte buna binâen; Cenâb-ı Hak, azâb memleketi olan Cehennem’i îcâd etmiştir. Müellif (ra), Şualar adlı eserinde, bu hakîkati şöyle beyân ediyor:

“Nasıl ki Cennet, bütün vücûd âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyane sünbüllendiriyor. Öyle de Cehennem dahi, hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için, o adem mahsulâtlarını kavuruyor ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sair vazifeleri içinde, âlem-i vücûd kâinatını, âlem-i adem pisliklerinden temizlettiriyor.”1

 


[1]  Şualar, 11. Şuâ’, 11. Mes’ele, s. 259.

Seite 629

ŞERH

Hem Cenâb-ı Hak, bazen Cehennem’de, Nemrûd ve Firâvun gibi zâlimlerin kuvve-i gadâbiyyesinden ateşi yaratır; o ateşle o zâlim kâfirleri şiddetle yakar. Çünkü bu zâlim kâfirler, kuvve-i gadâbiyyesinin ifrâtıyla Müslümânlar’ı, mazlûmları yakmış, yıkmış ve esâret altına almıştır. Ba’zı kâfirler, şu dünyada Müslümânlar’ı, peygamberleri hîle ve dolab çevirerek yakmış, perîşân etmiş. Bu gürûhu da zemherîr ile yakar. Ba’zı kâfirlerin de Müslümânlar’a, insanların cümlesine, hattâ etbâ’ına yaptığı hiyânet; orada yılan, akreb, aslan şeklinde tezâhür eder. Bunlar, onların canına musallat olur; onları ta'zîb eder.

Hülasa: Cenâb-ı Hak, ehl-i küfrün her bir ahlâk-ı seyyiesinden, ayrı ayrı Cehennem tabakalarını ve envâ’-ı türlü azâb şekillerini yaratıyor. Meselâ; yetmiş sene yılan, yetmiş sene zemherîr, yetmiş sene akreb, yetmiş sene irin içirmek, yetmiş sene zakkûm ağacından yedirmek, yetmiş sene dağlara tırmandırıp, sonra oradan aşağı atmak gibi ayrı ayrı azâb şekilleri ile onları ta'zîb eder. Çünkü bu zâlim kâfirler, dünyada iken; Müslümânlar’a her türlü zulm u hakâreti revâ görmüş; onları, zilletten zillete, perîşâniyetten perîşâniyete düşürmüş, esâretten esârete, sürgünden sürgüne göndermiş, buna mecbûr etmiş; haps u zindânlara atmış; böylece onlara dünyayı, âdetâ Cehennem’e çevirmiştir. İşte burada iken, Müslümanlar’a yaptıkları bütün bu kötü muâmelelerinin cezâsını, mezkûr şekilde görecekler ve çekeceklerdir. Nasıl yapmışlarsa, aynısını bulurlar. O halde kâfirlerin bu kötü ahlâkları, Cehennem azâbının tenevvüüne ve geliştirilmesine ve onları, halden hâle çevirmelerine sebebtir.

Demek onların bu pis ahlâkları, Cehennem’de temessül ederek bu nev’ azâbları ve kötü meyveleri netîce veriyor. O halde Cehennem, cezâ-yı ameldir ve kâfir, orada ebedî azâb çeker.

Netîce-i kelâm: Küfrün Cehennem’in vücûduna sebeb olması iki vecihle olur.

Birinci Vecih: Kader-i İlâhî, ezelden kâfirin küfrü, Cehennem’i iktizâ ettiğini görmüş; ona göre bu küfrün cezâsı olarak Cehennem’i yaratmış, îcâd etmiş. Bu durumda küfrü, O’nun îcâdına sebebtir.

 

Seite 630

ŞERH

Hem Cenâb-ı Hak, bazen Cehennem’de, Nemrûd ve Firâvun gibi zâlimlerin kuvve-i gadâbiyyesinden ateşi yaratır; o ateşle o zâlim kâfirleri şiddetle yakar. Çünkü bu zâlim kâfirler, kuvve-i gadâbiyyesinin ifrâtıyla Müslümânlar’ı, mazlûmları yakmış, yıkmış ve esâret altına almıştır. Ba’zı kâfirler, şu dünyada Müslümânlar’ı, peygamberleri hîle ve dolab çevirerek yakmış, perîşân etmiş. Bu gürûhu da zemherîr ile yakar. Ba’zı kâfirlerin de Müslümânlar’a, insanların cümlesine, hattâ etbâ’ına yaptığı hiyânet; orada yılan, akreb, aslan şeklinde tezâhür eder. Bunlar, onların canına musallat olur; onları ta'zîb eder.

Hülasa: Cenâb-ı Hak, ehl-i küfrün her bir ahlâk-ı seyyiesinden, ayrı ayrı Cehennem tabakalarını ve envâ’-ı türlü azâb şekillerini yaratıyor. Meselâ; yetmiş sene yılan, yetmiş sene zemherîr, yetmiş sene akreb, yetmiş sene irin içirmek, yetmiş sene zakkûm ağacından yedirmek, yetmiş sene dağlara tırmandırıp, sonra oradan aşağı atmak gibi ayrı ayrı azâb şekilleri ile onları ta'zîb eder. Çünkü bu zâlim kâfirler, dünyada iken; Müslümânlar’a her türlü zulm u hakâreti revâ görmüş; onları, zilletten zillete, perîşâniyetten perîşâniyete düşürmüş, esâretten esârete, sürgünden sürgüne göndermiş, buna mecbûr etmiş; haps u zindânlara atmış; böylece onlara dünyayı, âdetâ Cehennem’e çevirmiştir. İşte burada iken, Müslümanlar’a yaptıkları bütün bu kötü muâmelelerinin cezâsını, mezkûr şekilde görecekler ve çekeceklerdir. Nasıl yapmışlarsa, aynısını bulurlar. O halde kâfirlerin bu kötü ahlâkları, Cehennem azâbının tenevvüüne ve geliştirilmesine ve onları, halden hâle çevirmelerine sebebtir.

Demek onların bu pis ahlâkları, Cehennem’de temessül ederek bu nev’ azâbları ve kötü meyveleri netîce veriyor. O halde Cehennem, cezâ-yı ameldir ve kâfir, orada ebedî azâb çeker.

Netîce-i kelâm: Küfrün Cehennem’in vücûduna sebeb olması iki vecihle olur.

Birinci Vecih: Kader-i İlâhî, ezelden kâfirin küfrü, Cehennem’i iktizâ ettiğini görmüş; ona göre bu küfrün cezâsı olarak Cehennem’i yaratmış, îcâd etmiş. Bu durumda küfrü, O’nun îcâdına sebebtir.

 

Seite 631

ŞERH

mes’ûl değildir; bu düşünceler, günâh olarak temessül etmez; ancak bunların vücûd-u hakîkîsi, Âlem-i Misâl’e geçer, orada temessül eder; kabirde, haşirde ve Cehennem’de cezâya sebeb olmaz.

Amma düşünmüş, kalbin tasdîkinden geçmiş, karâr vermiş, fiilen yapmış, görmüş, duymuş ise; bütün bunlar, yok olmaz, kaydedilir. Kabirde ve Âlem-i Misâl’de temessül eder. A’mâli, sâliha ise; sâhibi kabirde mükâfâtını görür. A’mâli, seyyie ise; sâhibi kabirde cezâsını çeker. Cennet ve Cehennem’e de gidip orada meyve verir. O halde hiçbir şey, yok olmuyor.

Hülasa: Hazret-i Âdem (as)’ın zamanından tâ kıyâmete kadar şu âlemde, ne kadar insanlardan amel, iş, kelâm ve diğer ahvâl sudûr etmiş ise; cümlesi, ya Cennet’te, ya da Cehennem’de toplanır. İyilikler, Cennet’e; kötülükler de Cehennem’e gider; bu iki memlekette mahsûlât verecektir.

O halde iyi düşünün! Bugüne kadar ve şu anda, bu âlemde ne kadar pislikler meydana gelmiş ve geliyor? Bu küfürler, günâhlar ve kötülükler, ne kadar âlemi istîlâ etmiş; belki onun her zerresine sirâyet etmiş? Adem âleminin mahsûlâtı olan küfür ve şirk, ne kadar bu âlemi kirletmiş? İşte Cehennem’in bir vazîfesi de ma’nen kirlenmiş olan bu âlemi temizlemek ve o pisliklerden tathîr etmektir. Adem mahsûlâtı olan cümle küfür ve şirk, Cehennem’e intikâl edip, ateşe inkılâb eder.

Demek bütün o pislikler, Cehennem’e dökülür; orada kâfirlerle berâber yakılır; böylece âlem, temizlenmiş ve pislikten kurtulmuş olur. Artık o pisliği irtikâb eden kâfirler de ebeden muazzeb olur; halden hâle geçer; fakat aslâ Cehennem’den çıkamaz.1

Öyle ise, nev’-i beşerin irâdesinden sudûr eden ve yeri, göğü, insaniyet âlemini istîlâ eden ve kirleten bu şirk ve küfür, elbette netîcesiz olamaz ve cezâsız kalamaz. O halde şu âlemin Kahhâr-ı Zülcelâl’i, bu adem mahsûlâtını, bir diyâr-ı âherde, Cehennem’de mutlaka yakacaktır. Böylece bin bir isim ve sıfâtının ve bütün mevcûdât-ı âlemin intikâmını alacak; hukûklarını muhâfaza edecektir.

 


[1]  Bakara, 2:167; Mâide, 5:37.

Seite 632

ŞERH

mes’ûl değildir; bu düşünceler, günâh olarak temessül etmez; ancak bunların vücûd-u hakîkîsi, Âlem-i Misâl’e geçer, orada temessül eder; kabirde, haşirde ve Cehennem’de cezâya sebeb olmaz.

Amma düşünmüş, kalbin tasdîkinden geçmiş, karâr vermiş, fiilen yapmış, görmüş, duymuş ise; bütün bunlar, yok olmaz, kaydedilir. Kabirde ve Âlem-i Misâl’de temessül eder. A’mâli, sâliha ise; sâhibi kabirde mükâfâtını görür. A’mâli, seyyie ise; sâhibi kabirde cezâsını çeker. Cennet ve Cehennem’e de gidip orada meyve verir. O halde hiçbir şey, yok olmuyor.

Hülasa: Hazret-i Âdem (as)’ın zamanından tâ kıyâmete kadar şu âlemde, ne kadar insanlardan amel, iş, kelâm ve diğer ahvâl sudûr etmiş ise; cümlesi, ya Cennet’te, ya da Cehennem’de toplanır. İyilikler, Cennet’e; kötülükler de Cehennem’e gider; bu iki memlekette mahsûlât verecektir.

O halde iyi düşünün! Bugüne kadar ve şu anda, bu âlemde ne kadar pislikler meydana gelmiş ve geliyor? Bu küfürler, günâhlar ve kötülükler, ne kadar âlemi istîlâ etmiş; belki onun her zerresine sirâyet etmiş? Adem âleminin mahsûlâtı olan küfür ve şirk, ne kadar bu âlemi kirletmiş? İşte Cehennem’in bir vazîfesi de ma’nen kirlenmiş olan bu âlemi temizlemek ve o pisliklerden tathîr etmektir. Adem mahsûlâtı olan cümle küfür ve şirk, Cehennem’e intikâl edip, ateşe inkılâb eder.

Demek bütün o pislikler, Cehennem’e dökülür; orada kâfirlerle berâber yakılır; böylece âlem, temizlenmiş ve pislikten kurtulmuş olur. Artık o pisliği irtikâb eden kâfirler de ebeden muazzeb olur; halden hâle geçer; fakat aslâ Cehennem’den çıkamaz.1

Öyle ise, nev’-i beşerin irâdesinden sudûr eden ve yeri, göğü, insaniyet âlemini istîlâ eden ve kirleten bu şirk ve küfür, elbette netîcesiz olamaz ve cezâsız kalamaz. O halde şu âlemin Kahhâr-ı Zülcelâl’i, bu adem mahsûlâtını, bir diyâr-ı âherde, Cehennem’de mutlaka yakacaktır. Böylece bin bir isim ve sıfâtının ve bütün mevcûdât-ı âlemin intikâmını alacak; hukûklarını muhâfaza edecektir.

 


[1]  Bakara, 2:167; Mâide, 5:37.

Seite 633

ŞERH

Evet, bir gün gelecek; şu âlem kapanacak; dâr-ı âhiret suretinde tekrâr dirilecek; adâlet terâzileri kurulacak; bütün cin ve beşer hesâba çekilecek; hesâb netîcesinde fenâlar ve fenâlıklar, وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ “(Ve) haşir sabahında taraf-ı İlâhîden kâfirlere tevbîh ve tekdîr suretiyle şöyle denir: (Ey mücrimler!) Ey cürm ve cinâyet sâhibi kâfirler! (Bugün siz,) mü­’minlerden (ayrılın.) Zîrâ siz, dünyada onlardan ve onların da’vâ ettikleri tevhîd akîdesinden ayrı idiniz. Burada da onlardan ayrılın ki; ehl-i iman ve taât ile ehl-i şirk ve küfür, birbirinden tefrîk olunsun.”1 hitâbına dûçâr olup Cehennem’e dökülecek; böylece bu âyetin sırrı tezâhür edecektir. İyiler ve iyilikler ise, سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ “Ehl-i Cennet, Cennet’e varıp O’nun kapıları açıldığında; Cennet bekçilerinin, ‘Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!’”2 hitâbına mazhar olup Cennet’e akacak; böylece bu âyetin sırrı tahakkuk edecektir. Âlem de tasfiye edilmiş olacaktır.

Netîce-i kelâm: Cehennem, adem âlemlerinin kahrî tecellîgâhıdır. Cennet ise, vücûd âlemlerinin rahmânî tecellîgâhıdır. Cehennem’in, aslî vazîfeleri dışında başka vazîfeleri ve vücûdunun esbâb-ı mûcibesi vardır ve pek çoktur. İşte küfür, O’nun en birinci esbâb-ı mûcibesindendir. O, adem âlemlerinin mahsûlâtı olan küfür ve ehl-i küfrü yakan, kavuran ve temizleyen ve tathîr eden bir azâb memleketidir. Zîrâ küfür, şiddetle izzet, azâmet, gayret ve celâl-i İlâhî’ye dokunuyor, dokunduruyor; nihâyetsiz bir kudreti, acz ve yalancılıkla ittihâm ediyor; hadsiz bir adâleti, zulümle tezyîf ediyor; bin bir isim ve sıfâtın ve bütün kâinatın nihâyetsiz hukûkunu hiçe sayıyor. Küfrüyle bütün bu hukûka tecâvüz eden kâfir için, şâyet bir cezâ mahalli bulunmazsa, o zamân bütün bu hukûka karşı nihâyetsiz bir zulüm olur. Bütün evsâf-ı cemâliye ve kemâliye ve celâliye ile muttasıf bir Zât-ı Akdes’in, Cehennem’i yaratmamakla ve o kâfiri orada ta'zîb etmemekle, böyle bir zulmü irtikâb etmesi ise, hadsiz derece muhâl içinde muhâldir, imkânsızdır.

 


[1]  Yâsîn, 36:59.

[2]  Zümer, 39:73.

Seite 634

ŞERH

Evet, bir gün gelecek; şu âlem kapanacak; dâr-ı âhiret suretinde tekrâr dirilecek; adâlet terâzileri kurulacak; bütün cin ve beşer hesâba çekilecek; hesâb netîcesinde fenâlar ve fenâlıklar, وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ “(Ve) haşir sabahında taraf-ı İlâhîden kâfirlere tevbîh ve tekdîr suretiyle şöyle denir: (Ey mücrimler!) Ey cürm ve cinâyet sâhibi kâfirler! (Bugün siz,) mü­’minlerden (ayrılın.) Zîrâ siz, dünyada onlardan ve onların da’vâ ettikleri tevhîd akîdesinden ayrı idiniz. Burada da onlardan ayrılın ki; ehl-i iman ve taât ile ehl-i şirk ve küfür, birbirinden tefrîk olunsun.”1 hitâbına dûçâr olup Cehennem’e dökülecek; böylece bu âyetin sırrı tezâhür edecektir. İyiler ve iyilikler ise, سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ “Ehl-i Cennet, Cennet’e varıp O’nun kapıları açıldığında; Cennet bekçilerinin, ‘Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya!’”2 hitâbına mazhar olup Cennet’e akacak; böylece bu âyetin sırrı tahakkuk edecektir. Âlem de tasfiye edilmiş olacaktır.

Netîce-i kelâm: Cehennem, adem âlemlerinin kahrî tecellîgâhıdır. Cennet ise, vücûd âlemlerinin rahmânî tecellîgâhıdır. Cehennem’in, aslî vazîfeleri dışında başka vazîfeleri ve vücûdunun esbâb-ı mûcibesi vardır ve pek çoktur. İşte küfür, O’nun en birinci esbâb-ı mûcibesindendir. O, adem âlemlerinin mahsûlâtı olan küfür ve ehl-i küfrü yakan, kavuran ve temizleyen ve tathîr eden bir azâb memleketidir. Zîrâ küfür, şiddetle izzet, azâmet, gayret ve celâl-i İlâhî’ye dokunuyor, dokunduruyor; nihâyetsiz bir kudreti, acz ve yalancılıkla ittihâm ediyor; hadsiz bir adâleti, zulümle tezyîf ediyor; bin bir isim ve sıfâtın ve bütün kâinatın nihâyetsiz hukûkunu hiçe sayıyor. Küfrüyle bütün bu hukûka tecâvüz eden kâfir için, şâyet bir cezâ mahalli bulunmazsa, o zamân bütün bu hukûka karşı nihâyetsiz bir zulüm olur. Bütün evsâf-ı cemâliye ve kemâliye ve celâliye ile muttasıf bir Zât-ı Akdes’in, Cehennem’i yaratmamakla ve o kâfiri orada ta'zîb etmemekle, böyle bir zulmü irtikâb etmesi ise, hadsiz derece muhâl içinde muhâldir, imkânsızdır.

 


[1]  Yâsîn, 36:59.

[2]  Zümer, 39:73.

Seite 635

ŞERH

esâs i’tibâriyle on dokuz tanedir. Fakat bunlar, reîstir. Bunlardan her birinin emri altında ve nezâretinde pek çok melekler vardır.

Üçüncü vazîfesi: Bu vazîfe, tekvîne bakar ve bu mes’ele, tekvînî bir mes’eledir. Şu kâinâtta, zâhir-i akla göre nâ-hoş, çirkîn ve muzır; fakat hakîkatte kahrî tecelliyyâtı gösteren ve onlara âyîne olan ba’zı şeyler var. Bu mevcûdât, bu nev’i tecelliyyâtı göstermesi ve onlara âyîne olması hasebiyle güzeldir. Meselâ; geceler, karanlıklar, kışlar, soğuk havalar, pis kokular gibi insanı rahatsız ve huzûrsuz eden bütün bu mevcûdât, Cehennem’e dökülüyor. Cenâb-ı Hak, tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olan bu mevcûdâtı; gündüzler, nûrlar, baharlar, mu’tedil havalar, güzel kokular gibi insana huzûr ve saâdet te’mîn eden ve tecelliyyât-ı cemâliyeye mazhar olan mevcûdâttan ayırıyor. Tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olan mevcûdâtı, Cehennem’e; tecelliyyât-ı cemâliyeye mazhar olan mevcûdâtı ise, Cennet’e gönderiyor. Demek Cehennem, bu mahsûlâtın mahzenidir.

Evet, kâinât, kahr ve lütfun memzûc yeridir. Bu konuyu biraz açıklayalım. Şu kâinâtı oluşturan tekvînî mevcûdât, iki kısma ayrılır:

Birinci kısım: Tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olan mevcûdâttır ki; bu mevcûdât, Cehennem’den dünyaya gelmiştir.

İkinci kısım: Tecelliyyât-ı cemâliyeye mazhar olan mevcûdâttır ki; bu mevcûdât, Cennet’ten dünyaya gelmiştir.

Hikmet-i ezeliyye, bu iki zıd tâife mevcûdâtı, bu âlemde birbirine mezcetti ki; bunlar, berâber yaşasınlar. Zîrâ sırr-ı imtihân öyle iktizâ etmiş. Hem bin bir ism-i İlâhî’nin iktizâsı böyle olmuş. Demek şu âlem, Cennet ve Cehennem’den nümûneler alınarak ve birbirine karıştırılıp hamur hâline getirilerek teşekkül etmiştir.

Vaktâ ki; şu dâr-ı imtihân kapandı. Bütün mevcûdât-ı âlem, haşir sabahında dirilip hesâba tâbi’ tutuldu. O zamân tecelliyyât-ı cemâliyeye mazhar olan bütün mevcûdât, Cennet’e gidecek. Tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olan bütün mevcûdât ise, Cehennem’e dökülecektir. Her mevcûd, geldiği

 

Seite 636

ŞERH

esâs i’tibâriyle on dokuz tanedir. Fakat bunlar, reîstir. Bunlardan her birinin emri altında ve nezâretinde pek çok melekler vardır.

Üçüncü vazîfesi: Bu vazîfe, tekvîne bakar ve bu mes’ele, tekvînî bir mes’eledir. Şu kâinâtta, zâhir-i akla göre nâ-hoş, çirkîn ve muzır; fakat hakîkatte kahrî tecelliyyâtı gösteren ve onlara âyîne olan ba’zı şeyler var. Bu mevcûdât, bu nev’i tecelliyyâtı göstermesi ve onlara âyîne olması hasebiyle güzeldir. Meselâ; geceler, karanlıklar, kışlar, soğuk havalar, pis kokular gibi insanı rahatsız ve huzûrsuz eden bütün bu mevcûdât, Cehennem’e dökülüyor. Cenâb-ı Hak, tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olan bu mevcûdâtı; gündüzler, nûrlar, baharlar, mu’tedil havalar, güzel kokular gibi insana huzûr ve saâdet te’mîn eden ve tecelliyyât-ı cemâliyeye mazhar olan mevcûdâttan ayırıyor. Tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olan mevcûdâtı, Cehennem’e; tecelliyyât-ı cemâliyeye mazhar olan mevcûdâtı ise, Cennet’e gönderiyor. Demek Cehennem, bu mahsûlâtın mahzenidir.

Evet, kâinât, kahr ve lütfun memzûc yeridir. Bu konuyu biraz açıklayalım. Şu kâinâtı oluşturan tekvînî mevcûdât, iki kısma ayrılır:

Birinci kısım: Tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olan mevcûdâttır ki; bu mevcûdât, Cehennem’den dünyaya gelmiştir.

İkinci kısım: Tecelliyyât-ı cemâliyeye mazhar olan mevcûdâttır ki; bu mevcûdât, Cennet’ten dünyaya gelmiştir.

Hikmet-i ezeliyye, bu iki zıd tâife mevcûdâtı, bu âlemde birbirine mezcetti ki; bunlar, berâber yaşasınlar. Zîrâ sırr-ı imtihân öyle iktizâ etmiş. Hem bin bir ism-i İlâhî’nin iktizâsı böyle olmuş. Demek şu âlem, Cennet ve Cehennem’den nümûneler alınarak ve birbirine karıştırılıp hamur hâline getirilerek teşekkül etmiştir.

Vaktâ ki; şu dâr-ı imtihân kapandı. Bütün mevcûdât-ı âlem, haşir sabahında dirilip hesâba tâbi’ tutuldu. O zamân tecelliyyât-ı cemâliyeye mazhar olan bütün mevcûdât, Cennet’e gidecek. Tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olan bütün mevcûdât ise, Cehennem’e dökülecektir. Her mevcûd, geldiği

 

Seite 637

ŞERH

görülür; şivesiyle berâber onun bütün konuşmaları işitilir. Televizyon denilen bu âletler, o adamın konuşmasını, Mekke’den oraya getirmiyor; belki her bir televizyonun içinde bulunan o hava zerreleri, o konuşmayı izn-i İlahi ile canlandırıyor; adamın suretini gösteriyor. Demek aynı anda o adamın, hem sureti, hem de konuşması, bütün zerrât-ı havaiyyeye geçmiş ki; onu izlediğimiz anda, onun konuşmalarını dinliyoruz; suretini görüyoruz.

Evet, Cenâb-ı Hak, hava unsûruna böyle hârika bir hâsiyet vermiş; onu, pek çok mu’cizât-ı kudretine bir medâr ve âyîne yapmıştır. Haşir meydanında, farazâ ihtiyâc olsa, bütün nev’-i beşerin muhâsebe ve muhâkemesi için, bir tek hava zerresi kâfîdir. Çünkü bütün a’mâl-i beşeriyye, şu dünyada her bir hava zerresine geçmiş; orada kayd olmuştur. Bu mes’ele, bu misâlimizde de görüldüğü üzere, fennen sabit olup isbât edildiği gibi; âyât ve ehâdîsin işârâtı ve evliyâların keşfiyyâtı ile de sabittir ki; bu dört unsûr, herkesin her amelini ve suretini alıyor. İşte o muhakkik ve müdakkik ve asfiyâlardan biri olan Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, “Hüve Nüktesi” adlı eserinde bu mes’eleyi, öyle hârika ve âdetâ tâkat-ı beşerin fevkınde, bilfiil îzâh ve isbât etmiş ki; artık bu mes’ele, Güneş’in ışığı gibi zâhir olmuş; bu husûsta hiçbir şek ve şübhe bırakmamıştır. Bunun inkârı ise, gayr-ı kâbildir.

Hülasa: Toprak, su, hava ve Güneş denilen unsurlar ve bu unsurların herbir zerresi a’mâl-i beşeriyyeyi kaydedip zabd eder.

İkincisi: Kabir âlemidir. Kabir âlemindeki ahvali anlamak için bir mü’min ile bir kafiri misal olarak zikrediyoruz:

Bir mü’minin, hayatı boyunca küçüklüğünden ölümüne kadar hayr ve şer, iyi ve kötü, güzel ve çirkin bütün ef’al, akval ve ahvali kısaca macera-i hayatı bir sinema şeridi gibi kabir alemine geçer; o mü’min, kabrinde kıyamete kadar onları seyreder ve bundan lezzet veya elem alır. Mesela; bir mü’min, bir ilim meclisinde bulunmuş, namaz kılmış, Kur’an okumuş, hac menasikini eda etmiş, fukaraya yardım elini uzatmış, sılay-ı rahim yapmış, anne ve babasına hizmet etmiş, yoldan bir taşı kaldırmış, mü’min kardeşine tebessüm etmiş vehakeza küçük-büyük her ameli kabirde sinema şeridi gibi

 

Seite 638

ŞERH

görülür; şivesiyle berâber onun bütün konuşmaları işitilir. Televizyon denilen bu âletler, o adamın konuşmasını, Mekke’den oraya getirmiyor; belki her bir televizyonun içinde bulunan o hava zerreleri, o konuşmayı izn-i İlahi ile canlandırıyor; adamın suretini gösteriyor. Demek aynı anda o adamın, hem sureti, hem de konuşması, bütün zerrât-ı havaiyyeye geçmiş ki; onu izlediğimiz anda, onun konuşmalarını dinliyoruz; suretini görüyoruz.

Evet, Cenâb-ı Hak, hava unsûruna böyle hârika bir hâsiyet vermiş; onu, pek çok mu’cizât-ı kudretine bir medâr ve âyîne yapmıştır. Haşir meydanında, farazâ ihtiyâc olsa, bütün nev’-i beşerin muhâsebe ve muhâkemesi için, bir tek hava zerresi kâfîdir. Çünkü bütün a’mâl-i beşeriyye, şu dünyada her bir hava zerresine geçmiş; orada kayd olmuştur. Bu mes’ele, bu misâlimizde de görüldüğü üzere, fennen sabit olup isbât edildiği gibi; âyât ve ehâdîsin işârâtı ve evliyâların keşfiyyâtı ile de sabittir ki; bu dört unsûr, herkesin her amelini ve suretini alıyor. İşte o muhakkik ve müdakkik ve asfiyâlardan biri olan Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, “Hüve Nüktesi” adlı eserinde bu mes’eleyi, öyle hârika ve âdetâ tâkat-ı beşerin fevkınde, bilfiil îzâh ve isbât etmiş ki; artık bu mes’ele, Güneş’in ışığı gibi zâhir olmuş; bu husûsta hiçbir şek ve şübhe bırakmamıştır. Bunun inkârı ise, gayr-ı kâbildir.

Hülasa: Toprak, su, hava ve Güneş denilen unsurlar ve bu unsurların herbir zerresi a’mâl-i beşeriyyeyi kaydedip zabd eder.

İkincisi: Kabir âlemidir. Kabir âlemindeki ahvali anlamak için bir mü’min ile bir kafiri misal olarak zikrediyoruz:

Bir mü’minin, hayatı boyunca küçüklüğünden ölümüne kadar hayr ve şer, iyi ve kötü, güzel ve çirkin bütün ef’al, akval ve ahvali kısaca macera-i hayatı bir sinema şeridi gibi kabir alemine geçer; o mü’min, kabrinde kıyamete kadar onları seyreder ve bundan lezzet veya elem alır. Mesela; bir mü’min, bir ilim meclisinde bulunmuş, namaz kılmış, Kur’an okumuş, hac menasikini eda etmiş, fukaraya yardım elini uzatmış, sılay-ı rahim yapmış, anne ve babasına hizmet etmiş, yoldan bir taşı kaldırmış, mü’min kardeşine tebessüm etmiş vehakeza küçük-büyük her ameli kabirde sinema şeridi gibi

 

Seite 639

ŞERH

dünyadan kabir âlemine devamlı bir surette sinema levhalarını göndermekte ve ehl-i kubura seyrettirmek için bu levhaları muhafaza etmektedir. Evet, kabirde her insanın ameli, sinema şeridi gibi ona seyrettirilirip o seyrden ya lezzet ve sürür alır veya elem ve hasret çeker.

İkincisi: Temessül suretindedir. Her insanın bu dünyadaki amel ve düşüncesi, yukarıda izah edildiği gibi cennet-i misaliye veya cehennem-i misaliyede temessül ettirilip ehl-i kubur, bundan ya lezzet alır veya elem çeker.

Üçüncüsü: Âlem-i misaldir. İns ve cinnin amelleri, aynen kabir âlemi gibi iki şekilde bu âleme de geçiyor. Şu Küre-i Arz’daki bütün insanların, hem maddi suretleri sinema levhaları şeklinde o âleme geçiyor. Hem de iyi ve kötü amellerin hakiki suretleri bu âlemde temessül ediyor. Mesela; söylediği kelimat-ı tayyibe, meyvedar bir ağaç olur, söylediği kelimat-ı habise ise zakkum-u cehennem suretinde temessül eder. Hem her insan, sahib olduğu ahlaka göre orada temessül eder. Mesela; namus mefhumu zayıf olan bir adam, Âlem-i Misal’de domuz suretindedir. Şehvetine düşkün olanlar merkeb suretinde; hilekâr olanlar tilki ve maymun suretinde; kindar ve düşman vaziyetini alanlar akreb ve yılan suretinde temessül ederler. Kamil insanlar melaike suretinde temessül ederler. Enbiya, evliya ve melaike, o âlemde bu hakiki suretleri seyrederler.

Demek şu âlem, başka bir âlemin tezgâhı hükmünde çalışıyor.

Dördüncüsü: Âlem-i Cennet ve Cehennem’dir. Hem ehl-i imanın amelleri, sinema levhaları suretinde Cennet’e gider. Ehl-i iman Cennet’te karşılıklı iskemlelere oturup o suretleri seyretmekten lezzet alırlar. Hazret-i Âdem’den kıyamete kadar bütün ehl-i imanın macera-i hayatları, belki kâinatın yaratıldığı günden ta kıyamete kadar kâinatta cari olan bütün faaliyet-i rabbaniye, sinema levhaları gibi Cennet’e intikal ettirilmektedir. Ehl-i Cennet, Cennet’te bu levhaları seyretmekten pek çok lezzet alırlar.

Hem de ehl-i iman dünyada yaptığı amellerin mükâfatını Cennet’te görür. Şöyle ki: ibadet ve zikirleri cennet yemişleri suretinde Cennet’te onlara yedirilir. Müellif (r.a)’ın ifadesiyle; “Dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin

 

Seite 640

ŞERH

dünyadan kabir âlemine devamlı bir surette sinema levhalarını göndermekte ve ehl-i kubura seyrettirmek için bu levhaları muhafaza etmektedir. Evet, kabirde her insanın ameli, sinema şeridi gibi ona seyrettirilirip o seyrden ya lezzet ve sürür alır veya elem ve hasret çeker.

İkincisi: Temessül suretindedir. Her insanın bu dünyadaki amel ve düşüncesi, yukarıda izah edildiği gibi cennet-i misaliye veya cehennem-i misaliyede temessül ettirilip ehl-i kubur, bundan ya lezzet alır veya elem çeker.

Üçüncüsü: Âlem-i misaldir. İns ve cinnin amelleri, aynen kabir âlemi gibi iki şekilde bu âleme de geçiyor. Şu Küre-i Arz’daki bütün insanların, hem maddi suretleri sinema levhaları şeklinde o âleme geçiyor. Hem de iyi ve kötü amellerin hakiki suretleri bu âlemde temessül ediyor. Mesela; söylediği kelimat-ı tayyibe, meyvedar bir ağaç olur, söylediği kelimat-ı habise ise zakkum-u cehennem suretinde temessül eder. Hem her insan, sahib olduğu ahlaka göre orada temessül eder. Mesela; namus mefhumu zayıf olan bir adam, Âlem-i Misal’de domuz suretindedir. Şehvetine düşkün olanlar merkeb suretinde; hilekâr olanlar tilki ve maymun suretinde; kindar ve düşman vaziyetini alanlar akreb ve yılan suretinde temessül ederler. Kamil insanlar melaike suretinde temessül ederler. Enbiya, evliya ve melaike, o âlemde bu hakiki suretleri seyrederler.

Demek şu âlem, başka bir âlemin tezgâhı hükmünde çalışıyor.

Dördüncüsü: Âlem-i Cennet ve Cehennem’dir. Hem ehl-i imanın amelleri, sinema levhaları suretinde Cennet’e gider. Ehl-i iman Cennet’te karşılıklı iskemlelere oturup o suretleri seyretmekten lezzet alırlar. Hazret-i Âdem’den kıyamete kadar bütün ehl-i imanın macera-i hayatları, belki kâinatın yaratıldığı günden ta kıyamete kadar kâinatta cari olan bütün faaliyet-i rabbaniye, sinema levhaları gibi Cennet’e intikal ettirilmektedir. Ehl-i Cennet, Cennet’te bu levhaları seyretmekten pek çok lezzet alırlar.

Hem de ehl-i iman dünyada yaptığı amellerin mükâfatını Cennet’te görür. Şöyle ki: ibadet ve zikirleri cennet yemişleri suretinde Cennet’te onlara yedirilir. Müellif (r.a)’ın ifadesiyle; “Dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin

 

Seite 641

ŞERH

"Elhamdülillah" kelimesi, cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin, orada "Elhamdülillah" yersin.”1 Ehl-i imanın tefekküratı dahi Cennet’te ekl, şürb, libas, mesken ve nikâh suretinde onlara takdim edilir. Demek Cennet’te beş yüz senelik mesafedeki Cennet’in meyvedar ağaçları ve beş yüz senelik mesafede serilen Cennet’in sofraları burada yaptığımız ibadetlerin semeresidir.

İhtar: Ekseriyetle dünyada işlenilen kavlî amellerin mükafatı, Cennet’te meyve, fiilî amellerin ve tefekküratın karşılığı da Cennet’in kasrları ve binaları şeklinde olduğu hadislerden anlaşılıyor. Ancak bu, her zaman böyle değildir. Cennet ve Cehennem’in ahvali hakkında “Bu her zaman böyledir.” demek hatalıdır. Zira aksini beyan eden hadisler de mevcuddur.

Kabir alemindeki saadetten istifade edecek, ruh-u insanidir. Fakat ruhun cesedle alakası vardır. Cennet’te ise hem ruh, hem cesed beraber telezzüz eder. Cennet’teki saadet, cismanidir. Bilfiil cesed, Cennet’e girip mükafat alıyor.

Ehl-i Cehennem ise; onlar da hem dünyada iken işlemiş oldukları zulümleri, kötülükleri, haksızlıkları, katliamları, münkerat ve fuhşiyatı, dünyevi azab ile azablandırıldıklarını, helaklerini Cehennem’de seyrederler. Bu kötü amelleri sebebiyle Cehennem’deki bu azaba müstehak olduklarını anlayıp bir daha dünyaya gönderilmeyi ve orada salih amel işlemeyi taleb ederler. Ancak onların bu talebleri reddedilecektir.

Hem ayrıca Cehennem ehlinin dünyada yaptıkları kötü amelleri ve batıl düşünceleri Cehennem’de tecessüm eder, onunla cezalandırılırlar. Şöyle ki; onların kötü fiil ve sözleri, Cehennem’de zakkum-u Cehennem’e, yılan ve akreb gibi hayvanat-ı muzırraya inkılab eder. Şirk gibi batıl düşünceleri ise, Cehennem ateşine inkılab eder ve onunla tazib olunurlar. “Cehennem’de ateş yoktur. İnsan ateşini dünyadan götürür.” diyorlar. Evet, bu söz doğrudur. Zira insanı bu cezaya müstahak eden, insanın bizzat kendi iradesiyle işlemiş

 


[1]  Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, 2. Nokta’nın 2. Mebhas’ı, Mühim Bir Sual, 1. İşâret, Mukaddime, s. 647.

Seite 642

ŞERH

"Elhamdülillah" kelimesi, cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip sana takdim edilir. Burada meyve yersin, orada "Elhamdülillah" yersin.”1 Ehl-i imanın tefekküratı dahi Cennet’te ekl, şürb, libas, mesken ve nikâh suretinde onlara takdim edilir. Demek Cennet’te beş yüz senelik mesafedeki Cennet’in meyvedar ağaçları ve beş yüz senelik mesafede serilen Cennet’in sofraları burada yaptığımız ibadetlerin semeresidir.

İhtar: Ekseriyetle dünyada işlenilen kavlî amellerin mükafatı, Cennet’te meyve, fiilî amellerin ve tefekküratın karşılığı da Cennet’in kasrları ve binaları şeklinde olduğu hadislerden anlaşılıyor. Ancak bu, her zaman böyle değildir. Cennet ve Cehennem’in ahvali hakkında “Bu her zaman böyledir.” demek hatalıdır. Zira aksini beyan eden hadisler de mevcuddur.

Kabir alemindeki saadetten istifade edecek, ruh-u insanidir. Fakat ruhun cesedle alakası vardır. Cennet’te ise hem ruh, hem cesed beraber telezzüz eder. Cennet’teki saadet, cismanidir. Bilfiil cesed, Cennet’e girip mükafat alıyor.

Ehl-i Cehennem ise; onlar da hem dünyada iken işlemiş oldukları zulümleri, kötülükleri, haksızlıkları, katliamları, münkerat ve fuhşiyatı, dünyevi azab ile azablandırıldıklarını, helaklerini Cehennem’de seyrederler. Bu kötü amelleri sebebiyle Cehennem’deki bu azaba müstehak olduklarını anlayıp bir daha dünyaya gönderilmeyi ve orada salih amel işlemeyi taleb ederler. Ancak onların bu talebleri reddedilecektir.

Hem ayrıca Cehennem ehlinin dünyada yaptıkları kötü amelleri ve batıl düşünceleri Cehennem’de tecessüm eder, onunla cezalandırılırlar. Şöyle ki; onların kötü fiil ve sözleri, Cehennem’de zakkum-u Cehennem’e, yılan ve akreb gibi hayvanat-ı muzırraya inkılab eder. Şirk gibi batıl düşünceleri ise, Cehennem ateşine inkılab eder ve onunla tazib olunurlar. “Cehennem’de ateş yoktur. İnsan ateşini dünyadan götürür.” diyorlar. Evet, bu söz doğrudur. Zira insanı bu cezaya müstahak eden, insanın bizzat kendi iradesiyle işlemiş

 


[1]  Sözler, 32. Söz, 3. Mevkıf, 2. Nokta’nın 2. Mebhas’ı, Mühim Bir Sual, 1. İşâret, Mukaddime, s. 647.

Seite 643

ŞERH

Birincisi: Muktazîdir. Yani, bu kelime-i kudsiyenin söylenmesini isteyen, rahmet-i İlâhiye’dir. Eğer Cenâb-ı Hak, rahmetiyle sana kendisini tanıttırmasaydı veya peygamberini göndermeseydi veya sana akıl vermeseydi veyahut rahmetiyle hava, su, Güneş ve toprak denilen dört unsuru sana musahhar etmeseydi; sen, bu kelimeyi söyleyemezdin. O halde bu kelimenin söylenmesini isteyen ve emreden, rahmet-i İlâhiye’dir.

İkincisi: Cüz’î irâde-i insaniyedir. Yani, bu kelime-i tevhîdi söylemeyi bilfiil tercîh eden, yani rahmet-i İlâhiye’nin istediği bu hayrı reddetmeyip kabullenen, cüz’î irâde-i insaniyedir.

Üçüncüsü: Halkdır. Yani, bu fiili yaratan ise, Hâlık-ı Kadîr’dir. Evet, havayı gönderip dili çevirerek o kelimeyi halk eden, yalnız Cenâb-ı Hak’tır.

Demek hayırda; muktazî ve halk, Ellah’tandır. Cüz’î irâde, yani tercîh etmek ise, insandandır.

Şer olarak işlenen bir amelde; meselâ bir adamın yaptığı gıybet fiilinde ise, yukarıda geçen üç mes’ele aynen cârîdir. Şöyle ki:

Birincisi: Muktazîdir. Yani, bu gıybet fiilini isteyen, nefs-i insaniyedir. Muktazî, yani taleb, nefs-i insaniyeden doğmuştur. Çünkü Ellah, gıybet fiilinden razı olmaz ve Kelâm’ında bu günahı yasaklamıştır.1 O halde burada muktazî, nefs-i insaniyedir.

İkincisi: Cüz’î irâde-i insaniyedir. Yani bu gıybet fiilini bilfiil tercîh eden, cüz’î irâde-i insaniyedir. Öyle ise mes’ûliyeti de o çeker.

Üçüncüsü: Halkdır. Yani insanın cüz’î irâdesinin sarfından sonra o fiili yaratmak ise, Ellah’a âiddir.

Demek şerri bilkuvve taleb eden, nefs-i insaniyedir. O şerri bilfiil tercîh eden, irâde-i insaniyedir. Netîcede o fiili yaratan ise, kudret-i İlâhiye’dir.

 


[1]  Hucurât, 49:12.

Seite 644

ŞERH

Birincisi: Muktazîdir. Yani, bu kelime-i kudsiyenin söylenmesini isteyen, rahmet-i İlâhiye’dir. Eğer Cenâb-ı Hak, rahmetiyle sana kendisini tanıttırmasaydı veya peygamberini göndermeseydi veya sana akıl vermeseydi veyahut rahmetiyle hava, su, Güneş ve toprak denilen dört unsuru sana musahhar etmeseydi; sen, bu kelimeyi söyleyemezdin. O halde bu kelimenin söylenmesini isteyen ve emreden, rahmet-i İlâhiye’dir.

İkincisi: Cüz’î irâde-i insaniyedir. Yani, bu kelime-i tevhîdi söylemeyi bilfiil tercîh eden, yani rahmet-i İlâhiye’nin istediği bu hayrı reddetmeyip kabullenen, cüz’î irâde-i insaniyedir.

Üçüncüsü: Halkdır. Yani, bu fiili yaratan ise, Hâlık-ı Kadîr’dir. Evet, havayı gönderip dili çevirerek o kelimeyi halk eden, yalnız Cenâb-ı Hak’tır.

Demek hayırda; muktazî ve halk, Ellah’tandır. Cüz’î irâde, yani tercîh etmek ise, insandandır.

Şer olarak işlenen bir amelde; meselâ bir adamın yaptığı gıybet fiilinde ise, yukarıda geçen üç mes’ele aynen cârîdir. Şöyle ki:

Birincisi: Muktazîdir. Yani, bu gıybet fiilini isteyen, nefs-i insaniyedir. Muktazî, yani taleb, nefs-i insaniyeden doğmuştur. Çünkü Ellah, gıybet fiilinden razı olmaz ve Kelâm’ında bu günahı yasaklamıştır.1 O halde burada muktazî, nefs-i insaniyedir.

İkincisi: Cüz’î irâde-i insaniyedir. Yani bu gıybet fiilini bilfiil tercîh eden, cüz’î irâde-i insaniyedir. Öyle ise mes’ûliyeti de o çeker.

Üçüncüsü: Halkdır. Yani insanın cüz’î irâdesinin sarfından sonra o fiili yaratmak ise, Ellah’a âiddir.

Demek şerri bilkuvve taleb eden, nefs-i insaniyedir. O şerri bilfiil tercîh eden, irâde-i insaniyedir. Netîcede o fiili yaratan ise, kudret-i İlâhiye’dir.

 


[1]  Hucurât, 49:12.

Seite 645

ŞERH

Çünkü yaratmak, yalnızca Cenâb-ı Hakk’a mahsûstur. Hayrı ve şerri yaratan, O’dur.”1

Demek bütün hayrlar, vücûdîdir; âlem-i vücûddan geliyor. Zîrâ Ellah, Vâcibu’l-Vücûd’dur. Evet, hayrı isteyen rahmet-i İlâhiye’dir. Rahmet istedikten sonra, insanda meyl meydâna gelir. Meyilden sonra ihtiyâc hâsıl olur. İhtiyâcdan sonra şevk ve iştiyâk doğar. İştiyâktan sonra incizâb zuhûr eder ki; bu dört sâiki hem isteyen, hem de yaratan Ellah’tır. İncizâbdan sonra meyelân dediğimiz bir hayır fiili yapma salâhiyyeti gelir. Daha sonra insanın irâdesi devreye girer; yani insan, o hayrı tercîh eder. O halde hayırla alâkalı üç mes’eleden yalnız “irâde” insana âiddir. Bu da o hayrı kabullenip reddetmemektir. Netîce i’tibâriyle bu da bir vâsıta ve bir şart-ı âdîdir. Bu şart meydâna geldikten sonra, Cenâb-ı Hak da bu hayrı yaratır.

Madem hayırda muktazî ve halk, Ellah’a âiddir. Öyleyse bütün hayırlar, vücûd âleminden gelir. Demek hayırların temeli, insanın irâdesine dayanmıyor. Madem hakîkat budur. O halde hayır ve hasenât husûsunda, “Fazlını beklerim.” diyebilir. Fakat “Mükâfâtını isterim.” diyemez. Bir hak da’vâ edemez. İşte izahını yaptığımız metinde geçen vücûd âleminin ma'nâsı ve îzâhı budur. Müellif (ra), bu konuyu, Lem’alar adlı eserinde şöyle îzâh ediyor:

“Amma hasenat ve hayrat ise, mademki vücudîdirler; kesb-i insanî ve cüz'-i ihtiyarî onlara illet-i mûcide olamaz. İnsan, onda hakikî fâil olamaz. Ve nefs-i emmaresi de hasenata tarafdar değildir, belki rahmet-i İlahiye onları ister ve kudret-i Rabbaniye icad eder. Yalnız insan, iman ile, arzu ile, niyet ile sahib olabilir. Ve sahib olduktan sonra, o hasenat ise, ona evvelce verilmiş olan vücud ve iman nimetleri gibi sâbık hadsiz niam-ı İlahiyeye bir şükürdür, geçmiş nimetlere bakar. Va'd-i İlahî ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmanî ile verilir. Zahirde bir mükâfattır, hakikatta fazıldır. Demek seyyiatta sebeb, nefistir; mücazata bizzât müstehaktır. Hasenatta ise sebeb Hak'tandır, illet de Hak'tandır. Yalnız, insan iman ile tesahub eder. "Mükâfatını isterim" diyemez, "Fazlını beklerim" diyebilir.”2

 


[1]  Kader Risâlesi ve Şerhi, s. 27-28.

[2]  Lem’alar, 13. Lem’a, 12. İşâret, s. 84-85.

Seite 646

ŞERH

Çünkü yaratmak, yalnızca Cenâb-ı Hakk’a mahsûstur. Hayrı ve şerri yaratan, O’dur.”1

Demek bütün hayrlar, vücûdîdir; âlem-i vücûddan geliyor. Zîrâ Ellah, Vâcibu’l-Vücûd’dur. Evet, hayrı isteyen rahmet-i İlâhiye’dir. Rahmet istedikten sonra, insanda meyl meydâna gelir. Meyilden sonra ihtiyâc hâsıl olur. İhtiyâcdan sonra şevk ve iştiyâk doğar. İştiyâktan sonra incizâb zuhûr eder ki; bu dört sâiki hem isteyen, hem de yaratan Ellah’tır. İncizâbdan sonra meyelân dediğimiz bir hayır fiili yapma salâhiyyeti gelir. Daha sonra insanın irâdesi devreye girer; yani insan, o hayrı tercîh eder. O halde hayırla alâkalı üç mes’eleden yalnız “irâde” insana âiddir. Bu da o hayrı kabullenip reddetmemektir. Netîce i’tibâriyle bu da bir vâsıta ve bir şart-ı âdîdir. Bu şart meydâna geldikten sonra, Cenâb-ı Hak da bu hayrı yaratır.

Madem hayırda muktazî ve halk, Ellah’a âiddir. Öyleyse bütün hayırlar, vücûd âleminden gelir. Demek hayırların temeli, insanın irâdesine dayanmıyor. Madem hakîkat budur. O halde hayır ve hasenât husûsunda, “Fazlını beklerim.” diyebilir. Fakat “Mükâfâtını isterim.” diyemez. Bir hak da’vâ edemez. İşte izahını yaptığımız metinde geçen vücûd âleminin ma'nâsı ve îzâhı budur. Müellif (ra), bu konuyu, Lem’alar adlı eserinde şöyle îzâh ediyor:

“Amma hasenat ve hayrat ise, mademki vücudîdirler; kesb-i insanî ve cüz'-i ihtiyarî onlara illet-i mûcide olamaz. İnsan, onda hakikî fâil olamaz. Ve nefs-i emmaresi de hasenata tarafdar değildir, belki rahmet-i İlahiye onları ister ve kudret-i Rabbaniye icad eder. Yalnız insan, iman ile, arzu ile, niyet ile sahib olabilir. Ve sahib olduktan sonra, o hasenat ise, ona evvelce verilmiş olan vücud ve iman nimetleri gibi sâbık hadsiz niam-ı İlahiyeye bir şükürdür, geçmiş nimetlere bakar. Va'd-i İlahî ile verilecek Cennet ise, fazl-ı Rahmanî ile verilir. Zahirde bir mükâfattır, hakikatta fazıldır. Demek seyyiatta sebeb, nefistir; mücazata bizzât müstehaktır. Hasenatta ise sebeb Hak'tandır, illet de Hak'tandır. Yalnız, insan iman ile tesahub eder. "Mükâfatını isterim" diyemez, "Fazlını beklerim" diyebilir.”2

 


[1]  Kader Risâlesi ve Şerhi, s. 27-28.

[2]  Lem’alar, 13. Lem’a, 12. İşâret, s. 84-85.

Seite 647

ŞERH

verir; aynı anda Cehennem’de de zakkûm ağacı olur. Fakat bire on değil; bire bir meyve verir. Hem işlenen küfür ve günâhlar, kabirde azâba sebeb olur. Bununla berâber işlenen küfür ve günâhlar, sinema şeridi gibi, pek çok dehşetli ayrı ayrı şekil ve suretlere girer; bunlar, günlük-sâniyelik olarak zebânîlerin eline geçer, kayd olur; sâhibleri Cehennem’e girince, zebânîler tarafından kendilerine gösterilir. Bundan ayrıca ta'zîb olunurlar.

Demek dünyada işlenen bütün günâhlar, aynı anda Cehennem’de illâ bir mahsûl verir. Ya zakkûm olur, ya irin olur, ya hamîm olur, ya yılan olur, ya akreb olur, ya nâr olur, ya zemherîr olur, ya bir pislik olur, ya yüksek bir dağ olur ki; ehl-i Cehennem, onun üzerine tırmandırılır, sonra oradan aşağıya atılır, ya da başka şekillerde azâba inkılâb eder.

İster hava, ister toprak, ister su, ister Güneş olsun; her bir zerrede, hem bütün hayırlar var; hem de bütün günâhlar vardır. Meselâ; bir zerre-i havaiyenin içinde, Hazret-i Âdem (as)’dan kıyâmete kadar bütün insanların günâhları ve küfürleri mevcûd olduğu gibi; bütün hayırları ve sevâbları da mevcûddur. Kıyâmet gününde o zerre tahlîl ediliyor. O zerre, hayırların cümlesini Cennet’e; şerlerin cümlesini de Cehennem’e bırakıyor. Bu tefrîk ve tasfiyeyi yaptıktan sonra, kendisi de Cennet’e gidiyor.

O halde zerreden Arş’a kadar bütün âlemi ma’nen telvîs eden ve kirleten; bütün zerrât-ı havaiyyeyi telvîs eden; meleklerin bütün defterlerini manen telvîs eden; hattâ zerrât-ı vücûdumuzu telvîs eden küfür ve ehl-i küfürden bu âlem nasıl temizlenir, ne şekilde bunlardan kurtarılır? Aklen düşünün! Hattâ o küfür ve günâhlar yüzünden bazen uzun süre yağmur kesilir; bu sefer bütün hayvanlar zarar görmeye başlar. Bazen Kavm-i Âd, Kavm-i Semûd gibi kavim ve milletlerin dünyada dahî helâkine sebeb olur. Hem bazen işlenen küfür ve günâhlar, zerrât-ı anâsırı o kadar kirletip necîs ediyor ki; Güneş, su ve hava hiddete geliyorlar; dayanamıyorlar, bu ağır yükü çekemiyorlar. Onlar da emr-i İlâhî ile ehl-i şirk ve küfrün aleyhine dönüyor; onları hark, ğark ve paramparça edip havada toz gibi savurur.

İşte bütün bu âlemi ma’nen pis ve necîs eden bu küfürler ve bu

 

Seite 648

ŞERH

verir; aynı anda Cehennem’de de zakkûm ağacı olur. Fakat bire on değil; bire bir meyve verir. Hem işlenen küfür ve günâhlar, kabirde azâba sebeb olur. Bununla berâber işlenen küfür ve günâhlar, sinema şeridi gibi, pek çok dehşetli ayrı ayrı şekil ve suretlere girer; bunlar, günlük-sâniyelik olarak zebânîlerin eline geçer, kayd olur; sâhibleri Cehennem’e girince, zebânîler tarafından kendilerine gösterilir. Bundan ayrıca ta'zîb olunurlar.

Demek dünyada işlenen bütün günâhlar, aynı anda Cehennem’de illâ bir mahsûl verir. Ya zakkûm olur, ya irin olur, ya hamîm olur, ya yılan olur, ya akreb olur, ya nâr olur, ya zemherîr olur, ya bir pislik olur, ya yüksek bir dağ olur ki; ehl-i Cehennem, onun üzerine tırmandırılır, sonra oradan aşağıya atılır, ya da başka şekillerde azâba inkılâb eder.

İster hava, ister toprak, ister su, ister Güneş olsun; her bir zerrede, hem bütün hayırlar var; hem de bütün günâhlar vardır. Meselâ; bir zerre-i havaiyenin içinde, Hazret-i Âdem (as)’dan kıyâmete kadar bütün insanların günâhları ve küfürleri mevcûd olduğu gibi; bütün hayırları ve sevâbları da mevcûddur. Kıyâmet gününde o zerre tahlîl ediliyor. O zerre, hayırların cümlesini Cennet’e; şerlerin cümlesini de Cehennem’e bırakıyor. Bu tefrîk ve tasfiyeyi yaptıktan sonra, kendisi de Cennet’e gidiyor.

O halde zerreden Arş’a kadar bütün âlemi ma’nen telvîs eden ve kirleten; bütün zerrât-ı havaiyyeyi telvîs eden; meleklerin bütün defterlerini manen telvîs eden; hattâ zerrât-ı vücûdumuzu telvîs eden küfür ve ehl-i küfürden bu âlem nasıl temizlenir, ne şekilde bunlardan kurtarılır? Aklen düşünün! Hattâ o küfür ve günâhlar yüzünden bazen uzun süre yağmur kesilir; bu sefer bütün hayvanlar zarar görmeye başlar. Bazen Kavm-i Âd, Kavm-i Semûd gibi kavim ve milletlerin dünyada dahî helâkine sebeb olur. Hem bazen işlenen küfür ve günâhlar, zerrât-ı anâsırı o kadar kirletip necîs ediyor ki; Güneş, su ve hava hiddete geliyorlar; dayanamıyorlar, bu ağır yükü çekemiyorlar. Onlar da emr-i İlâhî ile ehl-i şirk ve küfrün aleyhine dönüyor; onları hark, ğark ve paramparça edip havada toz gibi savurur.

İşte bütün bu âlemi ma’nen pis ve necîs eden bu küfürler ve bu

 

Seite 649

ŞERH

Hem Cehennem’e giren usât-ı mü’minîn, orada zerrât-ı vücûdu ateşle temizlendikten ve cezâları bittikten sonra, Resûl-i Ekrem (asm)’ın şefâatine nâil olurlar; daha sonra Cennet’e giderler.

Biz, daha evvel bu âlemin içinde, iki zıd unsûrun tekvînen çarpıştığını; imtihân meydanı kapandıktan sonra, süflî maddelerin Cehennem’e atıldığını ifade etmiştik. Burada ise, yine iki zıd unsûrun teklîfen çarpıştığını; tecrübe meydanı kapandıktan sonra, ulvî maddelerin Cennet’e gönderileceğini beyân ediyoruz. Demek Cennet, tekvînen ve teklîfen şu âlemin netîcesi ve mahzeni olduğu gibi; Cehennem de tekvînen ve teklîfen şu âlemin netîcesi ve mahzenidir.

Evet, şu âlem, başıboş değildir. Hem sâhibsiz ve gâyesiz bir şekilde bir tarafa doğru gitmiyor. Belki sahibi tarafından, memleketinde her ne cereyân ederse, gâyet şedîd bir ihtimâm ve intizâm içerisinde muhâfaza ediliyor; zabt u rabt ile binlerce yerde kayd altına alınıyor. Bununla berâber şu dünya, imtihân ve tecrübe meydanı olduğu için, kendi memleketinde olup biten hâdiselere ve fiillere müsâade ediyor; onlara mühlet veriyor; ancak günü gelince de o âmilleri ve fâilleri hemen yakalar; artık mühlet vermez. Buna binâen şâyet şu dünyada, insanın küfür, şirk, zulüm ve günâhından dolayı Cenâb-ı Hak, insanı muâheze etseydi; yeryüzünde bir tek canlı, bir tek hayvan kalmazdı, yaşayamazdı. Zîrâ her mevcûd ve her canlı, onun ef’âl-i şerriyesinden ve isyânından rahatsızdır, huzursuzdur. Hattâ dağlar, insanların isyânından ve günâhlarından dolayı gazâba geliyor, dayanamıyor; izn-i İlâhî ile sallanıyor, sarsılıyor. Şâyet bir insan, ma’nevî bir güce sâhib olsa, keşfedebilse; insanların yapmış oldukları bütün günâhları bir dağın içinde müşâhede eder; hem işlenen cümle hayırları da görür. Hattâ yerin dibindeki hayvanât, suyun içindeki balıklar dahî insanın günâhından rahatsızdır, zarar görür. Demek insan, haddini aşıp o kadar zarar veriyor ki; azîm cinâyeti, yerin altına, suya bile sirâyet ediyor; onların rızkına ve hayâtına mâni’ oluyor; ma’nen hepsini zehirliyor. Müellif (ra), bu konuyu eserlerinde şöyle ifade etmiştir:

“Küfür ve dalalet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hattâ deniz dibinde balıklar,

 

Seite 650

ŞERH

Hem Cehennem’e giren usât-ı mü’minîn, orada zerrât-ı vücûdu ateşle temizlendikten ve cezâları bittikten sonra, Resûl-i Ekrem (asm)’ın şefâatine nâil olurlar; daha sonra Cennet’e giderler.

Biz, daha evvel bu âlemin içinde, iki zıd unsûrun tekvînen çarpıştığını; imtihân meydanı kapandıktan sonra, süflî maddelerin Cehennem’e atıldığını ifade etmiştik. Burada ise, yine iki zıd unsûrun teklîfen çarpıştığını; tecrübe meydanı kapandıktan sonra, ulvî maddelerin Cennet’e gönderileceğini beyân ediyoruz. Demek Cennet, tekvînen ve teklîfen şu âlemin netîcesi ve mahzeni olduğu gibi; Cehennem de tekvînen ve teklîfen şu âlemin netîcesi ve mahzenidir.

Evet, şu âlem, başıboş değildir. Hem sâhibsiz ve gâyesiz bir şekilde bir tarafa doğru gitmiyor. Belki sahibi tarafından, memleketinde her ne cereyân ederse, gâyet şedîd bir ihtimâm ve intizâm içerisinde muhâfaza ediliyor; zabt u rabt ile binlerce yerde kayd altına alınıyor. Bununla berâber şu dünya, imtihân ve tecrübe meydanı olduğu için, kendi memleketinde olup biten hâdiselere ve fiillere müsâade ediyor; onlara mühlet veriyor; ancak günü gelince de o âmilleri ve fâilleri hemen yakalar; artık mühlet vermez. Buna binâen şâyet şu dünyada, insanın küfür, şirk, zulüm ve günâhından dolayı Cenâb-ı Hak, insanı muâheze etseydi; yeryüzünde bir tek canlı, bir tek hayvan kalmazdı, yaşayamazdı. Zîrâ her mevcûd ve her canlı, onun ef’âl-i şerriyesinden ve isyânından rahatsızdır, huzursuzdur. Hattâ dağlar, insanların isyânından ve günâhlarından dolayı gazâba geliyor, dayanamıyor; izn-i İlâhî ile sallanıyor, sarsılıyor. Şâyet bir insan, ma’nevî bir güce sâhib olsa, keşfedebilse; insanların yapmış oldukları bütün günâhları bir dağın içinde müşâhede eder; hem işlenen cümle hayırları da görür. Hattâ yerin dibindeki hayvanât, suyun içindeki balıklar dahî insanın günâhından rahatsızdır, zarar görür. Demek insan, haddini aşıp o kadar zarar veriyor ki; azîm cinâyeti, yerin altına, suya bile sirâyet ediyor; onların rızkına ve hayâtına mâni’ oluyor; ma’nen hepsini zehirliyor. Müellif (ra), bu konuyu eserlerinde şöyle ifade etmiştir:

“Küfür ve dalalet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hattâ deniz dibinde balıklar,

 

Seite 651

ŞERH

hayvanât âlemi, hakîkî insaniyet âlemi, peygamberler âlemi, melekler âlemi, rûhânîler âlemi gibi içiçe binlerce ayrı âlemler ve mevcûdât vardır. Hem bütün bu âlemler ve mevcûdât, sırr-ı tevhîdle kâimdir ve onunla bir kıymet alır ve bir makâm elde eder. Hem mevcûdât, tecelliyyât-ı esmâya karşı âyinedarlık gibi gâyet ehemmiyetli bir vazîfe icrâ eder. Kâfir ise, küfrüyle o sırr-ı tevhîdi kat’ ediyor; onları abes, fânî, kıymetsiz, fâidesiz bir derekeye sukût ettiriyor; makâmından tenzîl ediyor; onların âlî vazîfesini inkâr ediyor. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Evet, ey insan! Sende iki cihet var: Birisi, îcâd ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrib, adem, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet itibariyle; arıdan, serçeden aşağı.. sinekten, örümcekten daha zaîfsin. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünki sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız vüs'atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrib etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder.

Meselâ: Küfür bir fenalıktır, bir tahrîbdir, bir adem-i tasdîktir. Fakat o tek seyyie; bütün kâinatın tahkirini ve bütün esma-i İlahiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünki şu mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar, mektubat-ı Rabbaniye ve meraya-yı Sübhaniye ve memurîn-i İlahiyedirler. Küfür ise; onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi.. bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemalleri görünen esma-i İlahiyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insanlık denilen, bütün esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihazatını câmi' çekirdek-misal bir mu'cize-i kudret-i bahire ve emanet-i kübrayı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melaikeye karşı rüchaniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i arziyeyi; en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha

 

Seite 652

ŞERH

hayvanât âlemi, hakîkî insaniyet âlemi, peygamberler âlemi, melekler âlemi, rûhânîler âlemi gibi içiçe binlerce ayrı âlemler ve mevcûdât vardır. Hem bütün bu âlemler ve mevcûdât, sırr-ı tevhîdle kâimdir ve onunla bir kıymet alır ve bir makâm elde eder. Hem mevcûdât, tecelliyyât-ı esmâya karşı âyinedarlık gibi gâyet ehemmiyetli bir vazîfe icrâ eder. Kâfir ise, küfrüyle o sırr-ı tevhîdi kat’ ediyor; onları abes, fânî, kıymetsiz, fâidesiz bir derekeye sukût ettiriyor; makâmından tenzîl ediyor; onların âlî vazîfesini inkâr ediyor. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Evet, ey insan! Sende iki cihet var: Birisi, îcâd ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri; tahrib, adem, şer, nefy, infial cihetidir. Birinci cihet itibariyle; arıdan, serçeden aşağı.. sinekten, örümcekten daha zaîfsin. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhar-ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir daire alırsın. Çünki sen iyilik ve icad ettiğin vakit, yalnız vüs'atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icad edebilirsin. Eğer fenalık ve tahrib etsen, o vakit fenalığın tecavüz ve tahribin intişar eder.

Meselâ: Küfür bir fenalıktır, bir tahrîbdir, bir adem-i tasdîktir. Fakat o tek seyyie; bütün kâinatın tahkirini ve bütün esma-i İlahiyenin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünki şu mevcudatın âlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zira onlar, mektubat-ı Rabbaniye ve meraya-yı Sübhaniye ve memurîn-i İlahiyedirler. Küfür ise; onları âyinedarlık ve vazifedarlık ve manidarlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesadüfün oyuncağı derekesine ve zeval ve firakın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevadd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi.. bütün kâinatta ve mevcudatın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemalleri görünen esma-i İlahiyeyi inkâr ile tezyif eder. Ve insanlık denilen, bütün esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzume-i hikmet ve bir şecere-i bâkiyenin cihazatını câmi' çekirdek-misal bir mu'cize-i kudret-i bahire ve emanet-i kübrayı uhdesine almakla yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melaikeye karşı rüchaniyet kazanan bir sahib-i mertebe-i hilafet-i arziyeyi; en zelil bir hayvan-ı fâni-i zâilden daha

 

Seite 653

ŞERH

mahsûlâtını yetiştiriyor. Geceler ve karanlıklar gibi bu adem âleminin bütün mahsûlâtı, haşirdeki muhâsebe ve tasfiyeden sonra Cehennem’e gidecektir. Onlara yapılan bu muâmele, tecelliyyât-ı kahriyyenin zuhûru içindir. Ellah, bu âlemi, tekvînî olarak onlardan da temizliyor. Bunun için onları da Cehennem’de yakıyor, kavuruyor. Fakat onlar, orada azâb çekmez ve bunu anlamaz.

Hem bu temizlik, insan nev’inin temizliği cinsinden değildir; cezâsı, onların cezâsı gibi değildir. Belki onlar, orada o kahrî tecelliyyâta mazhariyyetle bir şerefe ve lezzete nâil olduklarını bilirler ve hissederler. Bu azâb, o tecelliyyâttan dolayı onlara bir rahmet olur. Yani onlar, onunla rahatlar. Bu da onların şükrüne ve zikrine sebeb olur. O halde bu tekvînî muâmelede, bizim bildiğimiz Cehennem cezâsı yoktur. Böylece bu âlem, bu tekvînî adem âleminin mahsûlâtından da kurtuluyor.

Demek bu âlem, teklîfî olarak temizlendiği gibi; tekvînî olarak da temizleniyor. Zâten bu mahsûlât, Cehennem’den gelmişti; yine aslî vatanına dönmüş olur.

Evet, vücud-u hakikisi olmayan tabîata isnâd edilen ve menba’ı tabîat olan bütün bu tekvînî adem âlemlerinin mahsûlâtı, Cehennem’e dökülür; orada temizlenir. Zîrâ Cehennem, kahrın merkezidir. O mahsûlât, kahrî tecelliyyâta mazhariyyetten lezzet alır. Cenâb-ı Hak, tabîata tapan tabîiyyûnları, orada, tabîatın mahsûlâtı olan o ademlerle, meselâ o geceler ve karanlıklarla ta'zîb eder. Demek bu adem mahsûlâtı, kendisi cezâlandırılmıyor; belki bunlara tapanlar cezâlandırılıyor. Nasıl ki bütün gündüzler, Cennet’e gider. Burada çalıştığı için, orada terakkî edip kendine mahsûs bir mükâfât ve lezzet alır. Aynen öyle de bütün geceler de Cehennem’e gider ve orada tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olmakla, kendine mahsûs bir mükâfât ve lezzet alır.

Ma’lûmdur ki; Cehennem, kapkaranlık ve zifirî bir azâb memleketidir. Şu âlemin evvelinden kıyâmete kadar, ne kadar geceler ve karanlıklar yaratılmış ve yaratılacaksa; hepsi, devamlı bir surette düzenli olarak Cehennem’e dökülmüş ve dökülecek; orada birikmiş ve birikecektir.

 

Seite 654

ŞERH

mahsûlâtını yetiştiriyor. Geceler ve karanlıklar gibi bu adem âleminin bütün mahsûlâtı, haşirdeki muhâsebe ve tasfiyeden sonra Cehennem’e gidecektir. Onlara yapılan bu muâmele, tecelliyyât-ı kahriyyenin zuhûru içindir. Ellah, bu âlemi, tekvînî olarak onlardan da temizliyor. Bunun için onları da Cehennem’de yakıyor, kavuruyor. Fakat onlar, orada azâb çekmez ve bunu anlamaz.

Hem bu temizlik, insan nev’inin temizliği cinsinden değildir; cezâsı, onların cezâsı gibi değildir. Belki onlar, orada o kahrî tecelliyyâta mazhariyyetle bir şerefe ve lezzete nâil olduklarını bilirler ve hissederler. Bu azâb, o tecelliyyâttan dolayı onlara bir rahmet olur. Yani onlar, onunla rahatlar. Bu da onların şükrüne ve zikrine sebeb olur. O halde bu tekvînî muâmelede, bizim bildiğimiz Cehennem cezâsı yoktur. Böylece bu âlem, bu tekvînî adem âleminin mahsûlâtından da kurtuluyor.

Demek bu âlem, teklîfî olarak temizlendiği gibi; tekvînî olarak da temizleniyor. Zâten bu mahsûlât, Cehennem’den gelmişti; yine aslî vatanına dönmüş olur.

Evet, vücud-u hakikisi olmayan tabîata isnâd edilen ve menba’ı tabîat olan bütün bu tekvînî adem âlemlerinin mahsûlâtı, Cehennem’e dökülür; orada temizlenir. Zîrâ Cehennem, kahrın merkezidir. O mahsûlât, kahrî tecelliyyâta mazhariyyetten lezzet alır. Cenâb-ı Hak, tabîata tapan tabîiyyûnları, orada, tabîatın mahsûlâtı olan o ademlerle, meselâ o geceler ve karanlıklarla ta'zîb eder. Demek bu adem mahsûlâtı, kendisi cezâlandırılmıyor; belki bunlara tapanlar cezâlandırılıyor. Nasıl ki bütün gündüzler, Cennet’e gider. Burada çalıştığı için, orada terakkî edip kendine mahsûs bir mükâfât ve lezzet alır. Aynen öyle de bütün geceler de Cehennem’e gider ve orada tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olmakla, kendine mahsûs bir mükâfât ve lezzet alır.

Ma’lûmdur ki; Cehennem, kapkaranlık ve zifirî bir azâb memleketidir. Şu âlemin evvelinden kıyâmete kadar, ne kadar geceler ve karanlıklar yaratılmış ve yaratılacaksa; hepsi, devamlı bir surette düzenli olarak Cehennem’e dökülmüş ve dökülecek; orada birikmiş ve birikecektir.

 

Seite 655

METİN

Elhâsıl: Vücûd kâinatları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken ve bütün vücûd âlemleri, "Elhamdülillâh Elhamdülillâh"

ŞERH

neticesinde mükâfat veya mücazatları olacaktır. Fakat bu hesab ve hesab neticesinde verilecek mükafat ve mücazat insanınki gibi değildir. Mahiyetini anlamamız da mümkün değildir.

Cemâdât ise, bazen onlar da kendine mahsûs bir cezâ görür. Biz, bu durumu anlayamayız. Fakat umûmiyyetle tekvînî olarak Cehennem’e dökülen şeyler, tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olurlar. Bu konular, muhtelif hadîslerde açıklanmıştır.

Netîce-i kelâm: Şu âlemde cereyân eden -hayr olsun, şer olsun- hiç bir şey kaybolmaz. Her bir zerre içinde insanların irtikâb ettiği bütün küfürler, şirkler ve günâhlar mevcûd olduğu gibi; insanların işlediği bütün hayırlar ve sevâblar da mevcûddur. Madem bütün zerrât-ı âlem, bu kayd ve zabt u rabtı yapmakla a’mâl-i beşeriyyeyi, izn-i İlâhî ile muhâfaza ediyor. Elbette bizzarûre bu muhâfaza, bir muhâsebe ve muhâkeme içindir. Öyle ise, bu muhâsebe ve muhâkeme için, bir gün gelecek kıyâmet kopacaktır. Madem kıyâmet kopacak. Öyle ise, bütün mevcûdât, haşir sabahında tekrâr ihya ve iâde edilecektir. Madem iâde edilecek. Öyle ise, hesâba çekilecektir. İşte bu hesâb netîcesinde iyiler ve iyilikler, Cennet’e gönderilmek suretiyle taltîf edilecek. Kötüler ve kötülükler ise, Cehennem’e atılmakla tokat yiyecektir.

Şimdi On Birinci Şuâ’ On Birinci Mes’ele’den mevzûmuzla alâkalı bir yeri, şerh ve îzâhıyla berâber zikredeceğiz:

(Elhâsıl: Vücûd kâinatları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken) şu anda burada çarpışıyorlar. (ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken) dâr-ı âhirette, hesâbtan sonra vücûd kâinatları Cennet’e; adem alemleri Cehennem’e gidecektir. (ve bütün vücûd âlemleri,) iman, hayr, taat gibi emirler ("Elhamdülillâh Elhamdülillâh") der. Neden? Çünkü vücûddan geliyor. Yani, Vâcibü’l-Vücûd’dan geliyor. Vücûd âleminden gelen bütün bu hayırlar ve ibâdetler, Levh-i Mahfûz’a, Âlem-i Misâl’e, bütün

 

Seite 656

METİN

Elhâsıl: Vücûd kâinatları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken ve bütün vücûd âlemleri, "Elhamdülillâh Elhamdülillâh"

ŞERH

neticesinde mükâfat veya mücazatları olacaktır. Fakat bu hesab ve hesab neticesinde verilecek mükafat ve mücazat insanınki gibi değildir. Mahiyetini anlamamız da mümkün değildir.

Cemâdât ise, bazen onlar da kendine mahsûs bir cezâ görür. Biz, bu durumu anlayamayız. Fakat umûmiyyetle tekvînî olarak Cehennem’e dökülen şeyler, tecelliyyât-ı kahriyeye mazhar olurlar. Bu konular, muhtelif hadîslerde açıklanmıştır.

Netîce-i kelâm: Şu âlemde cereyân eden -hayr olsun, şer olsun- hiç bir şey kaybolmaz. Her bir zerre içinde insanların irtikâb ettiği bütün küfürler, şirkler ve günâhlar mevcûd olduğu gibi; insanların işlediği bütün hayırlar ve sevâblar da mevcûddur. Madem bütün zerrât-ı âlem, bu kayd ve zabt u rabtı yapmakla a’mâl-i beşeriyyeyi, izn-i İlâhî ile muhâfaza ediyor. Elbette bizzarûre bu muhâfaza, bir muhâsebe ve muhâkeme içindir. Öyle ise, bu muhâsebe ve muhâkeme için, bir gün gelecek kıyâmet kopacaktır. Madem kıyâmet kopacak. Öyle ise, bütün mevcûdât, haşir sabahında tekrâr ihya ve iâde edilecektir. Madem iâde edilecek. Öyle ise, hesâba çekilecektir. İşte bu hesâb netîcesinde iyiler ve iyilikler, Cennet’e gönderilmek suretiyle taltîf edilecek. Kötüler ve kötülükler ise, Cehennem’e atılmakla tokat yiyecektir.

Şimdi On Birinci Şuâ’ On Birinci Mes’ele’den mevzûmuzla alâkalı bir yeri, şerh ve îzâhıyla berâber zikredeceğiz:

(Elhâsıl: Vücûd kâinatları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken) şu anda burada çarpışıyorlar. (ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken) dâr-ı âhirette, hesâbtan sonra vücûd kâinatları Cennet’e; adem alemleri Cehennem’e gidecektir. (ve bütün vücûd âlemleri,) iman, hayr, taat gibi emirler ("Elhamdülillâh Elhamdülillâh") der. Neden? Çünkü vücûddan geliyor. Yani, Vâcibü’l-Vücûd’dan geliyor. Vücûd âleminden gelen bütün bu hayırlar ve ibâdetler, Levh-i Mahfûz’a, Âlem-i Misâl’e, bütün

 

Seite 657

METİN

ve bütün adem âlemleri, "Sübhânallâh Sübhânallâh" derken, ve ihâtalı bir kânûn-u mübâreze ile melekler şeytânlarla ve hayırlar şerlerle, tâ kalbin etrâfındaki ilhâm, vesvese ile mücâdele ederken; birden meleklere imanın bu meyvesi tecellî eder, mes'eleyi halledip karanlık kâinatı ışıklandırır.

ŞERH

hava zerrâtına geçerken; lisân-ı hâliyle “Elhamdülillâh, Elhamdülillâh!” der. “Ellah, bizden bize yakındır. Bütün ni’metler, O’nun rahmet ve kerem hazînesinden akıp gelmektedir.” der. Peki, adem âlemleri ne diyor? (ve bütün adem âlemleri, "Sübhânallâh Sübhânallâh" derken,) diyor. Yani, adem âlemlerinin mahsûlâtı olan, yani adem olan insanın cüz’î iradesine dayanan bütün küfürler, şirkler ve günâhlar da Levh-i Mahfûz’a, Âlem-i Misâl’e, bütün hava zerrâtına geçince; lisân-ı hâliyle “Sübhânellâh, Sübhânellâh!” diyor. Yani, “Yâ Rabbi! Sen, bu küfür, şirk ve günâhlardan mes’ûl değilsin; mukaddessin, pâksın, müberrâsın.” diyor.

Demek bütün hayırlar, “Elhamdülillâh, Elhamdülillâh!” diyor. Bütün küfürler, şirkler ve günâhlar da “Sübhânellâh, Sübhânellâh!” diyor.

Öyle ise, vücûd ve adem âlemleri, bu âlemde birbiriyle mücâdele ederek çarpışıyor. İşte bu mücâdele, mutlaka bir netîce içindir. İşte o netîce ise, Cennet ve Cehennem’dir. O halde celâllî esmânın tecelliyyâtına mazhar olan bütün adem âlemleri, Cehennem’e akıp orada karâr kılacağı gibi; cemâllî esmânın tecelliyyâtına mazhar olan bütün vücûd âlemleri de Cennet’e akıp orada karâr kılacaktır.

(ve ihâtalı bir kânûn-u mübâreze ile melekler şeytânlarla ve hayırlar şerlerle, tâ kalbin etrâfındaki ilhâm, vesvese ile mücâdele ederken; birden meleklere imanın bu meyvesi tecellî eder, mes'eleyi halledip karanlık kâinatı ışıklandırır.)

Elhasıl: Cehennem bir fabrikadır. Şu âlemi telvis eden ve gazab-ı İlâhîyi celb eden şirk, küfür, nifak, şer, isyan, zulüm gibi necasetlerden temizliyor, gadab-ı İlahiyi def’ ediyor ve mevcudatın gayz ve hiddetini teskin ediyor.

 

Seite 658

METİN

ve bütün adem âlemleri, "Sübhânallâh Sübhânallâh" derken, ve ihâtalı bir kânûn-u mübâreze ile melekler şeytânlarla ve hayırlar şerlerle, tâ kalbin etrâfındaki ilhâm, vesvese ile mücâdele ederken; birden meleklere imanın bu meyvesi tecellî eder, mes'eleyi halledip karanlık kâinatı ışıklandırır.

ŞERH

hava zerrâtına geçerken; lisân-ı hâliyle “Elhamdülillâh, Elhamdülillâh!” der. “Ellah, bizden bize yakındır. Bütün ni’metler, O’nun rahmet ve kerem hazînesinden akıp gelmektedir.” der. Peki, adem âlemleri ne diyor? (ve bütün adem âlemleri, "Sübhânallâh Sübhânallâh" derken,) diyor. Yani, adem âlemlerinin mahsûlâtı olan, yani adem olan insanın cüz’î iradesine dayanan bütün küfürler, şirkler ve günâhlar da Levh-i Mahfûz’a, Âlem-i Misâl’e, bütün hava zerrâtına geçince; lisân-ı hâliyle “Sübhânellâh, Sübhânellâh!” diyor. Yani, “Yâ Rabbi! Sen, bu küfür, şirk ve günâhlardan mes’ûl değilsin; mukaddessin, pâksın, müberrâsın.” diyor.

Demek bütün hayırlar, “Elhamdülillâh, Elhamdülillâh!” diyor. Bütün küfürler, şirkler ve günâhlar da “Sübhânellâh, Sübhânellâh!” diyor.

Öyle ise, vücûd ve adem âlemleri, bu âlemde birbiriyle mücâdele ederek çarpışıyor. İşte bu mücâdele, mutlaka bir netîce içindir. İşte o netîce ise, Cennet ve Cehennem’dir. O halde celâllî esmânın tecelliyyâtına mazhar olan bütün adem âlemleri, Cehennem’e akıp orada karâr kılacağı gibi; cemâllî esmânın tecelliyyâtına mazhar olan bütün vücûd âlemleri de Cennet’e akıp orada karâr kılacaktır.

(ve ihâtalı bir kânûn-u mübâreze ile melekler şeytânlarla ve hayırlar şerlerle, tâ kalbin etrâfındaki ilhâm, vesvese ile mücâdele ederken; birden meleklere imanın bu meyvesi tecellî eder, mes'eleyi halledip karanlık kâinatı ışıklandırır.)

Elhasıl: Cehennem bir fabrikadır. Şu âlemi telvis eden ve gazab-ı İlâhîyi celb eden şirk, küfür, nifak, şer, isyan, zulüm gibi necasetlerden temizliyor, gadab-ı İlahiyi def’ ediyor ve mevcudatın gayz ve hiddetini teskin ediyor.

 

Seite 659

YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZ İKİNCİ MAKAM

LÂSİYYEMALAR

METİN

الرسالة الثالثة

لا سيما

[ المقام الثاني العربي من الكلمة الثامنة والعشرين واساس الكلمة العاشرة]

MEÂL

ÜÇÜNCÜ RİSÂLE

LÂSİYYEMÂ

(Yirmi Sekizinci Söz’ün Arabî İkinci Makâm’ı ve Onuncu Söz’ün esâsıdır.)

 

Seite 660

YİRMİ SEKİZİNCİ SÖZ İKİNCİ MAKAM

LÂSİYYEMALAR

METİN

الرسالة الثالثة

لا سيما

[ المقام الثاني العربي من الكلمة الثامنة والعشرين واساس الكلمة العاشرة]

MEÂL

ÜÇÜNCÜ RİSÂLE

LÂSİYYEMÂ

(Yirmi Sekizinci Söz’ün Arabî İkinci Makâm’ı ve Onuncu Söz’ün esâsıdır.)

 

Seite 661

MEÂL VE ŞERH

muhâline bak) ki; o şirk, küfür ve küfrânın ne kadar esâssız, muhâl ve çürük temeller üzerine binâ edildiğini göresin. Şöyle ki:

(Muhakkak kâfir olan kimse cehâletin sarhoşluğunu bırakıp kendi küfrünün iç yüzüne ilim nazarıyla,) akıl gözüyle (bakarsa; o zaman -o kâfirâne olan inancını kabûl edip iz’ânla inanması için- bir tek zerre-i vâhidenin beline bin kantar yükü yükletmeye ve tek tek her bir zerrede tabîat ve esbâb için milyonlar matbaaları kabûl etmeye -ta ki o işi yapabilsin- ve her bir zerrenin, bütün masnûâttaki bütün san’at inceliklerine -mahâretle berâber- muttali’ ve haberdâr olduğunu kabûl etmeye küfrünce muztarr ve mecbûr olur.) Demek kâfir olan adam -neûzubillâh- o küfrüne göre âleme bakarsa, böyle hadsiz muhâlâtı kabûl etmesi lâzım gelir. Yani bu muhalde izah edildiği gibi her bir zerrede şu üç şeyi birden kabûl etmek mecbûriyyetinde kalır:

Birincisi: Her bir zerrenin beline tonlarca ağır yükü yüklemeye, hamletmeye mecbûr olur.

İkincisi: Her bir zerrenin içinde tabîat ve esbâb için milyonlarca matbaanın bulunduğunu kabûl edip buna iz’ânla inanması lâzım gelir.

Üçüncüsü: Her bir zerrenin; bütün masnûâttaki dekâik-ı san’atın tamâmına muttali’ ve bundan haberdâr olduğunu kabûl etmek mecbûriyyetinde kalır.

Müellif (ra), bu hakîkatın delîline işâret etmek üzere şöyle diyor:

(Zîrâ meselâ; hava unsûrunun her bir zerresi; bütün nebâtâtın, bütün çiçeklerin, bütün ağaçların ve bütün semerâtın her birisinin üstünden geçmesi, üzerine konup bünyesinde çalışması mümkündür ve bu salâhiyyet onda vardır.

O halde bu hava zerresi -eğer her şeyin melekûtu elinde olan- bir Zât-ı Zülcelâl’in, bir Kadîr-i Alîm’in nâmına me’mûr olup O’nun ismiyle amel etmez ve O’nun emir ve irâdesiyle hareket etmez ve bu hal inkâr edilirse, -o zaman bu kâfirin inancına göre- şu hava zerresine ve onun içinde müstetir olan basit kuvvete lâzım gelir ki; bünyesine girip

 

Seite 662

MEÂL VE ŞERH

muhâline bak) ki; o şirk, küfür ve küfrânın ne kadar esâssız, muhâl ve çürük temeller üzerine binâ edildiğini göresin. Şöyle ki:

(Muhakkak kâfir olan kimse cehâletin sarhoşluğunu bırakıp kendi küfrünün iç yüzüne ilim nazarıyla,) akıl gözüyle (bakarsa; o zaman -o kâfirâne olan inancını kabûl edip iz’ânla inanması için- bir tek zerre-i vâhidenin beline bin kantar yükü yükletmeye ve tek tek her bir zerrede tabîat ve esbâb için milyonlar matbaaları kabûl etmeye -ta ki o işi yapabilsin- ve her bir zerrenin, bütün masnûâttaki bütün san’at inceliklerine -mahâretle berâber- muttali’ ve haberdâr olduğunu kabûl etmeye küfrünce muztarr ve mecbûr olur.) Demek kâfir olan adam -neûzubillâh- o küfrüne göre âleme bakarsa, böyle hadsiz muhâlâtı kabûl etmesi lâzım gelir. Yani bu muhalde izah edildiği gibi her bir zerrede şu üç şeyi birden kabûl etmek mecbûriyyetinde kalır:

Birincisi: Her bir zerrenin beline tonlarca ağır yükü yüklemeye, hamletmeye mecbûr olur.

İkincisi: Her bir zerrenin içinde tabîat ve esbâb için milyonlarca matbaanın bulunduğunu kabûl edip buna iz’ânla inanması lâzım gelir.

Üçüncüsü: Her bir zerrenin; bütün masnûâttaki dekâik-ı san’atın tamâmına muttali’ ve bundan haberdâr olduğunu kabûl etmek mecbûriyyetinde kalır.

Müellif (ra), bu hakîkatın delîline işâret etmek üzere şöyle diyor:

(Zîrâ meselâ; hava unsûrunun her bir zerresi; bütün nebâtâtın, bütün çiçeklerin, bütün ağaçların ve bütün semerâtın her birisinin üstünden geçmesi, üzerine konup bünyesinde çalışması mümkündür ve bu salâhiyyet onda vardır.

O halde bu hava zerresi -eğer her şeyin melekûtu elinde olan- bir Zât-ı Zülcelâl’in, bir Kadîr-i Alîm’in nâmına me’mûr olup O’nun ismiyle amel etmez ve O’nun emir ve irâdesiyle hareket etmez ve bu hal inkâr edilirse, -o zaman bu kâfirin inancına göre- şu hava zerresine ve onun içinde müstetir olan basit kuvvete lâzım gelir ki; bünyesine girip

 

Seite 663

MEÂL VE ŞERH

mütefenniniz.” diye nasıl dava eder! Demek küfür, insanı gâyet ahmak bir canavar hayvân eder.

METİN

واعلم! ان لكل شئ صورتين

اما احداهما:

فمادية محسوسة كقميصة قُدّتْ على مقدار قامة الشئ بتقدير القدر بغاية الانتظام..

واما الاُخرى:

فمعقولة مركبة من أشتات صُوَر الشئ في حركته في بحر الزمان، او مرور نهر الزمان عليه، كصورة الدائرة النورانية المخيلة الحاصلة من جولان الشعلة، فهذه الصورة المعنوية للشئ هي تاريخ حياة الشئ، وهي مدارُ القَدَر المشهور وهي المسماة بـ"مقدّرات الأشياء". فكما أن الشئ - كالشجرة مثلاً - في الصورة المادية له نهايات منتظمة مثمرة، وله غايات موزونة متضمنة لمصالح حِكَمية، كذلك له في صورته المعنوية ايضاً نهايات منتظمة متضمنة لمصالح، وله حدود معينة تعينت لحِكَم خفية. فكأن القُدرة في الصورة الاولى كالباني، والقَدر كالهندسة، وفي الثانية كالمصدر، والقَدَر كالمِسطر. فتكتب القدرةُ كتابَ المعاني على رسوم مِسطَر القدر.

 

Seite 664

MEÂL VE ŞERH

mütefenniniz.” diye nasıl dava eder! Demek küfür, insanı gâyet ahmak bir canavar hayvân eder.

METİN

واعلم! ان لكل شئ صورتين

اما احداهما:

فمادية محسوسة كقميصة قُدّتْ على مقدار قامة الشئ بتقدير القدر بغاية الانتظام..

واما الاُخرى:

فمعقولة مركبة من أشتات صُوَر الشئ في حركته في بحر الزمان، او مرور نهر الزمان عليه، كصورة الدائرة النورانية المخيلة الحاصلة من جولان الشعلة، فهذه الصورة المعنوية للشئ هي تاريخ حياة الشئ، وهي مدارُ القَدَر المشهور وهي المسماة بـ"مقدّرات الأشياء". فكما أن الشئ - كالشجرة مثلاً - في الصورة المادية له نهايات منتظمة مثمرة، وله غايات موزونة متضمنة لمصالح حِكَمية، كذلك له في صورته المعنوية ايضاً نهايات منتظمة متضمنة لمصالح، وله حدود معينة تعينت لحِكَم خفية. فكأن القُدرة في الصورة الاولى كالباني، والقَدر كالهندسة، وفي الثانية كالمصدر، والقَدَر كالمِسطر. فتكتب القدرةُ كتابَ المعاني على رسوم مِسطَر القدر.

 

Seite 665

MEÂL VE ŞERH

(Sen bil ki! Her şeyin iki sureti vardır:

Biri: Maddiye ve mahsûsadır. Her şeyin mikdâr-ı kâmetine muvâfık bir şekilde, kaderin takdîriyle gâyet muntazam bir tarzda dikilmiş, bir gömlek gibi ona giydirilmiş olan şu görünen zâhirî suretlerdir.) Zâhiri duygularla hissedilen, gözle görülen, akılla düşünülen eşyânın şu zâhirî şekilleridir. Meselâ, şu andaki maddî suretlerimiz gibi. Hem de eşyânın şu muntazam maddî suretleri, doğumdan vefâtına kadar çok merhalelerden geçtiği halde kendi suretini, hüviyyetini muhâfaza ediyor. Her şeyin maddî şekli bellidir, diğer bir şekille karışmıyor.

(Ammâ eşyânın ikinci sureti ise; maneviyye ve ma’kûledir. Eşyânın şu suret-i maneviyyesi ise, o şeyin zaman denizindeki hareketinden veya zamanın bir nehir gibi üzerinden geçmesiyle husûle gelen muhtelif, değişik değişik suretlerinden mürekkeb olan surettir.)

“Bu suret, ma’kûledir.” demek; yani “Akılla görülür, derk edilir, fakat gözle görülmez. Çünkü zâhirî ve mahsûs değildir.” demektir. Meselâ; şu karşımızdaki Bilâl Efendi; doğumundan şu ana kadar zamanın denizindeki hareketinden veya zamanın bir nehir gibi üzerinden geçip onu tahrîk etmesinden çok suretler değiştirmiş, muhtelif merhalelerden geçmiş ve bu merhalelerde giydiği muhtelif suretlerden mürekkeb bir suret-i maneviyyesi oluşmuştur. Buna aynı zamanda şahs-ı manevî de denir. Âlemden bu kadar sayısız zerreler gelmiş, vücûdunda çalışmış ve vazifesini yerine getirdikten sonra gitmiş olmasına rağmen Bilâl, yine aynı Bilâl’dir, hüviyyeti değişmemiştir. Demek iki Bilâl var:

Biri: Şu anda karşımızdaki maddî sureti ve şekli belli olan ve gözümüzle gördüğümüz Bilâl’dir.

Diğeri ise; Küçüklüğünden berî geçirdiği tavırların, suretlerin hepsinden meydâna gelen Bilâl’dir.

Misâlde iki Bilâl varsa da bunların mâhiyetleri birdir, değişmiyor. Gelen zerreler o kalıba def’alarca girip çıkıyor. Altı ayda bir def’a insanın bütün

 

Seite 666

MEÂL VE ŞERH

(Sen bil ki! Her şeyin iki sureti vardır:

Biri: Maddiye ve mahsûsadır. Her şeyin mikdâr-ı kâmetine muvâfık bir şekilde, kaderin takdîriyle gâyet muntazam bir tarzda dikilmiş, bir gömlek gibi ona giydirilmiş olan şu görünen zâhirî suretlerdir.) Zâhiri duygularla hissedilen, gözle görülen, akılla düşünülen eşyânın şu zâhirî şekilleridir. Meselâ, şu andaki maddî suretlerimiz gibi. Hem de eşyânın şu muntazam maddî suretleri, doğumdan vefâtına kadar çok merhalelerden geçtiği halde kendi suretini, hüviyyetini muhâfaza ediyor. Her şeyin maddî şekli bellidir, diğer bir şekille karışmıyor.

(Ammâ eşyânın ikinci sureti ise; maneviyye ve ma’kûledir. Eşyânın şu suret-i maneviyyesi ise, o şeyin zaman denizindeki hareketinden veya zamanın bir nehir gibi üzerinden geçmesiyle husûle gelen muhtelif, değişik değişik suretlerinden mürekkeb olan surettir.)

“Bu suret, ma’kûledir.” demek; yani “Akılla görülür, derk edilir, fakat gözle görülmez. Çünkü zâhirî ve mahsûs değildir.” demektir. Meselâ; şu karşımızdaki Bilâl Efendi; doğumundan şu ana kadar zamanın denizindeki hareketinden veya zamanın bir nehir gibi üzerinden geçip onu tahrîk etmesinden çok suretler değiştirmiş, muhtelif merhalelerden geçmiş ve bu merhalelerde giydiği muhtelif suretlerden mürekkeb bir suret-i maneviyyesi oluşmuştur. Buna aynı zamanda şahs-ı manevî de denir. Âlemden bu kadar sayısız zerreler gelmiş, vücûdunda çalışmış ve vazifesini yerine getirdikten sonra gitmiş olmasına rağmen Bilâl, yine aynı Bilâl’dir, hüviyyeti değişmemiştir. Demek iki Bilâl var:

Biri: Şu anda karşımızdaki maddî sureti ve şekli belli olan ve gözümüzle gördüğümüz Bilâl’dir.

Diğeri ise; Küçüklüğünden berî geçirdiği tavırların, suretlerin hepsinden meydâna gelen Bilâl’dir.

Misâlde iki Bilâl varsa da bunların mâhiyetleri birdir, değişmiyor. Gelen zerreler o kalıba def’alarca girip çıkıyor. Altı ayda bir def’a insanın bütün

 

Seite 667

MEÂL VE ŞERH

hakkı, o küllî irâdededir. Hem o eşyanın aslını muhafaza eden, tevhîd-i İlahîdir. Yani O Zat-ı Akdes, aynı anda hem eşyanın maddî suretlerini değiştiriyor hem de o eşyanın ma’nevî suretlerini muhâfaza ediyor.

İşte bu suret-i maneviyye ki doğumdan vefâta kadar olan veya ana rahmine girdikten ölene kadar olan bu ma’kûle surettir ki; eşyânın târîh-i hayâtı olur. Hem bu suret, kaderin de meşhûr bir medârıdır ki kader-i İlâhi, orada dönüyor, tecelli ediyor. Hem aynı zamanda mukadderât-ı eşyâ, Ellah’ın ilminde mevcûd ve mahfûzdur. Eşyâdaki bütün şekiller, o mukadderât üzerine dönüyor. Gelen zerrelerin hepsi o sureti muhâfaza ederek iş görüyor. O zerre, yavaş yavaş değişse de eşyânın aslı yerinde kalıyor.

(Nasıl ki eşyânın şu suret-i maddiye i’tibâriyle -meselâ bir ağaç gibi- çok müsmir, muntazam nihâyetleri vardır ve pek çok hikmetli mesâlihi tazammun eden mevzûn gâyeleri vardır. Kezâlik o maddî şeyin, manevî sureti i’tibâriyle de pek çok mesâlihi mutazammın muntazam nihâyetleri vardır. Ve o manevî suretin muayyen, belirli pek çok hudûdları, sınırları vardır ki; hâfî pek çok hikmetler için taayyün etmiştir.

Birinci suret, yani eşyânın maddî sureti cihetiyle kudret-i İlâhiyye; âdetâ bir bânî, bir usta gibi iken kader, bir mühendis gibidir.

İkinci suret, yani suret-i maneviyye cihetiyle kudret, masdar; kader ise mistardır. Böylece kudret-i İlâhiyye, maânî kitâbını kaderin mistarı üzerine, yani kaderin ta’yîn ettiği teşekkülât çizgileri ve hatları üzerine yazar.)

Müellif, burada şu hakîkatın îzâhı için ağacı misâl veriyor ve diyor ki: Nasıl ki her şeyin, -bir ağaç gibi- maddî suretinin muntazam, fâideli nihâyetleri ve netîceleri vardır. Bu netîceler; günlük, saatlik ve dakîkalık olarak geliyor, işliyor ve bizler de bunu görüp müşâhede ediyoruz. Her netîce, mükemmel bir intizâmla tahakkuk ediyor. Hem her şeyin, çok hikmetli maslahatları tazammun eden gâyeleri vardır.

Evet, her şey gibi insanın şu maddî şeklinin; elbette pek çok fâideli, muntazam netîceleri ve çok müsmir gâyeleri vardır, onda asla bir abesiyyet yoktur. Maddî olarak yersin, içersin, gezersin, ibâdet edersin ve hâkezâ.

 

Seite 668

MEÂL VE ŞERH

hakkı, o küllî irâdededir. Hem o eşyanın aslını muhafaza eden, tevhîd-i İlahîdir. Yani O Zat-ı Akdes, aynı anda hem eşyanın maddî suretlerini değiştiriyor hem de o eşyanın ma’nevî suretlerini muhâfaza ediyor.

İşte bu suret-i maneviyye ki doğumdan vefâta kadar olan veya ana rahmine girdikten ölene kadar olan bu ma’kûle surettir ki; eşyânın târîh-i hayâtı olur. Hem bu suret, kaderin de meşhûr bir medârıdır ki kader-i İlâhi, orada dönüyor, tecelli ediyor. Hem aynı zamanda mukadderât-ı eşyâ, Ellah’ın ilminde mevcûd ve mahfûzdur. Eşyâdaki bütün şekiller, o mukadderât üzerine dönüyor. Gelen zerrelerin hepsi o sureti muhâfaza ederek iş görüyor. O zerre, yavaş yavaş değişse de eşyânın aslı yerinde kalıyor.

(Nasıl ki eşyânın şu suret-i maddiye i’tibâriyle -meselâ bir ağaç gibi- çok müsmir, muntazam nihâyetleri vardır ve pek çok hikmetli mesâlihi tazammun eden mevzûn gâyeleri vardır. Kezâlik o maddî şeyin, manevî sureti i’tibâriyle de pek çok mesâlihi mutazammın muntazam nihâyetleri vardır. Ve o manevî suretin muayyen, belirli pek çok hudûdları, sınırları vardır ki; hâfî pek çok hikmetler için taayyün etmiştir.

Birinci suret, yani eşyânın maddî sureti cihetiyle kudret-i İlâhiyye; âdetâ bir bânî, bir usta gibi iken kader, bir mühendis gibidir.

İkinci suret, yani suret-i maneviyye cihetiyle kudret, masdar; kader ise mistardır. Böylece kudret-i İlâhiyye, maânî kitâbını kaderin mistarı üzerine, yani kaderin ta’yîn ettiği teşekkülât çizgileri ve hatları üzerine yazar.)

Müellif, burada şu hakîkatın îzâhı için ağacı misâl veriyor ve diyor ki: Nasıl ki her şeyin, -bir ağaç gibi- maddî suretinin muntazam, fâideli nihâyetleri ve netîceleri vardır. Bu netîceler; günlük, saatlik ve dakîkalık olarak geliyor, işliyor ve bizler de bunu görüp müşâhede ediyoruz. Her netîce, mükemmel bir intizâmla tahakkuk ediyor. Hem her şeyin, çok hikmetli maslahatları tazammun eden gâyeleri vardır.

Evet, her şey gibi insanın şu maddî şeklinin; elbette pek çok fâideli, muntazam netîceleri ve çok müsmir gâyeleri vardır, onda asla bir abesiyyet yoktur. Maddî olarak yersin, içersin, gezersin, ibâdet edersin ve hâkezâ.

 

Seite 669

MEÂL VE ŞERH

İkinci suret cihetiyle, yani eşyânın müddet-i ömrü boyunca geçirdiği ahvâl ve manevî suret i’tibâriyle; bunlar, anlık ve dakikalık değildir. Eşyanın vücuda geldiği andan ta vücuddan gidinceye kadar değiştirdiği ma’nevî suretlerdir. Burada kader, mistardır; yani mukadderât-ı hayât çizelgesini çizen, eşyânın teşekkülât programını ta’yîn eden âlet hükmündedir. Kudret ise masdardır, çıkış yeridir; yani o mistar-ı kadere göre ma’nevî suretleri ve maânî kitâbını yazan bir kâtibtir. Sözler adlı eserde bu konu şöyle îzâh edilmiştir:

“Mukaddeme: Her şey vücûdundan evvel ve vücûdundan sonra yazıldığını وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ gibi, pek çok âyât-ı Kur’ânî’ye tasrîh ediyor ve şu kâinat denilen, kudretin Kur’ân-ı kebîrinin âyâtı dahî şu hükm-ü Kur’ânî’yi, nizâm ve mîzân ve intizâm ve tasvîr ve tezyîn ve imtiyâz gibi âyât-ı tekvîniyyesiyle tasdîk ediyor. Evet şu kâinat kitâbının manzum mektûbâtı ve mevzûn âyâtı şehâdet eder ki, her şey yazılıdır.

Ammâ vücûdundan evvel her şey mukadder ve yazılı olduğuna delîl, bütün mebâdî ve çekirdekler ve mekadîr ve suretler, birer şâhiddir. Zîrâ her bir tohum ve çekirdekler, "Kâf-Nun" tezgâhından çıkan birer latîf sandûkçadır ki, kaderle tersim edilen bir fihristecik, ona tevdî’ edilmiştir ki; kudret, o kaderin hendesesine göre zerrâtı istihdâm edip o tohumcuklar üstünde koca mu’cizat-ı kudreti binâ ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek bütün vâkıâtı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zîrâ tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.

Hem her şeyin miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gâyet hikmetli ve san’atlı bir kalıbdan çıkmış gibi, bir mikdâr, bir şekil var ki; o mikdârı, o sureti, o şekli almak ya hârika ve nihâyet derecede eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı veyahut kaderden gelen mevzûn, ilmî bir kalıb-ı ma’nevî ile kudret-i ezeliyye o sureti, o şekli biçip giydiriyor. Meselâ: Sen şu ağaca, şu hayvâna dikkat ile bak ki; câmid, sağır, kör, şuûrsuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemâsında hareket eder. Ba’zı eğri büğrü hudûdlarda meyve ve fâidelerin yerini tanır görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra başka bir yerde, büyük bir gâyeyi ta’kîb eder gibi yolunu değiştirir. Demek kaderden gelen mikdâr-ı ma’nevînin ve o mikdârın emr-i ma’nevîsiyle zerreler hareket ederler.

 

Seite 670

MEÂL VE ŞERH

İkinci suret cihetiyle, yani eşyânın müddet-i ömrü boyunca geçirdiği ahvâl ve manevî suret i’tibâriyle; bunlar, anlık ve dakikalık değildir. Eşyanın vücuda geldiği andan ta vücuddan gidinceye kadar değiştirdiği ma’nevî suretlerdir. Burada kader, mistardır; yani mukadderât-ı hayât çizelgesini çizen, eşyânın teşekkülât programını ta’yîn eden âlet hükmündedir. Kudret ise masdardır, çıkış yeridir; yani o mistar-ı kadere göre ma’nevî suretleri ve maânî kitâbını yazan bir kâtibtir. Sözler adlı eserde bu konu şöyle îzâh edilmiştir:

“Mukaddeme: Her şey vücûdundan evvel ve vücûdundan sonra yazıldığını وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ gibi, pek çok âyât-ı Kur’ânî’ye tasrîh ediyor ve şu kâinat denilen, kudretin Kur’ân-ı kebîrinin âyâtı dahî şu hükm-ü Kur’ânî’yi, nizâm ve mîzân ve intizâm ve tasvîr ve tezyîn ve imtiyâz gibi âyât-ı tekvîniyyesiyle tasdîk ediyor. Evet şu kâinat kitâbının manzum mektûbâtı ve mevzûn âyâtı şehâdet eder ki, her şey yazılıdır.

Ammâ vücûdundan evvel her şey mukadder ve yazılı olduğuna delîl, bütün mebâdî ve çekirdekler ve mekadîr ve suretler, birer şâhiddir. Zîrâ her bir tohum ve çekirdekler, "Kâf-Nun" tezgâhından çıkan birer latîf sandûkçadır ki, kaderle tersim edilen bir fihristecik, ona tevdî’ edilmiştir ki; kudret, o kaderin hendesesine göre zerrâtı istihdâm edip o tohumcuklar üstünde koca mu’cizat-ı kudreti binâ ediyor. Demek bütün ağacın başına gelecek bütün vâkıâtı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zîrâ tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır, maddeten bir şey yoktur.

Hem her şeyin miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gâyet hikmetli ve san’atlı bir kalıbdan çıkmış gibi, bir mikdâr, bir şekil var ki; o mikdârı, o sureti, o şekli almak ya hârika ve nihâyet derecede eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı veyahut kaderden gelen mevzûn, ilmî bir kalıb-ı ma’nevî ile kudret-i ezeliyye o sureti, o şekli biçip giydiriyor. Meselâ: Sen şu ağaca, şu hayvâna dikkat ile bak ki; câmid, sağır, kör, şuûrsuz, birbirinin misli olan zerreler, onun neşv ü nemâsında hareket eder. Ba’zı eğri büğrü hudûdlarda meyve ve fâidelerin yerini tanır görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra başka bir yerde, büyük bir gâyeyi ta’kîb eder gibi yolunu değiştirir. Demek kaderden gelen mikdâr-ı ma’nevînin ve o mikdârın emr-i ma’nevîsiyle zerreler hareket ederler.

 

Seite 671

MEÂL VE ŞERH

Madem maddî ve görünecek eşyâda bu derece kaderin tecelliyyâtı var. Elbette eşyânın mürûr-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaz’iyyetler dahî, bir intizâm-ı kadere tâbidir. Evet bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irâde ve evâmir-i tekvîniyyenin ünvânı olan "Kitâb-ı Mübîn"den haber veren ve işâret eden; hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhînin bir ünvânı olan "İmâm-ı Mübîn"den haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var: Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyât ve vaz’iyyetleri ve hey’etleridir ki, sonra göz ile görünecek. Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet-i hayâtındaki geçireceği tavırlar, vaz’iyyetler, şekiller, hareketler, tesbîhâtlardır ki, târîhçe-i hayât namıyla ta’bîr edilen vakit-bevakit değişen tavırlar, vaz’iyyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizâmlı birer kaderî mikdârı vardır. Madem en âdi ve basit eşyâda böyle kaderin tecellîsi var. Elbette umûm eşyânın vücûdundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır.

Şimdi, vücûdundan sonra her şeyin sergüzeşt-i hayâtı yazıldığına delîl ise; âlemde "Kitâb-ı Mübîn" ve "İmâm-ı Mübîn"den haber veren bütün meyveler ve "Levh-i Mahfûz"dan haber veren ve işâret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şâhiddir, birer emâredir. Evet her bir meyve, bütün ağacın mukadderât-ı hayâtı onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsânın sergüzeşt-i hayâtıyla berâber kısmen âlemin hâdisat-ı mâzîyesi, kuvve-i hâfızasında öyle bir surette yazılıyor ki; güyâ hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahîfe-i a’malinden küçük bir sened istinsâh ederek, insanın eline verip dimâğının cebine koymuş. Tâ, muhâsebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem tâ mutmain olsun ki; bu fenâ ve zevâl herc ü mercinde bekâ için pek çok âyineler var ki, Kadîr-i Hakîm zâillerin hüviyyetlerini onlarda tersim edip ibkâ ediyor. çok Hem bekâ için pek levhalar var ki, Hafîz-i Alîm fânilerin ma’nâlarını onlarda yazıyor.

Elhâsıl: Madem en basit ve en aşağı derece-i hayât olan nebâtât hayâtı, bu derece kaderin nizâmına tâbi’dir. Elbette en yüksek derece-i hayât olan hayât-ı insaniyye, bütün teferruâtıyla kaderin mikyâsıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet nasıl katreler, buluttan haber verir; reşhalar, su menba’ını gösterir; senedler, cüzdânlar, bir defter-i kebîrin vücûduna işâret ederler. Öyle de: Şu meşhûdumuz olan, zîhayatlardaki intizâm-ı maddî olan bedihî kader ve intizâm-ı

 

Seite 672

MEÂL VE ŞERH

Madem maddî ve görünecek eşyâda bu derece kaderin tecelliyyâtı var. Elbette eşyânın mürûr-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaz’iyyetler dahî, bir intizâm-ı kadere tâbidir. Evet bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irâde ve evâmir-i tekvîniyyenin ünvânı olan "Kitâb-ı Mübîn"den haber veren ve işâret eden; hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhînin bir ünvânı olan "İmâm-ı Mübîn"den haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var: Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddî keyfiyât ve vaz’iyyetleri ve hey’etleridir ki, sonra göz ile görünecek. Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet-i hayâtındaki geçireceği tavırlar, vaz’iyyetler, şekiller, hareketler, tesbîhâtlardır ki, târîhçe-i hayât namıyla ta’bîr edilen vakit-bevakit değişen tavırlar, vaz’iyyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizâmlı birer kaderî mikdârı vardır. Madem en âdi ve basit eşyâda böyle kaderin tecellîsi var. Elbette umûm eşyânın vücûdundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır.

Şimdi, vücûdundan sonra her şeyin sergüzeşt-i hayâtı yazıldığına delîl ise; âlemde "Kitâb-ı Mübîn" ve "İmâm-ı Mübîn"den haber veren bütün meyveler ve "Levh-i Mahfûz"dan haber veren ve işâret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şâhiddir, birer emâredir. Evet her bir meyve, bütün ağacın mukadderât-ı hayâtı onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsânın sergüzeşt-i hayâtıyla berâber kısmen âlemin hâdisat-ı mâzîyesi, kuvve-i hâfızasında öyle bir surette yazılıyor ki; güyâ hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahîfe-i a’malinden küçük bir sened istinsâh ederek, insanın eline verip dimâğının cebine koymuş. Tâ, muhâsebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem tâ mutmain olsun ki; bu fenâ ve zevâl herc ü mercinde bekâ için pek çok âyineler var ki, Kadîr-i Hakîm zâillerin hüviyyetlerini onlarda tersim edip ibkâ ediyor. çok Hem bekâ için pek levhalar var ki, Hafîz-i Alîm fânilerin ma’nâlarını onlarda yazıyor.

Elhâsıl: Madem en basit ve en aşağı derece-i hayât olan nebâtât hayâtı, bu derece kaderin nizâmına tâbi’dir. Elbette en yüksek derece-i hayât olan hayât-ı insaniyye, bütün teferruâtıyla kaderin mikyâsıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor. Evet nasıl katreler, buluttan haber verir; reşhalar, su menba’ını gösterir; senedler, cüzdânlar, bir defter-i kebîrin vücûduna işâret ederler. Öyle de: Şu meşhûdumuz olan, zîhayatlardaki intizâm-ı maddî olan bedihî kader ve intizâm-ı

 

Seite 673

METİN

فيا ايها الكافر!.. تضطر في كفرانك وكفرك، عند المراجعة الى العلم والحقيقة أن تقبل في كل ذرةٍ وقوتها الجزئية الصغيرة معرفة صنعة خياطةٍ بدرجة تقتدر تلك الذرة - وطبيعة السببية - على أن تقدّ وتخيط ألبسةً وأقمصة مختلفة متنوعة بعدد أشتات الأشياء، التي يمكن أن تذهب اليها الذرة مع اقتدارها على تجديد الصور المتخرقة بأشواك الحادثات في مرور الزمان، مع أن الانسان الذي هو ثمرةُ شجرة الخلقة واقدر الاسباب - بزعمه - وأوسعها اختياراً، لو جمع كل قابلية صنعة خياطته ثم أراد أن يخيط قميصاً لشجرة ذات أشواك على مقدار أعضائها، ما اقتدر. مع ان صانعَها الحكيم يُلبسها في وقت نَمائها أقمصةً متجددة، منتظمة طرية لاتشففها الشمس وحُللا خضرة متزينة موزونة بكمال السهولة والسرعة بلا كلفة ولا معالجة. فسبحان مَن: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ فَسُبْحَانَ الَّذي بِيَدِه مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

MEÂL VE ŞERH

(Ey Kâfir!) Eşyânın bu maddî ve ma’nevî olan muntazam suretlerini, muayyen teşekkülâtını işittikten sonra, şimdi kendi küfrüne göre düşün. (Sen ilme ve hakîkata mürâcaat ettiğin takdîrde, yani ilim ve hakîkat penceresinden bakıp düşündüğün zaman, kendi küfrün ve küfrânın içinde şu hakîkatı kabûl etmek mecbûriyyetinde kalırsın:

 

Seite 674

METİN

فيا ايها الكافر!.. تضطر في كفرانك وكفرك، عند المراجعة الى العلم والحقيقة أن تقبل في كل ذرةٍ وقوتها الجزئية الصغيرة معرفة صنعة خياطةٍ بدرجة تقتدر تلك الذرة - وطبيعة السببية - على أن تقدّ وتخيط ألبسةً وأقمصة مختلفة متنوعة بعدد أشتات الأشياء، التي يمكن أن تذهب اليها الذرة مع اقتدارها على تجديد الصور المتخرقة بأشواك الحادثات في مرور الزمان، مع أن الانسان الذي هو ثمرةُ شجرة الخلقة واقدر الاسباب - بزعمه - وأوسعها اختياراً، لو جمع كل قابلية صنعة خياطته ثم أراد أن يخيط قميصاً لشجرة ذات أشواك على مقدار أعضائها، ما اقتدر. مع ان صانعَها الحكيم يُلبسها في وقت نَمائها أقمصةً متجددة، منتظمة طرية لاتشففها الشمس وحُللا خضرة متزينة موزونة بكمال السهولة والسرعة بلا كلفة ولا معالجة. فسبحان مَن: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ فَسُبْحَانَ الَّذي بِيَدِه مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

MEÂL VE ŞERH

(Ey Kâfir!) Eşyânın bu maddî ve ma’nevî olan muntazam suretlerini, muayyen teşekkülâtını işittikten sonra, şimdi kendi küfrüne göre düşün. (Sen ilme ve hakîkata mürâcaat ettiğin takdîrde, yani ilim ve hakîkat penceresinden bakıp düşündüğün zaman, kendi küfrün ve küfrânın içinde şu hakîkatı kabûl etmek mecbûriyyetinde kalırsın:

 

Seite 675

MEÂL VE ŞERH

Eğer bir zerre, me’mûr-i İlâhî olmazsa o zaman senin küfrüne göre lâzım gelir ki; her bir zerrede ve onun küçücük cüz’î kuvvetinde, öyle yüksek bir derecede terzîlik san’atı ve o san’atı icrâ etme kâbiliyyeti ve ma’rifeti bulunduğunu kabûl etmen gerekir ki; o zerre, o cüz’î kuvvetiyle ve kendinize ilâh kabûl ettiğiniz sebebiyyetin tabîatıyla bütün eşyânın muhtelif envâ’ının ve ayrı ayrı kısımlarının elbiselerini ve her birisine münâsib gömlekleri kessin, diksin ve kâmetlerine tam uygun şekilde onları giydirsin. O zerre; hangi şeye girerse, hangi masnûda çalışırsa, Hülasa kâinâtta nereye girip çıkarsa o şeye münâsib, o şeyin kâmetine mahsûs bir elbiseyi kesip dikmeyi bilmesi lâzım gelir.) Peki şuûrsuz, cânsız bir zerrede bu terzîlik san’atını icrâ edecek kâbiliyyet var mıdır? Hiç mümkün müdür ki Âlim-i Mutlak ve Kâdir-i Mutlak’a mahsûs olan bu suret-i eşyâya, zerre müdahele edebilsin?

(Hem ey kâfir! Sen, kendi küfrünce ayrıca şunu da kabûl edeceksin ki, bir zerrede öyle bir terzîlik kâbiliyyeti, san’atkârlık ve iktidâr olacak ki; mürûr-ı zamanla, hâdisâtın, muhtelif ahvâlin dikenleri ile yırtılan, yıpranan eşyânın o elbiselerini, suretlerini dâimâ tecdîd etsin, hemen tâzelesin.) Acabâ zerre kadar gücü olmayan bir zerrede bu tecdîd-i suver kâbiliyyeti, bu yıpranan şekilleri tâzeleme gücü ve kuvveti var mıdır?

Evet, zaman geçtikçe hâdiselerin te’sîri altında eşyânın sureti yıpranır. Yıpranan suretin, elbisenin tazelenmesi gerekir. Zîrâ insan olsun, ağaç olsun, sâir mahlûkât olsun; görüyoruz ki dâimâ yıpranıp tazelenmektedir.

Demek eşyânın suretlerini dâimâ intizâmla tecdîd eden Alîm, Mürîd ve Musavvir bir Zât vardır. Yoksa her bir zerreye sonsuz ilim ve kudreti vermek lâzım gelir ki; o zerre, bu muhtelif suretleri ayrı ayrı bilsin, karıştırmasın, diksin ve eşyâya giydirsin. Hem de bunu dâimâ tâzelesin. Acabâ zerre kadar aklı olan biri, bu fikr-i küfrîyi kabûl eder mi? Müellif (ra), devamla bu fikr-i küfrînin ne kadar muhâl ve akıldan uzak olduğunu beyân etmek üzere diyor ki:

(İnsân ki hilkat şeceresinin meyvesidir ve kendi zannına göre sebeblerin en güçlüsüdür.) Zîrâ insan, mahlûkât içinde kendini en güçlü ve kuvvetli olarak kabûl ediyor; kendini bütün mahlûkâttan üstün görüyor,

 

Seite 676

MEÂL VE ŞERH

Eğer bir zerre, me’mûr-i İlâhî olmazsa o zaman senin küfrüne göre lâzım gelir ki; her bir zerrede ve onun küçücük cüz’î kuvvetinde, öyle yüksek bir derecede terzîlik san’atı ve o san’atı icrâ etme kâbiliyyeti ve ma’rifeti bulunduğunu kabûl etmen gerekir ki; o zerre, o cüz’î kuvvetiyle ve kendinize ilâh kabûl ettiğiniz sebebiyyetin tabîatıyla bütün eşyânın muhtelif envâ’ının ve ayrı ayrı kısımlarının elbiselerini ve her birisine münâsib gömlekleri kessin, diksin ve kâmetlerine tam uygun şekilde onları giydirsin. O zerre; hangi şeye girerse, hangi masnûda çalışırsa, Hülasa kâinâtta nereye girip çıkarsa o şeye münâsib, o şeyin kâmetine mahsûs bir elbiseyi kesip dikmeyi bilmesi lâzım gelir.) Peki şuûrsuz, cânsız bir zerrede bu terzîlik san’atını icrâ edecek kâbiliyyet var mıdır? Hiç mümkün müdür ki Âlim-i Mutlak ve Kâdir-i Mutlak’a mahsûs olan bu suret-i eşyâya, zerre müdahele edebilsin?

(Hem ey kâfir! Sen, kendi küfrünce ayrıca şunu da kabûl edeceksin ki, bir zerrede öyle bir terzîlik kâbiliyyeti, san’atkârlık ve iktidâr olacak ki; mürûr-ı zamanla, hâdisâtın, muhtelif ahvâlin dikenleri ile yırtılan, yıpranan eşyânın o elbiselerini, suretlerini dâimâ tecdîd etsin, hemen tâzelesin.) Acabâ zerre kadar gücü olmayan bir zerrede bu tecdîd-i suver kâbiliyyeti, bu yıpranan şekilleri tâzeleme gücü ve kuvveti var mıdır?

Evet, zaman geçtikçe hâdiselerin te’sîri altında eşyânın sureti yıpranır. Yıpranan suretin, elbisenin tazelenmesi gerekir. Zîrâ insan olsun, ağaç olsun, sâir mahlûkât olsun; görüyoruz ki dâimâ yıpranıp tazelenmektedir.

Demek eşyânın suretlerini dâimâ intizâmla tecdîd eden Alîm, Mürîd ve Musavvir bir Zât vardır. Yoksa her bir zerreye sonsuz ilim ve kudreti vermek lâzım gelir ki; o zerre, bu muhtelif suretleri ayrı ayrı bilsin, karıştırmasın, diksin ve eşyâya giydirsin. Hem de bunu dâimâ tâzelesin. Acabâ zerre kadar aklı olan biri, bu fikr-i küfrîyi kabûl eder mi? Müellif (ra), devamla bu fikr-i küfrînin ne kadar muhâl ve akıldan uzak olduğunu beyân etmek üzere diyor ki:

(İnsân ki hilkat şeceresinin meyvesidir ve kendi zannına göre sebeblerin en güçlüsüdür.) Zîrâ insan, mahlûkât içinde kendini en güçlü ve kuvvetli olarak kabûl ediyor; kendini bütün mahlûkâttan üstün görüyor,

 

Seite 677

METİN

اعلم! ان للاحد الصمد على كل شئ سكةً وخاتماً وآيةً، بل آياتٍ تشهد بأنه له وملكُه وصُنعه. فان شئت فانظر - مما لايحد ولايعد من سكات أحديته وخواتم صمديته - الى هذه السكة المضروبة على صحيفة الارض في فصل الربيع بمرصاد هذه الفقرات الآتية المتسلسلة المتعانقة المتداخلة، لترى السكةَ كالشمس في رابعة النهار، وهي:

انا نشاهد في صحيفة الارض ايجاداً بديعاً حكيماً: في جُودٍ واسع عظيم في سخاوة مطلقة في اتقان مطلق، في سهولةٍ مطلقة في انتظام مطلق، في سرعة مطلقة في اتزان مطلق، في وُسعة مطلقة في حُسن صُنع مطلق، في رخيصيةٍ مطلقة وقيمته في غلو مطلق، في خِلطة مطلقة في امتياز مطلق، في بُعدةٍ مطلقة في اتفاق مطلق، في كثرة مطلقة في أحسن خلقة.

MEÂL VE ŞERH

(Bil ki! Her şeyin üstünde, her bir mevcûdun cebhesinde Sâni’-i Ehad-i Samed’e âid öyle bir sikke, öyle bir hâtem, öyle bir âyet, belki âyetler vardır ki; bütün bunlar, o mevcûd, O Sâni’-i Ehad-i Samed’in mahlûku ve mülkü ve eser-i san’atı olduğuna şehâdet ederler.

Eğer istersen -O Zât-ı Ehad-i Samed’in hadd u hesâba gelmez nihâyetsiz Ehadiyyet sikkelerinden ve Samediyyet hâtemlerinden, mühürlerinden- yalnız bahâr mevsiminde sahîfe-i Arz üzerine darb edilen şu sikkeye; gelecek mütedâhil, müteânik (birbirine istinâd eden) ve müteselsil şu fıkraların, cümlelerin mirsâdlarıyla bak! O zaman o sikkenin

 

Seite 678

METİN

اعلم! ان للاحد الصمد على كل شئ سكةً وخاتماً وآيةً، بل آياتٍ تشهد بأنه له وملكُه وصُنعه. فان شئت فانظر - مما لايحد ولايعد من سكات أحديته وخواتم صمديته - الى هذه السكة المضروبة على صحيفة الارض في فصل الربيع بمرصاد هذه الفقرات الآتية المتسلسلة المتعانقة المتداخلة، لترى السكةَ كالشمس في رابعة النهار، وهي:

انا نشاهد في صحيفة الارض ايجاداً بديعاً حكيماً: في جُودٍ واسع عظيم في سخاوة مطلقة في اتقان مطلق، في سهولةٍ مطلقة في انتظام مطلق، في سرعة مطلقة في اتزان مطلق، في وُسعة مطلقة في حُسن صُنع مطلق، في رخيصيةٍ مطلقة وقيمته في غلو مطلق، في خِلطة مطلقة في امتياز مطلق، في بُعدةٍ مطلقة في اتفاق مطلق، في كثرة مطلقة في أحسن خلقة.

MEÂL VE ŞERH

(Bil ki! Her şeyin üstünde, her bir mevcûdun cebhesinde Sâni’-i Ehad-i Samed’e âid öyle bir sikke, öyle bir hâtem, öyle bir âyet, belki âyetler vardır ki; bütün bunlar, o mevcûd, O Sâni’-i Ehad-i Samed’in mahlûku ve mülkü ve eser-i san’atı olduğuna şehâdet ederler.

Eğer istersen -O Zât-ı Ehad-i Samed’in hadd u hesâba gelmez nihâyetsiz Ehadiyyet sikkelerinden ve Samediyyet hâtemlerinden, mühürlerinden- yalnız bahâr mevsiminde sahîfe-i Arz üzerine darb edilen şu sikkeye; gelecek mütedâhil, müteânik (birbirine istinâd eden) ve müteselsil şu fıkraların, cümlelerin mirsâdlarıyla bak! O zaman o sikkenin

 

Seite 679

MEÂL VE ŞERH

Meselâ; قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ cümlesindeki اللّٰهُ lafzından bu sıfâtların hepsini çıkarıyor. Zîrâ O Zât-ı Akdes’in Ellah olması, yani İlâh ve Ma’bûd olması için, bu yedi sıfât-ı subûtiyye ve altı sıfât-ı selbiyye sâhibi olması zarûrîdir. Bu sıfâtlardan biri eksik olsa, İlâh ve Ma’bûd olamaz. Öyle ise bu sıfâtlar, O’nun Zât’ının zarûrî lâzımıdır. Ve hâkezâ her cümle; bu şekilde O Zât-ı Akdes’in yedi sıfât-ı subûtiyyesine, altı sıfât-ı selbiyyesine ve ef’âl-i İlâhiyyesine hem delildir, hem netîcedir. Şimdi şu fıkralara bakalım:

1. Müellif diyor ki; (Biz, Arz sahîfesinde gâyet hakîm, bedi’ bir îcâdı müşâhede edip, görüyoruz. Şu görünen hakimane, bedîâne îcâd fiili ise –aşağıdaki fıkralarda gösterildiği gibi- pek azîm ve geniş bir cûd ve sehâvet-i mutlaka içinde olmakla berâber mutlak bir itkân içindedir.)

Gayet hakîmane ve bedîane bir fiil-i îcâdî, bütün Küre-i Arz’ı kaplamış. Bu fiil, gâyet derecede çokluk ve cömertlik içinde olduğu halde; gâyet derecede muhkemdir, sağlamdır ve muntazamdır. Bu fiilde bir cimrilik olmadığı, daima akıp geldiği, ardı arkası kesilmediği, bitip tükenmediği, bir zamana, bir mekâna, bir kayda bağlı olmadığı halde gayet itkân içindedir. Bazen cûd u sehâvet olur; fakat devam etmez, kesilir. Hâlbuki bu âlemdeki cûd u sehâvet, dâimîdir. Hem bu sehâvet-i mutlakada düzensizlik yoktur. Her şey, gâyet derecede itkân üzeredir, muhkemdir, sağlamdır. Halbuki bol ve çok olan şeyler muhkem, sağlam ve muntazam olmaz.

Cenab-ı Hak, gelecek âyet-i kerîmede konuyla alâkalı şöyle buyuruyor:

صُنْعَ اللّٰهِ الَّذ۪ي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ إِنَّهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ

Önceden zikri geçen bu şeyleri, (her şeyi muhkem yapan,) hikmetinin gerektirdiği şekilde tesviye edip düzelten (Ellah yapmıştır, O’nun sanatıdır.) O Sani-i Zülkemal’in birer eseridir. (Tahkîk O) Ellah (yaptıklarınızdan haberdardır.)”1

Evet, bu âyet-i kerîmenin ifade ettiği gibi bu âlemde her şey, itkân üzere yaratılmıştır. Her şey, gâyet derecede muhkem, sağlam, düzenli ve bahâ

 


[1]  Neml, 27:88.

Seite 680

MEÂL VE ŞERH

Meselâ; قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ cümlesindeki اللّٰهُ lafzından bu sıfâtların hepsini çıkarıyor. Zîrâ O Zât-ı Akdes’in Ellah olması, yani İlâh ve Ma’bûd olması için, bu yedi sıfât-ı subûtiyye ve altı sıfât-ı selbiyye sâhibi olması zarûrîdir. Bu sıfâtlardan biri eksik olsa, İlâh ve Ma’bûd olamaz. Öyle ise bu sıfâtlar, O’nun Zât’ının zarûrî lâzımıdır. Ve hâkezâ her cümle; bu şekilde O Zât-ı Akdes’in yedi sıfât-ı subûtiyyesine, altı sıfât-ı selbiyyesine ve ef’âl-i İlâhiyyesine hem delildir, hem netîcedir. Şimdi şu fıkralara bakalım:

1. Müellif diyor ki; (Biz, Arz sahîfesinde gâyet hakîm, bedi’ bir îcâdı müşâhede edip, görüyoruz. Şu görünen hakimane, bedîâne îcâd fiili ise –aşağıdaki fıkralarda gösterildiği gibi- pek azîm ve geniş bir cûd ve sehâvet-i mutlaka içinde olmakla berâber mutlak bir itkân içindedir.)

Gayet hakîmane ve bedîane bir fiil-i îcâdî, bütün Küre-i Arz’ı kaplamış. Bu fiil, gâyet derecede çokluk ve cömertlik içinde olduğu halde; gâyet derecede muhkemdir, sağlamdır ve muntazamdır. Bu fiilde bir cimrilik olmadığı, daima akıp geldiği, ardı arkası kesilmediği, bitip tükenmediği, bir zamana, bir mekâna, bir kayda bağlı olmadığı halde gayet itkân içindedir. Bazen cûd u sehâvet olur; fakat devam etmez, kesilir. Hâlbuki bu âlemdeki cûd u sehâvet, dâimîdir. Hem bu sehâvet-i mutlakada düzensizlik yoktur. Her şey, gâyet derecede itkân üzeredir, muhkemdir, sağlamdır. Halbuki bol ve çok olan şeyler muhkem, sağlam ve muntazam olmaz.

Cenab-ı Hak, gelecek âyet-i kerîmede konuyla alâkalı şöyle buyuruyor:

صُنْعَ اللّٰهِ الَّذ۪ي أَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ إِنَّهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ

Önceden zikri geçen bu şeyleri, (her şeyi muhkem yapan,) hikmetinin gerektirdiği şekilde tesviye edip düzelten (Ellah yapmıştır, O’nun sanatıdır.) O Sani-i Zülkemal’in birer eseridir. (Tahkîk O) Ellah (yaptıklarınızdan haberdardır.)”1

Evet, bu âyet-i kerîmenin ifade ettiği gibi bu âlemde her şey, itkân üzere yaratılmıştır. Her şey, gâyet derecede muhkem, sağlam, düzenli ve bahâ

 


[1]  Neml, 27:88.

Seite 681

MEÂL VE ŞERH

çabuklukla vücûda geliyor. Bu sür’at-ı mutlaka ile berâber her şey kemâl-i ittizân içindedir. Yani mükemmel bir ölçü ve düzgünlük içindedir. Hiçbir şeyde dengesizlik yoktur.

4. Hem yine Müellif (ra) diyor ki; (Mutlak bir hüsn-i san’at içinde olmakla berâber, vüs’at-ı mutlaka içindedir.)

Yani her şey; gâyet derecede güzel bir san’atla îcâd edildiği halde, nihâyet derecede geniş bir tarzda, âlem çapında efrâdı yaratılıyor, o efrâd, her tarafa dağılıp yayılıyor.

5. (Hem her şeyin kıymet-i san’atı; gâyet derecede âlî ve pahalı ve değerli olduğu halde, mutlak bir ucuzluk içindedir.)

Eğer her şeyin kıymet-i san’atına ve ona yapılan masrafa göre değer biçilseydi, o zaman dünyayı verseydik bir elmayı bu kıymet-i san’atı ile berâber satın alamazdık. Hâlbuki ne kadar çoklukla ve ucuzlukla elde ediyoruz. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konuyu şöyle ifade etmiştir:

“Gel, ey muhâkemesiz arkadaş! Sen şu sarâyın sâhibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü istib’âd ediyorsun. Onun acîb san’atlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra sapıyorsun. Hâlbuki asıl istib’âd, asıl müşkilât ve hakikî su’ûbetler ve dehşetli külfetler, O’nu tanımamaktadır. Çünkü O’nu tanısak, bütün bu sarây, bu âlem; bir tek şey gibi kolay gelir, rahat olur, bu ortadaki ucuzluk ve mebzûliyyete medâr olur.

Eğer tanımazsak ve O olmazsa; o vakit her bir şey, bütün bu sarây kadar müşkilâtlı olur. Çünkü her şey, bu sarây kadar san’atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzûliyyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi; değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak.1 Eğer O’nun gizli matbaha-i mu’ciznümâsından çıkmasa idi; şimdi kırk para ile aldığımız halde, yüz liraya alamazdık.”2

Evet, Cenâb-ı Hak ve Kadîr-i Mutlak; her şeyin efrâdını çoklukla yaratmakla berâber gâyet derecede muhkem, sağlam ve hüsn-i san’atla

 


[1] Hâşiye Konserve kutusu; kudret konserveleri olan kavun, karpuz, nar, süt kutusu Hindistân cevizi gibi rahmet hediyyelerine işarettir.

[2]  Sözler, 22. Söz, 1. Makâm, 9. Bürhân, s. 286-287.

Seite 682

MEÂL VE ŞERH

çabuklukla vücûda geliyor. Bu sür’at-ı mutlaka ile berâber her şey kemâl-i ittizân içindedir. Yani mükemmel bir ölçü ve düzgünlük içindedir. Hiçbir şeyde dengesizlik yoktur.

4. Hem yine Müellif (ra) diyor ki; (Mutlak bir hüsn-i san’at içinde olmakla berâber, vüs’at-ı mutlaka içindedir.)

Yani her şey; gâyet derecede güzel bir san’atla îcâd edildiği halde, nihâyet derecede geniş bir tarzda, âlem çapında efrâdı yaratılıyor, o efrâd, her tarafa dağılıp yayılıyor.

5. (Hem her şeyin kıymet-i san’atı; gâyet derecede âlî ve pahalı ve değerli olduğu halde, mutlak bir ucuzluk içindedir.)

Eğer her şeyin kıymet-i san’atına ve ona yapılan masrafa göre değer biçilseydi, o zaman dünyayı verseydik bir elmayı bu kıymet-i san’atı ile berâber satın alamazdık. Hâlbuki ne kadar çoklukla ve ucuzlukla elde ediyoruz. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konuyu şöyle ifade etmiştir:

“Gel, ey muhâkemesiz arkadaş! Sen şu sarâyın sâhibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü istib’âd ediyorsun. Onun acîb san’atlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra sapıyorsun. Hâlbuki asıl istib’âd, asıl müşkilât ve hakikî su’ûbetler ve dehşetli külfetler, O’nu tanımamaktadır. Çünkü O’nu tanısak, bütün bu sarây, bu âlem; bir tek şey gibi kolay gelir, rahat olur, bu ortadaki ucuzluk ve mebzûliyyete medâr olur.

Eğer tanımazsak ve O olmazsa; o vakit her bir şey, bütün bu sarây kadar müşkilâtlı olur. Çünkü her şey, bu sarây kadar san’atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzûliyyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi; değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak.1 Eğer O’nun gizli matbaha-i mu’ciznümâsından çıkmasa idi; şimdi kırk para ile aldığımız halde, yüz liraya alamazdık.”2

Evet, Cenâb-ı Hak ve Kadîr-i Mutlak; her şeyin efrâdını çoklukla yaratmakla berâber gâyet derecede muhkem, sağlam ve hüsn-i san’atla

 


[1] Hâşiye Konserve kutusu; kudret konserveleri olan kavun, karpuz, nar, süt kutusu Hindistân cevizi gibi rahmet hediyyelerine işarettir.

[2]  Sözler, 22. Söz, 1. Makâm, 9. Bürhân, s. 286-287.

Seite 683

MEÂL VE ŞERH

vücûda getiriyor. Hem son derece intizâmlı, mîzânlı, ölçülü, kıymetli yaratmakla berâber, gâyet derecede kolaylıkla halk ediyor. Hem son derece ucuzlukla ihsân ediyor. Zîrâ bütün yeri göğü çalıştırıyor, Güneş Sistemi’ni faâliyyete getiriyor. Netîcede bu tezgahtan gâyet san’atlı, kıymetli bir ni’met eserini, meselâ bir elmayı vücûda getirip bize son derece ucuz bir tarzda, kolay bir şekilde ikrâm ediyor. Hadd u hesâba gelmez efrâdını birkaç ay zarfında rûy-i zemînde îcâd edip her tarafa neşrediyor. Bazılarını birkaç hafta zarfında yaratıp dağıtıyor. Bütün dünya çapında bir vüs’at, bir genişlik içinde îcâd ediyor. Elbette şu hâl ve bu vaz’iyyet kat’î bir surette Sâni’-i Âlem’in vücûb-u vücûduna ve vahdâniyyetine ve kemâl-i kudretine ve Samediyyetine şehâdet edip isbât etmektedir. Müellif (ra), Şuâ’lar adlı eserinde bu mevzu ile alâkalı şöyle buyuruyor:

Madem bi’l-müşâhede gözümüz önünde görüyoruz ki, gâyet derecede san’atlı ve kıymetdârlık ile berâber nihâyet derecede bir mebzûliyyet var. Ve her bir zîhayat fevka’l-âde mu’cizâne ve hârika ve çok cihâzâtları bulunan birer makine-i acîbe olmakla berâber, sehâvet-i mutlaka içinde kibrit çakar gibi bir sür’at-i hârika ile gâyet derecede kolaylık ve sühûlet ve külfetsiz bir surette vücûda geliyorlar. Elbette bi’z-zarûre ve bi’l-bedâhe gösterir ki, o mebzûliyyet ve o sühûlet, vahdetten ve bir tek zâtın işleri olmasından ileri geliyor. Yoksa değil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylık ve kıymetdârlık, belki şimdi beş para ile alınan bir meyve, beş yüz lira ile alınmayacaktı; belki bulunmayacak derecede nâdir olacaktı. Ve şimdi saati kurmak ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen muntazam makineler gibi vücûdları, îcâdları kolay ve âsân olan zîhayat şeyler; imtinâ’ derecesinde suubetli, müşkilâtlı olacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakîkada bütün cihâzât ve şerâit-i hayâtıyla vücûda gelen bir kısım hayvânlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecek idi.1

6. (Her şey, mutlak bir ihtilât, bir karışıklık içinde olduğu halde, mutlak bir imtiyâz içinde, tam bir ayrılık ve adem-i iltibâs içinde vücûda geliyor. Hiçbir şey hiçbir şeyle karıştırılmıyor, iltibâs edilmiyor, tam bir temyîz içindedir.)

 


[1]  Şuâ’lar, 2. Şua, 2. Makâm, Vahdâniyyetin 2. Muktazîsi, s. 23.

Seite 684

MEÂL VE ŞERH

vücûda getiriyor. Hem son derece intizâmlı, mîzânlı, ölçülü, kıymetli yaratmakla berâber, gâyet derecede kolaylıkla halk ediyor. Hem son derece ucuzlukla ihsân ediyor. Zîrâ bütün yeri göğü çalıştırıyor, Güneş Sistemi’ni faâliyyete getiriyor. Netîcede bu tezgahtan gâyet san’atlı, kıymetli bir ni’met eserini, meselâ bir elmayı vücûda getirip bize son derece ucuz bir tarzda, kolay bir şekilde ikrâm ediyor. Hadd u hesâba gelmez efrâdını birkaç ay zarfında rûy-i zemînde îcâd edip her tarafa neşrediyor. Bazılarını birkaç hafta zarfında yaratıp dağıtıyor. Bütün dünya çapında bir vüs’at, bir genişlik içinde îcâd ediyor. Elbette şu hâl ve bu vaz’iyyet kat’î bir surette Sâni’-i Âlem’in vücûb-u vücûduna ve vahdâniyyetine ve kemâl-i kudretine ve Samediyyetine şehâdet edip isbât etmektedir. Müellif (ra), Şuâ’lar adlı eserinde bu mevzu ile alâkalı şöyle buyuruyor:

Madem bi’l-müşâhede gözümüz önünde görüyoruz ki, gâyet derecede san’atlı ve kıymetdârlık ile berâber nihâyet derecede bir mebzûliyyet var. Ve her bir zîhayat fevka’l-âde mu’cizâne ve hârika ve çok cihâzâtları bulunan birer makine-i acîbe olmakla berâber, sehâvet-i mutlaka içinde kibrit çakar gibi bir sür’at-i hârika ile gâyet derecede kolaylık ve sühûlet ve külfetsiz bir surette vücûda geliyorlar. Elbette bi’z-zarûre ve bi’l-bedâhe gösterir ki, o mebzûliyyet ve o sühûlet, vahdetten ve bir tek zâtın işleri olmasından ileri geliyor. Yoksa değil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylık ve kıymetdârlık, belki şimdi beş para ile alınan bir meyve, beş yüz lira ile alınmayacaktı; belki bulunmayacak derecede nâdir olacaktı. Ve şimdi saati kurmak ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen muntazam makineler gibi vücûdları, îcâdları kolay ve âsân olan zîhayat şeyler; imtinâ’ derecesinde suubetli, müşkilâtlı olacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakîkada bütün cihâzât ve şerâit-i hayâtıyla vücûda gelen bir kısım hayvânlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecek idi.1

6. (Her şey, mutlak bir ihtilât, bir karışıklık içinde olduğu halde, mutlak bir imtiyâz içinde, tam bir ayrılık ve adem-i iltibâs içinde vücûda geliyor. Hiçbir şey hiçbir şeyle karıştırılmıyor, iltibâs edilmiyor, tam bir temyîz içindedir.)

 


[1]  Şuâ’lar, 2. Şua, 2. Makâm, Vahdâniyyetin 2. Muktazîsi, s. 23.

Seite 685

MEÂL VE ŞERH

8. (Hem eşyâ, kesret-i mutlaka içinde olduğu ve nihâyet derecede çoklukla efrâdı yaratıldığı halde ahsen-i hilkat üzere yaratılıyor. Hadsiz mevcûdât, bir anda her yerde çoklukla yaratıldığı halde kemâl-i hüsn-i san’at içindedir.)

Evet, bir şeyin çoklukla yaratılması; çirkinliği, ehemmiyyetsizliği iktizâ ettiği halde, Küre-i Arz’da yaratılan hadsiz mevcûdâta bakıyoruz, görüyoruz ki; hepsi, kemâl-i hüsn-i san’at içindedir.

اَلَّذ۪ٓى اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ

O Zât-ı Zülcelâl ki; yarattığı her şeyi, hüsn-i san’at içinde güzel yaratmıştır.1 âyet-i kerîmesi sırrınca, Cenâb-ı Hak, bu âlemde ne yaratmış ise; en güzel bir surette, en mükemmel bir tarzda, hüsn-i san’at üzere yaratmıştır. Evet yaratılan her şey, ya doğrudan doğruya güzeldir. Ona “hüsn-i bizzât” denir. (Hayat ve gençlik gibi) Ya da netîce i’tibâriyle güzeldir, hasendir. Buna “hüsn-i bilgayr” denir. (İhtiyârlık ve ölüm gibi).

Müellif (ra) bu mevzûyu Sözler adlı eserinde “On Yedinci Pencere”de tafsîlâtlı bir surette îzâh etmiştir. Şöyle ki:

“ONYEDİNCİ PENCERE:

اِنَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

Zemînin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: Îcâd-ı eşyâda müşevveşiyeti iktizâ eden ve intizâmsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehâvet ve bir cûd-u mutlak, gâyet derecede bir insicam ve intizâm içinde görünüyor. İşte zemîn yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör.

Hem mîzânsızlığı ve kabalığı iktizâ eden îcâd-ı eşyâdaki sür’at-i mutlaka dahî kemâl-i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte zemîn yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak.

Hem ehemmiyyetsizliği, belki çirkinliği iktizâ eden kesret-i mutlaka dahî,

 


[1]  Secde, 32:7.

Seite 686

MEÂL VE ŞERH

8. (Hem eşyâ, kesret-i mutlaka içinde olduğu ve nihâyet derecede çoklukla efrâdı yaratıldığı halde ahsen-i hilkat üzere yaratılıyor. Hadsiz mevcûdât, bir anda her yerde çoklukla yaratıldığı halde kemâl-i hüsn-i san’at içindedir.)

Evet, bir şeyin çoklukla yaratılması; çirkinliği, ehemmiyyetsizliği iktizâ ettiği halde, Küre-i Arz’da yaratılan hadsiz mevcûdâta bakıyoruz, görüyoruz ki; hepsi, kemâl-i hüsn-i san’at içindedir.

اَلَّذ۪ٓى اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ

O Zât-ı Zülcelâl ki; yarattığı her şeyi, hüsn-i san’at içinde güzel yaratmıştır.1 âyet-i kerîmesi sırrınca, Cenâb-ı Hak, bu âlemde ne yaratmış ise; en güzel bir surette, en mükemmel bir tarzda, hüsn-i san’at üzere yaratmıştır. Evet yaratılan her şey, ya doğrudan doğruya güzeldir. Ona “hüsn-i bizzât” denir. (Hayat ve gençlik gibi) Ya da netîce i’tibâriyle güzeldir, hasendir. Buna “hüsn-i bilgayr” denir. (İhtiyârlık ve ölüm gibi).

Müellif (ra) bu mevzûyu Sözler adlı eserinde “On Yedinci Pencere”de tafsîlâtlı bir surette îzâh etmiştir. Şöyle ki:

“ONYEDİNCİ PENCERE:

اِنَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَ

Zemînin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: Îcâd-ı eşyâda müşevveşiyeti iktizâ eden ve intizâmsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehâvet ve bir cûd-u mutlak, gâyet derecede bir insicam ve intizâm içinde görünüyor. İşte zemîn yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör.

Hem mîzânsızlığı ve kabalığı iktizâ eden îcâd-ı eşyâdaki sür’at-i mutlaka dahî kemâl-i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte zemîn yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak.

Hem ehemmiyyetsizliği, belki çirkinliği iktizâ eden kesret-i mutlaka dahî,

 


[1]  Secde, 32:7.

Seite 687

MEÂL VE ŞERH

Zülkemâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in vücûb-u vücûduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i Rubûbiyyetine ve Vahdâniyyetine ve Ehadiyyetine şehâdet ederler, لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى sırrını gösterirler.

Şimdi ey bîçâre câhil, gâfil, muannid, muattıl! Bu hakîkat-ı uzmâyı ne ile tefsîr edebilirsin? Bu nihâyet derecede mu’cize ve hârika keyfiyyeti ne ile îzâh edebilirsin? Bu hadsiz derecede acîb şu san’atları neye isnâd edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesâdüfün nerede, tabîat dediğin ve güvendiğin şuûrsuz yoldaşın ve dalâlette istinâdgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesâdüfün karışması yüz derece muhâl değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabîata havâlesi, bin derece muhâl olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabîatın; her bir şeyin içinde o şeyden yapılan eşyâ adedince ma’nevî makine ve matbaaları mı var?..”1

METİN

على أن كلاً من هذه الفقرات بانفرادها تكفي لاظهار السكة؛ اذ:

نهاية السخاوة نوعاً مع غاية الاتقان وحسن الصنعة في فردٍ فردٍ، تختص بمَن لا يُشغلهُ شئ عن شئ، وله قدرة بلا نهاية.

وكذا ان نهاية السهولة مع غاية الانتظام، تختص بمن لا يُعجزه شئ، وله علم بلا نهاية.

وكذا ان نهاية السرعة مع غاية الاتزان والموزونية، تختص بمن استسلم كل شئ لقدرته وأمره.

MEÂL VE ŞERH

(Bununla berâber bu fıkralardan her birisi, tek başına) diğerlerine dayanmadan da (bu Samediyyet ve Ehadiyyet sikkesini izhâr etmeye, onu göstermeye kâfîdir.) Müellif (ra); şimdi bu fıkraların teker teker nasıl tek

 


[1]  Sözler, 33. Söz, 17. Pencere, s. 665-667.

Seite 688

MEÂL VE ŞERH

Zülkemâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in vücûb-u vücûduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i Rubûbiyyetine ve Vahdâniyyetine ve Ehadiyyetine şehâdet ederler, لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى sırrını gösterirler.

Şimdi ey bîçâre câhil, gâfil, muannid, muattıl! Bu hakîkat-ı uzmâyı ne ile tefsîr edebilirsin? Bu nihâyet derecede mu’cize ve hârika keyfiyyeti ne ile îzâh edebilirsin? Bu hadsiz derecede acîb şu san’atları neye isnâd edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde-i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesâdüfün nerede, tabîat dediğin ve güvendiğin şuûrsuz yoldaşın ve dalâlette istinâdgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesâdüfün karışması yüz derece muhâl değil mi? Ve şu hârika işlerin binden birinin tabîata havâlesi, bin derece muhâl olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabîatın; her bir şeyin içinde o şeyden yapılan eşyâ adedince ma’nevî makine ve matbaaları mı var?..”1

METİN

على أن كلاً من هذه الفقرات بانفرادها تكفي لاظهار السكة؛ اذ:

نهاية السخاوة نوعاً مع غاية الاتقان وحسن الصنعة في فردٍ فردٍ، تختص بمَن لا يُشغلهُ شئ عن شئ، وله قدرة بلا نهاية.

وكذا ان نهاية السهولة مع غاية الانتظام، تختص بمن لا يُعجزه شئ، وله علم بلا نهاية.

وكذا ان نهاية السرعة مع غاية الاتزان والموزونية، تختص بمن استسلم كل شئ لقدرته وأمره.

MEÂL VE ŞERH

(Bununla berâber bu fıkralardan her birisi, tek başına) diğerlerine dayanmadan da (bu Samediyyet ve Ehadiyyet sikkesini izhâr etmeye, onu göstermeye kâfîdir.) Müellif (ra); şimdi bu fıkraların teker teker nasıl tek

 


[1]  Sözler, 33. Söz, 17. Pencere, s. 665-667.

Seite 689

MEÂL VE ŞERH

halde, her bir yerde ve her bir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola.. ve her şey ondan nihâyet derecede uzak olduğu halde, O ise her şeye nihâyet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-u Kayyûm-u Zülcelâl’in elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, vezîri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhâldir. Yalnız mesel ve temsîl suretinde şuûnât-ı kudsiyyesine bakılabilir.”1

(Ve kezâ, gâyet derecede intizâmla berâber, nihâyet sühûlet ve kolaylık, elbette öyle bir Zât-ı Zülcelâl’e mahsûstur ki, O’nu hiçbir şey âciz bırakamaz.) Kudretine hiçbir şey ağır gelmez. (Ve O Zât’ın nihâyetsiz bir ilmi vardır. İlm-i muhîti, her şeyi kaplamıştır.)

Aslında bir şey çok kolay, sühûletle yapılırsa, onda fazla nizâm ve intizâm olmaz. Zîrâ bu iki durum, zâhiren birbirine zıddır. Bir şey, gâyet derecede intizâmlı olsa; o şey, bu durumda kolay meydâna gelmez. Hâlbuki bu kâinâtta her şey, son derece kolaylıkla vücûda geldiği halde gâyet derecede intizâmlıdır. Öyle ise bu vaz’iyyet delâlet eder ki; bunları yapan Zât’ın muhît bir ilmi, sonsuz bir kudreti vardır. Bu hâl, başka sıfâtlarla berâber en evvel şu iki sıfâta, yani ilim ve kudrete delâlet eder ve kat’î bir surette onları isbât eder.

Demek bu kâinâtın Sâni’-i Hakîm’i sonsuz bir kudrete sâhibtir. Kudretine acz müdâhale edemez. Bu sebeble hiçbir şey, O’na ağır gelmez. Her şey, O’nun kudretine nisbeten müsâvîdir. Hem aynı zamanda irâde ve sâir sıfâtlarla berâber muhît bir ilme de sâhibtir. Alîm-i Mutlak’tır ki; her şeyi intizâm dâiresinde yapar. Âlemde hiçbir nizâmsızlık, intizâmsızlık eseri yoktur.

Müellif (ra) öncelikle bu iki sıfât-ı İlâhiyye’yi, yani ilim ve kudreti nazara vermiştir. Zîrâ sıfât-ı İlâhiyye’nin ana temeli bu iki sıfâttır. Elbette sıfât-ı İlâhiyye, biribirisiz olmaz. Fakat bu mes’elede ana temel bu iki sıfât olduğu için bunları nazara vermiştir. Demek O’nun kudreti; her şeye şâmil olduğu ve her şeye nisbeti bir olduğu için, her şeyi son derece sühûletle îcâd eder. Ve kezâ ilm-i İlâhîsi de her şeyi ihâta ettiği için en küçükten en büyüğe kadar hiçbir şeyi hâric bırakmayarak her şeyi muntazaman halk ve îcâd eder. Müellif (ra) Mektûbât adlı eserinde bu konuyu şöyle îzâh etmiştir:

 


[1]  Lem’alar, 30. Lem’a, 6. Nükte, 1. Şuâ’, s. 341.

Seite 690

MEÂL VE ŞERH

halde, her bir yerde ve her bir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola.. ve her şey ondan nihâyet derecede uzak olduğu halde, O ise her şeye nihâyet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-u Kayyûm-u Zülcelâl’in elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, vezîri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhâldir. Yalnız mesel ve temsîl suretinde şuûnât-ı kudsiyyesine bakılabilir.”1

(Ve kezâ, gâyet derecede intizâmla berâber, nihâyet sühûlet ve kolaylık, elbette öyle bir Zât-ı Zülcelâl’e mahsûstur ki, O’nu hiçbir şey âciz bırakamaz.) Kudretine hiçbir şey ağır gelmez. (Ve O Zât’ın nihâyetsiz bir ilmi vardır. İlm-i muhîti, her şeyi kaplamıştır.)

Aslında bir şey çok kolay, sühûletle yapılırsa, onda fazla nizâm ve intizâm olmaz. Zîrâ bu iki durum, zâhiren birbirine zıddır. Bir şey, gâyet derecede intizâmlı olsa; o şey, bu durumda kolay meydâna gelmez. Hâlbuki bu kâinâtta her şey, son derece kolaylıkla vücûda geldiği halde gâyet derecede intizâmlıdır. Öyle ise bu vaz’iyyet delâlet eder ki; bunları yapan Zât’ın muhît bir ilmi, sonsuz bir kudreti vardır. Bu hâl, başka sıfâtlarla berâber en evvel şu iki sıfâta, yani ilim ve kudrete delâlet eder ve kat’î bir surette onları isbât eder.

Demek bu kâinâtın Sâni’-i Hakîm’i sonsuz bir kudrete sâhibtir. Kudretine acz müdâhale edemez. Bu sebeble hiçbir şey, O’na ağır gelmez. Her şey, O’nun kudretine nisbeten müsâvîdir. Hem aynı zamanda irâde ve sâir sıfâtlarla berâber muhît bir ilme de sâhibtir. Alîm-i Mutlak’tır ki; her şeyi intizâm dâiresinde yapar. Âlemde hiçbir nizâmsızlık, intizâmsızlık eseri yoktur.

Müellif (ra) öncelikle bu iki sıfât-ı İlâhiyye’yi, yani ilim ve kudreti nazara vermiştir. Zîrâ sıfât-ı İlâhiyye’nin ana temeli bu iki sıfâttır. Elbette sıfât-ı İlâhiyye, biribirisiz olmaz. Fakat bu mes’elede ana temel bu iki sıfât olduğu için bunları nazara vermiştir. Demek O’nun kudreti; her şeye şâmil olduğu ve her şeye nisbeti bir olduğu için, her şeyi son derece sühûletle îcâd eder. Ve kezâ ilm-i İlâhîsi de her şeyi ihâta ettiği için en küçükten en büyüğe kadar hiçbir şeyi hâric bırakmayarak her şeyi muntazaman halk ve îcâd eder. Müellif (ra) Mektûbât adlı eserinde bu konuyu şöyle îzâh etmiştir:

 


[1]  Lem’alar, 30. Lem’a, 6. Nükte, 1. Şuâ’, s. 341.

Seite 691

MEÂL VE ŞERH

“Birincisi: Kudret-i İlâhiyye’ye nisbeten en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır. Bir nev’in umûm efrâdıyla îcâdı, bir ferd kadar külfetsiz ve rahattır. Cennet’i halk etmek, bir bahâr kadar kolaydır. Bir bahârı îcâd etmek, bir çiçek kadar rahattır. Şu sırrı îzâh ve isbât eden haşre dâir Onuncu Söz’ün âhirinde, hem melâike ve bekâ-i rûh ve haşre dâir Yirmidokuzuncu Söz’de haşir mes’elesinde, İkinci Esâs’ın beyânında zikredilen "nûrâniyyet sırrı", "şeffâfiyyet sırrı", "mukâbele sırrı", "müvâzene sırrı", "intizâm sırrı", "itaat sırrı", altı temsîl ile isbât edilerek gösterilmiştir ki: Kudret-i İlâhiyye’ye nisbeten yıldızlar, zerreler gibi kolaydır; hadsiz efrâd bir ferd kadar külfetsiz ve rahatça îcâd edilir. Madem o iki Söz’de bu altı sır isbât edilmiş, onlara havâle ederek burada kısa keseriz.

İkincisi: Kudret-i İlâhiyye’ye nisbeten her şey müsâvî olduğuna delîl-i kâtı’ ve bürhân-ı sâtı’ şudur ki: Hayvânât ve nebâtâtın îcâdında, gözümüzle görüyoruz, hadsiz bir sehâvet ve kesret içinde, nihâyet derecede bir itkân, bir hüsn-ü san’at bulunuyor. Hem nihâyet derecede karışıklık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede bir imtiyâz ve tefrîk görünüyor. Hem nihâyet derecede mebzûliyyet ve vüs’at içinde, nihâyet derecede san’atça kıymetdârlık ve hilkatça güzellik bulunuyor. Hem nihâyet derecede san’atkârâne bir surette, çok cihâzâta ve çok zamana muhtâc olmakla berâber; gâyet derecede sühûletle ve sür’atle îcâd ediliyor. Âdeta birden ve hiçten o mu’cizât-ı san’at vücûda geliyor.

İşte bi’l-müşâhede her mevsimde rûy-i zemînde gördüğümüz bu fa’âliyyet-i kudret, kat’iyyen delâlet eder ki: Şu ef’âlin menba’ı olan kudrete nisbeten; en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır ve hadsiz efrâdın îcâdı ve idâreleri, bir ferd kadar rahatça îcâd ve idâre edilir.”1

Şuâ’lar adlı eserde ise şöyle buyurmuştur:

On Beş Delîlden Birincisi: فَالْاِنْتِظَامَاتُ الْمَوْزُونَةُ dir. Yani: Bütün mahlûkâtta müşâhede edilen ölçülü düzgünlük, mîzânlı intizâm; ihâtalı bir ilme şehâdet eder. Evet muntazam bir sarây gibi kâinâttan ve manzûme-i Şemsiyye’den ve kelimeler ve seslerin neşrinde zerreleri medâr-ı hayret bir intizâm gösteren hava sahîfesinden ve üç yüz bin ayrı ayrı nev’leri her bahârda bir intizâm-ı

 


[1]  Mektûbât, 20. Mektûb, 2. Makâm, 10. Kelime, s. 245-246.

Seite 692

MEÂL VE ŞERH

“Birincisi: Kudret-i İlâhiyye’ye nisbeten en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır. Bir nev’in umûm efrâdıyla îcâdı, bir ferd kadar külfetsiz ve rahattır. Cennet’i halk etmek, bir bahâr kadar kolaydır. Bir bahârı îcâd etmek, bir çiçek kadar rahattır. Şu sırrı îzâh ve isbât eden haşre dâir Onuncu Söz’ün âhirinde, hem melâike ve bekâ-i rûh ve haşre dâir Yirmidokuzuncu Söz’de haşir mes’elesinde, İkinci Esâs’ın beyânında zikredilen "nûrâniyyet sırrı", "şeffâfiyyet sırrı", "mukâbele sırrı", "müvâzene sırrı", "intizâm sırrı", "itaat sırrı", altı temsîl ile isbât edilerek gösterilmiştir ki: Kudret-i İlâhiyye’ye nisbeten yıldızlar, zerreler gibi kolaydır; hadsiz efrâd bir ferd kadar külfetsiz ve rahatça îcâd edilir. Madem o iki Söz’de bu altı sır isbât edilmiş, onlara havâle ederek burada kısa keseriz.

İkincisi: Kudret-i İlâhiyye’ye nisbeten her şey müsâvî olduğuna delîl-i kâtı’ ve bürhân-ı sâtı’ şudur ki: Hayvânât ve nebâtâtın îcâdında, gözümüzle görüyoruz, hadsiz bir sehâvet ve kesret içinde, nihâyet derecede bir itkân, bir hüsn-ü san’at bulunuyor. Hem nihâyet derecede karışıklık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede bir imtiyâz ve tefrîk görünüyor. Hem nihâyet derecede mebzûliyyet ve vüs’at içinde, nihâyet derecede san’atça kıymetdârlık ve hilkatça güzellik bulunuyor. Hem nihâyet derecede san’atkârâne bir surette, çok cihâzâta ve çok zamana muhtâc olmakla berâber; gâyet derecede sühûletle ve sür’atle îcâd ediliyor. Âdeta birden ve hiçten o mu’cizât-ı san’at vücûda geliyor.

İşte bi’l-müşâhede her mevsimde rûy-i zemînde gördüğümüz bu fa’âliyyet-i kudret, kat’iyyen delâlet eder ki: Şu ef’âlin menba’ı olan kudrete nisbeten; en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır ve hadsiz efrâdın îcâdı ve idâreleri, bir ferd kadar rahatça îcâd ve idâre edilir.”1

Şuâ’lar adlı eserde ise şöyle buyurmuştur:

On Beş Delîlden Birincisi: فَالْاِنْتِظَامَاتُ الْمَوْزُونَةُ dir. Yani: Bütün mahlûkâtta müşâhede edilen ölçülü düzgünlük, mîzânlı intizâm; ihâtalı bir ilme şehâdet eder. Evet muntazam bir sarây gibi kâinâttan ve manzûme-i Şemsiyye’den ve kelimeler ve seslerin neşrinde zerreleri medâr-ı hayret bir intizâm gösteren hava sahîfesinden ve üç yüz bin ayrı ayrı nev’leri her bahârda bir intizâm-ı

 


[1]  Mektûbât, 20. Mektûb, 2. Makâm, 10. Kelime, s. 245-246.

Seite 693

MEÂL VE ŞERH

(Ve kezâ eşyâ, ferd ferd her birisi; gâyet hüsn-i san’at içinde olmakla berâber –nev’lerin intişârıyla ve her tarafa dağılmalarıyla- nihâyet genişlikte bir tasarrufun bulunması ve kâinât çapında bir fa’âliyyet görünmesi; hiçbir şeyin yanında olmadığı ve mekân ittihâz etmediği halde, ilim ve kudretiyle her şeyin yanında hâzır ve nâzır olan bir Zât-ı Kadîr-i Alîm’e mahsûs bir sikkedir.)

Hem her şey; efrâdı i’tibâriyle çok san’atlı, intizâmlı olduğu halde, nev’î bakımından ise bütün rû-yi zemîne intişâr etmiş, her tarafa dağılmıştır. İşte her ferd-i eşyâ, böyle son derece san’atlı olduğu halde dünya çapında dağılması, her tarafta aynı san’atta, aynı mükemmellikte ve çoklukta bulunması, öyle bir Zât-ı Zülcelâle hâs bir sikkedir ki; O Zât, mekândan münezzeh olmakla berâber ilim ve kudretiyle her şeyin yanında hâzır ve nâzır olduğuna ve her şeyde doğrudan doğruya bizzât tasarruf ettiğine şehâdet etmektedir. Meselâ, hayvânât envâ’ından bir nev’ olan bal arısına bakalım. Sâni’-i Hakîm; bu nev’i, rû-yi zemînde neşretmiştir. Her yerdeki bal arısının her bir ferdi ise üç cihetle bir hârika-ı san’attır. Yani hem hilkatça, yaratılış i’tibâriyle, hem yaptığı vazîfe i’tibâriyle, yani taâmların en tatlısı olan balı yapması cihetiyle, hem de süngücüğünde diğer canlıları öldürmek hâsiyyetinde olan zehiri, kendisine zarar vermeden yerleştirmek i’tibâriyle arı, hârika bir san’at-ı kudrettir.

Evet, bal arısındaki san’at-ı İlâhiyye çok acîb ve hârikadır. Cenâb-ı Hak, onun küçücük başında onun ehemmiyyetli vazîfesinin programını yazıp yerleştirmiş. Aynen bir santral gibi, ömrü bir günlük veya üç günlük iken, bir günlük mesâfedeki bala yarayacak çiçeği anlar, hisseder. Ellah’ın izniyle gider, o çiçeğin üstüne konar ve ondan bal özünü alır. Müellif (ra), bu mevzûyu Âyetü’l-Kübrâ adlı eserinde üç misâl ile şöyle îzâh etmiştir:

“Birincisi: ...وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا ilh... Evet balarısı fıtratça ve vazîfece öyle bir mu’cize-i kudrettir ki; koca Sûre-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünkü o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyyetli vazîfesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük

 

Seite 694

MEÂL VE ŞERH

(Ve kezâ eşyâ, ferd ferd her birisi; gâyet hüsn-i san’at içinde olmakla berâber –nev’lerin intişârıyla ve her tarafa dağılmalarıyla- nihâyet genişlikte bir tasarrufun bulunması ve kâinât çapında bir fa’âliyyet görünmesi; hiçbir şeyin yanında olmadığı ve mekân ittihâz etmediği halde, ilim ve kudretiyle her şeyin yanında hâzır ve nâzır olan bir Zât-ı Kadîr-i Alîm’e mahsûs bir sikkedir.)

Hem her şey; efrâdı i’tibâriyle çok san’atlı, intizâmlı olduğu halde, nev’î bakımından ise bütün rû-yi zemîne intişâr etmiş, her tarafa dağılmıştır. İşte her ferd-i eşyâ, böyle son derece san’atlı olduğu halde dünya çapında dağılması, her tarafta aynı san’atta, aynı mükemmellikte ve çoklukta bulunması, öyle bir Zât-ı Zülcelâle hâs bir sikkedir ki; O Zât, mekândan münezzeh olmakla berâber ilim ve kudretiyle her şeyin yanında hâzır ve nâzır olduğuna ve her şeyde doğrudan doğruya bizzât tasarruf ettiğine şehâdet etmektedir. Meselâ, hayvânât envâ’ından bir nev’ olan bal arısına bakalım. Sâni’-i Hakîm; bu nev’i, rû-yi zemînde neşretmiştir. Her yerdeki bal arısının her bir ferdi ise üç cihetle bir hârika-ı san’attır. Yani hem hilkatça, yaratılış i’tibâriyle, hem yaptığı vazîfe i’tibâriyle, yani taâmların en tatlısı olan balı yapması cihetiyle, hem de süngücüğünde diğer canlıları öldürmek hâsiyyetinde olan zehiri, kendisine zarar vermeden yerleştirmek i’tibâriyle arı, hârika bir san’at-ı kudrettir.

Evet, bal arısındaki san’at-ı İlâhiyye çok acîb ve hârikadır. Cenâb-ı Hak, onun küçücük başında onun ehemmiyyetli vazîfesinin programını yazıp yerleştirmiş. Aynen bir santral gibi, ömrü bir günlük veya üç günlük iken, bir günlük mesâfedeki bala yarayacak çiçeği anlar, hisseder. Ellah’ın izniyle gider, o çiçeğin üstüne konar ve ondan bal özünü alır. Müellif (ra), bu mevzûyu Âyetü’l-Kübrâ adlı eserinde üç misâl ile şöyle îzâh etmiştir:

“Birincisi: ...وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ى مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا ilh... Evet balarısı fıtratça ve vazîfece öyle bir mu’cize-i kudrettir ki; koca Sûre-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünkü o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyyetli vazîfesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük

 

Seite 695

MEÂL VE ŞERH

karnında taâmların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a’zâları tahrîb etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek; nihâyet dikkat ve ilim ile ve gâyet hikmet ve irâde ile ve tam bir intizâm ve müvâzene ile olduğundan, şuûrsuz, intizâmsız, mîzânsız olan tabîat ve tesâdüf gibi şeyler elbette müdâhale edemezler ve karışamazlar. İşte bu üç cihetle mu’cizeli bu san’at-ı İlâhiyyenin ve bu fiil-i Rabbanînin, bütün zemîn yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mîzânda, aynı anda, aynı tarzda zuhûru ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.

İkinci âyet:

وَ اِنَّ لَكُمْ فِى الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ى بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَ دَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ

âyeti, ibret-feşan bir fermândır. Evet başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhâlif olarak hâlis, temiz, sâfî, mugaddî, hoş, beyâz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyâde hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedâkârâne bir şefkati kalblerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyâr ve dikkat ister ki; fırtınalı tesâdüflerin ve karıştırıcı unsûrların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz. İşte böyle gâyet mu’cizeli ve hikmetli bu san’at-ı Rabbâniyenin ve bu fiil-i İlâhînin, umûm rûy-i zemînde, yüzbinlerle nev’lerin, hadsiz vâlidelerinin kalblerinde ve memelerinde aynı anda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkat ile tecellîsi ve tasarrufu ve yapması ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.

Üçüncü âyet:

وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخ۪يلِ وَاْلاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Bu âyet, nazar-ı dikkati hurma ve üzüme celbedip der ki: "Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhîd için büyük bir âyet, bir delîl ve bir hüccet vardır." Evet bu iki meyve, hem gıdâ ve kut, hem fâkihe ve yemiş, hem çok lezzetli

 

Seite 696

MEÂL VE ŞERH

karnında taâmların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zîhayat a’zâları tahrîb etmek ve öldürmek hâsiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek; nihâyet dikkat ve ilim ile ve gâyet hikmet ve irâde ile ve tam bir intizâm ve müvâzene ile olduğundan, şuûrsuz, intizâmsız, mîzânsız olan tabîat ve tesâdüf gibi şeyler elbette müdâhale edemezler ve karışamazlar. İşte bu üç cihetle mu’cizeli bu san’at-ı İlâhiyyenin ve bu fiil-i Rabbanînin, bütün zemîn yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mîzânda, aynı anda, aynı tarzda zuhûru ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.

İkinci âyet:

وَ اِنَّ لَكُمْ فِى الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ى بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَ دَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ

âyeti, ibret-feşan bir fermândır. Evet başta inek ve deve ve keçi ve koyun olarak süt fabrikaları olan vâlidelerin memelerinde, kan ve fışkı içinde bulaştırmadan ve bulandırmadan ve onlara bütün bütün muhâlif olarak hâlis, temiz, sâfî, mugaddî, hoş, beyâz bir sütü koymak; ve yavrularına karşı o sütten daha ziyâde hoş, şirin, tatlı, kıymetli ve fedâkârâne bir şefkati kalblerine bırakmak; elbette o derece bir rahmet, bir hikmet, bir ilim, bir kudret ve bir ihtiyâr ve dikkat ister ki; fırtınalı tesâdüflerin ve karıştırıcı unsûrların ve kör kuvvetlerin hiçbir cihetle işleri olamaz. İşte böyle gâyet mu’cizeli ve hikmetli bu san’at-ı Rabbâniyenin ve bu fiil-i İlâhînin, umûm rûy-i zemînde, yüzbinlerle nev’lerin, hadsiz vâlidelerinin kalblerinde ve memelerinde aynı anda, aynı tarzda, aynı hikmet ve aynı dikkat ile tecellîsi ve tasarrufu ve yapması ve ihâtası, bedâhetle vahdeti isbât eder.

Üçüncü âyet:

وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخ۪يلِ وَاْلاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًا اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Bu âyet, nazar-ı dikkati hurma ve üzüme celbedip der ki: "Aklı bulunanlara, bu iki meyvede tevhîd için büyük bir âyet, bir delîl ve bir hüccet vardır." Evet bu iki meyve, hem gıdâ ve kut, hem fâkihe ve yemiş, hem çok lezzetli

 

Seite 697

MEÂL VE ŞERH

şehâdet eder. Meselâ, şimdi bir elmayı bir liraya aldığımızı düşünürsek, ne kadar ucuz ve kolay elde ediyoruz. Hâlbuki ona yapılan masrafı ve ondaki yüksek kıymet-i san’atı düşündüğümüz zaman son derece pahalı olması ve nâdir bulunması gerekirdi. Belki bütün dünyayı verseydik, ancak bir tek elmayı elde edebilirdik. Belki de hiç alamazdık. Zîrâ Küre-i Arz’ın Güneş etrâfında ve kendi ekseninde dönmesi, gece ve gündüzün, mevsimlerin vücûda gelmesi, Ay ve yıldızların vücûdu, Güneş’in ısı ve ışık göndermesi, toprak, hava, su unsûrlarının musahhar olması, Hülasa kâinât fabrikasının bütün çarklarının dönüp çalışması lâzımdır ki, o bir elma vücûda gelsin. Çünkü bir elma, bu azîm fabrikadan, tezgahtan çıkıyor. Bütün bu fa’âliyyetlerin netîcesinde bize ikrâm ediliyor.

Demek bir elmanın vücûda gelmesi için bu kadar masraf yapılıyor. O bir tek elmaya yapılan masrafı hesâblasak, o zaman o elmanın parayla alınması mümkün olmazdı. Hâlbuki bu kadar masraf yapıldığı ve bu derece kıymetli olduğu halde, ne kadar çok efrâdı bulunuyor ve ne kadar ucuz bir surette elde ediyoruz. İşte bu hâl ve şu vaz’iyyet isbât eder ve delâlet eder ki; perde-i gayb arkasında sonsuz gınâ sâhibi ve nihâyetsiz, tükenmez hazînelere mâliki olan bir Zât-ı Kerîm vardır ve O Zât, son derece ikrâmperverdir ki, bu kadar ucuz ve çok ikrâm ediyor. Eğer esbâba havâle edilseydi ve insânın eline verilseydi, o zaman bütün dünyayı verseydik bir tek elmayı alamazdık, bu mümkün olmazdı. Müellif (ra), Şuâ’lar adlı eserinde konuyla alâkalı olarak şöyle buyuruyor:

“İsm-i Rahîm ve Rezzâk’ın cemâllerini ve Vahdâniyyete şehâdetlerini tam görmek için zemîn yüzünü birden ihâta edip müşâhede edecek bir göz bulunsa, kış âhirinde erzâkları bitmek üzere olan hayvânât kâfilelerine, imdâd-ı gaybî ve ihsân-ı Rahmânî olarak nebâtâtın ellerine verilen ve ağaçların başlarına konulan ve vâlidelerin sinelerine takılan ve sırf hazîne-i gaybiye-i rahmetten gâyet lezîz ve gâyet çok ve gâyet mütenevvi’taâmları ve ni’metleri gönderen Rezzâk-ı Rahîm’in bu cilve-i şefkatinde ne kadar şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemâl bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki; bir tek elmayı yapıp bir adama hakikî bir rızk olarak mün’imane veren, yalnız öyle bir zât yapar verir ki; mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre-i arzı bir sefîne-i tüccâriye gibi gezdirerek mevsimlerin mahsûlâtlarını onunla zemîndeki muhtâc

 

Seite 698

MEÂL VE ŞERH

şehâdet eder. Meselâ, şimdi bir elmayı bir liraya aldığımızı düşünürsek, ne kadar ucuz ve kolay elde ediyoruz. Hâlbuki ona yapılan masrafı ve ondaki yüksek kıymet-i san’atı düşündüğümüz zaman son derece pahalı olması ve nâdir bulunması gerekirdi. Belki bütün dünyayı verseydik, ancak bir tek elmayı elde edebilirdik. Belki de hiç alamazdık. Zîrâ Küre-i Arz’ın Güneş etrâfında ve kendi ekseninde dönmesi, gece ve gündüzün, mevsimlerin vücûda gelmesi, Ay ve yıldızların vücûdu, Güneş’in ısı ve ışık göndermesi, toprak, hava, su unsûrlarının musahhar olması, Hülasa kâinât fabrikasının bütün çarklarının dönüp çalışması lâzımdır ki, o bir elma vücûda gelsin. Çünkü bir elma, bu azîm fabrikadan, tezgahtan çıkıyor. Bütün bu fa’âliyyetlerin netîcesinde bize ikrâm ediliyor.

Demek bir elmanın vücûda gelmesi için bu kadar masraf yapılıyor. O bir tek elmaya yapılan masrafı hesâblasak, o zaman o elmanın parayla alınması mümkün olmazdı. Hâlbuki bu kadar masraf yapıldığı ve bu derece kıymetli olduğu halde, ne kadar çok efrâdı bulunuyor ve ne kadar ucuz bir surette elde ediyoruz. İşte bu hâl ve şu vaz’iyyet isbât eder ve delâlet eder ki; perde-i gayb arkasında sonsuz gınâ sâhibi ve nihâyetsiz, tükenmez hazînelere mâliki olan bir Zât-ı Kerîm vardır ve O Zât, son derece ikrâmperverdir ki, bu kadar ucuz ve çok ikrâm ediyor. Eğer esbâba havâle edilseydi ve insânın eline verilseydi, o zaman bütün dünyayı verseydik bir tek elmayı alamazdık, bu mümkün olmazdı. Müellif (ra), Şuâ’lar adlı eserinde konuyla alâkalı olarak şöyle buyuruyor:

“İsm-i Rahîm ve Rezzâk’ın cemâllerini ve Vahdâniyyete şehâdetlerini tam görmek için zemîn yüzünü birden ihâta edip müşâhede edecek bir göz bulunsa, kış âhirinde erzâkları bitmek üzere olan hayvânât kâfilelerine, imdâd-ı gaybî ve ihsân-ı Rahmânî olarak nebâtâtın ellerine verilen ve ağaçların başlarına konulan ve vâlidelerin sinelerine takılan ve sırf hazîne-i gaybiye-i rahmetten gâyet lezîz ve gâyet çok ve gâyet mütenevvi’taâmları ve ni’metleri gönderen Rezzâk-ı Rahîm’in bu cilve-i şefkatinde ne kadar şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemâl bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki; bir tek elmayı yapıp bir adama hakikî bir rızk olarak mün’imane veren, yalnız öyle bir zât yapar verir ki; mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre-i arzı bir sefîne-i tüccâriye gibi gezdirerek mevsimlerin mahsûlâtlarını onunla zemîndeki muhtâc

 

Seite 699

MEÂL VE ŞERH

görendir. Ve her anda her şeyin yanında hazır olup ona şâhiddir ve hiçbir fiil, kendisini diğer bir fiilden, başkasındaki tasarruftan men’etmez. Ve hiçbir sual, onu başkasının sualinden ve hiçbir ihtiyâc sâhibinin ihtiyâcını görmek, onu başkasının ihtiyâcını görmekten menetmez.)

Bu âlemde yüz binler envâ’ın efrâdları hep karışık olarak küre-i zemînde bulunduğu halde son derece bir imtiyâzla, her birisi, ayrı bir sîmâ, muayyen bir teşahhus ile vücûda gelmektedir. Nihâyet karışık iken, nihâyet imtiyâz içinde halk ve îcâd edilmektedir. Meselâ, bahâr mevsiminde bir tarladaki çayıra, nebâtâta, bir bahçedeki envâ’ı çeşit çiçeklere, meyvelere ve ağaçlara bakalım. Bunların kökleri, tohumları, çekirdekleri ne kadar karışıktır, içiçe girmiştir. Nebâtâtın, otların hesâbsız sayıda envâ’ı vardır. Hâlbuki hepsi küçücük bir yerde bir tek toprak fabrikasından çıkmaktadır. İşte bu kadar küçük ve dar bir alan içinde ne kadar envâ’-ı nebâtât vardır, ne kadar karmakarışıklık içindedir. Bütün Küre-i Arz’ı bu tarlaya kıyâs edelim. Bu küçücük Küre-i Arz’da bu kadar envâ’-ı hayvânâtı, insân nev'ini ve nebâtât envâ’ını son derece karışık iken hiç karıştırmadan, birbiriyle iltibâs etmeden son derece imtiyâz ile îcâd etmek, elbette her şeyin yanında hâzır ve nâzır olup mekândan münezzeh olan ve her şeye şâhid olan, hiçbir şey ondan gizlenemeyen ve nazarından saklanamayan ve O’nun kontrolu altında vücûda gelen bir Zât-ı Şâhid-i Basîr’e hastır.

Şimdi bunu neyle îzâh edebilirsin? Bu, kör kuvvetin, şuûrsuz tabîatın, câmid, câhil esbâbın hüneri olması mümkün müdür?

Evet eşyâ, son derece karışık bir halde iken birdenbire başını çıkarır ve hepsi birbirinden ayrılır. Hiçbirisi diğeriyle karışmaz, yanlışlık eseri görülmez. Demek onları yaratan Zât, her birisi için bir teşahhus, bir suret ta’yîn etmiştir. Bu sebeble herc u merclik, karmakarışıklık eseri yoktur. Ne karıştırır, ne galat eder, ne de yanlışlık yapar. Birisi, diğeriyle iltibâs olmaz. Demek bu hâl, öyle bir Zât-ı Alîm-i Basîr’e hastır ki; her şeyi, her anda görür, müşâhede eder. Yerin altına o kadar muhtelif ve birbirine benzer tohumlar atıldığı halde hiçbirisini karıştırmaz, hepsini birden görür, her şeye şâhiddir. Bir fiil, diğer bir fiile engel olmaz. O’na yapılan hiçbir sual, hiçbir suale karışmaz. Bütün mahlûkâtın bütün arzularına bir anda cevâb verir, hepsini görür,

 

Seite 700

MEÂL VE ŞERH

görendir. Ve her anda her şeyin yanında hazır olup ona şâhiddir ve hiçbir fiil, kendisini diğer bir fiilden, başkasındaki tasarruftan men’etmez. Ve hiçbir sual, onu başkasının sualinden ve hiçbir ihtiyâc sâhibinin ihtiyâcını görmek, onu başkasının ihtiyâcını görmekten menetmez.)

Bu âlemde yüz binler envâ’ın efrâdları hep karışık olarak küre-i zemînde bulunduğu halde son derece bir imtiyâzla, her birisi, ayrı bir sîmâ, muayyen bir teşahhus ile vücûda gelmektedir. Nihâyet karışık iken, nihâyet imtiyâz içinde halk ve îcâd edilmektedir. Meselâ, bahâr mevsiminde bir tarladaki çayıra, nebâtâta, bir bahçedeki envâ’ı çeşit çiçeklere, meyvelere ve ağaçlara bakalım. Bunların kökleri, tohumları, çekirdekleri ne kadar karışıktır, içiçe girmiştir. Nebâtâtın, otların hesâbsız sayıda envâ’ı vardır. Hâlbuki hepsi küçücük bir yerde bir tek toprak fabrikasından çıkmaktadır. İşte bu kadar küçük ve dar bir alan içinde ne kadar envâ’-ı nebâtât vardır, ne kadar karmakarışıklık içindedir. Bütün Küre-i Arz’ı bu tarlaya kıyâs edelim. Bu küçücük Küre-i Arz’da bu kadar envâ’-ı hayvânâtı, insân nev'ini ve nebâtât envâ’ını son derece karışık iken hiç karıştırmadan, birbiriyle iltibâs etmeden son derece imtiyâz ile îcâd etmek, elbette her şeyin yanında hâzır ve nâzır olup mekândan münezzeh olan ve her şeye şâhid olan, hiçbir şey ondan gizlenemeyen ve nazarından saklanamayan ve O’nun kontrolu altında vücûda gelen bir Zât-ı Şâhid-i Basîr’e hastır.

Şimdi bunu neyle îzâh edebilirsin? Bu, kör kuvvetin, şuûrsuz tabîatın, câmid, câhil esbâbın hüneri olması mümkün müdür?

Evet eşyâ, son derece karışık bir halde iken birdenbire başını çıkarır ve hepsi birbirinden ayrılır. Hiçbirisi diğeriyle karışmaz, yanlışlık eseri görülmez. Demek onları yaratan Zât, her birisi için bir teşahhus, bir suret ta’yîn etmiştir. Bu sebeble herc u merclik, karmakarışıklık eseri yoktur. Ne karıştırır, ne galat eder, ne de yanlışlık yapar. Birisi, diğeriyle iltibâs olmaz. Demek bu hâl, öyle bir Zât-ı Alîm-i Basîr’e hastır ki; her şeyi, her anda görür, müşâhede eder. Yerin altına o kadar muhtelif ve birbirine benzer tohumlar atıldığı halde hiçbirisini karıştırmaz, hepsini birden görür, her şeye şâhiddir. Bir fiil, diğer bir fiile engel olmaz. O’na yapılan hiçbir sual, hiçbir suale karışmaz. Bütün mahlûkâtın bütün arzularına bir anda cevâb verir, hepsini görür,

 

Seite 701

MEÂL VE ŞERH

hepsinin sesini işitir, hiçbirisini unutmaz, karıştırmaz. Biri, diğerine mâni’ olmaz. Bir tohum: “Ben, sarı çiçek olacağım.” Diğeri: “Ben, kırmızı lale olacağım.” Bir başkası “Ben, menekşe olacağım.” der ve isti’dâd lisânıyla yaptığı bu duâsı kabûl olur. Diğeriyle karışmaz ve hâkezâ…

Kur’ân-ı Azîmüşşân’da şöyle buyuruluyor:

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ الرَّح۪يمُ الْغَفُورُ

Ellahu Teâla, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O çok merhamet edicidir, çok bağışlayıcıdır. 1

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

İnkâr edenler, “Kıyâmet, bize gelmeyecektir” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime kasem olsun ki, kıyâmet, size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitabtadır.2

اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ

O Zât-ı Zülcelâl ki, semâvât ve arzın mülkü O’na aiddir. Her şey, O’nun mülküdür. Ellahu Teâla, her şeye şâhiddir.3

Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu mevzûyu şöyle îzâh etmiştir:

“Nakkâş-ı Ezelî, zemînin yüzünde yaz, bahâr zamanında en az üç yüz bin

 


[1]  Sebe, 34:2.

[2]  Sebe’, 34:3.

[3]  Burûc, 85:9.

Seite 702

MEÂL VE ŞERH

hepsinin sesini işitir, hiçbirisini unutmaz, karıştırmaz. Biri, diğerine mâni’ olmaz. Bir tohum: “Ben, sarı çiçek olacağım.” Diğeri: “Ben, kırmızı lale olacağım.” Bir başkası “Ben, menekşe olacağım.” der ve isti’dâd lisânıyla yaptığı bu duâsı kabûl olur. Diğeriyle karışmaz ve hâkezâ…

Kur’ân-ı Azîmüşşân’da şöyle buyuruluyor:

يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِي الْاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَٓاءِ وَمَا يَعْرُجُ ف۪يهَاۜ وَهُوَ الرَّح۪يمُ الْغَفُورُ

Ellahu Teâla, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilir. O çok merhamet edicidir, çok bağışlayıcıdır. 1

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ

İnkâr edenler, “Kıyâmet, bize gelmeyecektir” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime kasem olsun ki, kıyâmet, size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitabtadır.2

اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَه۪يدٌ

O Zât-ı Zülcelâl ki, semâvât ve arzın mülkü O’na aiddir. Her şey, O’nun mülküdür. Ellahu Teâla, her şeye şâhiddir.3

Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu mevzûyu şöyle îzâh etmiştir:

“Nakkâş-ı Ezelî, zemînin yüzünde yaz, bahâr zamanında en az üç yüz bin

 


[1]  Sebe, 34:2.

[2]  Sebe’, 34:3.

[3]  Burûc, 85:9.

Seite 703

MEÂL VE ŞERH

öyle bir Sâni’-i Hakim’e mahsûs bir sikkedir ki, O’nun kudretine nisbeten zerrât ile yıldızlar, az ile çok bir ve müsâvi olduğuna şehâdet eder.)

Evet, Kadîr-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk’a nisbeten bir ile bin, az ile çok, cüz’î ile küllî farketmez. O’nun kudretine nisbeten her şey müsâvîdir. Bir sineği yaratmakla bütün sineklerin envâ’ını yaratmak, bir çiçeği yaratmakla bütün nebâtâtı yaratmak, bir insânı yaratmakla bütün insân nev'ini yaratmak ve idâre etmek ve tedbîrini görmek, O’na nisbeten müsâvîdir. Eğer müsâvî olmasaydı, o zaman hepsinin aynı nizâm ve mîzana tâbi’ olması, mükemmel ve düzgün yaratılması mümkün olmazdı. Demek O Zât-ı Zülcelâl’in kudretine nisbeten zerrât ile seyyârât aynıdır, farkı yoktur. Müellif (ra), yukarıda zikredilen delîlleri, Sözler adlı eserinde şöyle Hülasa etmiştir:

“Şu zemînin yüzünde yaz zamanında bir sikke-i tevhîdi gördün. Şimdi bak! Gâyet basîrane ve hakîmane zemînin yüzündeki şu tasarrufât-ı azîme-i bahâriye üstünde, bir hâtem-i vâhidiyet gâyet aşikâre görünüyor. Çünkü şu icrâat, bir vüs’at-i mutlaka içinde ve o vüs’atle berâber bir sür’at-i mutlaka ile ve sür’at ile berâber bir sehâvet-i mutlaka içinde görünen intizâm-ı mutlak ve kemâl-i hüsn-ü san’at ve mükemmeliyet-i hilkat; öyle bir hâtemdir ki, gayr-ı mütenahî bir ilim ve nihâyetsiz bir kudret sâhibi ona sâhib olabilir.

Evet görüyoruz ki; bütün yeryüzünde bir vüs’at-i mutlaka içinde bir îcâd, bir tasarruf, bir fa’âliyyet var. Hem o vüs’at içinde, bir sür’at-i mutlaka ile işleniyor. Hem o sür’at ve vüs’atle berâber teksîr-i efrâdda bir sehâvet-i mutlaka görünüyor. Hem o sehâvet ve vüs’at ve sür’atle berâber bir sühûlet-i mutlaka görünüyor. Hem o sehâvet ve sühûlet ve sür’at ve vüs’atle berâber; her bir nev’ide, her bir ferdde görünen bir intizâm-ı mutlak ve gâyet mümtâz bir hüsn-ü san’at ve nihâyet ihtilât içinde bir imtiyâz-ı etemm ve gâyet mebzûliyyet içinde gâyet kıymetdâr eserler ve gâyet geniş dâire içinde tam bir muvâfakat ve gâyet sühûlet içinde gâyet san’atkârâne bedîaları îcâd etmek, bir anda, her yerde, bir tarzda, her ferdde bir san’at-ı hârika, bir fa’âliyyet-i mu’ciz-nüma göstermek; elbette ve elbette öyle bir zâtın hâtemidir ki, hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hazır, nâzırdır. Hiçbir şey ondan gizlenmediği gibi, hiçbir şey ona ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, onun kudretine nisbeten müsâvîdirler.”1

 


[1]  Sözler, 22. Söz, 2. Makâm, 6. Lem’a, s. 301-302.

Seite 704

MEÂL VE ŞERH

öyle bir Sâni’-i Hakim’e mahsûs bir sikkedir ki, O’nun kudretine nisbeten zerrât ile yıldızlar, az ile çok bir ve müsâvi olduğuna şehâdet eder.)

Evet, Kadîr-i Mutlak olan Cenâb-ı Hakk’a nisbeten bir ile bin, az ile çok, cüz’î ile küllî farketmez. O’nun kudretine nisbeten her şey müsâvîdir. Bir sineği yaratmakla bütün sineklerin envâ’ını yaratmak, bir çiçeği yaratmakla bütün nebâtâtı yaratmak, bir insânı yaratmakla bütün insân nev'ini yaratmak ve idâre etmek ve tedbîrini görmek, O’na nisbeten müsâvîdir. Eğer müsâvî olmasaydı, o zaman hepsinin aynı nizâm ve mîzana tâbi’ olması, mükemmel ve düzgün yaratılması mümkün olmazdı. Demek O Zât-ı Zülcelâl’in kudretine nisbeten zerrât ile seyyârât aynıdır, farkı yoktur. Müellif (ra), yukarıda zikredilen delîlleri, Sözler adlı eserinde şöyle Hülasa etmiştir:

“Şu zemînin yüzünde yaz zamanında bir sikke-i tevhîdi gördün. Şimdi bak! Gâyet basîrane ve hakîmane zemînin yüzündeki şu tasarrufât-ı azîme-i bahâriye üstünde, bir hâtem-i vâhidiyet gâyet aşikâre görünüyor. Çünkü şu icrâat, bir vüs’at-i mutlaka içinde ve o vüs’atle berâber bir sür’at-i mutlaka ile ve sür’at ile berâber bir sehâvet-i mutlaka içinde görünen intizâm-ı mutlak ve kemâl-i hüsn-ü san’at ve mükemmeliyet-i hilkat; öyle bir hâtemdir ki, gayr-ı mütenahî bir ilim ve nihâyetsiz bir kudret sâhibi ona sâhib olabilir.

Evet görüyoruz ki; bütün yeryüzünde bir vüs’at-i mutlaka içinde bir îcâd, bir tasarruf, bir fa’âliyyet var. Hem o vüs’at içinde, bir sür’at-i mutlaka ile işleniyor. Hem o sür’at ve vüs’atle berâber teksîr-i efrâdda bir sehâvet-i mutlaka görünüyor. Hem o sehâvet ve vüs’at ve sür’atle berâber bir sühûlet-i mutlaka görünüyor. Hem o sehâvet ve sühûlet ve sür’at ve vüs’atle berâber; her bir nev’ide, her bir ferdde görünen bir intizâm-ı mutlak ve gâyet mümtâz bir hüsn-ü san’at ve nihâyet ihtilât içinde bir imtiyâz-ı etemm ve gâyet mebzûliyyet içinde gâyet kıymetdâr eserler ve gâyet geniş dâire içinde tam bir muvâfakat ve gâyet sühûlet içinde gâyet san’atkârâne bedîaları îcâd etmek, bir anda, her yerde, bir tarzda, her ferdde bir san’at-ı hârika, bir fa’âliyyet-i mu’ciz-nüma göstermek; elbette ve elbette öyle bir zâtın hâtemidir ki, hiçbir yerde olmadığı halde, her yerde hazır, nâzırdır. Hiçbir şey ondan gizlenmediği gibi, hiçbir şey ona ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, onun kudretine nisbeten müsâvîdirler.”1

 


[1]  Sözler, 22. Söz, 2. Makâm, 6. Lem’a, s. 301-302.

Seite 705

MEÂL VE ŞERH

(Yukarıda geçen her bir fıkradaki delîllerle berâber başka bir delîl, başka bir âyet daha vardır. O da her şeyde görünen nihâyet sehâvet ile iktisâdî itkân arasında, son derece sür’atli yaratmakla gâyet ölçülü, mîzanlı, düzgünlük arasında, gâyet kıymetdâr olmakla ucuzluk arasında ve büyük bir ihtilât ve karışıklık ile berâber, tam bir imtiyâz ve ayrılık arasında ve hâkezâ her bir fıkrada böyle bir tezâd, bir zıdlık vardır ki, bu zıdları cem’ etmek, ayrı bir sikke-i Ehadiyyettir ki, bir tek Sâni’-i Kadîr’in kudret-i mutlakasına delâlet etmektedir. )

Müellif (ra) Sözler adlı eserinde bu konuyu şöyle izah etmiştir:

“İşte bütün rûy-i zemînde gâyet kıymettârlık ile berâber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilât ve karışıklık ile berâber hadsiz imtiyâz ve tefrîk; ve hadsiz imtiyâz ve tefrîk içinde gâyet uzaklık ile berâber son derecede muvâfakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gâyet derecede sühûlet ve kolaylık ile berâber gâyet derecede ihtimâmkârâne yapılış; ve gâyet derecede güzel yapılış içerisinde sür’at-i mutlaka ve çabuklukla berâber gâyet derecede mevzûn ve mîzânlı ve isrâfsızlık; ve gâyet derecede isrâfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile berâber son derecede hüsn-ü san’at; ve son derece hüsn-ü san’at içinde nihâyet derecede sehâvet ile berâber intizâm-ı mutlak.. elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi; bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Hakîm-i Zülkemâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in vücûb-u vücûduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i Rubûbiyyetine ve Vahdâniyyetine ve Ehadiyyetine şehâdet ederler, لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى sırrını gösterirler.”1

Müellif (ra), bu fıkralardaki sikke-i Ehadiyyet ve hâtem-i Samediyeti birer birer îzâh ve isbât ettikten sonra diyor ki:

(Vaktaki her fıkra, -yukarıda isbât edildiği gibi- tek başıyla hâtem-i Ehadiyyeti izhâr etmeye kâfî iken, acabâ bütün bu fıkralardaki Ehadiyyet sikkeleri, Samediyet hâtemleri hepsi içtima edip iç içe girip mütedâhil dâireler gibi birbirine destek verip, her birisi, diğerinin elini tutarak birbirine yardım ederek bir tek faâliyyette ittifâk edip birleşseler nasıl olur? O zaman bütün bu fıkralar, hepsi ittihâd ederek pek zâhir

 


[1]  Sözler, 33. Söz, 17. Pencere, s. 666.

Seite 706

MEÂL VE ŞERH

(Yukarıda geçen her bir fıkradaki delîllerle berâber başka bir delîl, başka bir âyet daha vardır. O da her şeyde görünen nihâyet sehâvet ile iktisâdî itkân arasında, son derece sür’atli yaratmakla gâyet ölçülü, mîzanlı, düzgünlük arasında, gâyet kıymetdâr olmakla ucuzluk arasında ve büyük bir ihtilât ve karışıklık ile berâber, tam bir imtiyâz ve ayrılık arasında ve hâkezâ her bir fıkrada böyle bir tezâd, bir zıdlık vardır ki, bu zıdları cem’ etmek, ayrı bir sikke-i Ehadiyyettir ki, bir tek Sâni’-i Kadîr’in kudret-i mutlakasına delâlet etmektedir. )

Müellif (ra) Sözler adlı eserinde bu konuyu şöyle izah etmiştir:

“İşte bütün rûy-i zemînde gâyet kıymettârlık ile berâber hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde hadsiz ihtilât ve karışıklık ile berâber hadsiz imtiyâz ve tefrîk; ve hadsiz imtiyâz ve tefrîk içinde gâyet uzaklık ile berâber son derecede muvâfakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde gâyet derecede sühûlet ve kolaylık ile berâber gâyet derecede ihtimâmkârâne yapılış; ve gâyet derecede güzel yapılış içerisinde sür’at-i mutlaka ve çabuklukla berâber gâyet derecede mevzûn ve mîzânlı ve isrâfsızlık; ve gâyet derecede isrâfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile berâber son derecede hüsn-ü san’at; ve son derece hüsn-ü san’at içinde nihâyet derecede sehâvet ile berâber intizâm-ı mutlak.. elbette gündüz ışığı, ışık güneşi gösterdiği gibi; bir Kadîr-i Zülcelâl’in, bir Hakîm-i Zülkemâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in vücûb-u vücûduna ve kemâl-i kudretine ve cemâl-i Rubûbiyyetine ve Vahdâniyyetine ve Ehadiyyetine şehâdet ederler, لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى sırrını gösterirler.”1

Müellif (ra), bu fıkralardaki sikke-i Ehadiyyet ve hâtem-i Samediyeti birer birer îzâh ve isbât ettikten sonra diyor ki:

(Vaktaki her fıkra, -yukarıda isbât edildiği gibi- tek başıyla hâtem-i Ehadiyyeti izhâr etmeye kâfî iken, acabâ bütün bu fıkralardaki Ehadiyyet sikkeleri, Samediyet hâtemleri hepsi içtima edip iç içe girip mütedâhil dâireler gibi birbirine destek verip, her birisi, diğerinin elini tutarak birbirine yardım ederek bir tek faâliyyette ittifâk edip birleşseler nasıl olur? O zaman bütün bu fıkralar, hepsi ittihâd ederek pek zâhir

 


[1]  Sözler, 33. Söz, 17. Pencere, s. 666.

Seite 707

MEÂL VE ŞERH

ikrâmda bulunsun, misâfirlerini memnûn etsin, lezîz ni’metlerle perverde etsin. Sonra da onları i’dâm etsin, yok etsin. Başka dâimî bir dâr-ı saâdete göndermesin, bu mümkün değildir.

Öyle ise, ulûhiyyet, nübüvvet, haşir ve kâinât arasında kat’î bir telâzum vardır. Birini tasdîk etmek, diğerlerini de kat’î olarak tasdîk ve kabûl etmeyi gerektirir. İşte Müellif, şimdi bu gâyet ehemmiyyetli mes’eleyi delîlleriyle berâber isbât etmek üzere diyor ki:

(Zîrâ, nasıl ki bir kitâb bulunsa –bilhâssa öyle bir kitâb ki- her bir kelimesi, bir kitâbı tazammun etse ve her bir harfi, muntazam bir kasîdeyi ihtivâ etse, böyle bir kitâbın kâtibsiz olması mümkün değildir. Böyle bir kitâb, kâtibini zarûreten ikiza eder.

Kezâlik şu kitâb-ı kâinâtı müşâhede edip –sarhoş olmamak kaydıyla- onu te’lîf eden, yazan, Nakkâş-ı Ezeli’nin vücûb-u vücûduna iman etmemek, bu kâinât kitâbını kabûl edip müellifi olan Cenâb-ı Hakk’ın varlığını tasdîk etmemek mümkün değildir. Elbette şu kitâb-ı kebîri kâinât, zerrâtı adedince kendi kâtibinin vücûb-u vücûduna delâlet eder, o vücûdu isbât eder.)

Evet, Nasıl ki bir kitâb, kat’î olarak kâtibini gösterir. Kâtibsiz bir kitâb, mümkün değildir. Öyle de şu kitâb-ı kebir-i kâinâtın da mutlaka bir kâtibi, bir nakkâş-ı ezelisi vardır. Onsuz olamaz. Aynen öyle de hem bu kâinâtın varlığını, mevcûdiyetini kabûl etmek, hem de onun kâtibini, sânîini kabûl etmemek mümkün değildir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:

Nasılki bir kitâb, bâhusûs öyle bir kitâb ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitâb yazılmış, her harfi içinde ince kalem ile muntazam bir kasîde yazılmış. Kâtibsiz olmak, son derece muhâldir. Öyle de şu kâinât nakkâşsız olmak, son derece muhâl ender muhâldir. Zîrâ bu kâinât öyle bir kitâbdır ki, her sahîfesi çok kitâbları tazammun eder. Hattâ her kelimesi içinde bir kitâb vardır. Her bir harfi içinde bir kasîde vardır. Yeryüzü bir sahîfedir, ne kadar kitâb içinde var. Bir ağaç bir kelimedir, ne kadar sahîfesi vardır. Bir meyve bir harf; bir çekirdek, bir noktadır. O noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var. İşte böyle bir kitâb, evsâf-ı celâl ve cemâle, nihâyetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelâl’in

 

Seite 708

MEÂL VE ŞERH

ikrâmda bulunsun, misâfirlerini memnûn etsin, lezîz ni’metlerle perverde etsin. Sonra da onları i’dâm etsin, yok etsin. Başka dâimî bir dâr-ı saâdete göndermesin, bu mümkün değildir.

Öyle ise, ulûhiyyet, nübüvvet, haşir ve kâinât arasında kat’î bir telâzum vardır. Birini tasdîk etmek, diğerlerini de kat’î olarak tasdîk ve kabûl etmeyi gerektirir. İşte Müellif, şimdi bu gâyet ehemmiyyetli mes’eleyi delîlleriyle berâber isbât etmek üzere diyor ki:

(Zîrâ, nasıl ki bir kitâb bulunsa –bilhâssa öyle bir kitâb ki- her bir kelimesi, bir kitâbı tazammun etse ve her bir harfi, muntazam bir kasîdeyi ihtivâ etse, böyle bir kitâbın kâtibsiz olması mümkün değildir. Böyle bir kitâb, kâtibini zarûreten ikiza eder.

Kezâlik şu kitâb-ı kâinâtı müşâhede edip –sarhoş olmamak kaydıyla- onu te’lîf eden, yazan, Nakkâş-ı Ezeli’nin vücûb-u vücûduna iman etmemek, bu kâinât kitâbını kabûl edip müellifi olan Cenâb-ı Hakk’ın varlığını tasdîk etmemek mümkün değildir. Elbette şu kitâb-ı kebîri kâinât, zerrâtı adedince kendi kâtibinin vücûb-u vücûduna delâlet eder, o vücûdu isbât eder.)

Evet, Nasıl ki bir kitâb, kat’î olarak kâtibini gösterir. Kâtibsiz bir kitâb, mümkün değildir. Öyle de şu kitâb-ı kebir-i kâinâtın da mutlaka bir kâtibi, bir nakkâş-ı ezelisi vardır. Onsuz olamaz. Aynen öyle de hem bu kâinâtın varlığını, mevcûdiyetini kabûl etmek, hem de onun kâtibini, sânîini kabûl etmemek mümkün değildir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:

Nasılki bir kitâb, bâhusûs öyle bir kitâb ki; her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitâb yazılmış, her harfi içinde ince kalem ile muntazam bir kasîde yazılmış. Kâtibsiz olmak, son derece muhâldir. Öyle de şu kâinât nakkâşsız olmak, son derece muhâl ender muhâldir. Zîrâ bu kâinât öyle bir kitâbdır ki, her sahîfesi çok kitâbları tazammun eder. Hattâ her kelimesi içinde bir kitâb vardır. Her bir harfi içinde bir kasîde vardır. Yeryüzü bir sahîfedir, ne kadar kitâb içinde var. Bir ağaç bir kelimedir, ne kadar sahîfesi vardır. Bir meyve bir harf; bir çekirdek, bir noktadır. O noktada koca bir ağacın programı, fihristesi var. İşte böyle bir kitâb, evsâf-ı celâl ve cemâle, nihâyetsiz kudret ve hikmete mâlik bir Zât-ı Zülcelâl’in

 

Seite 709

MEÂL VE ŞERH

nakş-ı kalem-i kudreti olabilir. Demek âlemin şuhûduyla, bu iman lâzımgelir. İllâki, dalâletten sarhoş olmuş ola...”1

(Ve kezâ, nasıl ki bir sarây, bir binâ, bâhusûs öyle bir sarây ki, gâyet hârika san’atlara müştemil ve acîb nakışlara hâvî ve garîb zînetlere şâmildir. -Hattâ her bir taşı dahî böyle nakışlarla, zînetlerle süslü olsa- böyle bir sarâyın, bânîsiz, sânî’siz olması ve bu binânın münşii, inşâ edeni ve sâhibi olmaması nasıl ki mümkün değildir. Öyle de gözümüz önündeki şu âlem sarayının vücûdunu tasdîk edip, varlığını kabûl ettikten sonra –dalâlet sarhoşluğu olmamak şartıyla- onun sânîinin, bâniinin vücûdunu tasdîk etmemek mümkün değildir.

Demek bu sarây-ı âlemin vücûdu, kendi sâhibinin, nakkâşının, ustasının vücûduna kat’î delîldir.)

Müellif (ra), burada teşbîh ve kıyâs yaparak diyor ki; nasıl ki bir binâ banisiz olmaz. Öyle ise şu acîb sarây-ı âlem de ustasız, bânisiz, nakkâşsız olamaz, mümkün değildir. Müellif (ra) Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Hem nasılki bir hâne ustasız olmaz. Bâhusûs öyle bir hâne ki; hârika san’atlarla, acîb nakışlarla, garîb zînetlerle tezyîn edilmiş. Hattâ her bir taşında, bir sarây kadar san’at dercedilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl kabûl edemez, gâyet mâhir bir san’atkâr ister. Bâhusûs o sarây içinde sinema perdeleri gibi her saatte hakikî menziller teşkîl edilip, kemâl-i intizâmla elbise değiştirdiği gibi değiştiriyor. Hattâ her bir hakikî perde içinde, müteaddid küçük küçük menziller îcâd ediliyor. Öyle de şu kâinât nihâyetsiz hakîm, alîm, kadîr bir sâni’ ister.”2

METİN

وكما لايمكن شهود تلمعات الحَبابات في وجه البحر، وتلألؤ القطرات المائية وتشعشع الزُجيجات الثلجية في وسط النهار مع انكار وجود الشمس، اذ يلزم حينئذ قبول وجود شُميسات بالاصالة

 


[1]  Sözler, 10. Söz, Mukaddime, 1. İşâret, s. 59.

[2]  Sözler, 10. Söz, Mukaddime, 1. İşâret, s. 59-60.

Seite 710

MEÂL VE ŞERH

nakş-ı kalem-i kudreti olabilir. Demek âlemin şuhûduyla, bu iman lâzımgelir. İllâki, dalâletten sarhoş olmuş ola...”1

(Ve kezâ, nasıl ki bir sarây, bir binâ, bâhusûs öyle bir sarây ki, gâyet hârika san’atlara müştemil ve acîb nakışlara hâvî ve garîb zînetlere şâmildir. -Hattâ her bir taşı dahî böyle nakışlarla, zînetlerle süslü olsa- böyle bir sarâyın, bânîsiz, sânî’siz olması ve bu binânın münşii, inşâ edeni ve sâhibi olmaması nasıl ki mümkün değildir. Öyle de gözümüz önündeki şu âlem sarayının vücûdunu tasdîk edip, varlığını kabûl ettikten sonra –dalâlet sarhoşluğu olmamak şartıyla- onun sânîinin, bâniinin vücûdunu tasdîk etmemek mümkün değildir.

Demek bu sarây-ı âlemin vücûdu, kendi sâhibinin, nakkâşının, ustasının vücûduna kat’î delîldir.)

Müellif (ra), burada teşbîh ve kıyâs yaparak diyor ki; nasıl ki bir binâ banisiz olmaz. Öyle ise şu acîb sarây-ı âlem de ustasız, bânisiz, nakkâşsız olamaz, mümkün değildir. Müellif (ra) Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Hem nasılki bir hâne ustasız olmaz. Bâhusûs öyle bir hâne ki; hârika san’atlarla, acîb nakışlarla, garîb zînetlerle tezyîn edilmiş. Hattâ her bir taşında, bir sarây kadar san’at dercedilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl kabûl edemez, gâyet mâhir bir san’atkâr ister. Bâhusûs o sarây içinde sinema perdeleri gibi her saatte hakikî menziller teşkîl edilip, kemâl-i intizâmla elbise değiştirdiği gibi değiştiriyor. Hattâ her bir hakikî perde içinde, müteaddid küçük küçük menziller îcâd ediliyor. Öyle de şu kâinât nihâyetsiz hakîm, alîm, kadîr bir sâni’ ister.”2

METİN

وكما لايمكن شهود تلمعات الحَبابات في وجه البحر، وتلألؤ القطرات المائية وتشعشع الزُجيجات الثلجية في وسط النهار مع انكار وجود الشمس، اذ يلزم حينئذ قبول وجود شُميسات بالاصالة

 


[1]  Sözler, 10. Söz, Mukaddime, 1. İşâret, s. 59.

[2]  Sözler, 10. Söz, Mukaddime, 1. İşâret, s. 59-60.

Seite 711

MEÂL VE ŞERH

(Öyle de, aklı ifsâd olmamış, bozulmamış bir kimse için de mümkün değildir ki, dâimâ intizâm içinde tahavvül eden, değişen şu mütehavvil kâinâtı müşâhede etsin, varlığını tasdîk etsin ve insicam, nizâm ve mîzân içinde gâyet derecede mükemmel teceddüd eden, dâimâ tâzelenen şu âlemi görüp, kabûl edip, tasdîk etsin de onun Hâlık-ı Zülcelâl’inin, Bâni-i Kerîm’inin vücûb-u vücûdunu tasdîk etmesin. Bu, mümkün değildir.

O Zât-ı Zülcelâl ki, şu muhteşem saray-ı âlemi ve bu muazzam kâinât şecerresini, hikmet ve meşîetinin usûlü ile kânûnu ile te’sis etmiştir. Ve kazâ ve kaderinin düstûrları ve imlâsı ile tafsîl etmiş, ayrı ayrı kısımlara, bölümlere ayırmıştır. Ve sünnetinin ve âdetinin tekvînî kânûnlarıyla tanzîm etmiştir. Ve rahmetinin ve inâyetinin nâmûslarıyla tezyîn etmiş, süslemiştir. Ve O Sâni’-i Hakim, bu sarayı, esmâ ve sıfâtlarının cilveleriyle tenvîr etmiş, nûrlandırmıştır.)

Evet, gündüzün ortasında güneşe mukâbil olan denizin ve nehirlerin yüzündeki kabarcıklarda ve karın cama benzeyen şişeciklerinde parlayan bir akis, bir parıltı vardır ki; bunların hepsi gökteki Güneş’in in’ikasıdır, yansımasıdır, ondan gelen akislerdir. Bu parıltılar, bu ışıklar Güneş’ten gelir. Güneş olmazsa, bu parıltıların olması mümkün müdür? Eğer gökteki Güneş’i inkâr edersek, o zaman her bir kabarcıkta, katrelerde hakîkî bir küçük güneşi kabûl etmek ve katreler adedince güneşlerin vücûdunu tasdîk etmek lâzım gelir. Bu ise katreler adedince muhâldir.

Aynen bu misâl gibi, Şems-i Ezelî olan Cenâb-ı Hak da esmâ ve sıfâtının tecellîsiyle, ilim ve irâdesinin düstûrlarıyla, kaza ve kaderinin kanunlarıyla bu muhteşem, mükemmel sarây-ı âlemi yaratmış, tanzîm etmiş, ayrı ayrı esmâsının nakışlarına mazhar kılmış ve bu sarây-ı âlemi ayrı ayrı kısımlara, bölümlere taksîm etmiştir. Her bir mahlûk üzerinde güneş gibi esmâsının, sıfâtlarının cilveleri parlamaktadır. Hepsi onun esmâsından geldiğini isbât etmektedir. Hepsinde aynı kânûn, aynı nizâm vardır. Öyle ise bu kâinâtın da bir tek Hâlık’ı, bir tek Müdebbir’i, bir tek Sâni’-i Hakîm’i vardır. Onun vücûdunu inkâr etmek için bütün kâinâttaki esmâ ve sıfâtının cilvelerini inkâr etmek lâzım gelir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu hakkında şöyle buyurmuştur:

 

Seite 712

MEÂL VE ŞERH

(Öyle de, aklı ifsâd olmamış, bozulmamış bir kimse için de mümkün değildir ki, dâimâ intizâm içinde tahavvül eden, değişen şu mütehavvil kâinâtı müşâhede etsin, varlığını tasdîk etsin ve insicam, nizâm ve mîzân içinde gâyet derecede mükemmel teceddüd eden, dâimâ tâzelenen şu âlemi görüp, kabûl edip, tasdîk etsin de onun Hâlık-ı Zülcelâl’inin, Bâni-i Kerîm’inin vücûb-u vücûdunu tasdîk etmesin. Bu, mümkün değildir.

O Zât-ı Zülcelâl ki, şu muhteşem saray-ı âlemi ve bu muazzam kâinât şecerresini, hikmet ve meşîetinin usûlü ile kânûnu ile te’sis etmiştir. Ve kazâ ve kaderinin düstûrları ve imlâsı ile tafsîl etmiş, ayrı ayrı kısımlara, bölümlere ayırmıştır. Ve sünnetinin ve âdetinin tekvînî kânûnlarıyla tanzîm etmiştir. Ve rahmetinin ve inâyetinin nâmûslarıyla tezyîn etmiş, süslemiştir. Ve O Sâni’-i Hakim, bu sarayı, esmâ ve sıfâtlarının cilveleriyle tenvîr etmiş, nûrlandırmıştır.)

Evet, gündüzün ortasında güneşe mukâbil olan denizin ve nehirlerin yüzündeki kabarcıklarda ve karın cama benzeyen şişeciklerinde parlayan bir akis, bir parıltı vardır ki; bunların hepsi gökteki Güneş’in in’ikasıdır, yansımasıdır, ondan gelen akislerdir. Bu parıltılar, bu ışıklar Güneş’ten gelir. Güneş olmazsa, bu parıltıların olması mümkün müdür? Eğer gökteki Güneş’i inkâr edersek, o zaman her bir kabarcıkta, katrelerde hakîkî bir küçük güneşi kabûl etmek ve katreler adedince güneşlerin vücûdunu tasdîk etmek lâzım gelir. Bu ise katreler adedince muhâldir.

Aynen bu misâl gibi, Şems-i Ezelî olan Cenâb-ı Hak da esmâ ve sıfâtının tecellîsiyle, ilim ve irâdesinin düstûrlarıyla, kaza ve kaderinin kanunlarıyla bu muhteşem, mükemmel sarây-ı âlemi yaratmış, tanzîm etmiş, ayrı ayrı esmâsının nakışlarına mazhar kılmış ve bu sarây-ı âlemi ayrı ayrı kısımlara, bölümlere taksîm etmiştir. Her bir mahlûk üzerinde güneş gibi esmâsının, sıfâtlarının cilveleri parlamaktadır. Hepsi onun esmâsından geldiğini isbât etmektedir. Hepsinde aynı kânûn, aynı nizâm vardır. Öyle ise bu kâinâtın da bir tek Hâlık’ı, bir tek Müdebbir’i, bir tek Sâni’-i Hakîm’i vardır. Onun vücûdunu inkâr etmek için bütün kâinâttaki esmâ ve sıfâtının cilvelerini inkâr etmek lâzım gelir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu hakkında şöyle buyurmuştur:

 

Seite 713

MEÂL VE ŞERH

hülasasıdır. Öyle ise bir tek insânı yaratan, bütün insanları ve bütün kâinâtı da yaratmaya kâdir olması lâzım gelir.

Demek bir Hâlık’ın vücûdunu kabûl etmediğimiz takdîrde zerreler adedince ayrı ayrı Hâlıkları kabûl etmek lâzım gelir. Hem aynı zamanda o Hâlık, bütün her şeyin de Hâlıkı olması, onları da yaratmaya gücü yetmesi îcâb eder. Zîrâ cüz’î, küllînin nümûnesidir, hepsini içine alır. Bir ferd, bütün âlemi içine alır, tazammun eder. Bu cihetle hepsi bir tek şey gibi olur. Küllî, cüz’îde dâhildir. Meselâ; kâinât bir küllîdir. İnsân, onun bir ferdi, bir cüz’îsidir. İnsânda bütün âlem mündemictir. Âlem büyük bir insân, insân küçük bir âlemdir. Öyle ise bu insânın Hâlıkı, bütün âlemin de Hâlıkı olması ve hepsini halk etmeye kâdir olması lâzım gelir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu hakkında şöyle buyurmuştur:

“Elhâsıl: Nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, Güneş’in cilve-i aksine ve in’ikasının tecellîsine verilmezse; bir tek Güneş’e mukâbil nihâyetsiz güneşleri kabûl etmek lâzım gelir. Muhâl ender muhâl bir hurâfeyi kabûl etmek iktizâ eder. Aynen bunun gibi, eğer her şey Kadîr-i Mutlak’a verilmezse, bir tek Ellah’a mukâbil nihâyetsiz belki zerrât-ı kâinât adedince ilâhları kabûl etmek gibi, yüz derece muhâl içindeki bir muhâli mevcûd kabûl etmek gibi bir dîvânelik hezeyânına düşmek lâzım gelir.”1

Müellif (ra) Hazretleri, ulûhiyyet ile risâlet arasında telâzum olduğunu; ulûhiyyet, mutlaka irsâl-i rusülü gerektirdiğini maddeler hâlinde isbât etmek üzere diyor ki:

METİN

ثم انه كما لايمكن وجود الشمس بلا نشر ضياء، كذلك لايمكن الالوهية بلا تظاهر بإرسال الرسل..

 


[1]  Sözler, 22. Söz’ün 2. Makâmı, 4. Lem’a. S. 297.#600065-600282

Seite 714

MEÂL VE ŞERH

hülasasıdır. Öyle ise bir tek insânı yaratan, bütün insanları ve bütün kâinâtı da yaratmaya kâdir olması lâzım gelir.

Demek bir Hâlık’ın vücûdunu kabûl etmediğimiz takdîrde zerreler adedince ayrı ayrı Hâlıkları kabûl etmek lâzım gelir. Hem aynı zamanda o Hâlık, bütün her şeyin de Hâlıkı olması, onları da yaratmaya gücü yetmesi îcâb eder. Zîrâ cüz’î, küllînin nümûnesidir, hepsini içine alır. Bir ferd, bütün âlemi içine alır, tazammun eder. Bu cihetle hepsi bir tek şey gibi olur. Küllî, cüz’îde dâhildir. Meselâ; kâinât bir küllîdir. İnsân, onun bir ferdi, bir cüz’îsidir. İnsânda bütün âlem mündemictir. Âlem büyük bir insân, insân küçük bir âlemdir. Öyle ise bu insânın Hâlıkı, bütün âlemin de Hâlıkı olması ve hepsini halk etmeye kâdir olması lâzım gelir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu hakkında şöyle buyurmuştur:

“Elhâsıl: Nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, Güneş’in cilve-i aksine ve in’ikasının tecellîsine verilmezse; bir tek Güneş’e mukâbil nihâyetsiz güneşleri kabûl etmek lâzım gelir. Muhâl ender muhâl bir hurâfeyi kabûl etmek iktizâ eder. Aynen bunun gibi, eğer her şey Kadîr-i Mutlak’a verilmezse, bir tek Ellah’a mukâbil nihâyetsiz belki zerrât-ı kâinât adedince ilâhları kabûl etmek gibi, yüz derece muhâl içindeki bir muhâli mevcûd kabûl etmek gibi bir dîvânelik hezeyânına düşmek lâzım gelir.”1

Müellif (ra) Hazretleri, ulûhiyyet ile risâlet arasında telâzum olduğunu; ulûhiyyet, mutlaka irsâl-i rusülü gerektirdiğini maddeler hâlinde isbât etmek üzere diyor ki:

METİN

ثم انه كما لايمكن وجود الشمس بلا نشر ضياء، كذلك لايمكن الالوهية بلا تظاهر بإرسال الرسل..

 


[1]  Sözler, 22. Söz’ün 2. Makâmı, 4. Lem’a. S. 297.#600065-600282

Seite 715

وعليهم وعلى آلهم أفضل الصلوات وأجمل التسليمات، مادامت الارض والسمــوات

MEÂL VE ŞERH

(Sonra, nasıl ki ziyasız, Şems’in vücûdu mümkün değildir. Güneş olduğu halde ışığının olmaması mümkün olmayıp muhâl olduğu gibi, kezâlik ulûhiyyet de irsâl-i rusül ile kendini izhâr etmemesi, tezâhürsüz olması mümkün değildir.)

Evet, Güneş olduğu halde ziyasının olmaması nasıl mümkün değilse, zîrâ Güneş’i güneş eden onun ışığıdır. Güneş, ziyayı, ışığı zarûrî olarak iktizâ eder. Yani Şems ile onun ziyası arasında nasıl ki telâzum vardır, Güneş, ışıksız düşünülemez. Ziyası olmazsa, Güneş bilinmez. Öyle de ulûhiyyetin tezâhürü de irsâl-i rusülü zarûret derecesinde iktizâ eder. Ulûhiyyet ile risâlet arasında telâzum vardır. Çünkü irsâl-i rusül fiilini inkâr etmek, bütün esmâ-i İlâhiyye’yi inkâr etmek demektir. Zîrâ Ellah’ı, esmâ ve sıfâtlarıyla insânlara ta’rîf edip tanıtan peygamberlerdir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Sonra bir yâver-i ekremine sarâyın hikmetlerini ve müştemilâtının ma’nâlarını bildirerek onu üstâd ve ta’rîf edici ta’yîn etti. Tâ ki, sarâyın Sâni’ini, sarâyın müştemilâtıyla âhâliye ta’rîf etsin ve sarâyın nakışlarının rumûzlarını bildirip, içindeki san’atlarının işâretlerini öğretip, derûnundaki manzûm murassa’lar ve mevzûn nukuş nedir? Ve ne vecihle sarây sâhibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o sarâya girenlere ta’rîf etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip, o görünmeyen sultâna karşı marziyatı dâiresinde teşrîfat merâsimini ta’rîf etsin. İşte o muarrif üstâdın her bir dâirede birer avenesi bulunuyor.”1

(Ve kezâ, nihâyet kemâldeki bir cemâl, muarrif bir resûl vâsıtasıyla tebarüzsüz ve taarrüfsüz olması mümkün değildir. Nihâyet kemâl derecesindeki bir cemâl, bir güzellik, kendini gösterip bildirecek, tanıttırıp ta’rîf edecek bir muarrifi, bir elçiyi zarûret derecesinde iktizâ eder.)

 


[1]  Sözler, 11. Söz, s. 121.

Seite 716

وعليهم وعلى آلهم أفضل الصلوات وأجمل التسليمات، مادامت الارض والسمــوات

MEÂL VE ŞERH

(Sonra, nasıl ki ziyasız, Şems’in vücûdu mümkün değildir. Güneş olduğu halde ışığının olmaması mümkün olmayıp muhâl olduğu gibi, kezâlik ulûhiyyet de irsâl-i rusül ile kendini izhâr etmemesi, tezâhürsüz olması mümkün değildir.)

Evet, Güneş olduğu halde ziyasının olmaması nasıl mümkün değilse, zîrâ Güneş’i güneş eden onun ışığıdır. Güneş, ziyayı, ışığı zarûrî olarak iktizâ eder. Yani Şems ile onun ziyası arasında nasıl ki telâzum vardır, Güneş, ışıksız düşünülemez. Ziyası olmazsa, Güneş bilinmez. Öyle de ulûhiyyetin tezâhürü de irsâl-i rusülü zarûret derecesinde iktizâ eder. Ulûhiyyet ile risâlet arasında telâzum vardır. Çünkü irsâl-i rusül fiilini inkâr etmek, bütün esmâ-i İlâhiyye’yi inkâr etmek demektir. Zîrâ Ellah’ı, esmâ ve sıfâtlarıyla insânlara ta’rîf edip tanıtan peygamberlerdir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde şöyle buyuruyor:

“Sonra bir yâver-i ekremine sarâyın hikmetlerini ve müştemilâtının ma’nâlarını bildirerek onu üstâd ve ta’rîf edici ta’yîn etti. Tâ ki, sarâyın Sâni’ini, sarâyın müştemilâtıyla âhâliye ta’rîf etsin ve sarâyın nakışlarının rumûzlarını bildirip, içindeki san’atlarının işâretlerini öğretip, derûnundaki manzûm murassa’lar ve mevzûn nukuş nedir? Ve ne vecihle sarây sâhibinin kemâlâtına ve hünerlerine delâlet ettiklerini, o sarâya girenlere ta’rîf etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merâsimini bildirip, o görünmeyen sultâna karşı marziyatı dâiresinde teşrîfat merâsimini ta’rîf etsin. İşte o muarrif üstâdın her bir dâirede birer avenesi bulunuyor.”1

(Ve kezâ, nihâyet kemâldeki bir cemâl, muarrif bir resûl vâsıtasıyla tebarüzsüz ve taarrüfsüz olması mümkün değildir. Nihâyet kemâl derecesindeki bir cemâl, bir güzellik, kendini gösterip bildirecek, tanıttırıp ta’rîf edecek bir muarrifi, bir elçiyi zarûret derecesinde iktizâ eder.)

 


[1]  Sözler, 11. Söz, s. 121.

Seite 717

MEÂL VE ŞERH

değildir. İllâ bir elçi lâzımdır ki; O’nun bu Rubûbiyyet-i âmmesine karşı küllî ubûdiyeti i’lân etsin ve halkı O’na da’vet etsin.)

Rubûbiyyet: Âlemi tedrîcî olarak yavaş yavaş kemâlâtına kavuşturmak, besleyip, büyütmek, bütün ihtiyâclarını karşılayıp, tehlikelerden korumaktır. Cenâb-ı Hakk’ın Rubûbiyyeti, saltanat derecesindedir. Bütün âlemi kaplamıştır. Her şeyi îcâd edip terbiye eden, tedbîrini gören bir Rabbu’l-âlemindir. Rubûbiyyetinde şerîki yoktur. Bütün âlemi bizzât terbiye eden O’dur.

İşte bu küllî Rubûbiyyet, küllî bir ubûdiyeti ister. Bu küllî ubûdiyetin tahakkuku ise ancak bütün kâinâtta O’nun Vahdâniyyetinin i’lânıyla mümkündür. Bu da ancak bir resûlün, bu hakîkati bütün âleme i’lânıyla, hakka da’vetiyle tahakkuk eder. Öyle ise Rubûbiyyet-i âmme madem ki ubûdiyet-i külliyyeyi iktizâ eder; bu da ancak bir resûlün kesret tabakâtında i’lân etmesiyle mümkündür. Öyle ise Rubûbiyyet-i âmme meb’ûssuz olamaz, mümkün değildir.

O Resûl-i Zîşân (asm), zülcenâheyndir. Yani iki kanat sâhibidir. Yani bir kanadıyla, bir cihetiyle abddir ki; bütün kâinâtın ibâdetini ve istiânelerini kendi ibâdeti içine alarak dergâh-ı İlâhiyyeye götürüp arz eder. Bu cihetle abddir, halktan hakka gider. Kelime-i şehâdetteki عَبْدُهُ kelimesi, buna işâret eder. Diğer taraftan, diğer kanadıyla da resûldür, elçidir. Yani Hâlık’tan halka gelir. Bu i’tibârla Ellah’ın yanımızdaki elçisidir. Onun evâmir ve nevâhîsini bize getirip teblîğ eder. Kelime-i şehâdetteki وَرَسُولُهُ kelimesi, buna delâlet eder.

Evet, resûller, peygamberler, zülcenâheyndirler. Buradan dergâh-ı İlâhiyye’ye ibâdet ile isteklerle, ihtiyâclarımızı O Rabbu’l-âlemîn’e arz etmekle giderler. Haktan da bize, emirler ve nehiylerle gelirler.

Hülasa: Resûller, duâ ve ubûdiyet ile Ellah’a gider, emir alıp risâlet ile dönerler.

Şâyet zülcenâheyn bir resûl olmazsa, bu ubûdiyet-i külliyyenin tahakkuku mümkün olmaz. Yani Rubûbiyyet, ubûdiyeti, itâatı iktizâ eder. Rubûbiyyet, ubûdiyetsiz olmaz. Bu ubûdiyet de ancak i’lan ile olur. O Zât’ın

 

Seite 718

MEÂL VE ŞERH

değildir. İllâ bir elçi lâzımdır ki; O’nun bu Rubûbiyyet-i âmmesine karşı küllî ubûdiyeti i’lân etsin ve halkı O’na da’vet etsin.)

Rubûbiyyet: Âlemi tedrîcî olarak yavaş yavaş kemâlâtına kavuşturmak, besleyip, büyütmek, bütün ihtiyâclarını karşılayıp, tehlikelerden korumaktır. Cenâb-ı Hakk’ın Rubûbiyyeti, saltanat derecesindedir. Bütün âlemi kaplamıştır. Her şeyi îcâd edip terbiye eden, tedbîrini gören bir Rabbu’l-âlemindir. Rubûbiyyetinde şerîki yoktur. Bütün âlemi bizzât terbiye eden O’dur.

İşte bu küllî Rubûbiyyet, küllî bir ubûdiyeti ister. Bu küllî ubûdiyetin tahakkuku ise ancak bütün kâinâtta O’nun Vahdâniyyetinin i’lânıyla mümkündür. Bu da ancak bir resûlün, bu hakîkati bütün âleme i’lânıyla, hakka da’vetiyle tahakkuk eder. Öyle ise Rubûbiyyet-i âmme madem ki ubûdiyet-i külliyyeyi iktizâ eder; bu da ancak bir resûlün kesret tabakâtında i’lân etmesiyle mümkündür. Öyle ise Rubûbiyyet-i âmme meb’ûssuz olamaz, mümkün değildir.

O Resûl-i Zîşân (asm), zülcenâheyndir. Yani iki kanat sâhibidir. Yani bir kanadıyla, bir cihetiyle abddir ki; bütün kâinâtın ibâdetini ve istiânelerini kendi ibâdeti içine alarak dergâh-ı İlâhiyyeye götürüp arz eder. Bu cihetle abddir, halktan hakka gider. Kelime-i şehâdetteki عَبْدُهُ kelimesi, buna işâret eder. Diğer taraftan, diğer kanadıyla da resûldür, elçidir. Yani Hâlık’tan halka gelir. Bu i’tibârla Ellah’ın yanımızdaki elçisidir. Onun evâmir ve nevâhîsini bize getirip teblîğ eder. Kelime-i şehâdetteki وَرَسُولُهُ kelimesi, buna delâlet eder.

Evet, resûller, peygamberler, zülcenâheyndirler. Buradan dergâh-ı İlâhiyye’ye ibâdet ile isteklerle, ihtiyâclarımızı O Rabbu’l-âlemîn’e arz etmekle giderler. Haktan da bize, emirler ve nehiylerle gelirler.

Hülasa: Resûller, duâ ve ubûdiyet ile Ellah’a gider, emir alıp risâlet ile dönerler.

Şâyet zülcenâheyn bir resûl olmazsa, bu ubûdiyet-i külliyyenin tahakkuku mümkün olmaz. Yani Rubûbiyyet, ubûdiyeti, itâatı iktizâ eder. Rubûbiyyet, ubûdiyetsiz olmaz. Bu ubûdiyet de ancak i’lan ile olur. O Zât’ın

 

Seite 719

MEÂL VE ŞERH

Habîbidir, sevgili kuludur.” Hem O abd, bir cihette ubûdiyetiyle kendisini O’na sevdiren bir Zât’tır. Diğer cihetten ise Müellif (ra) Hazretleri’nin ifadesiyle, ورسول يحببّه الى الناسve O Zât, bir resûldür ki, O Zât-ı Zülcemâl’i insânlara sevdiriyor, evâmirini teblîğ ediyor.” Yani O Zât-ı Ahmediyye (asm) ve sâir rusul-i kirâm, o güzelliği evvelâ kendinde görür, sonra başkalarına da gösterir. Ubudiyyetiyle O’nun mehâsinine karşı kendini sevdirir ve âyîne-i rûhunda O’nun cemâlini görür ve o görmeyi başkalarına da gösterir. Cenâb-ı Hak, evvelâ abdini en mükemmel, en câmi’ bir mir’âtı kıldı. Ondan sonra başkalarına da bu hüsnü göstermeyi emretti. Kendisi de onun âyîne-i rûhunda o latîf olan cemâline bakıp seyreder.

Demek metinde geçen iki cenâhtan murad, biri ubûdiyet cenâhı, diğeri ise risâlet cenâhıdır. Bir zât, bu konuyu gelecek fıkra ile ne güzel ifade etmiştir:

“Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim

Mir’at-ı Muhammed’den Ellah görünür dâim.”

(Hem yine mümkün değildir ki, acîb mu’cizât ve garîb murassaât ve zînetlerin misâlleriyle ve gâyet kıymetdâr mücevherâtla mâla mâl dolu olan bir hazîne bulunsun da o hazînenin sâhibi onu açıp halkın enzârına arz etmekle haşmet-i saltanatını, zengînliğini göstermeyi istemesin, sevmesin, irâde etmesin. Bu hiç mümkün müdür?

Ve mestûr olan kemâlâtını, gınâsını, haşmetini bir tavsîf edici, teşhîr edip i’lân edici, sarrâf bir muarrif ve vassâf bir müşhir vâsıtasıyla bütün mahlûkâtın huzurunda onun izhârını istemesin, irâde etmesin mümkün değildir. Böyle mu’cizelerle, hârika mücevherâtla dolu olan bir hazîne sâhibi, vazîfeli bir me’mûr, bir meb’ûs olan resûl vâsıtasıyla onu açıp halka göstermesi kat’î iktizâ eder.)

Evet, şu kâinât, esmâ-i İlâhiyyenin hârika mu’cize olan san’at eserleriyle ve garîb, zînetli, kıymetli acâib masnûâtıyla ve lezîz ni’met eserleriyle dolu bir hazînedir. Fakat bu hazînedeki san’at eserlerine ve ni’metlerine nazar-ı dikkati celbedecek ve bunları birer birer halka arz edip ta’rîf edecek, mestûr

 

Seite 720

MEÂL VE ŞERH

Habîbidir, sevgili kuludur.” Hem O abd, bir cihette ubûdiyetiyle kendisini O’na sevdiren bir Zât’tır. Diğer cihetten ise Müellif (ra) Hazretleri’nin ifadesiyle, ورسول يحببّه الى الناسve O Zât, bir resûldür ki, O Zât-ı Zülcemâl’i insânlara sevdiriyor, evâmirini teblîğ ediyor.” Yani O Zât-ı Ahmediyye (asm) ve sâir rusul-i kirâm, o güzelliği evvelâ kendinde görür, sonra başkalarına da gösterir. Ubudiyyetiyle O’nun mehâsinine karşı kendini sevdirir ve âyîne-i rûhunda O’nun cemâlini görür ve o görmeyi başkalarına da gösterir. Cenâb-ı Hak, evvelâ abdini en mükemmel, en câmi’ bir mir’âtı kıldı. Ondan sonra başkalarına da bu hüsnü göstermeyi emretti. Kendisi de onun âyîne-i rûhunda o latîf olan cemâline bakıp seyreder.

Demek metinde geçen iki cenâhtan murad, biri ubûdiyet cenâhı, diğeri ise risâlet cenâhıdır. Bir zât, bu konuyu gelecek fıkra ile ne güzel ifade etmiştir:

“Âyinedir bu âlem, her şey Hak ile kâim

Mir’at-ı Muhammed’den Ellah görünür dâim.”

(Hem yine mümkün değildir ki, acîb mu’cizât ve garîb murassaât ve zînetlerin misâlleriyle ve gâyet kıymetdâr mücevherâtla mâla mâl dolu olan bir hazîne bulunsun da o hazînenin sâhibi onu açıp halkın enzârına arz etmekle haşmet-i saltanatını, zengînliğini göstermeyi istemesin, sevmesin, irâde etmesin. Bu hiç mümkün müdür?

Ve mestûr olan kemâlâtını, gınâsını, haşmetini bir tavsîf edici, teşhîr edip i’lân edici, sarrâf bir muarrif ve vassâf bir müşhir vâsıtasıyla bütün mahlûkâtın huzurunda onun izhârını istemesin, irâde etmesin mümkün değildir. Böyle mu’cizelerle, hârika mücevherâtla dolu olan bir hazîne sâhibi, vazîfeli bir me’mûr, bir meb’ûs olan resûl vâsıtasıyla onu açıp halka göstermesi kat’î iktizâ eder.)

Evet, şu kâinât, esmâ-i İlâhiyyenin hârika mu’cize olan san’at eserleriyle ve garîb, zînetli, kıymetli acâib masnûâtıyla ve lezîz ni’met eserleriyle dolu bir hazînedir. Fakat bu hazînedeki san’at eserlerine ve ni’metlerine nazar-ı dikkati celbedecek ve bunları birer birer halka arz edip ta’rîf edecek, mestûr

 

Seite 721

MEÂL VE ŞERH

cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin! Yani bir Habîb resûl vâsıtasıyla ki; hem Habîbdir, ubûdiyetiyle kendini ona sevdirir, âyinedarlık eder. Hem resûldür; onu mahlûkâtına sevdirir, cemâl-i esmâsını gösterir.

Hem hiç mümkün olur mu ki; acîb mu’cizelerle, garîb ve kıymettâr şeylerle dolu hazîneler sâhibi, sarrâf bir ta’rîf edici ve vassâf bir teşhîr edici vâsıtasıyla enzâr-ı halka arz ve başlarında izhâr etmekle, gizli kemâlâtını beyân etmek irâde etmesin ve istemesin?

Hem mümkün olur mu ki; bu kâinâtı bütün esmâsının kemâlâtını ifade eden masnûâtla tezyîn ederek seyir için garîb ve ince san’atlarla süslenilmiş bir sarâya benzetsin de, rehber bir muallim ta’yîn etmesin?

Hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinâtın sâhibi, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gâye ne olacağını, müş’ir-i tılsım-ı muğlakını, hem mevcûdâtın "Nereden? Nereye? Necîsin?" üç sual-i müşkilin muammâsını bir elçi vâsıtasıyla açtırmasın!

Hem hiç mümkün olur mu ki; bu güzel masnûât ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli ni’metler ile kendini sevdiren Sâni’-i Zülcelâl; onun mukâbilinde zîşuurdan marziyatı ve arzûları ne olduğunu bir elçi vâsıtasıyla bildirmesin!

Hem hiç mümkün olur mu ki; nev’-i insânı, şuûrca kesrete mübtelâ, isti’dâdca ubûdiyet-i külliyyeye müheyyâ suretinde yaratıp, muallim bir rehber vâsıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin!

Daha bunlar gibi çok vezâif-i nübüvvet var ki, her biri bir bürhân-ı kat’îdir ki: Ulûhiyyet, risâletsiz olamaz...

Şimdi acabâ âlemde Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan -beyan olunan evsâf ve vezâife- daha ehil ve daha câmi’ kim zuhûr etmiş? Ve rütbe-i risâlete ve vazîfe-i teblîğe ondan daha elyak, daha evfâk hiç zaman göstermiş midir? Hâyır, aslâ ve kat’â!. Belki o, bütün resûllerin seyyididir, bütün enbiyânın imâmıdır, bütün asfiyânın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkâtın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultânıdır.

Evet ehl-i tahkîkâtın ittifâkıyla, Şakk-ı Kamer ve parmaklarından su

 

Seite 722

MEÂL VE ŞERH

cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin! Yani bir Habîb resûl vâsıtasıyla ki; hem Habîbdir, ubûdiyetiyle kendini ona sevdirir, âyinedarlık eder. Hem resûldür; onu mahlûkâtına sevdirir, cemâl-i esmâsını gösterir.

Hem hiç mümkün olur mu ki; acîb mu’cizelerle, garîb ve kıymettâr şeylerle dolu hazîneler sâhibi, sarrâf bir ta’rîf edici ve vassâf bir teşhîr edici vâsıtasıyla enzâr-ı halka arz ve başlarında izhâr etmekle, gizli kemâlâtını beyân etmek irâde etmesin ve istemesin?

Hem mümkün olur mu ki; bu kâinâtı bütün esmâsının kemâlâtını ifade eden masnûâtla tezyîn ederek seyir için garîb ve ince san’atlarla süslenilmiş bir sarâya benzetsin de, rehber bir muallim ta’yîn etmesin?

Hem hiç mümkün olur mu ki; bu kâinâtın sâhibi, şu kâinâtın tahavvülâtındaki maksad ve gâye ne olacağını, müş’ir-i tılsım-ı muğlakını, hem mevcûdâtın "Nereden? Nereye? Necîsin?" üç sual-i müşkilin muammâsını bir elçi vâsıtasıyla açtırmasın!

Hem hiç mümkün olur mu ki; bu güzel masnûât ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli ni’metler ile kendini sevdiren Sâni’-i Zülcelâl; onun mukâbilinde zîşuurdan marziyatı ve arzûları ne olduğunu bir elçi vâsıtasıyla bildirmesin!

Hem hiç mümkün olur mu ki; nev’-i insânı, şuûrca kesrete mübtelâ, isti’dâdca ubûdiyet-i külliyyeye müheyyâ suretinde yaratıp, muallim bir rehber vâsıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin!

Daha bunlar gibi çok vezâif-i nübüvvet var ki, her biri bir bürhân-ı kat’îdir ki: Ulûhiyyet, risâletsiz olamaz...

Şimdi acabâ âlemde Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan -beyan olunan evsâf ve vezâife- daha ehil ve daha câmi’ kim zuhûr etmiş? Ve rütbe-i risâlete ve vazîfe-i teblîğe ondan daha elyak, daha evfâk hiç zaman göstermiş midir? Hâyır, aslâ ve kat’â!. Belki o, bütün resûllerin seyyididir, bütün enbiyânın imâmıdır, bütün asfiyânın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkâtın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultânıdır.

Evet ehl-i tahkîkâtın ittifâkıyla, Şakk-ı Kamer ve parmaklarından su

 

Seite 723

MEÂL VE ŞERH

akması gibi bine bâliğ mu’cizâtından hadd ü hesâba gelmez delâil-i nübüvvetinden başka, Kur’ân-ı Azîmüşşân gibi bir bahr-i hakâik ve kırk vecihle mu’cize olan mu’cize-i kübrâ, Güneş gibi risâletini göstermeğe kâfidir. Başka risâlelerde ve bilhâssa Yirmi Beşinci Söz’de Kur’ânın kırka karîb vücûh-u i’cazından bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.”1

Müellif (ra), evvelâ bu kâinâtın mutlaka bir Sultân’ı, bir Mâlik’i olduğunu, sâhibsiz olması mümkün olmadığını isbât etti. Şu sarây-ı âlem; bir Hâlık’ı, bir Müdebbir’i lüzûm derecesinde iktizâ ettiğini beyân etti.

Sonra bu Sultân-ı Kâinât’ın ulûhiyyeti ile risâlet arasında telâzüm olduğunu; Güneş, ziyayı istilzâm ve iktizâ ettiği gibi ulûhiyyet de zarûret derecesinde irsâl-i rusulü istilzâm ve iktizâ ettiğini; yani ulûhiyyetin, nübüvvetsiz olması, peygamberleri göndermemesi mümkün olmadığını îzâh ve isbât etti.

Şimdi ise haşrin ve dâr-ı âhiretin hakkâniyyetini isbat etmek ve bu Sultân-ı Kâinât için mutlaka bir dâr-ı mükâfât ve mücâzât lâzım olduğunu ve haşrin gelmesi zarûrî olduğunu ve iman-ı billâh, mutlaka iman-ı bi’l-âhireti iktizâ ettiğini beyân etmek üzere diyor ki:

METİN

ثم انظر الى قوة حقانية الحشر والآخرة، وهي انه:

كما لايمكن سلطان بلا مكافأة للمطيعين وبلا مجازاة للعاصين:

MEÂL VE ŞERH

Müellif (ra), bu bölümde ileride yazılacak olan diğer eserlerini, bilhâssa haşir ile alakalı tafsîlâtlı yazılan 10. Söz ve 29. Söz gibi eserlerini Hülasa etmiştir. Şöyle ki:

(Sonra haşrin ve âhirete imanın hakkâniyyetini ve dâr-ı âhiretin vücûdu, Sultân-ı Kâinat için ne kadar lüzûmlu ve esmâsının, haşri kat’î bir surette gerektirdiğini anlamak için bak, gör! Şöyle ki;

 


[1]  Sözler, 10. Söz, Mukaddime, 2. İşâret, s. 61-62.

Seite 724

MEÂL VE ŞERH

akması gibi bine bâliğ mu’cizâtından hadd ü hesâba gelmez delâil-i nübüvvetinden başka, Kur’ân-ı Azîmüşşân gibi bir bahr-i hakâik ve kırk vecihle mu’cize olan mu’cize-i kübrâ, Güneş gibi risâletini göstermeğe kâfidir. Başka risâlelerde ve bilhâssa Yirmi Beşinci Söz’de Kur’ânın kırka karîb vücûh-u i’cazından bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.”1

Müellif (ra), evvelâ bu kâinâtın mutlaka bir Sultân’ı, bir Mâlik’i olduğunu, sâhibsiz olması mümkün olmadığını isbât etti. Şu sarây-ı âlem; bir Hâlık’ı, bir Müdebbir’i lüzûm derecesinde iktizâ ettiğini beyân etti.

Sonra bu Sultân-ı Kâinât’ın ulûhiyyeti ile risâlet arasında telâzüm olduğunu; Güneş, ziyayı istilzâm ve iktizâ ettiği gibi ulûhiyyet de zarûret derecesinde irsâl-i rusulü istilzâm ve iktizâ ettiğini; yani ulûhiyyetin, nübüvvetsiz olması, peygamberleri göndermemesi mümkün olmadığını îzâh ve isbât etti.

Şimdi ise haşrin ve dâr-ı âhiretin hakkâniyyetini isbat etmek ve bu Sultân-ı Kâinât için mutlaka bir dâr-ı mükâfât ve mücâzât lâzım olduğunu ve haşrin gelmesi zarûrî olduğunu ve iman-ı billâh, mutlaka iman-ı bi’l-âhireti iktizâ ettiğini beyân etmek üzere diyor ki:

METİN

ثم انظر الى قوة حقانية الحشر والآخرة، وهي انه:

كما لايمكن سلطان بلا مكافأة للمطيعين وبلا مجازاة للعاصين:

MEÂL VE ŞERH

Müellif (ra), bu bölümde ileride yazılacak olan diğer eserlerini, bilhâssa haşir ile alakalı tafsîlâtlı yazılan 10. Söz ve 29. Söz gibi eserlerini Hülasa etmiştir. Şöyle ki:

(Sonra haşrin ve âhirete imanın hakkâniyyetini ve dâr-ı âhiretin vücûdu, Sultân-ı Kâinat için ne kadar lüzûmlu ve esmâsının, haşri kat’î bir surette gerektirdiğini anlamak için bak, gör! Şöyle ki;

 


[1]  Sözler, 10. Söz, Mukaddime, 2. İşâret, s. 61-62.

Seite 725

MEÂL VE ŞERH

ve mizanla doğup batması, (Azîz) her şeye kâdir ve emrinde gâlib olan ve (Alîm’in) ilmi her şeyi ihata eden bir Zat-ı Gaybi’nin (takdîridir.)”1

Hadîs-i şerîfte ise Ellahu Teâlâ’nın gayreti şöyle ifade ediliyor:

اِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى يَغَارُ وَ غَيْرَةُ اللّٰهِ تَعَالٰى اَنْ يَأْتِيَ الْمَرْأُ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ

Muhakkak Ellahû Teâlâ; Gayyûr’dur, gayrete gelir. Ellah’ın gayreti ise, yani O’nu gadaba getirip intikâm almaya sevk eden ise; bir kimsenin, Ellah’ın kendisine harâm kıldığı, yasakladığı bir şeyi yapması, harâm dâiresine girmesidir.2

İşte yukarıdaki âyet-i kerîme gibi pek çok âyât-ı beyyinât ve Ehâdîs-i Nebeviyye ile ve bu koca kâinâtı ve şu haşmetli Güneş’i teshîr etmesiyle izzetini gösteren bir “Azîz-i Alîm”, elbette düşmanlarından intikâm alır. Kurûn-u sâlifede zâlim kavimleri helâk edip onlardan intikâm alan ve bununla izzet ve gayretini gösteren bir Zât-ı Zülcelâl, elbette bu kadar izzet ve gayretine dokunan zâlimleri cezâsız bırakmaz. Hâlbuki bu koca memleketinde bu kadar haddini aşan ve bir sinek kadar değeri olmayan bu kâfirlere zâhiren bir şey yapılmıyor. Çoğu def’a zâlim zulmünde kalıp mazlûm da hakkını almadan ikisi bu dünyadan göçüp gidiyor. Hâlbuki izzet ve gayret, intikâm almak ister; adâlet ve merhamet, mazlûmların hakkını zâlimden almak iktizâ eder. Demek o izzet ve gayret, bir diyâr-ı âheri ister. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konuyu şöyle îzâh etmiştir:

“İkinci Hakîkat: Bâb-ı kerem ve rahmettir ki Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki: Gösterdiği âsâr ile nihâyetsiz bir kerem ve nihâyetsiz bir rahmet ve nihâyetsiz bir izzet ve nihâyetsiz bir gayret sâhibi olan şu âlemin Rabbi; kerem ve rahmetine lâyık mükâfât; izzet ve gayretine şâyeste mücâzâtta bulunmasın. Evet, şu dünya gidişâtına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tut,3 1 tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf,

 


[1]  Yâsîn, 36:38.

[2]  Buhârî, Nikâh, 107; Müslim, Tevbe, 36.

[3] Hâşiye 1 Rızk-ı helâl, iktidâr ile alınmadığına, belki iftikâra binâen verildiğine delil-i kat’î: İktidârsız yavruların hüsnmaîşeti ve muktedir canavarların dîkmaîşeti; hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hîleli tilki ve maymunun derd-i maîşetle vücûdça zaîfliğidir. Demek rızık, iktidâr ve ihtiyâr ile ma’kûsen mütenâsibdir. Ne derece iktidâr ve ihtiyârına güvense, o derece derd-i maîşete mübtelâ olur.

Seite 726

MEÂL VE ŞERH

ve mizanla doğup batması, (Azîz) her şeye kâdir ve emrinde gâlib olan ve (Alîm’in) ilmi her şeyi ihata eden bir Zat-ı Gaybi’nin (takdîridir.)”1

Hadîs-i şerîfte ise Ellahu Teâlâ’nın gayreti şöyle ifade ediliyor:

اِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰى يَغَارُ وَ غَيْرَةُ اللّٰهِ تَعَالٰى اَنْ يَأْتِيَ الْمَرْأُ مَا حَرَّمَ اللّٰهُ عَلَيْهِ

Muhakkak Ellahû Teâlâ; Gayyûr’dur, gayrete gelir. Ellah’ın gayreti ise, yani O’nu gadaba getirip intikâm almaya sevk eden ise; bir kimsenin, Ellah’ın kendisine harâm kıldığı, yasakladığı bir şeyi yapması, harâm dâiresine girmesidir.2

İşte yukarıdaki âyet-i kerîme gibi pek çok âyât-ı beyyinât ve Ehâdîs-i Nebeviyye ile ve bu koca kâinâtı ve şu haşmetli Güneş’i teshîr etmesiyle izzetini gösteren bir “Azîz-i Alîm”, elbette düşmanlarından intikâm alır. Kurûn-u sâlifede zâlim kavimleri helâk edip onlardan intikâm alan ve bununla izzet ve gayretini gösteren bir Zât-ı Zülcelâl, elbette bu kadar izzet ve gayretine dokunan zâlimleri cezâsız bırakmaz. Hâlbuki bu koca memleketinde bu kadar haddini aşan ve bir sinek kadar değeri olmayan bu kâfirlere zâhiren bir şey yapılmıyor. Çoğu def’a zâlim zulmünde kalıp mazlûm da hakkını almadan ikisi bu dünyadan göçüp gidiyor. Hâlbuki izzet ve gayret, intikâm almak ister; adâlet ve merhamet, mazlûmların hakkını zâlimden almak iktizâ eder. Demek o izzet ve gayret, bir diyâr-ı âheri ister. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konuyu şöyle îzâh etmiştir:

“İkinci Hakîkat: Bâb-ı kerem ve rahmettir ki Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki: Gösterdiği âsâr ile nihâyetsiz bir kerem ve nihâyetsiz bir rahmet ve nihâyetsiz bir izzet ve nihâyetsiz bir gayret sâhibi olan şu âlemin Rabbi; kerem ve rahmetine lâyık mükâfât; izzet ve gayretine şâyeste mücâzâtta bulunmasın. Evet, şu dünya gidişâtına bakılsa görülüyor ki; en âciz, en zaîften tut,3 1 tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zaîf,

 


[1]  Yâsîn, 36:38.

[2]  Buhârî, Nikâh, 107; Müslim, Tevbe, 36.

[3] Hâşiye 1 Rızk-ı helâl, iktidâr ile alınmadığına, belki iftikâra binâen verildiğine delil-i kat’î: İktidârsız yavruların hüsnmaîşeti ve muktedir canavarların dîkmaîşeti; hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hîleli tilki ve maymunun derd-i maîşetle vücûdça zaîfliğidir. Demek rızık, iktidâr ve ihtiyâr ile ma’kûsen mütenâsibdir. Ne derece iktidâr ve ihtiyârına güvense, o derece derd-i maîşete mübtelâ olur.

Seite 727

MEÂL VE ŞERH

olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran Güneş’in vücûdunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü bir daha dönmemek üzere zevâl ise; şefkati musîbete, muhabbeti hırkate ve ni’meti nıkmete ve aklı, meş’ûm bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakîkat-ı rahmetin intifâsı lâzım gelir. Hem o celâl ve izzete uygun bir dâr-ı mücâzât olacaktır. Çünkü ekseriyyâ zâlim izzetinde, mazlûm zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor, te’hîr ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil. Ba’zan dünyada dahî cezâ verir. Kurûn-u sâlifede cereyân eden âsî ve mütemerrid kavimlere gelen azâblar, gösteriyor ki: İnsân; başıboş değil, bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur.

Evet hiç mümkün müdür ki insân; umum mevcûdât içinde ehemmiyyetli bir vazîfesi, ehemmiyyetli bir isti’dâdı olsun da insânın Rabbi de insâna bu kadar muntazam masnûâtıyla kendini tanıttırsa, mukâbilinde insân iman ile O’nu tanımazsa.. hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukâbilinde insân ibâdetle kendini O’na sevdirmezse.. hem bu kadar bu türlü ni’metleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukâbilinde insân şükür ve hamdle O’na hürmet etmese; cezâsız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sâhibi Zât-ı Zülcelâl bir dâr-ı mücâzât hazırlamasın? Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahmân-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukâbil, iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukâbil, ibâdetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukâbil, şükür ile hürmet etmekle mukâbele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfâtı, bir saâdet-i ebediyyeyi vermesin?”1

METİN

ولاسيما: اذا كان له رحمة واسعة تقتضي فضلا يليق بوسعة رحمته، وله جلالُ حيثيةٍ تقتضي تربية مَن يستخف به، ولايوقّره..

MEÂL VE ŞERH

(Ve hususan, O Sultânın rahmet-i vâsiasına layık fazl u keremde bulunmayı iktizâ eden sonsuz bir rahmet-i vâsiası olsa. Ve O’nun

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 2. Hakîkat, s. 63-65.

Seite 728

MEÂL VE ŞERH

olacaktır. Yoksa gündüzü ışığıyla dolduran Güneş’in vücûdunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü bir daha dönmemek üzere zevâl ise; şefkati musîbete, muhabbeti hırkate ve ni’meti nıkmete ve aklı, meş’ûm bir âlete ve lezzeti eleme kalbettirmekle hakîkat-ı rahmetin intifâsı lâzım gelir. Hem o celâl ve izzete uygun bir dâr-ı mücâzât olacaktır. Çünkü ekseriyyâ zâlim izzetinde, mazlûm zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya bırakılıyor, te’hîr ediliyor. Yoksa, bakılmıyor değil. Ba’zan dünyada dahî cezâ verir. Kurûn-u sâlifede cereyân eden âsî ve mütemerrid kavimlere gelen azâblar, gösteriyor ki: İnsân; başıboş değil, bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur.

Evet hiç mümkün müdür ki insân; umum mevcûdât içinde ehemmiyyetli bir vazîfesi, ehemmiyyetli bir isti’dâdı olsun da insânın Rabbi de insâna bu kadar muntazam masnûâtıyla kendini tanıttırsa, mukâbilinde insân iman ile O’nu tanımazsa.. hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukâbilinde insân ibâdetle kendini O’na sevdirmezse.. hem bu kadar bu türlü ni’metleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukâbilinde insân şükür ve hamdle O’na hürmet etmese; cezâsız kalsın, başı boş bırakılsın, o izzet, gayret sâhibi Zât-ı Zülcelâl bir dâr-ı mücâzât hazırlamasın? Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahmân-ı Rahîm’in kendini tanıttırmasına mukâbil, iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukâbil, ibâdetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukâbil, şükür ile hürmet etmekle mukâbele eden mü’minlere bir dâr-ı mükâfâtı, bir saâdet-i ebediyyeyi vermesin?”1

METİN

ولاسيما: اذا كان له رحمة واسعة تقتضي فضلا يليق بوسعة رحمته، وله جلالُ حيثيةٍ تقتضي تربية مَن يستخف به، ولايوقّره..

MEÂL VE ŞERH

(Ve hususan, O Sultânın rahmet-i vâsiasına layık fazl u keremde bulunmayı iktizâ eden sonsuz bir rahmet-i vâsiası olsa. Ve O’nun

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 2. Hakîkat, s. 63-65.

Seite 729

MEÂL VE ŞERH

haysiyyetini ve şerefini istihfâf edip o haysiyyet ve şerefe ihtirâm etmeyenleri terbiye etmek cezâlandırmak iktiza eden celâl-i haysiyyeti bulunsa,)

Müellif (ra), bu lasiyyemada haşri, dâr-ı âhireti iktizâ eden en mühim bir sebebin, bir delîlin Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmeti ve haysiyyeti, celal ve azâmeti olduğunu îzâh etmektedir.

Evet, O’nun rahmeti bütün kâinâtı ihâta etmiştir. Bütün muhtâclara, bilhâssa yavrulara ve zaîflere verilen rızıklara, annelerin yavrularına olan şefkatlerine bak, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin genişliğini gör! Peki, bütün kâinâtı ihâta eden ve güneş gibi âşikâr olan böyle bir rahmet-i vâsia sâhibinin, dâr-ı saâdeti getirmemesi ve gâyet nâzik ve nâzenîn beslediği bütün mahlûkâtı, muhtâcları i’dâm etmesi mümkün müdür? Onun vüs’at-i rahmeti buna hiç müsâade eder mi?

Demek o rahmet-i bînihâye ebedî bir dâr-ı saâdeti zarûreten iktizâ eder. Yoksa bu sonsuz rahmet, nıkmete inkılâb eder.

Hem yine O Sultân’ın celâl-i haysiyyeti, izzet ve şerefi; o haysiyyeti kırıp istihfâf edenleri, haddini aşanları terbiye etmeyi mutlaka iktizâ eder.

O Zât’ın; bu saltanatına başkaldıran, o saltanatı hafîf görüp ta’zîm etmeyen eski kavimleri helâk etmesi, onları bu dünyada dahî cezalandırması isbât eder ki; insân başıboş değil, her an bir sille-i te’dîbe maruzdur ve bu dünyada o haysiyyet-i İlâhiyye’yi kırıp cezâ görmeden gidenler; âhirette, celâldârâne azâb yeri olan Cehennem’de, elbette cezâlarını çekeceklerdir. Yoksa haysiyyetin celâli, hürmetsiz kalır, zillete ma’rûz olur. Müellif (ra) Sözler adlı eserinde bu konuda şöyle diyor:

“Bu gidişâta, icrâata bak! Nasıl en fakîr, en zaîften tut tâ herkese; mükemmel, mükellef erzâk veriliyor, kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gâyet kıymetdâr ve şâhâne taâmlar, kaplar, murassa’ nîşânlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyâfetler vardır. Bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazîfesine gâyet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecâvüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itâatle mütevâzıâne bir havf ve heybet altında hizmet eder. Demek şu saltanat sâhibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var.

 

Seite 730

MEÂL VE ŞERH

haysiyyetini ve şerefini istihfâf edip o haysiyyet ve şerefe ihtirâm etmeyenleri terbiye etmek cezâlandırmak iktiza eden celâl-i haysiyyeti bulunsa,)

Müellif (ra), bu lasiyyemada haşri, dâr-ı âhireti iktizâ eden en mühim bir sebebin, bir delîlin Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmeti ve haysiyyeti, celal ve azâmeti olduğunu îzâh etmektedir.

Evet, O’nun rahmeti bütün kâinâtı ihâta etmiştir. Bütün muhtâclara, bilhâssa yavrulara ve zaîflere verilen rızıklara, annelerin yavrularına olan şefkatlerine bak, Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinin genişliğini gör! Peki, bütün kâinâtı ihâta eden ve güneş gibi âşikâr olan böyle bir rahmet-i vâsia sâhibinin, dâr-ı saâdeti getirmemesi ve gâyet nâzik ve nâzenîn beslediği bütün mahlûkâtı, muhtâcları i’dâm etmesi mümkün müdür? Onun vüs’at-i rahmeti buna hiç müsâade eder mi?

Demek o rahmet-i bînihâye ebedî bir dâr-ı saâdeti zarûreten iktizâ eder. Yoksa bu sonsuz rahmet, nıkmete inkılâb eder.

Hem yine O Sultân’ın celâl-i haysiyyeti, izzet ve şerefi; o haysiyyeti kırıp istihfâf edenleri, haddini aşanları terbiye etmeyi mutlaka iktizâ eder.

O Zât’ın; bu saltanatına başkaldıran, o saltanatı hafîf görüp ta’zîm etmeyen eski kavimleri helâk etmesi, onları bu dünyada dahî cezalandırması isbât eder ki; insân başıboş değil, her an bir sille-i te’dîbe maruzdur ve bu dünyada o haysiyyet-i İlâhiyye’yi kırıp cezâ görmeden gidenler; âhirette, celâldârâne azâb yeri olan Cehennem’de, elbette cezâlarını çekeceklerdir. Yoksa haysiyyetin celâli, hürmetsiz kalır, zillete ma’rûz olur. Müellif (ra) Sözler adlı eserinde bu konuda şöyle diyor:

“Bu gidişâta, icrâata bak! Nasıl en fakîr, en zaîften tut tâ herkese; mükemmel, mükellef erzâk veriliyor, kimsesiz hastalara çok güzel bakılıyor. Hem gâyet kıymetdâr ve şâhâne taâmlar, kaplar, murassa’ nîşânlar, müzeyyen elbiseler, muhteşem ziyâfetler vardır. Bak senin gibi sersemlerden başka, herkes vazîfesine gâyet dikkat eder. Kimse zerrece haddinden tecâvüz etmez. En büyük şahıs, en büyük bir itâatle mütevâzıâne bir havf ve heybet altında hizmet eder. Demek şu saltanat sâhibinin pek büyük bir keremi, pek geniş bir merhameti var.

 

Seite 731

MEÂL VE ŞERH

“(Rabbin, asla kullara zulmedici değildir.) Kulları hakkında adalete zıd bir fiil, Cenab-ı Hak’tan sudur etmez. Onların mükâfat veya ceza görmeleri, adalet ve hikmet gereğidir. Binaenaleyh azaba mâruz kalanlar, kendi inkar ve isyanlarının cezasına uğramış olacaklardır. Ellahu Teâlâ hakkında haşa kullarına zulmetmek, haksız yere ceza vermek gibi fiiller asla düşünülemez. Zira O, mutlak adalet sahibidir. Zulümden münezzehtir.1

Ellahu Teâlâ, mezkûr âyet-i kerîmenin ifadesiyle kullarına asla zulmetmez. Her hak sâhibinin hakkını mutlaka verir. Mazlûmların hakkını, zâlimden illâ alır. Böyle mahzâ adâlet sâhibi bir Sultân, mâlikiyyetinin haşmetini koruması için kendi râ’iyyetinin hukûkunu muhâfaza etmesi lâzımdır. Yoksa mâlikiyyetinin haşmetini, adâletinin büyüklüğünü neyle koruyabilir? Hâlbuki bu dünyada bakıyoruz ki, zâlim zulmünde kalıp gidiyor. Mazlûm da hakkını almadan göçüp gidiyor. Bu ise adâlete münâfîdir. Öyle ise bir ma’dele-i kübrâ gelecek, adâlet-i İlâhiyye orada tam tecellî edecektir. Âdil-i Mutlak olan şu kâinâtın sâhibi, mazlûmun hakkını zâlimden alacak. Zâlimleri Cehennem’e, mazlûmları ise Cennet’e gönderecektir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu ile alâkalı şöyle buyuruyor:

“Hiç mümkün müdür ki: Zerrelerden güneşlere kadar cereyân eden hikmet ve intizâm, adâlet ve mîzânla Rubûbiyyet’in saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, Rubûbiyyet’in cenâh-ı himâyesine ilticâ eden ve hikmet ve adâlete iman ve ubûdiyetle tevfîk-ı hareket eden mü’minleri taltîf etmesin ve o hikmet ve adâlete küfür ve tuğyân ile isyân eden edebsizleri te’dîb etmesin? Hâlbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adâlete lâyık binden biri, insânda icrâ edilmiyor, te’hîr ediliyor. Ehl-i dalâletin çoğu cezâ almadan, ehl-i hidâyetin de çoğu mükâfât görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya, bir saâdet-i uzmâya bırakılıyor.”2

METİN

ولاسيما: اذا كان له خزائن مشحونة مع سخاوة مطلقة، تقتضي وجود دار ضيافة دائمة، وتقتضي دوام وجود محتاجين بأنواع الحاجات فيها

 


[1]  Fussilet, 41: 46

[2]  Sözler, 10. Söz, 3. Hakîkat, s. 65-66.

Seite 732

MEÂL VE ŞERH

“(Rabbin, asla kullara zulmedici değildir.) Kulları hakkında adalete zıd bir fiil, Cenab-ı Hak’tan sudur etmez. Onların mükâfat veya ceza görmeleri, adalet ve hikmet gereğidir. Binaenaleyh azaba mâruz kalanlar, kendi inkar ve isyanlarının cezasına uğramış olacaklardır. Ellahu Teâlâ hakkında haşa kullarına zulmetmek, haksız yere ceza vermek gibi fiiller asla düşünülemez. Zira O, mutlak adalet sahibidir. Zulümden münezzehtir.1

Ellahu Teâlâ, mezkûr âyet-i kerîmenin ifadesiyle kullarına asla zulmetmez. Her hak sâhibinin hakkını mutlaka verir. Mazlûmların hakkını, zâlimden illâ alır. Böyle mahzâ adâlet sâhibi bir Sultân, mâlikiyyetinin haşmetini koruması için kendi râ’iyyetinin hukûkunu muhâfaza etmesi lâzımdır. Yoksa mâlikiyyetinin haşmetini, adâletinin büyüklüğünü neyle koruyabilir? Hâlbuki bu dünyada bakıyoruz ki, zâlim zulmünde kalıp gidiyor. Mazlûm da hakkını almadan göçüp gidiyor. Bu ise adâlete münâfîdir. Öyle ise bir ma’dele-i kübrâ gelecek, adâlet-i İlâhiyye orada tam tecellî edecektir. Âdil-i Mutlak olan şu kâinâtın sâhibi, mazlûmun hakkını zâlimden alacak. Zâlimleri Cehennem’e, mazlûmları ise Cennet’e gönderecektir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu ile alâkalı şöyle buyuruyor:

“Hiç mümkün müdür ki: Zerrelerden güneşlere kadar cereyân eden hikmet ve intizâm, adâlet ve mîzânla Rubûbiyyet’in saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, Rubûbiyyet’in cenâh-ı himâyesine ilticâ eden ve hikmet ve adâlete iman ve ubûdiyetle tevfîk-ı hareket eden mü’minleri taltîf etmesin ve o hikmet ve adâlete küfür ve tuğyân ile isyân eden edebsizleri te’dîb etmesin? Hâlbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adâlete lâyık binden biri, insânda icrâ edilmiyor, te’hîr ediliyor. Ehl-i dalâletin çoğu cezâ almadan, ehl-i hidâyetin de çoğu mükâfât görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir mahkeme-i kübrâya, bir saâdet-i uzmâya bırakılıyor.”2

METİN

ولاسيما: اذا كان له خزائن مشحونة مع سخاوة مطلقة، تقتضي وجود دار ضيافة دائمة، وتقتضي دوام وجود محتاجين بأنواع الحاجات فيها

 


[1]  Fussilet, 41: 46

[2]  Sözler, 10. Söz, 3. Hakîkat, s. 65-66.

Seite 733

MEÂL VE ŞERH

Meselâ; bahâr mevsiminde rengârenk çiçeklerin çıkması, bütün ağaçların canlanıp süslenmesi, O Sultân’ın kemâlât-ı hafiyyesini gösterir. Bütün san’at eserleri, kemâl-i İlâhî’yi gösterir. Bunlar ise dâimî teşhîri ister. Yani O Sultân, bu san’at eserleri ile kendi kemâlâtını görmek ve göstermek ister. Mahlûkâtın huzûrunda “Bunlar, benim san’at eserlerimdir. Esmâ-i Hüsnâmın tezgâhından çıkıp gelmektedir.” diye i’lân ve teşhîr etmek ister. “Bütün bu kemâlât, bana âiddir.” demek istiyor. Hâlbuki kısa bir zaman sonra bütün o çiçekler, sönüp gidiyor. O kemâlât, durmadığı gibi kemâlâta mazhar olan da durmuyor, gidiyor. Meselâ; o kemâlâta bakan, istihsân eden, insân nev’idir. Hâlbuki insân, ölür gider. İnsândaki kemâlat da kâinâttaki kemâlât da teşhîr ister. Fakat ne bu meşher ve teşhîrgâh, ne teşhîr fiili; ne de meşhergahtaki müstahsin, müşâhid ve mukaddirin devam eder, hepsi fenâ ve zevâle ma’rûz kalır.

Metinde geçen “müşâhidîn” “mukaddirîn” ve “müstahsinîn” ta’bîrlerinden en başta murad; insân nev’inden olan enbiya, asfiya ve evliyâlardır. Bu zevât-ı âliyye, bu âlemde mahlûkâtın huzûrunda bu kâinâttaki san’at-ı Rabbâniyye’yi, kemâlât-ı İlâhiyye’yi evvelâ seyre muvaffak olup, ondan sonra halka teşhîr edip nâsın nazar-ı dikkatlerini o kemâlât-ı İlâhiyye’ye çevirmişlerdir. Bu dâimî ve gizli olan kemâlât, elbette dâimî görmek ve görünmek ister. Bu da ebedî bir meşher, dâimî bir teşhîr ister. Mukîm, dâimî ve ebedî müşâhid, mukaddir ve müstahsinleri ister. Bu ise ancak dâr-ı bekâ olan âhirette mümkündür. Demek kemâlât-ı İlâhiyye, bi’z-zarûre dâr-ı âhireti iktizâ eder. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde şöyle diyor:

“Hem dahî meşher-i san’at-ı İlâhiyye olan aktâr-ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebâtât ve hayvânâtın ellerinde olan i’lânât-ı Rabbâniyye’ye dikkat et. Mehâsin-i Rubûbiyyet’in dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni’-i Zülcelâl’in kusûrsuz kemalâtını, hârika san’atlarının teşhîriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar, enzâr-ı dikkati celbediyorlar.

Demek bu âlemin Sâni’inin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemâlâtı vardır. Bu hârika san’atlarla onları göstermek ister. Çünkü gizli, kusûrsuz kemâlât ise takdîr edici, istihsân edici, mâşâellâh diyerek müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Dâimî kemâlât ise, dâimî tezâhür ister. O ise takdîr ve

 

Seite 734

MEÂL VE ŞERH

Meselâ; bahâr mevsiminde rengârenk çiçeklerin çıkması, bütün ağaçların canlanıp süslenmesi, O Sultân’ın kemâlât-ı hafiyyesini gösterir. Bütün san’at eserleri, kemâl-i İlâhî’yi gösterir. Bunlar ise dâimî teşhîri ister. Yani O Sultân, bu san’at eserleri ile kendi kemâlâtını görmek ve göstermek ister. Mahlûkâtın huzûrunda “Bunlar, benim san’at eserlerimdir. Esmâ-i Hüsnâmın tezgâhından çıkıp gelmektedir.” diye i’lân ve teşhîr etmek ister. “Bütün bu kemâlât, bana âiddir.” demek istiyor. Hâlbuki kısa bir zaman sonra bütün o çiçekler, sönüp gidiyor. O kemâlât, durmadığı gibi kemâlâta mazhar olan da durmuyor, gidiyor. Meselâ; o kemâlâta bakan, istihsân eden, insân nev’idir. Hâlbuki insân, ölür gider. İnsândaki kemâlat da kâinâttaki kemâlât da teşhîr ister. Fakat ne bu meşher ve teşhîrgâh, ne teşhîr fiili; ne de meşhergahtaki müstahsin, müşâhid ve mukaddirin devam eder, hepsi fenâ ve zevâle ma’rûz kalır.

Metinde geçen “müşâhidîn” “mukaddirîn” ve “müstahsinîn” ta’bîrlerinden en başta murad; insân nev’inden olan enbiya, asfiya ve evliyâlardır. Bu zevât-ı âliyye, bu âlemde mahlûkâtın huzûrunda bu kâinâttaki san’at-ı Rabbâniyye’yi, kemâlât-ı İlâhiyye’yi evvelâ seyre muvaffak olup, ondan sonra halka teşhîr edip nâsın nazar-ı dikkatlerini o kemâlât-ı İlâhiyye’ye çevirmişlerdir. Bu dâimî ve gizli olan kemâlât, elbette dâimî görmek ve görünmek ister. Bu da ebedî bir meşher, dâimî bir teşhîr ister. Mukîm, dâimî ve ebedî müşâhid, mukaddir ve müstahsinleri ister. Bu ise ancak dâr-ı bekâ olan âhirette mümkündür. Demek kemâlât-ı İlâhiyye, bi’z-zarûre dâr-ı âhireti iktizâ eder. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde şöyle diyor:

“Hem dahî meşher-i san’at-ı İlâhiyye olan aktâr-ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebâtât ve hayvânâtın ellerinde olan i’lânât-ı Rabbâniyye’ye dikkat et. Mehâsin-i Rubûbiyyet’in dellâlları olan enbiyâ ve evliyâya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni’-i Zülcelâl’in kusûrsuz kemalâtını, hârika san’atlarının teşhîriyle gösteriyorlar, beyân ediyorlar, enzâr-ı dikkati celbediyorlar.

Demek bu âlemin Sâni’inin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemâlâtı vardır. Bu hârika san’atlarla onları göstermek ister. Çünkü gizli, kusûrsuz kemâlât ise takdîr edici, istihsân edici, mâşâellâh diyerek müşâhede edicilerin başlarında teşhîr ister. Dâimî kemâlât ise, dâimî tezâhür ister. O ise takdîr ve

 

Seite 735

MEÂL VE ŞERH

istihsân edicilerin devam-ı vücûdunu ister. Bekâsı olmayan istihsân edicinin nazarında, kemâlâtın kıymeti sukût eder.”1

METİN

وكذا له محاسن جمال معنوي بلا مثل، وله لطائف حسن مخفي بلا نظير، تقتضي الشهود لحُسنه بنفسه في مرآة، والاشهاد لغيره، والاراءة بوجود مستحسنين متنزهين ومشتاقين متحيرين بل دوام وجودهم؛ اذ الجمال الدائم لايرضى بالمشتاق الزائل! ..

MEÂL VE ŞERH

(Ve keza, o cemâlin karşısında mütehayyir ve müştâk olanların ve o hüsnü tenzîh edenlerin (noksanlıktan berî kılanların), istihsân edenlerin vücudlarıyla, belki devam-ı vücudlarıyla (ebedi olmaları vesilesiyle) bir mir’âtta bizzât kendi o hüsn-i cemâlini görüp, müşâhede etmek isteyen ve başkasına da o sevimli cemâlini gösteren, işhâd eden, misilsiz bir cemâl-i manevisi ve nazîrsiz, benzersiz mahfî hüsnünün letâifi, incelikleri vardır. Zîrâ bir cemâl sâhibi, husûsan böyle sonsuz bir cemâl sâhibi, dâimâ hüsün ve cemâlini görmek ve göstermek ister; zâil bir müştaka râzı olamaz.) Bu ise ancak seyrângâh-ı ebedî olan dâr-ı âhirette mümkündür. Öyle ise Cemâl-i İlâhî, dâr-ı âhireti bi’z-zarûre iktizâ eder.

Cemâl dâimî olduğu halde, ona müştâk olan aşığın fâni ve zâil olmasına râzı olmaz. Zîrâ madem cemâl dâimîdir. Öyle ise o cemâle aşık olan da dâimî olması lâzımdır ki dâimâ onu seyretsin. Demek dâimî bir cemal, dâimî bir seyrângâh ister ve o seyrângâhta bâkî kalan âşıkları ister. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu mevzû’ ile alakalı şöyle diyor:

“Hem dahî, kâinâtın yüzünde serilmiş olan gâyetle güzel ve san’atlı ve parlak ve süslü şu mevcûdât; ışık Güneş’i bildirdiği gibi, misilsiz ma’nevî bir cemâlin mehâsinini bildirir ve nazîrsiz, hafî bir hüsnün letâifini iş’âr

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 4. Hakîkat, s. 68.

Seite 736

MEÂL VE ŞERH

istihsân edicilerin devam-ı vücûdunu ister. Bekâsı olmayan istihsân edicinin nazarında, kemâlâtın kıymeti sukût eder.”1

METİN

وكذا له محاسن جمال معنوي بلا مثل، وله لطائف حسن مخفي بلا نظير، تقتضي الشهود لحُسنه بنفسه في مرآة، والاشهاد لغيره، والاراءة بوجود مستحسنين متنزهين ومشتاقين متحيرين بل دوام وجودهم؛ اذ الجمال الدائم لايرضى بالمشتاق الزائل! ..

MEÂL VE ŞERH

(Ve keza, o cemâlin karşısında mütehayyir ve müştâk olanların ve o hüsnü tenzîh edenlerin (noksanlıktan berî kılanların), istihsân edenlerin vücudlarıyla, belki devam-ı vücudlarıyla (ebedi olmaları vesilesiyle) bir mir’âtta bizzât kendi o hüsn-i cemâlini görüp, müşâhede etmek isteyen ve başkasına da o sevimli cemâlini gösteren, işhâd eden, misilsiz bir cemâl-i manevisi ve nazîrsiz, benzersiz mahfî hüsnünün letâifi, incelikleri vardır. Zîrâ bir cemâl sâhibi, husûsan böyle sonsuz bir cemâl sâhibi, dâimâ hüsün ve cemâlini görmek ve göstermek ister; zâil bir müştaka râzı olamaz.) Bu ise ancak seyrângâh-ı ebedî olan dâr-ı âhirette mümkündür. Öyle ise Cemâl-i İlâhî, dâr-ı âhireti bi’z-zarûre iktizâ eder.

Cemâl dâimî olduğu halde, ona müştâk olan aşığın fâni ve zâil olmasına râzı olmaz. Zîrâ madem cemâl dâimîdir. Öyle ise o cemâle aşık olan da dâimî olması lâzımdır ki dâimâ onu seyretsin. Demek dâimî bir cemal, dâimî bir seyrângâh ister ve o seyrângâhta bâkî kalan âşıkları ister. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu mevzû’ ile alakalı şöyle diyor:

“Hem dahî, kâinâtın yüzünde serilmiş olan gâyetle güzel ve san’atlı ve parlak ve süslü şu mevcûdât; ışık Güneş’i bildirdiği gibi, misilsiz ma’nevî bir cemâlin mehâsinini bildirir ve nazîrsiz, hafî bir hüsnün letâifini iş’âr

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 4. Hakîkat, s. 68.

Seite 737

MEÂL VE ŞERH

cemâl-i bâ kemâline kavuşmak, onunla ebediyyen müşerref olmak istiyor. Bütün mahlûkât da onun arkasında bu umûmî duâsına iştirâk ederek âmîn diyor, “Evet Yâ Rabbenâ! Bu Zât’ın duâsını kabûl et” diyor. “Biz de aynısını istiyoruz.” diye tazarru’da bulunuyorlar. Hiç mümkün müdür ki en edna, en aşağı bir mahlûkun duâsını, niyâzını işitip onun imdâdına koşan, duâsına icâbet eden bir Zât-ı Zülcelâl; böyle en büyük, en makbûl bir abdinin en umûmî olan bir duâsını işitmesin ve umûmî olan bu hâcâtına cevâb verip yerine getirmesin. En büyük arzûsu olan bekâ ve likâ duâsına, dâr-ı âhireti getirmemekle icâbet etmesin.

İşte Resûl-i Ekrem (sav)’in bu duâsı, daha önce kabûl olduğu için Cenâb-ı Hakk, O’nun istikbâldeki bu duâsına icâbeten dâr-ı âhireti, Cennet-i A’la’yı önceden yaratmıştır. Eğer, âhiretin hiçbir esbâb-ı mûcibesi olmasaydı, Resûl-i Ekrem (sav)’in tek bu duâsı, o dâr-ı âhiretin îcâdına sebebiyyet verecekti. Demek şefkat ve ubûdiyet-i Muhammediyye; haşrin, dâr-ı âhiretin en büyük delîlidir.

Evet, bir sultân ki en ednâ bir hâceti, en ednâ bir râ’iyyetinden görüp yerine getirsin de en büyük bir hâceti, en umûmî bir arzûyu, husûsan herkesin en muhtâc olduğu bir duâyı hepsinin nâmına ve hepsinin duâsına iştirâkiyle en makbûl ve en büyük bir abdi ona el açıp istese ve O’na tazarru’ ve niyâzda bulunsa böyle bir duâyı işitmemesi, cevâb vermemesi mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Zîrâ bu, onun şefkatine zıddır. O Zât-ı Mucîb, pek çok âyât-ı beyyinâtıyla duâya icâbet edeceğini; herkese, her şeye karîb olduğunu; her sesi, her duayı işitip her şeyi gördüğünü haber vermektedir. Ezcümle;

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ى عَنّ۪ى فَاِنّ۪ى قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ى وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ى لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit duâ edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim da’vetime uysunlar ve bana inansınlar ki; doğru yolu bulalar.”1

 


[1]  Bakara, 2:186.

Seite 738

MEÂL VE ŞERH

cemâl-i bâ kemâline kavuşmak, onunla ebediyyen müşerref olmak istiyor. Bütün mahlûkât da onun arkasında bu umûmî duâsına iştirâk ederek âmîn diyor, “Evet Yâ Rabbenâ! Bu Zât’ın duâsını kabûl et” diyor. “Biz de aynısını istiyoruz.” diye tazarru’da bulunuyorlar. Hiç mümkün müdür ki en edna, en aşağı bir mahlûkun duâsını, niyâzını işitip onun imdâdına koşan, duâsına icâbet eden bir Zât-ı Zülcelâl; böyle en büyük, en makbûl bir abdinin en umûmî olan bir duâsını işitmesin ve umûmî olan bu hâcâtına cevâb verip yerine getirmesin. En büyük arzûsu olan bekâ ve likâ duâsına, dâr-ı âhireti getirmemekle icâbet etmesin.

İşte Resûl-i Ekrem (sav)’in bu duâsı, daha önce kabûl olduğu için Cenâb-ı Hakk, O’nun istikbâldeki bu duâsına icâbeten dâr-ı âhireti, Cennet-i A’la’yı önceden yaratmıştır. Eğer, âhiretin hiçbir esbâb-ı mûcibesi olmasaydı, Resûl-i Ekrem (sav)’in tek bu duâsı, o dâr-ı âhiretin îcâdına sebebiyyet verecekti. Demek şefkat ve ubûdiyet-i Muhammediyye; haşrin, dâr-ı âhiretin en büyük delîlidir.

Evet, bir sultân ki en ednâ bir hâceti, en ednâ bir râ’iyyetinden görüp yerine getirsin de en büyük bir hâceti, en umûmî bir arzûyu, husûsan herkesin en muhtâc olduğu bir duâyı hepsinin nâmına ve hepsinin duâsına iştirâkiyle en makbûl ve en büyük bir abdi ona el açıp istese ve O’na tazarru’ ve niyâzda bulunsa böyle bir duâyı işitmemesi, cevâb vermemesi mümkün müdür? Elbette mümkün değildir. Zîrâ bu, onun şefkatine zıddır. O Zât-ı Mucîb, pek çok âyât-ı beyyinâtıyla duâya icâbet edeceğini; herkese, her şeye karîb olduğunu; her sesi, her duayı işitip her şeyi gördüğünü haber vermektedir. Ezcümle;

وَاِذَا سَاَلَكَ عِبَاد۪ى عَنّ۪ى فَاِنّ۪ى قَر۪يبٌۜ اُج۪يبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ اِذَا دَعَانِۙ فَلْيَسْتَج۪يبُوا ل۪ى وَلْيُؤْمِنُوا ب۪ى لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit duâ edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim da’vetime uysunlar ve bana inansınlar ki; doğru yolu bulalar.”1

 


[1]  Bakara, 2:186.

Seite 739

MEÂL VE ŞERH

وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلاَتَعْثَوْا فِى اْلاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ

“Mûsâ (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Asanla taşa vur! demiştik. Derhâl (taştan) on iki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Ellah’ın rızkından yiyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik.”1

Müellif (ra) Sözler adlı eserinde bu konuda şöyle diyor:

“Beşinci Hakîkat: Bâb-ı şefkat ve ubûdiyet-i Muhammediyyedir (Aleyhissalâtü Vesselâm). İsm-i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki: En ednâ bir hâceti, en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl-i şefkatle ummadığı yerden is’âf eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlûkundan işitip imdâd eden, lisân-ı hâl ve kâl ile istenilen her şeye icâbet eden nihâyetsiz bir şefkat ve bir merhamet sâhibi bir Rab; en büyük bir abdinden en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin, is’âf etmesin; en yüksek duâyı işitip kabûl etmesin? Evet meselâ hayvânâtın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri husûsunda görünen lütuf ve suhûleti gösteriyor ki: Şu kâinâtın Mâliki, nihâyetsiz bir rahmetle Rubûbiyyet eder. Rubûbiyyetinde bu derece rahimane bir şefkat, hiç kâbil midir ki; mahlûkâtın en efdalinin en güzel duâsını kabul etmesin? Bu hakîkatı Ondokuzuncu Söz’de îzâh ettiğim vechîle, şurada dahî mükerreren şöyle beyân edelim:

Ey nefsimle berâber beni dinleyen arkadaş! Hikâye-i temsîliyyede demiştik: Bir adada bir ictimâ var... Bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor. Onun işâret ettiği hakîkat şöyledir ki: Gel! Bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr-ı Saâdet’e ve hayâlen Cezîret-ül Arab’a gidiyoruz. Tâ ki, Resûl-i Ekrem’i (Aleyhissalâtü Vesselâm) vazîfe başında ve ubûdiyet içinde görüp, ziyâret ederiz. Bak! O zât nasıl ki risâletiyle, hidâyetiyle saâdet-i ebediyyenin sebeb-i husûlü ve vesîle-i

 


[1]  Bakara, 2.60.

Seite 740

MEÂL VE ŞERH

وَاِذِ اسْتَسْقٰى مُوسٰى لِقَوْمِه۪ فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْۜ كُلُوا وَاشْرَبُوا مِنْ رِزْقِ اللّٰهِ وَلاَتَعْثَوْا فِى اْلاَرْضِ مُفْسِد۪ينَ

“Mûsâ (çölde) kavmi için su istemişti de biz ona: Asanla taşa vur! demiştik. Derhâl (taştan) on iki kaynak fışkırdı. Her bölük, içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Ellah’ın rızkından yiyin, için, sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin, dedik.”1

Müellif (ra) Sözler adlı eserinde bu konuda şöyle diyor:

“Beşinci Hakîkat: Bâb-ı şefkat ve ubûdiyet-i Muhammediyyedir (Aleyhissalâtü Vesselâm). İsm-i Mucîb ve Rahîm’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki: En ednâ bir hâceti, en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl-i şefkatle ummadığı yerden is’âf eden ve en gizli bir sesi, en gizli bir mahlûkundan işitip imdâd eden, lisân-ı hâl ve kâl ile istenilen her şeye icâbet eden nihâyetsiz bir şefkat ve bir merhamet sâhibi bir Rab; en büyük bir abdinden en sevgili bir mahlûkundan en büyük hâcetini görüp bitirmesin, is’âf etmesin; en yüksek duâyı işitip kabûl etmesin? Evet meselâ hayvânâtın zaîflerinin ve yavrularının rızık ve terbiyeleri husûsunda görünen lütuf ve suhûleti gösteriyor ki: Şu kâinâtın Mâliki, nihâyetsiz bir rahmetle Rubûbiyyet eder. Rubûbiyyetinde bu derece rahimane bir şefkat, hiç kâbil midir ki; mahlûkâtın en efdalinin en güzel duâsını kabul etmesin? Bu hakîkatı Ondokuzuncu Söz’de îzâh ettiğim vechîle, şurada dahî mükerreren şöyle beyân edelim:

Ey nefsimle berâber beni dinleyen arkadaş! Hikâye-i temsîliyyede demiştik: Bir adada bir ictimâ var... Bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor. Onun işâret ettiği hakîkat şöyledir ki: Gel! Bu zamandan tecerrüd edip, fikren Asr-ı Saâdet’e ve hayâlen Cezîret-ül Arab’a gidiyoruz. Tâ ki, Resûl-i Ekrem’i (Aleyhissalâtü Vesselâm) vazîfe başında ve ubûdiyet içinde görüp, ziyâret ederiz. Bak! O zât nasıl ki risâletiyle, hidâyetiyle saâdet-i ebediyyenin sebeb-i husûlü ve vesîle-i

 


[1]  Bakara, 2.60.

Seite 741

MEÂL VE ŞERH

ümmetine saâdet-i ebediyye istiyor, bekâ istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiyye-i İlâhiyye ile berâber istiyor. O esmâdan şefâat taleb ediyor, görüyorsun. Eğer âhiretin hesâbsız esbâb-ı mucîbesi, delâil-i vücûdu olmasa idi; yalnız şu zâtın tek duâsı, bahârımızın îcâdı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafîf gelen şu Cennet’in binâsına sebebiyyet verecekti.

Evet bahârımızda yer yüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümûnelerini îcâd eden Kadîr-i Mutlak’a, Cennet’in îcâdı nasıl ağır olabilir? Demek nasıl ki onun risâleti, şu dâr-ı imtihânın açılmasına sebebiyyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahî öteki dâr-ı saâdetin açılmasına sebebiyyet verdi.

Acabâ hiç mümkün müdür ki, bütün akılları hayrette bırakan şu intizâm-ı âlem ve geniş rahmet içinde kusûrsuz hüsn-ü san’at, misilsiz cemal-i Rubûbiyyet; o duâya icâbet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizâmsızlığı kabûl etsin? Yani en cüz’î, en ehemmiyyetsiz arzûları, sesleri ehemmiyyetle işitip îfa etsin, yerine getirsin. En ehemmiyyetli, lüzûmlu arzûları ehemmiyyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ, yüzbin def’a hâşâ! Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl edip çirkin olamaz. Demek, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; risâletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubûdiyetiyle de âhiretin kapısını açar.

عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَ دَارِ الْجِنَانِ ٭ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ ذلِكَ الْحَبِيبُ الَّذِى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَ فَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ وَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَ ذُو الْجَنَاحَيْنِ وَ رَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَ عَلَى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَ الْمُرْسَلِينَ آمِينَ"1

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 5. Hakîkat, s. 69-73.

Seite 742

MEÂL VE ŞERH

ümmetine saâdet-i ebediyye istiyor, bekâ istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiyye-i İlâhiyye ile berâber istiyor. O esmâdan şefâat taleb ediyor, görüyorsun. Eğer âhiretin hesâbsız esbâb-ı mucîbesi, delâil-i vücûdu olmasa idi; yalnız şu zâtın tek duâsı, bahârımızın îcâdı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafîf gelen şu Cennet’in binâsına sebebiyyet verecekti.

Evet bahârımızda yer yüzünü bir mahşer eden, yüzbin haşir nümûnelerini îcâd eden Kadîr-i Mutlak’a, Cennet’in îcâdı nasıl ağır olabilir? Demek nasıl ki onun risâleti, şu dâr-ı imtihânın açılmasına sebebiyyet verdi, لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلَاكَ sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahî öteki dâr-ı saâdetin açılmasına sebebiyyet verdi.

Acabâ hiç mümkün müdür ki, bütün akılları hayrette bırakan şu intizâm-ı âlem ve geniş rahmet içinde kusûrsuz hüsn-ü san’at, misilsiz cemal-i Rubûbiyyet; o duâya icâbet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizâmsızlığı kabûl etsin? Yani en cüz’î, en ehemmiyyetsiz arzûları, sesleri ehemmiyyetle işitip îfa etsin, yerine getirsin. En ehemmiyyetli, lüzûmlu arzûları ehemmiyyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ, yüzbin def’a hâşâ! Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabûl edip çirkin olamaz. Demek, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; risâletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubûdiyetiyle de âhiretin kapısını açar.

عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمنِ مِلْءَ الدُّنْيَا وَ دَارِ الْجِنَانِ ٭ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى عَبْدِكَ وَ رَسُولِكَ ذلِكَ الْحَبِيبُ الَّذِى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَ فَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ وَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَ ذُو الْجَنَاحَيْنِ وَ رَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَ عَلَى آلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَ عَلَى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَ الْمُرْسَلِينَ آمِينَ"1

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 5. Hakîkat, s. 69-73.

Seite 743

MEÂL VE ŞERH

“(Şübhe yok ki; göklerin ve yerin yaradılışında ve gece ile gündüzün ihtilâfında) bunların ard arda gidip gelmelerinde, artıp eksilmelerinde (elbette akıl sahibleri için,) selîm akla sâhib zâtlar için Hak Teâlâ’nın varlığına ve birliğine açık (delîller vardır.)”1

اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًاۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“(Onlar ki) semâvât ve Arz’ın hilkatindeki hikmetleri tefekkür ederek Hâlık-ı Kâinât’ı bulan mü’minler, (ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken,) kısaca her hâl ü kârda (Ellah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışındaki hikmetleri düşünürler. ‘Rabbimiz! Sen bunu) semâvât ve Arz’ı, şu koca kâinâtı ( abes ve boşuna yaratmadın. Seni tesbîh ederiz.) Seni her türlü nekâisten tenzîh ederiz. Sen, abes iş yapmaktan, bâhusûs haşri getirmemek suretiyle mevcûdâtı ademe atmak gibi bir abesiyyetten münezzehsin. Öyle ise haşir haktır. Madem haşir haktır. Öyle ise haşirden sonra cezâ ve mükâfât olacaktır. Yâ Rab! Bizi, cezâ mahalli olan (Cehennem azabından muhâfaza eyle!’ diye duâ ederler.)2

İşte bu kadar dar ve fânî olan bu âlemde, bu memlekette misâfirlerine bu kadar masraf eden, bu derece ihsân ve ikrâmda bulunan bir mihmândâr-ı kerîm ve bu muvakkat meşherde bu kadar antika san’at eserlerinin nümûnelerini teşhîr edip gösteren bir Sânî-i Zülcelâl, elbette başka dâimî bir memlekette ve sermedî makarr-ı saltanatında râ’iyyeti için dâimî sarâyları, ebedî meskenleri halketmiş, hazırlamıştır. Ve burada nümûnelerini gösterdiği san’at eserlerinin ve lezîz ni’metlerinin sâfî asıllarıyla dolu olan ebedî hazînelerinin kapılarını orada açacak ve o muhterem misâfirlerini, orada dâimî olarak ikâmet ettirip saâdet-i ebediyyeye mazhar kılacaktır. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu ile alâkalı şöyle diyor:

“Hiç mümkün müdür ki: Bütün mevcûdâtı Güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar emirber nefer hükmünde teshîr ve idâre eden bir haşmet-i

 


[1]  Âl-i İmrân, 3:190.

[2]  Âl-i İmrân, 3:191.

Seite 744

MEÂL VE ŞERH

“(Şübhe yok ki; göklerin ve yerin yaradılışında ve gece ile gündüzün ihtilâfında) bunların ard arda gidip gelmelerinde, artıp eksilmelerinde (elbette akıl sahibleri için,) selîm akla sâhib zâtlar için Hak Teâlâ’nın varlığına ve birliğine açık (delîller vardır.)”1

اَلَّذ۪ينَ يَذْكُرُونَ اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِهِمْ وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًاۚ سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“(Onlar ki) semâvât ve Arz’ın hilkatindeki hikmetleri tefekkür ederek Hâlık-ı Kâinât’ı bulan mü’minler, (ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken,) kısaca her hâl ü kârda (Ellah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaratılışındaki hikmetleri düşünürler. ‘Rabbimiz! Sen bunu) semâvât ve Arz’ı, şu koca kâinâtı ( abes ve boşuna yaratmadın. Seni tesbîh ederiz.) Seni her türlü nekâisten tenzîh ederiz. Sen, abes iş yapmaktan, bâhusûs haşri getirmemek suretiyle mevcûdâtı ademe atmak gibi bir abesiyyetten münezzehsin. Öyle ise haşir haktır. Madem haşir haktır. Öyle ise haşirden sonra cezâ ve mükâfât olacaktır. Yâ Rab! Bizi, cezâ mahalli olan (Cehennem azabından muhâfaza eyle!’ diye duâ ederler.)2

İşte bu kadar dar ve fânî olan bu âlemde, bu memlekette misâfirlerine bu kadar masraf eden, bu derece ihsân ve ikrâmda bulunan bir mihmândâr-ı kerîm ve bu muvakkat meşherde bu kadar antika san’at eserlerinin nümûnelerini teşhîr edip gösteren bir Sânî-i Zülcelâl, elbette başka dâimî bir memlekette ve sermedî makarr-ı saltanatında râ’iyyeti için dâimî sarâyları, ebedî meskenleri halketmiş, hazırlamıştır. Ve burada nümûnelerini gösterdiği san’at eserlerinin ve lezîz ni’metlerinin sâfî asıllarıyla dolu olan ebedî hazînelerinin kapılarını orada açacak ve o muhterem misâfirlerini, orada dâimî olarak ikâmet ettirip saâdet-i ebediyyeye mazhar kılacaktır. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu ile alâkalı şöyle diyor:

“Hiç mümkün müdür ki: Bütün mevcûdâtı Güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar emirber nefer hükmünde teshîr ve idâre eden bir haşmet-i

 


[1]  Âl-i İmrân, 3:190.

[2]  Âl-i İmrân, 3:191.

Seite 745

MEÂL VE ŞERH

hafîziyyet ve inceden inceye kontrol ve tesbît ve yazmak, muhâsebe içindir, mükâfât ve mücâzât içindir. Yoksa bütün kâinat çapındaki bu dikkatli hafîziyyet ve kontrol ve yazmak abes olur, boşuna gider. Bu ise O sultânın şe’n-i hafîziyyetine yakışmaz.

Evet, Hafîz-i Zülcelâl, mülkünde cereyân eden her şeyi bizzât bilir, ilminde mevcûddur. Ve aynı zamanda Levh-i Mahfûz’unda yazar, meleklere yazdırır, hava unsûrunda da kaydettirir. Hem memleketinde cereyân eden, vukûa gelen her şeyin suretini alır, tesbît ve muhâfaza eder.

Levh-i Mahfûz, bütün âlemi çeken bir kamera gibidir. Fakat öyle bir kamera ki röntgen çeker gibi eşyânın her tarafını çeker, görüp kaydeder. Yani bu âlemin içini de dışını da görür. Ne varsa hepsini kaydeder. Nûrdur, canlı gibidir. Bize göre cansız ise de gerçekte canlı gibidir. Her şeyi, âlemde cereyân eden her fiili, her hâdiseyi sâniye sâniye, dakîka dakîka alıyor ve âleme dağıtıyor. Emirler oradan gelip âlemde icrâ olunur, aynı anda oraya geçer. Bize göre zaman varsa da orada zaman yoktur. Her an için her şeyi alır, kaydeder. Meselâ; şu andaki şu konuşmam ve şu suretim, aynı anda bütün zerrât-ı havaiyyeye gider, kaydolur. Kezâ Levh-i Mahfûz’a geçer, orada muhâfaza edilir. Yani oradan gelip burada tatbîk edilir, tekrâr aradan zaman geçmeden oraya geçer. Nev’-i beşerin ef’âl, akvâl ve ahvâli, pek çok şekilde kayd ve zabt altına alınır. Meselâ; Levh-i Mahfûz, doğrudan doğruya âlemin içini ve dışını berâber görür, her faaliyyeti bizzât çeker, kayd eder. Kezâ hava, su, toprak unsûru vâsıtasıyla kaydedilir. Ayrıca her amelimiz vazîfeli melekler tarafından kaydedilip muhâfaza edilir. Kalbimizin içinde dolaşan şeyleri Levh-i Mahfûz çeker. Melek, bunu anlamaz. Ama Levh-i Mahfûz bunu alır, muhâfaza eder.

Kalbimizdeki şeylerden sorumlu olalım veya olmayalım illa Levh-i Mahfûz’a geçer, orada kayd ve zabt altına alınır. Bütün hayırlar, İlliyyîn’e gider, orada kaydedilir. Günâhlar ise, Siccîn’de kaydedilir. Levh-i Mahfûz iki bölümdür. Bir bölümü günâhları, kötülükleri kaydeder. Bu bölüme Siccîn denir ki, yerin altındadır. Diğer bölümü ise, hayırları ve iyilikleri kaydeder. Bu bölüme de İlliyyîn denir ki, Arş’tadır. Şu anda kâfirlerin, âsîlerin amelleri Siccîn’de kaydedilir, onlar yukarı yükselmez. Ehl-i iman ve tâatin amelleri ise İlliyyîn’de kaydedilir, yukarı doğru yükselir.

 

Seite 746

MEÂL VE ŞERH

hafîziyyet ve inceden inceye kontrol ve tesbît ve yazmak, muhâsebe içindir, mükâfât ve mücâzât içindir. Yoksa bütün kâinat çapındaki bu dikkatli hafîziyyet ve kontrol ve yazmak abes olur, boşuna gider. Bu ise O sultânın şe’n-i hafîziyyetine yakışmaz.

Evet, Hafîz-i Zülcelâl, mülkünde cereyân eden her şeyi bizzât bilir, ilminde mevcûddur. Ve aynı zamanda Levh-i Mahfûz’unda yazar, meleklere yazdırır, hava unsûrunda da kaydettirir. Hem memleketinde cereyân eden, vukûa gelen her şeyin suretini alır, tesbît ve muhâfaza eder.

Levh-i Mahfûz, bütün âlemi çeken bir kamera gibidir. Fakat öyle bir kamera ki röntgen çeker gibi eşyânın her tarafını çeker, görüp kaydeder. Yani bu âlemin içini de dışını da görür. Ne varsa hepsini kaydeder. Nûrdur, canlı gibidir. Bize göre cansız ise de gerçekte canlı gibidir. Her şeyi, âlemde cereyân eden her fiili, her hâdiseyi sâniye sâniye, dakîka dakîka alıyor ve âleme dağıtıyor. Emirler oradan gelip âlemde icrâ olunur, aynı anda oraya geçer. Bize göre zaman varsa da orada zaman yoktur. Her an için her şeyi alır, kaydeder. Meselâ; şu andaki şu konuşmam ve şu suretim, aynı anda bütün zerrât-ı havaiyyeye gider, kaydolur. Kezâ Levh-i Mahfûz’a geçer, orada muhâfaza edilir. Yani oradan gelip burada tatbîk edilir, tekrâr aradan zaman geçmeden oraya geçer. Nev’-i beşerin ef’âl, akvâl ve ahvâli, pek çok şekilde kayd ve zabt altına alınır. Meselâ; Levh-i Mahfûz, doğrudan doğruya âlemin içini ve dışını berâber görür, her faaliyyeti bizzât çeker, kayd eder. Kezâ hava, su, toprak unsûru vâsıtasıyla kaydedilir. Ayrıca her amelimiz vazîfeli melekler tarafından kaydedilip muhâfaza edilir. Kalbimizin içinde dolaşan şeyleri Levh-i Mahfûz çeker. Melek, bunu anlamaz. Ama Levh-i Mahfûz bunu alır, muhâfaza eder.

Kalbimizdeki şeylerden sorumlu olalım veya olmayalım illa Levh-i Mahfûz’a geçer, orada kayd ve zabt altına alınır. Bütün hayırlar, İlliyyîn’e gider, orada kaydedilir. Günâhlar ise, Siccîn’de kaydedilir. Levh-i Mahfûz iki bölümdür. Bir bölümü günâhları, kötülükleri kaydeder. Bu bölüme Siccîn denir ki, yerin altındadır. Diğer bölümü ise, hayırları ve iyilikleri kaydeder. Bu bölüme de İlliyyîn denir ki, Arş’tadır. Şu anda kâfirlerin, âsîlerin amelleri Siccîn’de kaydedilir, onlar yukarı yükselmez. Ehl-i iman ve tâatin amelleri ise İlliyyîn’de kaydedilir, yukarı doğru yükselir.

 

Seite 747

MEÂL VE ŞERH

Demek Levh-i Mahfûz, insânların amelleri cihetiyle iki bölümdür.

Biri; A’lâ-yı İlliyyîn’dir. Ebrârın amelleri oraya kaydedilir.

Diğeri ise; Esfel-i Sâfilîn’dir, Siccîn denilen makâmdır. Füccâr ve eşrârın amelleri orada kaydedilir.

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

كَلآَّ اِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَف۪ى سِجّ۪ينٍۜ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَاسِجّ۪ينٌۜ كِتَابٌ مَرْقُومٌۙ

“(Doğrusu günâhkârların kitâbı) amel sahîfeleri (muhakkak Siccîn’dedir. Siccîn nedir bilir misin?) Onun mâhiyetini elbette ne sen ne de kavmin bilemezdiniz. Onun mâhiyetini biz sana ve ümmetine haber veriyoruz. O, facirlerin amellerinin (yazılıp kaydedildiği bir kitâbtır.)”1

كَلَّا اِنَّ كِتَابَ الْاَبْرَارِ لَفى عِلِّيّينَ وَمَا اَدْريكَ مَا عِلِّيُّونَ كِتَابٌ مَرْقُومٌ يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ

(Tahkîk ebrârın,) Ellah’a sadâkatle iman ve itâat eden sâlih kulların (kitâbı) amel sahîfeleri, (‘İlliyyûn’dadır.) Pek yüksek bir makâmdadır. Son derece aşağı bir mekân demek olan Siccîn’in hilâfınadır. (İlliyyûn’un ne olduğunu sana ne bildirdi?) Ey Resûlüm! Onun mâhiyetini elbette ne sen ne de kavmin bilemezdiniz. Onun mâhiyetini biz sana ve ümmetine haber veriyoruz. (O,) ebrârın amellerinin yazıldığı (bir kitâbdır ki mukarreb melekler, onu hıfz eder ve içinde yazılı olan amellere şehâdet ederler.)”2

Demek Zât-ı Zülcelâl, memleketinde cereyân eden her şeyi evvelâ bizzât kendisi bilir. Zîrâ O, Allâmu’l-Guyûb’tur, Ondan hiçbir şey gizli ve saklı kalamaz. Ayrıca mülkünde cereyân eden her hâdiseyi, raiyyetinden sudur eden her fiil, her hareket, her ameli ve bütün mahlûkatın her andaki vaz’iyyet ve suretlerini hem Levh-i Mahfûz’da kaydettirir. Hem hava zerrelerinde muhâfaza eder. Hattâ îcâb ederse bütün âlemin muhâsebesini bir hava

 


[1]  Mutaffifîn, 83: 7-9.

[2]  Mutaffifîn, 83:18-22.

Seite 748

MEÂL VE ŞERH

Demek Levh-i Mahfûz, insânların amelleri cihetiyle iki bölümdür.

Biri; A’lâ-yı İlliyyîn’dir. Ebrârın amelleri oraya kaydedilir.

Diğeri ise; Esfel-i Sâfilîn’dir, Siccîn denilen makâmdır. Füccâr ve eşrârın amelleri orada kaydedilir.

Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

كَلآَّ اِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَف۪ى سِجّ۪ينٍۜ وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَاسِجّ۪ينٌۜ كِتَابٌ مَرْقُومٌۙ

“(Doğrusu günâhkârların kitâbı) amel sahîfeleri (muhakkak Siccîn’dedir. Siccîn nedir bilir misin?) Onun mâhiyetini elbette ne sen ne de kavmin bilemezdiniz. Onun mâhiyetini biz sana ve ümmetine haber veriyoruz. O, facirlerin amellerinin (yazılıp kaydedildiği bir kitâbtır.)”1

كَلَّا اِنَّ كِتَابَ الْاَبْرَارِ لَفى عِلِّيّينَ وَمَا اَدْريكَ مَا عِلِّيُّونَ كِتَابٌ مَرْقُومٌ يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ

(Tahkîk ebrârın,) Ellah’a sadâkatle iman ve itâat eden sâlih kulların (kitâbı) amel sahîfeleri, (‘İlliyyûn’dadır.) Pek yüksek bir makâmdadır. Son derece aşağı bir mekân demek olan Siccîn’in hilâfınadır. (İlliyyûn’un ne olduğunu sana ne bildirdi?) Ey Resûlüm! Onun mâhiyetini elbette ne sen ne de kavmin bilemezdiniz. Onun mâhiyetini biz sana ve ümmetine haber veriyoruz. (O,) ebrârın amellerinin yazıldığı (bir kitâbdır ki mukarreb melekler, onu hıfz eder ve içinde yazılı olan amellere şehâdet ederler.)”2

Demek Zât-ı Zülcelâl, memleketinde cereyân eden her şeyi evvelâ bizzât kendisi bilir. Zîrâ O, Allâmu’l-Guyûb’tur, Ondan hiçbir şey gizli ve saklı kalamaz. Ayrıca mülkünde cereyân eden her hâdiseyi, raiyyetinden sudur eden her fiil, her hareket, her ameli ve bütün mahlûkatın her andaki vaz’iyyet ve suretlerini hem Levh-i Mahfûz’da kaydettirir. Hem hava zerrelerinde muhâfaza eder. Hattâ îcâb ederse bütün âlemin muhâsebesini bir hava

 


[1]  Mutaffifîn, 83: 7-9.

[2]  Mutaffifîn, 83:18-22.

Seite 749

MEÂL VE ŞERH

Bir şeyi va’d edip yerine getirmemek iki noktadan dolayıdır: Va’d eden zât; ya âcizdir, yapamaz veya câhildir, o işi yapacak ilme sahib değildir, sözüne dikkat etmez, haysiyyetini düşünmez. Bu ikisi de Cenâb-ı Hak hakkında muhâldir. Zîrâ O Zât-ı Zülcelâl, hem Kadîr-i Mutlak, hem Alîm-i Mutlak’tır. Acz ve cehl, O’nun hakkında muhâldir. Öyle ise, mutlaka va’dini yerine getirir.

Hem birini tehdîd edip vaîdde bulunduğu halde bunu yerine getirmemek; ya aczden ya da afvetmekten kaynaklanır. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, sonsuz kudret sâhibidir. Kudretinde acz yoktur. Kâfirleri afvetmek ise, kâbil değildir. Zîrâ küfür, sonsuz bir cinâyettir, sonsuz bir cezayı gerektirir. Küfür, ebedî Cehennem’i iktizâ eder. Öyle ise bu mükerrer va’d u vaîd-i İlâhî mükâfât için bir dâr-ı saâdeti, mücâzât için de bir dâr-ı şekâveti iktizâ eder.

Demek ehl-i iman ve tâat Cennet’e, ehl-i küfür ve isyân ise Cehennem’e gidecektir. Müellif (ra), Onuncu Söz Haşir Risalesi’nde bu konu hakkında şöyle buyuruyor:

“Sekizinci Hakîkat: Bâb-ı va’d ve vaîddir. İsm-i Cemîl ve Celîl’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki: Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan şu masnûâtın Sâni’i; bütün enbiyânın tevâtürle haber verdikleri ve bütün sıddıkîn ve evliyânın icmâ’ ile şehâdet ettikleri mükerrer va’d ve vaîd-i İlâhîsini yerine getirmeyip, -hâşâ- acz ve cehlini göstersin? Hâlbuki va’d ve vaîdinde bulunduğu emirler, kudretine hiç ağır gelmez. Pek hafîf ve pek kolay. Geçmiş bahârın hesâbsız mevcûdâtını, gelecek bahârda kısmen aynen1 kısmen mislen2 iâdesi kadar kolaydır. Îfa-yı va’d ise; hem bize, hem her şeye, hem kendisine, hem saltanat-ı Rubûbiyyetine pek çok lâzımdır. Hulfu’l-va’d ise; hem izzet-i iktidârına zıddır hem ihâta-yı ilmiyyesine münâfîdir. Zîrâ hulfu’l-va’d; ya cehilden ya âcizden gelir.

Ey münkir! Bilir misin ki: Küfür ve inkârın ile ne kadar ahmakça bir cinâyet işliyorsun ki; kendi yalancı vehmini, hezeyâncı aklını, aldatıcı nefsini tasdîk edip, hiçbir vechîle hulf ve hilâfa mecbûriyyeti olmayan ve hiçbir vecihle hilâf, onun

 


[1] Hâşiye-1 Ağaç ve otların kökleri gibi...

[2] Hâşiye-2 Yapraklar, meyveler gibi...

Seite 750

MEÂL VE ŞERH

Bir şeyi va’d edip yerine getirmemek iki noktadan dolayıdır: Va’d eden zât; ya âcizdir, yapamaz veya câhildir, o işi yapacak ilme sahib değildir, sözüne dikkat etmez, haysiyyetini düşünmez. Bu ikisi de Cenâb-ı Hak hakkında muhâldir. Zîrâ O Zât-ı Zülcelâl, hem Kadîr-i Mutlak, hem Alîm-i Mutlak’tır. Acz ve cehl, O’nun hakkında muhâldir. Öyle ise, mutlaka va’dini yerine getirir.

Hem birini tehdîd edip vaîdde bulunduğu halde bunu yerine getirmemek; ya aczden ya da afvetmekten kaynaklanır. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, sonsuz kudret sâhibidir. Kudretinde acz yoktur. Kâfirleri afvetmek ise, kâbil değildir. Zîrâ küfür, sonsuz bir cinâyettir, sonsuz bir cezayı gerektirir. Küfür, ebedî Cehennem’i iktizâ eder. Öyle ise bu mükerrer va’d u vaîd-i İlâhî mükâfât için bir dâr-ı saâdeti, mücâzât için de bir dâr-ı şekâveti iktizâ eder.

Demek ehl-i iman ve tâat Cennet’e, ehl-i küfür ve isyân ise Cehennem’e gidecektir. Müellif (ra), Onuncu Söz Haşir Risalesi’nde bu konu hakkında şöyle buyuruyor:

“Sekizinci Hakîkat: Bâb-ı va’d ve vaîddir. İsm-i Cemîl ve Celîl’in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki: Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan şu masnûâtın Sâni’i; bütün enbiyânın tevâtürle haber verdikleri ve bütün sıddıkîn ve evliyânın icmâ’ ile şehâdet ettikleri mükerrer va’d ve vaîd-i İlâhîsini yerine getirmeyip, -hâşâ- acz ve cehlini göstersin? Hâlbuki va’d ve vaîdinde bulunduğu emirler, kudretine hiç ağır gelmez. Pek hafîf ve pek kolay. Geçmiş bahârın hesâbsız mevcûdâtını, gelecek bahârda kısmen aynen1 kısmen mislen2 iâdesi kadar kolaydır. Îfa-yı va’d ise; hem bize, hem her şeye, hem kendisine, hem saltanat-ı Rubûbiyyetine pek çok lâzımdır. Hulfu’l-va’d ise; hem izzet-i iktidârına zıddır hem ihâta-yı ilmiyyesine münâfîdir. Zîrâ hulfu’l-va’d; ya cehilden ya âcizden gelir.

Ey münkir! Bilir misin ki: Küfür ve inkârın ile ne kadar ahmakça bir cinâyet işliyorsun ki; kendi yalancı vehmini, hezeyâncı aklını, aldatıcı nefsini tasdîk edip, hiçbir vechîle hulf ve hilâfa mecbûriyyeti olmayan ve hiçbir vecihle hilâf, onun

 


[1] Hâşiye-1 Ağaç ve otların kökleri gibi...

[2] Hâşiye-2 Yapraklar, meyveler gibi...

Seite 751

MEÂL VE ŞERH

izzetine, haysiyyetine yakışmayan ve bütün görünen şeyler ve işler, sıdkına ve hakkâniyetine şehâdet eden bir zâtı tekzîb ediyorsun! Nihâyetsiz küçüklük içinde nihâyetsiz büyük cinâyet işliyorsun! Elbette, ebedî büyük cezâya müstehakk olursun. Ba’zı ehl-i Cehennem’in bir dişi, dağ kadar olması; cinâyetinin büyüklüğüne bir mikyâs olarak haber verilmiş. Misâlin şu yolcuya benzer ki: Güneş’in ziyâsından gözünü kapar. Kafası içindeki hayâline bakar. Vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvîr etmek istiyor. Madem şu mevcûdât; hak söyleyen sâdık kelimeleri, şu hâdisât-ı kâinât; doğru söyleyen nâtık âyetleri olan Cenâb-ı Hak va’d etmiş, elbette yapacaktır. Bir mahkeme-i kübrâ açacaktır, bir saâdet-i uzmâ verecektir.”1

METİN

ولاسيما: اذا أخبر كل مَن ذهب الى حضور ذلك الملك، انه أعدّ للمطيعين والعاصين دار مكافأة ومجازاة، وانه يَعِد وَعداً قوياً ويُوعِد وعيداً شديداً، وهو أجلّ وأعز من أن يذل ويتنزل بخُلف الوعد، مع ان المخبرين متواترون قد أجمعوا على أن مدار سلطنته العظيمة انما هو في تلك المملكة البعيدة عنا. وما هذه المنازل في ميدان الامتحان الاّ مؤقتة، سيبدّلها البتة بقصور دائمة؛ اذ لايقوم مثل هذه السلطنة المستقرة المحتشمة على هذه الامور الزائلة الواهية المتبدلة السيالة.

MEÂL VE ŞERH

(Ve bâhusûs, o Melik’in huzûruyla müşerref olan ve vahiy ve ilhâm vâsıtasıyla onunla görüşen bütün muhbirler, O Sultân’ın mutî’ler için bir dâr-ı saâdet, âsîler için de bir mahall-i mücâzât hazırladığını haber verseler ve kezâ bu Sultân, çok kuvvetli bir va’dle ehl-i tâat için va’dlerde bulunursa ve pek şiddetli bir vaîd ve tehdîd ile ehl-i isyânı tehdîd ederse, halbuki o Sultân-ı Zîşân, hulfu’l-va’d) ve hulfu’l-vaîd (suretiyle;

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 8. Hakîkat, s. 79-80.

Seite 752

MEÂL VE ŞERH

izzetine, haysiyyetine yakışmayan ve bütün görünen şeyler ve işler, sıdkına ve hakkâniyetine şehâdet eden bir zâtı tekzîb ediyorsun! Nihâyetsiz küçüklük içinde nihâyetsiz büyük cinâyet işliyorsun! Elbette, ebedî büyük cezâya müstehakk olursun. Ba’zı ehl-i Cehennem’in bir dişi, dağ kadar olması; cinâyetinin büyüklüğüne bir mikyâs olarak haber verilmiş. Misâlin şu yolcuya benzer ki: Güneş’in ziyâsından gözünü kapar. Kafası içindeki hayâline bakar. Vehmi, bir yıldız böceği gibi kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvîr etmek istiyor. Madem şu mevcûdât; hak söyleyen sâdık kelimeleri, şu hâdisât-ı kâinât; doğru söyleyen nâtık âyetleri olan Cenâb-ı Hak va’d etmiş, elbette yapacaktır. Bir mahkeme-i kübrâ açacaktır, bir saâdet-i uzmâ verecektir.”1

METİN

ولاسيما: اذا أخبر كل مَن ذهب الى حضور ذلك الملك، انه أعدّ للمطيعين والعاصين دار مكافأة ومجازاة، وانه يَعِد وَعداً قوياً ويُوعِد وعيداً شديداً، وهو أجلّ وأعز من أن يذل ويتنزل بخُلف الوعد، مع ان المخبرين متواترون قد أجمعوا على أن مدار سلطنته العظيمة انما هو في تلك المملكة البعيدة عنا. وما هذه المنازل في ميدان الامتحان الاّ مؤقتة، سيبدّلها البتة بقصور دائمة؛ اذ لايقوم مثل هذه السلطنة المستقرة المحتشمة على هذه الامور الزائلة الواهية المتبدلة السيالة.

MEÂL VE ŞERH

(Ve bâhusûs, o Melik’in huzûruyla müşerref olan ve vahiy ve ilhâm vâsıtasıyla onunla görüşen bütün muhbirler, O Sultân’ın mutî’ler için bir dâr-ı saâdet, âsîler için de bir mahall-i mücâzât hazırladığını haber verseler ve kezâ bu Sultân, çok kuvvetli bir va’dle ehl-i tâat için va’dlerde bulunursa ve pek şiddetli bir vaîd ve tehdîd ile ehl-i isyânı tehdîd ederse, halbuki o Sultân-ı Zîşân, hulfu’l-va’d) ve hulfu’l-vaîd (suretiyle;

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 8. Hakîkat, s. 79-80.

Seite 753

MEÂL VE ŞERH

Hiç mümkün müdür ki; şu Sultân-ı Kâinât, yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bu kadar sâdık muhbirler olan bütün enbiyâ, asfiyâ ve evliyâlar vâsıtasıyla ehl-i tâat için ebedî bir dâr-ı saâdeti hazırladığını ve onlara va’dettiğini ve ehl-i dalâlet ve küfrân için de şiddetli bir Cehennem azâbını hazırladığını haber verdiği halde, Azîz ve Celîl olan O Zât-ı Zülcelâl, bu va’d u vaîdini yerine getirmesin, nihâyetsiz azâmet içinde nihâyetsiz bir zilleti hâşâ kabûl etsin. Bu mümkün değildir. Öyle ise O Zât, âhireti getirmekle mutlaka o va’d u vaîdini gerçekleştirecektir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu ile alâkalı şöyle diyor:

“Evet mahşer-i acâib olan şu koca Arz’ı, âdi bir hayvân gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvâna hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve Güneş’i onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyârâtı meleklerine tayyâre yapan bir Zât’ın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyyeti ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyyeti; elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarâr, ehemmiyyetsiz, mütegayyir, bekâsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.

Demek ona şâyeste, dâimî, berkarâr, zevâlsiz, muhteşem bir diyâr-ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya da’vet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakîkate geçen ve kurb-u huzûruna müşerref olan bütün ervâh-ı neyyire ashâbı, bütün kulûb-u münevvere aktâbı, bütün ukûl-ü nûrâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzâr ettiğini müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va’d ve pek şiddetli tehdîd eder, naklederler.

Hulf-ul va’d ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl-ü kudsiyyetine yanaşamaz. Hulf-ul vaîd ise ya afvdan, ya âczden gelir. Hâlbuki küfür; cinâyet-i mutlakadır, afva kâbil değil. Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir. Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları halde kemâl-i ittifâk ile şu mes’elenin esâsında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler, keyfiyyetçe icmâ’ kuvvetindedirler. Mevkîce her biri nev’-i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyyetçe şu mes’elede hem ehl-i ihtisâs, hem ehl-i isbâttırlar. Hâlbuki bir fende veya bir san’atta iki ehl-i ihtisâs, binler başkalardan müreccahtırlar ve

 

Seite 754

MEÂL VE ŞERH

Hiç mümkün müdür ki; şu Sultân-ı Kâinât, yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan bu kadar sâdık muhbirler olan bütün enbiyâ, asfiyâ ve evliyâlar vâsıtasıyla ehl-i tâat için ebedî bir dâr-ı saâdeti hazırladığını ve onlara va’dettiğini ve ehl-i dalâlet ve küfrân için de şiddetli bir Cehennem azâbını hazırladığını haber verdiği halde, Azîz ve Celîl olan O Zât-ı Zülcelâl, bu va’d u vaîdini yerine getirmesin, nihâyetsiz azâmet içinde nihâyetsiz bir zilleti hâşâ kabûl etsin. Bu mümkün değildir. Öyle ise O Zât, âhireti getirmekle mutlaka o va’d u vaîdini gerçekleştirecektir. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu ile alâkalı şöyle diyor:

“Evet mahşer-i acâib olan şu koca Arz’ı, âdi bir hayvân gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvâna hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve Güneş’i onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyârâtı meleklerine tayyâre yapan bir Zât’ın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyyeti ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyyeti; elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarâr, ehemmiyyetsiz, mütegayyir, bekâsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.

Demek ona şâyeste, dâimî, berkarâr, zevâlsiz, muhteşem bir diyâr-ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya da’vet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakîkate geçen ve kurb-u huzûruna müşerref olan bütün ervâh-ı neyyire ashâbı, bütün kulûb-u münevvere aktâbı, bütün ukûl-ü nûrâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzâr ettiğini müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va’d ve pek şiddetli tehdîd eder, naklederler.

Hulf-ul va’d ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl-ü kudsiyyetine yanaşamaz. Hulf-ul vaîd ise ya afvdan, ya âczden gelir. Hâlbuki küfür; cinâyet-i mutlakadır, afva kâbil değil. Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir. Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları halde kemâl-i ittifâk ile şu mes’elenin esâsında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler, keyfiyyetçe icmâ’ kuvvetindedirler. Mevkîce her biri nev’-i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyyetçe şu mes’elede hem ehl-i ihtisâs, hem ehl-i isbâttırlar. Hâlbuki bir fende veya bir san’atta iki ehl-i ihtisâs, binler başkalardan müreccahtırlar ve

 

Seite 755

MEÂL VE ŞERH

mahlûkattaki müşâhedeler, bu nümûnelere göre tahakkuk edecektir. Böylece bu fânî hâller, zâil muâmeleler, geçici suretler; sabit ve dâimî suretleri meyve verecektir.)

Müellif (ra), burada ictimâât ve iftirâkât ile kâinâtın, bu âlem-i kevn u fesâdın bir nev’î ta’rîfini yapmıştır. Zîrâ âlem-i kevn; ictimâ’, iftirâk, hareket ve sükûndan ibârettir. Mevcûdât-ı âlem, ekseriyyetle gündüz dağılır, yayılır; geceleyin toplanır. Mevcûdât, bilhâssa insân ve hayvân nev’i i’tibâriyle gündüz hareket hâlinde geceleyin ise toplanır, sükûnete erer, sükûnet bulur. Halbuki onların bu gece gündüz durmadan çalışmalarıyla bu âleme âid bu dünya-yı fânîde kısa bir zamanda malûmumuz olan semerât-ı cüz’iyyeleri, ehemmiyyetsiz ve muvakkat gâyeleri mâbeyninde hiç münâsebet olmadığından, bütün bu hâller gösteriyor ki bu ictimâât ve iftirâkât, maksûd-u bizzât değildirler. Kendi nefisleri için değil, başka bir gâye için çalışıyorlar, başka bir âlem hesâbına hareket ediyorlar.

Bunlar hepsi temsîllerdir, taklîdlerdir, nümûnelerdir, asıl değillerdir. Levh-i Mahfûz, en büyük bir kameradır. Bu âlemde cereyân eden bütün hâdiseleri, fiilleri kaydediyor. Meleklerin ellerinde manevî kameralar var; onlar da kayd yapıyorlar, yazıp muhâfaza ediyorlar. Hava unsûru, toprak unsûru birer kameradır. Bu âlemdeki bütün suretleri, netîceleri alıp muhâfaza ediyorlar. Gecenin, gündüzün, kışın, yazın, Güneş’in, Ay’ın, yıldızların, insânın, hayvanın hepsinin hareket ve sükûnları kaydedilip muhâfaza ediliyor. Bunlar, hepsi birer nümûne, birer temsîldir. Asılları ise, âhirette tekâmül edecektir. Âhiretteki İlâhî muhâsebe ve muâmele, buradaki suretlere göre cereyân eder. Bunlar, hepsi haşir meydânına toplanır. Eserleri, ya Cennet’i ya da Cehennem’i meyve verir.

Haşir meydânında herkes, bu dünyadaki bütün yaptıklarını görür. Ne etmiş, ne yapmışsa hepsi ortaya dökülür. Geçmiş, gelecek her şey, o meydân-ı ekberde gösterilecektir. Ehl-i Cennet, Cennet’te dünyadaki mâcerâları, başından geçen hâdiseleri film şerîtleri gibi seyredecektir. Ancak Cennet, dâr-ı saâdet ve lezzet yeri olduğu için orada hiçbir nâ-hoş, çirkin bir manzara gösterilmez.

 

Seite 756

MEÂL VE ŞERH

mahlûkattaki müşâhedeler, bu nümûnelere göre tahakkuk edecektir. Böylece bu fânî hâller, zâil muâmeleler, geçici suretler; sabit ve dâimî suretleri meyve verecektir.)

Müellif (ra), burada ictimâât ve iftirâkât ile kâinâtın, bu âlem-i kevn u fesâdın bir nev’î ta’rîfini yapmıştır. Zîrâ âlem-i kevn; ictimâ’, iftirâk, hareket ve sükûndan ibârettir. Mevcûdât-ı âlem, ekseriyyetle gündüz dağılır, yayılır; geceleyin toplanır. Mevcûdât, bilhâssa insân ve hayvân nev’i i’tibâriyle gündüz hareket hâlinde geceleyin ise toplanır, sükûnete erer, sükûnet bulur. Halbuki onların bu gece gündüz durmadan çalışmalarıyla bu âleme âid bu dünya-yı fânîde kısa bir zamanda malûmumuz olan semerât-ı cüz’iyyeleri, ehemmiyyetsiz ve muvakkat gâyeleri mâbeyninde hiç münâsebet olmadığından, bütün bu hâller gösteriyor ki bu ictimâât ve iftirâkât, maksûd-u bizzât değildirler. Kendi nefisleri için değil, başka bir gâye için çalışıyorlar, başka bir âlem hesâbına hareket ediyorlar.

Bunlar hepsi temsîllerdir, taklîdlerdir, nümûnelerdir, asıl değillerdir. Levh-i Mahfûz, en büyük bir kameradır. Bu âlemde cereyân eden bütün hâdiseleri, fiilleri kaydediyor. Meleklerin ellerinde manevî kameralar var; onlar da kayd yapıyorlar, yazıp muhâfaza ediyorlar. Hava unsûru, toprak unsûru birer kameradır. Bu âlemdeki bütün suretleri, netîceleri alıp muhâfaza ediyorlar. Gecenin, gündüzün, kışın, yazın, Güneş’in, Ay’ın, yıldızların, insânın, hayvanın hepsinin hareket ve sükûnları kaydedilip muhâfaza ediliyor. Bunlar, hepsi birer nümûne, birer temsîldir. Asılları ise, âhirette tekâmül edecektir. Âhiretteki İlâhî muhâsebe ve muâmele, buradaki suretlere göre cereyân eder. Bunlar, hepsi haşir meydânına toplanır. Eserleri, ya Cennet’i ya da Cehennem’i meyve verir.

Haşir meydânında herkes, bu dünyadaki bütün yaptıklarını görür. Ne etmiş, ne yapmışsa hepsi ortaya dökülür. Geçmiş, gelecek her şey, o meydân-ı ekberde gösterilecektir. Ehl-i Cennet, Cennet’te dünyadaki mâcerâları, başından geçen hâdiseleri film şerîtleri gibi seyredecektir. Ancak Cennet, dâr-ı saâdet ve lezzet yeri olduğu için orada hiçbir nâ-hoş, çirkin bir manzara gösterilmez.

 

Seite 757

الكريمة سفيهاً لعّاباً وظالماً غداراً. فيلزم انقلاب الحقائق بأضدادها، وهو محال باتفاق جميع أهل العقل غير السوفسطائي الذي ينكر وجود الاشياء حتى وجود نفسه.

MEÂL VE ŞERH

(Ve bâhusûs, şu âlemin Melik’i, Pâdişâh-ı Zülcelâl’i şu fani, zâil menzillerde ve dehşetli korkunç meydânlarda ve su gibi akıp giden, rihlet eden şu meşherlerde bu kadar bâhir bir hikmetin ve zâhir bir inâyetin ve âlî, yüksek bir adâletin ve vâsi’, geniş bir merhametin âsârını gösterip izhâr ederse ve husûsan öyle bir derecede ki; basîreti olan, dikkatle bakan herkes, yakîn-i kat’iyle anlar ve bilir ki; bu Melik’in hikmetinden daha ekmel bir hikmet, inâyet ve kereminden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel, daha vâsi’ bir merhamet ve adâletinden daha büyük bir adâletin tasavvuru, mevcûdiyyeti mümkün değildir.

İşte eğer bu sultânın dâire-i memleketinde âlî, dâimî mekânlar, kıymetli meskenler ve bu meskenlerde, sarâylarda, O Kerîm, Âdil, Rahîm ve Hakîm Sultân’ın şu âlemde güneş gibi görünen şu hikmetinin ve adâletinin hakîkatlarına dâimî olarak mazhar olacak mukîm sâkinler, ebedî kalacak mazharlar olmazsa, o zaman şu meşhûd hikmetin inkârı lâzım gelir. Ve bu görünen inâyetin inkârı gerekir. Ve şu karşımızda güneş gibi zâhir olan merhameti inkâr etmek îcâb eder. Ve bize görünen şu adâletin hakîkatını inkâr lâzım gelir. Ve bu kadar hakimane, kerimane fiillerin sâhibinin -Hâşâ! Bin kere hâşâ!- sefih, çocuk gibi oynayan le’âb, zâlim, gaddâr olması lâzım gelir.

O zaman hakîkatlerin, kendi zıdlarına inkılâbları lâzım gelir. İnkılâb-ı hakâik ise, bütün ehl-i aklın ve naklin ittifâkıyla muhâldir, hiçbir surette mümkün değildir. Ancak Sofestâîler hâric. Zîrâ onlar, kendilerinin de kâinâtın da mevcûdiyyetini inkâr etmişler. “Ne biz varız, ne de kâinât vardır.” demişlerdir.”

 

Seite 758

الكريمة سفيهاً لعّاباً وظالماً غداراً. فيلزم انقلاب الحقائق بأضدادها، وهو محال باتفاق جميع أهل العقل غير السوفسطائي الذي ينكر وجود الاشياء حتى وجود نفسه.

MEÂL VE ŞERH

(Ve bâhusûs, şu âlemin Melik’i, Pâdişâh-ı Zülcelâl’i şu fani, zâil menzillerde ve dehşetli korkunç meydânlarda ve su gibi akıp giden, rihlet eden şu meşherlerde bu kadar bâhir bir hikmetin ve zâhir bir inâyetin ve âlî, yüksek bir adâletin ve vâsi’, geniş bir merhametin âsârını gösterip izhâr ederse ve husûsan öyle bir derecede ki; basîreti olan, dikkatle bakan herkes, yakîn-i kat’iyle anlar ve bilir ki; bu Melik’in hikmetinden daha ekmel bir hikmet, inâyet ve kereminden daha ecmel bir inâyet ve merhametinden daha eşmel, daha vâsi’ bir merhamet ve adâletinden daha büyük bir adâletin tasavvuru, mevcûdiyyeti mümkün değildir.

İşte eğer bu sultânın dâire-i memleketinde âlî, dâimî mekânlar, kıymetli meskenler ve bu meskenlerde, sarâylarda, O Kerîm, Âdil, Rahîm ve Hakîm Sultân’ın şu âlemde güneş gibi görünen şu hikmetinin ve adâletinin hakîkatlarına dâimî olarak mazhar olacak mukîm sâkinler, ebedî kalacak mazharlar olmazsa, o zaman şu meşhûd hikmetin inkârı lâzım gelir. Ve bu görünen inâyetin inkârı gerekir. Ve şu karşımızda güneş gibi zâhir olan merhameti inkâr etmek îcâb eder. Ve bize görünen şu adâletin hakîkatını inkâr lâzım gelir. Ve bu kadar hakimane, kerimane fiillerin sâhibinin -Hâşâ! Bin kere hâşâ!- sefih, çocuk gibi oynayan le’âb, zâlim, gaddâr olması lâzım gelir.

O zaman hakîkatlerin, kendi zıdlarına inkılâbları lâzım gelir. İnkılâb-ı hakâik ise, bütün ehl-i aklın ve naklin ittifâkıyla muhâldir, hiçbir surette mümkün değildir. Ancak Sofestâîler hâric. Zîrâ onlar, kendilerinin de kâinâtın da mevcûdiyyetini inkâr etmişler. “Ne biz varız, ne de kâinât vardır.” demişlerdir.”

 

Seite 759

MEÂL VE ŞERH

Müellif (ra), bu lâsiyyemâda isbât ediyor ki; Sultân-ı Kâinât olan Cenâb-ı Hakk’ın, hikmeti, inâyeti, rahmeti ve adâleti kâinâtı ihâta etmiştir ve Güneş gibi aşikâr bir surette bu dört fiilin âsârı görünmektedir. Evet, bu âleme nazar ettiğimiz zaman görüyoruz ki; bu hikmetten daha mükemmel bir hikmet ve şu inâyet ve keremden daha güzel bir inâyet ve bu âlemi dolduran rahmetten daha geniş, daha şümûllu bir merhamet ve şu yüksek adâletten daha âlî bir adâlet bulunması mümkün değildir.

Eğer bu Sultân’ın dâire-i memleketinde bu hakîkatlerin; yani inâyet, hikmet, merhamet ve adâletin dâimî olarak tecellî ve tezâhür edeceği dâimî, bâkî meskenler, sarâylar ve onlarda ebedî mukîm olacak ve bu hikmet, inâyet, merhamet ve adâletin tam tamına yüksek hakîkatlerine mazhar olacak bâkî sakinler olmazsa, o zaman gündüz ortasında Güneş’i inkâr etmek gibi bütün âlemi dolduran bu hakîkatleri inkâr etmek lâzım gelir. Ve bu fiillerin sâhibi olan o Sultân’ı, -Hâşâ! Bin kere hâşâ!- sefîh, gaddâr, zâlim ve abes işlerle uğraşan birisi olarak kabûl etmek lâzım gelir. Ve bütün ehl-i aklın ve naklin ittifâkıyla muhâl olan inkılâb-ı hakâik lâzım gelir. Hatta muhâlin en acîbi olan hakikatlerin zıddına inkılabı lâzım gelir. Yani gündüz ortasında Güneş’i kabûl etmekle berâber aynı anda geceyi kabûl etmek; hakîkatlar, kendi mâhiyetlerinde kalmakla berâber aynı anda zıdlarına inkılâbı kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise muhâlin en acîbidir. Hiçbir surette mümkün değildir.

Evet bir damla meniden mükemmel bir insânı, bir hayvânı yaratan ve yumurtadan hadsiz kuşları, sinekleri bilhâssa tâvus kuşu gibi süslü rengarenk kuşları yaratan ve bir çekirdekten koca bir ağacı halk eden ve onları mükemmel, mukannen erzâklarla besleyen ve her birisine binler hikmeti takan ve adâlet terâzisi ile ölçülü, düzgün yaratan bir Zât-ı Kerîm, Hakîm, Rahîm, Âdil hiç mümkün müdür ki; bunların hepsini abes yaratsın, boşu boşuna halk etsin, hepsini sonunda yok edip i’dâm etsin. Ebedî bir memlekette dâimî olan bu esmâların tecellîsine onları mazhar kılmasın.

Müellif (ra) burada tefennün-i fi’l-ibâre kullanarak aynı ma’nâya gelen dört kelimeyi ayrı ayrı ibârelerle ifade etmiştir. “Mer’iyye”, “manzûre”, “mübsara” ve “meşhûde”. Bunların dördü de aynı ma’nâdadır. Gözle görülen bilinen ma’nâsındadır. Tefennün-i fi’l-ibâre yaparak ayrı ayrı ta’bîrler kullanmış.

 

Seite 760

MEÂL VE ŞERH

Müellif (ra), bu lâsiyyemâda isbât ediyor ki; Sultân-ı Kâinât olan Cenâb-ı Hakk’ın, hikmeti, inâyeti, rahmeti ve adâleti kâinâtı ihâta etmiştir ve Güneş gibi aşikâr bir surette bu dört fiilin âsârı görünmektedir. Evet, bu âleme nazar ettiğimiz zaman görüyoruz ki; bu hikmetten daha mükemmel bir hikmet ve şu inâyet ve keremden daha güzel bir inâyet ve bu âlemi dolduran rahmetten daha geniş, daha şümûllu bir merhamet ve şu yüksek adâletten daha âlî bir adâlet bulunması mümkün değildir.

Eğer bu Sultân’ın dâire-i memleketinde bu hakîkatlerin; yani inâyet, hikmet, merhamet ve adâletin dâimî olarak tecellî ve tezâhür edeceği dâimî, bâkî meskenler, sarâylar ve onlarda ebedî mukîm olacak ve bu hikmet, inâyet, merhamet ve adâletin tam tamına yüksek hakîkatlerine mazhar olacak bâkî sakinler olmazsa, o zaman gündüz ortasında Güneş’i inkâr etmek gibi bütün âlemi dolduran bu hakîkatleri inkâr etmek lâzım gelir. Ve bu fiillerin sâhibi olan o Sultân’ı, -Hâşâ! Bin kere hâşâ!- sefîh, gaddâr, zâlim ve abes işlerle uğraşan birisi olarak kabûl etmek lâzım gelir. Ve bütün ehl-i aklın ve naklin ittifâkıyla muhâl olan inkılâb-ı hakâik lâzım gelir. Hatta muhâlin en acîbi olan hakikatlerin zıddına inkılabı lâzım gelir. Yani gündüz ortasında Güneş’i kabûl etmekle berâber aynı anda geceyi kabûl etmek; hakîkatlar, kendi mâhiyetlerinde kalmakla berâber aynı anda zıdlarına inkılâbı kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise muhâlin en acîbidir. Hiçbir surette mümkün değildir.

Evet bir damla meniden mükemmel bir insânı, bir hayvânı yaratan ve yumurtadan hadsiz kuşları, sinekleri bilhâssa tâvus kuşu gibi süslü rengarenk kuşları yaratan ve bir çekirdekten koca bir ağacı halk eden ve onları mükemmel, mukannen erzâklarla besleyen ve her birisine binler hikmeti takan ve adâlet terâzisi ile ölçülü, düzgün yaratan bir Zât-ı Kerîm, Hakîm, Rahîm, Âdil hiç mümkün müdür ki; bunların hepsini abes yaratsın, boşu boşuna halk etsin, hepsini sonunda yok edip i’dâm etsin. Ebedî bir memlekette dâimî olan bu esmâların tecellîsine onları mazhar kılmasın.

Müellif (ra) burada tefennün-i fi’l-ibâre kullanarak aynı ma’nâya gelen dört kelimeyi ayrı ayrı ibârelerle ifade etmiştir. “Mer’iyye”, “manzûre”, “mübsara” ve “meşhûde”. Bunların dördü de aynı ma’nâdadır. Gözle görülen bilinen ma’nâsındadır. Tefennün-i fi’l-ibâre yaparak ayrı ayrı ta’bîrler kullanmış.

 

Seite 761

MEÂL VE ŞERH

derecesinde bir dîvânelikle, şu her şeyde bulunan gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek, şu nefsimizde ve ekser eşyâda her vakit müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı görünen adâleti inkâr etmek ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzım geldiği gibi; şu kâinâtta gördüğümüz icrâât-ı hakimane ve ef’âl-i kerimane ve ihsânât-ı rahimanenin sâhibini -hâşâ sümme hâşâ- sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir ki, nihâyetsiz muhâl bir inkılâb-ı hakâiktir. Hattâ her şeyin vücûdunu ve kendi nefsinin vücûdunu inkâr eden ahmak Sofestaîler dahî bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar.”1

Müellif (ra) baştan berî haşrin, dâr-ı âhiretin delîllerini serdettikten sonra diyor ki:

METİN

وهكذا مما لايعد ولايحصى من دلائل، أنه سينقل رعيته من هذه المنازل المؤقتة الى مقر سلطنته الدائمة، ومما لايحد ولايستقصى من امارات تبديله، هذه المملكة السيارة بتلك المملكة المستمرة.

MEÂL VE ŞERH

(İşte bu şekilde, bizim yukarıdan beri beyân ettiğimiz hadd u hesâba gelmez delillerden, haşrin, dâr-ı saâdet ve mücâzâtın sayısız muktazîlerinden kat’î anlaşılıyor ki; bu kâinâtın Sultân’ı, Pâdişâh-ı Zülcelâl’i olan Cenâb-ı Hak; muhakkak bu muvakkat, geçici menzillerdeki raiyyetini buradan alıp makarr-ı saltanat-ı ebediyyesine nakledecektir. Ve kezâ bu seyyâr memleketi, o müstemirr, dâimî olan memleket-i ebediyyeye tebdîl edeceğine, burayı kaldırıp dâr-ı âhireti kuracağına hadsiz, sayısız emâreler vardır.)

Müellif (ra) burada önce beyân ve isbât ettiği dâr-ı âhiretin sayısız delîllerinin mevcûd olduğunu ifade ettikten sonra, tekrâr onları Hülasa olarak zikretmek üzere diyor ki:

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 10. Hakîkat, s. 83-85.

Seite 762

MEÂL VE ŞERH

derecesinde bir dîvânelikle, şu her şeyde bulunan gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek, şu nefsimizde ve ekser eşyâda her vakit müşâhede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı görünen adâleti inkâr etmek ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzım geldiği gibi; şu kâinâtta gördüğümüz icrâât-ı hakimane ve ef’âl-i kerimane ve ihsânât-ı rahimanenin sâhibini -hâşâ sümme hâşâ- sefîh bir oyuncu, gaddâr bir zâlim olduğunu kabûl etmek lâzım gelir ki, nihâyetsiz muhâl bir inkılâb-ı hakâiktir. Hattâ her şeyin vücûdunu ve kendi nefsinin vücûdunu inkâr eden ahmak Sofestaîler dahî bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar.”1

Müellif (ra) baştan berî haşrin, dâr-ı âhiretin delîllerini serdettikten sonra diyor ki:

METİN

وهكذا مما لايعد ولايحصى من دلائل، أنه سينقل رعيته من هذه المنازل المؤقتة الى مقر سلطنته الدائمة، ومما لايحد ولايستقصى من امارات تبديله، هذه المملكة السيارة بتلك المملكة المستمرة.

MEÂL VE ŞERH

(İşte bu şekilde, bizim yukarıdan beri beyân ettiğimiz hadd u hesâba gelmez delillerden, haşrin, dâr-ı saâdet ve mücâzâtın sayısız muktazîlerinden kat’î anlaşılıyor ki; bu kâinâtın Sultân’ı, Pâdişâh-ı Zülcelâl’i olan Cenâb-ı Hak; muhakkak bu muvakkat, geçici menzillerdeki raiyyetini buradan alıp makarr-ı saltanat-ı ebediyyesine nakledecektir. Ve kezâ bu seyyâr memleketi, o müstemirr, dâimî olan memleket-i ebediyyeye tebdîl edeceğine, burayı kaldırıp dâr-ı âhireti kuracağına hadsiz, sayısız emâreler vardır.)

Müellif (ra) burada önce beyân ve isbât ettiği dâr-ı âhiretin sayısız delîllerinin mevcûd olduğunu ifade ettikten sonra, tekrâr onları Hülasa olarak zikretmek üzere diyor ki:

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 10. Hakîkat, s. 83-85.

Seite 763

METİN

كذلك لا يمكن بوجه من الوجوه قطعاً وأصلاً، أن يوجد هذا العالم ولايوجد ذلك العالم، وان يبدع الفاطر هذه الكائنات ولايُبدع تلك الكائنات، وان يخلق الصانع هذه الدنيا ولايخلق تلك الآخرة؛ اذ شأن سلطنة الربوبية يقتضي المكافأة والمجازاة.

MEÂL VE ŞERH

(Kezâlik,) bu misâl gibi, yani daha önce îzâh ettiğimiz gibi bir sultân bulunsun da kendine ve saltanatına itâat edenleri mükâfâtlandırmasın, âsîleri cezâlandırmasın. Bu mümkün değildir. Aynen bu misâl gibi, (hiçbir vecihle kat’a ve asla mümkün değildir ki; bu mükemmel, muhteşem âlem îcâd edilsin, bu kadar masraf yapılsın da öteki, dâimî âlem îcâd edilmesin. Ve Fâtır-ı Zülcelâl, şu kâinâtı hiçten, yoktan yaratıp meydâna getirsin de o ebedi, dâimî memleketi yaratmasın, halk etmesin. Ve O Sâni’-i Zülcelâl, bu dünyayı yaratsın da öteki dünyayı yaratmasın. Bu, hiçbir surette mümkün değildir. Zîrâ rubûbiyyetin saltanatı; itâat edenlere mükâfâtı, isyân edenlere mücâzatı iktizâ eder.)

Müellif (ra), umûmiyyetle temsîlleri kullanarak haşr-i cismânîyi isbât etmektedir.

Evet, bu misâl, bir temsîldir. Nasıl ki bir pâdişâh bulunsun da onun sonsuz inâyeti, hikmeti, rahmeti ve adâleti bulunsun ve bunların muktezâsı olarak bir memleketi îcâd etsin ve içinde sarâyları, menzilleri, meşherleri halk etsin ve bunlarda o inâyetin, hikmetin, merhametin ve adâletin tecellîsini muvakkaten göstersin de sonra o meskenleri, sâkinleri ile berâber harâb edip yok etsin. Bu hiç mümkün müdür?

İşte aynen bu temsîl gibi; şu dünya bir misâfirhânedir, bir menzildir. Hem bir meşherdir, hem de bir imtihân meydânıdır. İçinde hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet görünüyor. Bu âlemin mevcûdiyyetini kabûl edip iman ettikten sonra öteki âleme inanmamak mümkün değildir. Yani böyle bir âlem

 

Seite 764

METİN

كذلك لا يمكن بوجه من الوجوه قطعاً وأصلاً، أن يوجد هذا العالم ولايوجد ذلك العالم، وان يبدع الفاطر هذه الكائنات ولايُبدع تلك الكائنات، وان يخلق الصانع هذه الدنيا ولايخلق تلك الآخرة؛ اذ شأن سلطنة الربوبية يقتضي المكافأة والمجازاة.

MEÂL VE ŞERH

(Kezâlik,) bu misâl gibi, yani daha önce îzâh ettiğimiz gibi bir sultân bulunsun da kendine ve saltanatına itâat edenleri mükâfâtlandırmasın, âsîleri cezâlandırmasın. Bu mümkün değildir. Aynen bu misâl gibi, (hiçbir vecihle kat’a ve asla mümkün değildir ki; bu mükemmel, muhteşem âlem îcâd edilsin, bu kadar masraf yapılsın da öteki, dâimî âlem îcâd edilmesin. Ve Fâtır-ı Zülcelâl, şu kâinâtı hiçten, yoktan yaratıp meydâna getirsin de o ebedi, dâimî memleketi yaratmasın, halk etmesin. Ve O Sâni’-i Zülcelâl, bu dünyayı yaratsın da öteki dünyayı yaratmasın. Bu, hiçbir surette mümkün değildir. Zîrâ rubûbiyyetin saltanatı; itâat edenlere mükâfâtı, isyân edenlere mücâzatı iktizâ eder.)

Müellif (ra), umûmiyyetle temsîlleri kullanarak haşr-i cismânîyi isbât etmektedir.

Evet, bu misâl, bir temsîldir. Nasıl ki bir pâdişâh bulunsun da onun sonsuz inâyeti, hikmeti, rahmeti ve adâleti bulunsun ve bunların muktezâsı olarak bir memleketi îcâd etsin ve içinde sarâyları, menzilleri, meşherleri halk etsin ve bunlarda o inâyetin, hikmetin, merhametin ve adâletin tecellîsini muvakkaten göstersin de sonra o meskenleri, sâkinleri ile berâber harâb edip yok etsin. Bu hiç mümkün müdür?

İşte aynen bu temsîl gibi; şu dünya bir misâfirhânedir, bir menzildir. Hem bir meşherdir, hem de bir imtihân meydânıdır. İçinde hikmet, inâyet, adâlet ve rahmet görünüyor. Bu âlemin mevcûdiyyetini kabûl edip iman ettikten sonra öteki âleme inanmamak mümkün değildir. Yani böyle bir âlem

 

Seite 765

MEÂL VE ŞERH

Evet, şu âlemdeki ikrâm ve ihsandan anlaşılıyor ki; bu âlemin mutasarrıfının çok büyük bir keremi ve inâyeti vardır. Meselâ; bahâr mevsiminde bütün ağaçları, Cennet hûrîleri tarzında süslendirip, onların dallarına meyveleri takarak bize uzatmak, zehirli bal arısı ile bize en tatlı nimeti, balı yedirmek ve sâir maddi, manevî erzâk ve elbise ile bize ihsânda bulunmak, bizi yedirmek, giydirmek ve beslemek, elbette sonsuz bir keremin eseridir. Güneş sistemine, semâ âlemine bak! Güneş’in, Ay’ın, yıldızların, bulutların sevk ve idâresine nazar et! Onun izzetinin haşmetini, azâmetini gör! Elbette bu kadar azîm bir kerem, bu derece haşmetli bir izzet, lâyık olanlara dâimî ikrâm ve müstehaklara ise ebedî mücâzât iktizâ eder.

METİN

ولاسيما: ان لصاحب هذا العالم رحمة وسعت كل شئ، ومن لطائف تلك الرحمة شفقة الوالدات مطلقاً، حتى النباتات على اولادها، وسهولة أرزاق أطفال الحيوانات وضعفائها، وهذه الرحمة تقتضي فضلا واحساناً يليقان بها. انظر أين مقتضى هذا الرحمة، ثم أين هذه التنعمات الزائلة المنغصة، في هذه الدنيا الفانية - في هذا العمر القصير - التي لاتفي بقطرة من بحر تلك الرحمة؟ بل الزوال بلا اعادة يصيّر النعمةَ نقمة، والشفقة مصيبة، والمحبة حرقة، والعقل عقاباً، واللذة الماً، فتنقلب حقيقةُ الرحمة. فتلزم المكابرة بانكار الرحمة المشهودة، كانكار الشمس مع شهود امتلاء النهار من ضيائها. وكذا يُعلم من تصرفات صاحب هذا العالم ان له جلالَ حيثيةٍ وعزةٍ، يقتضيان تأديب من لا يوقّره وقهر من يستخف به، كما فعل بالقرون

 

Seite 766

MEÂL VE ŞERH

Evet, şu âlemdeki ikrâm ve ihsandan anlaşılıyor ki; bu âlemin mutasarrıfının çok büyük bir keremi ve inâyeti vardır. Meselâ; bahâr mevsiminde bütün ağaçları, Cennet hûrîleri tarzında süslendirip, onların dallarına meyveleri takarak bize uzatmak, zehirli bal arısı ile bize en tatlı nimeti, balı yedirmek ve sâir maddi, manevî erzâk ve elbise ile bize ihsânda bulunmak, bizi yedirmek, giydirmek ve beslemek, elbette sonsuz bir keremin eseridir. Güneş sistemine, semâ âlemine bak! Güneş’in, Ay’ın, yıldızların, bulutların sevk ve idâresine nazar et! Onun izzetinin haşmetini, azâmetini gör! Elbette bu kadar azîm bir kerem, bu derece haşmetli bir izzet, lâyık olanlara dâimî ikrâm ve müstehaklara ise ebedî mücâzât iktizâ eder.

METİN

ولاسيما: ان لصاحب هذا العالم رحمة وسعت كل شئ، ومن لطائف تلك الرحمة شفقة الوالدات مطلقاً، حتى النباتات على اولادها، وسهولة أرزاق أطفال الحيوانات وضعفائها، وهذه الرحمة تقتضي فضلا واحساناً يليقان بها. انظر أين مقتضى هذا الرحمة، ثم أين هذه التنعمات الزائلة المنغصة، في هذه الدنيا الفانية - في هذا العمر القصير - التي لاتفي بقطرة من بحر تلك الرحمة؟ بل الزوال بلا اعادة يصيّر النعمةَ نقمة، والشفقة مصيبة، والمحبة حرقة، والعقل عقاباً، واللذة الماً، فتنقلب حقيقةُ الرحمة. فتلزم المكابرة بانكار الرحمة المشهودة، كانكار الشمس مع شهود امتلاء النهار من ضيائها. وكذا يُعلم من تصرفات صاحب هذا العالم ان له جلالَ حيثيةٍ وعزةٍ، يقتضيان تأديب من لا يوقّره وقهر من يستخف به، كما فعل بالقرون

 

Seite 767

MEÂL VE ŞERH

gördüğü halde inâden görmemezlikten gelmek, inkâr etmek lâzım gelir. Gündüz ortasında dünyayı dolduran Güneş’in ışığını gördüğü halde bile bile Güneş’i inkâr etmek nasıl bir mükâbere ise, âsârıyla bütün âlemi ihâta eden rahmeti inkâr etmek de böyle bir mükâberedir.

Ve kezâ şu âlemin sâhibinin, görünen bu tasarrufâtından anlaşılıyor ki, onun öyle yüksek, celâlli bir haysiyyeti, bir izzeti vardır ki; bu izzet ve haysiyyet-i İlâhiyye, O’na ubûdiyetle ta’zîm etmeyenlerin, hürmet göstermeyenlerin te’dîbini iktizâ eder. Ve istihfâfla o izzeti kıranları kahretmek, onları azâbla cezâlandırmakla zelîl kılmak ister. Nasıl ki bu dünyada kurûn-u sâlifeye gönderdiği semâvî ve arzî âfetlerle onları helâk etmesi -her ne kadar bazen imhâl etse, mühlet verip te’hîr etse dahî- zâlimleri ihmâl etmediğine, onları cezâlandırdığına, başıboş bırakmadığına ve her zaman bir sille-i te’dîbe ma’rûz bıraktığına delâlet etmektedir.

Ve kezâ o Sultân’ın bu âlemdeki icraatından fehm ediliyor ki; evâmirine imtisâl edilmeyip istihfâf edilmesine karşı ve nevâhîsinden ictinâb edilmeyip harâma girilmesine karşı pek azîm bir gayreti vardır.) Yani, emirleri yerine getirilmediği vakit ve yasakları çiğnendiği zaman izzet-i İlâhiyye gayrete gelir, hiçbir surette buna müsâade etmez. Bu kimseleri cezalandırmak, onun haşmetli izzetinin muktezâsıdır. Öyle ise bu rahmet-i vâsiaya lâyık bir mahall-i saâdet ve bu azîm gayrete şâyeste bir mahall-i azâb gelecektir.

Bu fânî dünyada ömür kısa, ni’metler ise hem elemler, zahmetlerle karışık, hem zâil ve geçicidir. Dünyâ ise durmuyor, gidiyor. Bu hal, Sultân-ı Kâinât’ın rahmetinin denizinden bir katreyi bile ifade etmez. Bu dünyada hangi ni’met, lezzet olursa olsun; ya onun ömrü kısadır, kâfi değildir, ya insânın ömrü kısadır, doymadan gider.

O zaman, yani bu nimetleri tattırıp sonra devamını getirmediğinde; o nimet, nıkmet olur, azâba inkılâb eder. Vâlidelerin, evlâdlarına karşı şefkatleri vardır. Ama birdenbire ya o sevdiği, şefkatle beslediği yavrusu ölür ya da kendisi ölür. Bahar mevsiminde rengarenk çiçekler açar, ağaçlar süslenir, yer yemyeşil nebâtlarla dolar, her taraf şenlenir. Güzün ise hepsi ölür, fenâ

 

Seite 768

MEÂL VE ŞERH

gördüğü halde inâden görmemezlikten gelmek, inkâr etmek lâzım gelir. Gündüz ortasında dünyayı dolduran Güneş’in ışığını gördüğü halde bile bile Güneş’i inkâr etmek nasıl bir mükâbere ise, âsârıyla bütün âlemi ihâta eden rahmeti inkâr etmek de böyle bir mükâberedir.

Ve kezâ şu âlemin sâhibinin, görünen bu tasarrufâtından anlaşılıyor ki, onun öyle yüksek, celâlli bir haysiyyeti, bir izzeti vardır ki; bu izzet ve haysiyyet-i İlâhiyye, O’na ubûdiyetle ta’zîm etmeyenlerin, hürmet göstermeyenlerin te’dîbini iktizâ eder. Ve istihfâfla o izzeti kıranları kahretmek, onları azâbla cezâlandırmakla zelîl kılmak ister. Nasıl ki bu dünyada kurûn-u sâlifeye gönderdiği semâvî ve arzî âfetlerle onları helâk etmesi -her ne kadar bazen imhâl etse, mühlet verip te’hîr etse dahî- zâlimleri ihmâl etmediğine, onları cezâlandırdığına, başıboş bırakmadığına ve her zaman bir sille-i te’dîbe ma’rûz bıraktığına delâlet etmektedir.

Ve kezâ o Sultân’ın bu âlemdeki icraatından fehm ediliyor ki; evâmirine imtisâl edilmeyip istihfâf edilmesine karşı ve nevâhîsinden ictinâb edilmeyip harâma girilmesine karşı pek azîm bir gayreti vardır.) Yani, emirleri yerine getirilmediği vakit ve yasakları çiğnendiği zaman izzet-i İlâhiyye gayrete gelir, hiçbir surette buna müsâade etmez. Bu kimseleri cezalandırmak, onun haşmetli izzetinin muktezâsıdır. Öyle ise bu rahmet-i vâsiaya lâyık bir mahall-i saâdet ve bu azîm gayrete şâyeste bir mahall-i azâb gelecektir.

Bu fânî dünyada ömür kısa, ni’metler ise hem elemler, zahmetlerle karışık, hem zâil ve geçicidir. Dünyâ ise durmuyor, gidiyor. Bu hal, Sultân-ı Kâinât’ın rahmetinin denizinden bir katreyi bile ifade etmez. Bu dünyada hangi ni’met, lezzet olursa olsun; ya onun ömrü kısadır, kâfi değildir, ya insânın ömrü kısadır, doymadan gider.

O zaman, yani bu nimetleri tattırıp sonra devamını getirmediğinde; o nimet, nıkmet olur, azâba inkılâb eder. Vâlidelerin, evlâdlarına karşı şefkatleri vardır. Ama birdenbire ya o sevdiği, şefkatle beslediği yavrusu ölür ya da kendisi ölür. Bahar mevsiminde rengarenk çiçekler açar, ağaçlar süslenir, yer yemyeşil nebâtlarla dolar, her taraf şenlenir. Güzün ise hepsi ölür, fenâ

 

Seite 769

MEÂL VE ŞERH

Peygamber Efendimiz (sav) bu hadîsi söyledikten sonra, şu âyet-i kerîmeyi tasdîk manâsında peşinden okudu:

وَكَذٰلِكَ اَخْذُ رَبِّكَ اِذَٓا اَخَذَ الْقُرٰى وَهِىَ ظَالِمَةٌۜ اِنَّ اَخْذَهُٓ اَل۪يمٌ شَد۪يدٌ

Rabbin, haksızlık ve zulmeden memleketleri (onların halkını) yakaladığında, O’nun yakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Muhakkak onun yakalaması, cezâlandırması pek elem vericidir, pek çetindir.1

Öyle ise şu dünyada bu izzet-i İlâhiyye’yi kırıp istihfâf edenler, gayretullaha dokunanlar, ölüp kabirde rahat yatmakla kurtulamazlar. Celâldârâne bir azâb ülkesi olan Cehennem, onları beklemektedir.

METİN

نعم، ومن شأن من يتعرف الى الناس بأمثال هذه المصنوعات المنظومات، ويتودد اليهم بأمثال هذه الازاهير الموزونات، ويترحّم اليهم بأمثال هذه الثمرات المزينات؛ ثم لايعرفونه بالايمان، ولايتحببون اليه بالعبادة، ولايحترمونه بالشكر الا قليل.. ان يعدّ لهم في مقر ربوبيته الابدية دار مجازاة ومكافأة.

MEÂL VE ŞERH

(Evet, bir Zat ki bütün bu manzûm, mükemmel masnuatla insanlara kendini tanıttırsa ve şu mevzûn, zînetli çiçeklerle kendini sevdirse ve bu müzeyyen, süslü semereler, meyvelerle ve sair nimetler vasıtasıyla insanlara karşı şefkat ve merhametini gösterse, sonra bu zatın tanıttırmasına mukabil insanlar, iman etmekle onu tanımasalar ve o kıymetdar nimetlerle kendini sevdirmesine mukabil ubudiyetle kendilerini ona sevdirmeseler ve -az bir kısım insanlar hâric- şükür ile O’na ihtiramda bulunmasalar, elbette bu Ma’rûf ve Vedûd olan Zat’ın şe’ni

 


[1]  Hûd, 11:102.

Seite 770

MEÂL VE ŞERH

Peygamber Efendimiz (sav) bu hadîsi söyledikten sonra, şu âyet-i kerîmeyi tasdîk manâsında peşinden okudu:

وَكَذٰلِكَ اَخْذُ رَبِّكَ اِذَٓا اَخَذَ الْقُرٰى وَهِىَ ظَالِمَةٌۜ اِنَّ اَخْذَهُٓ اَل۪يمٌ شَد۪يدٌ

Rabbin, haksızlık ve zulmeden memleketleri (onların halkını) yakaladığında, O’nun yakalayışı işte böyle (şiddetlidir). Muhakkak onun yakalaması, cezâlandırması pek elem vericidir, pek çetindir.1

Öyle ise şu dünyada bu izzet-i İlâhiyye’yi kırıp istihfâf edenler, gayretullaha dokunanlar, ölüp kabirde rahat yatmakla kurtulamazlar. Celâldârâne bir azâb ülkesi olan Cehennem, onları beklemektedir.

METİN

نعم، ومن شأن من يتعرف الى الناس بأمثال هذه المصنوعات المنظومات، ويتودد اليهم بأمثال هذه الازاهير الموزونات، ويترحّم اليهم بأمثال هذه الثمرات المزينات؛ ثم لايعرفونه بالايمان، ولايتحببون اليه بالعبادة، ولايحترمونه بالشكر الا قليل.. ان يعدّ لهم في مقر ربوبيته الابدية دار مجازاة ومكافأة.

MEÂL VE ŞERH

(Evet, bir Zat ki bütün bu manzûm, mükemmel masnuatla insanlara kendini tanıttırsa ve şu mevzûn, zînetli çiçeklerle kendini sevdirse ve bu müzeyyen, süslü semereler, meyvelerle ve sair nimetler vasıtasıyla insanlara karşı şefkat ve merhametini gösterse, sonra bu zatın tanıttırmasına mukabil insanlar, iman etmekle onu tanımasalar ve o kıymetdar nimetlerle kendini sevdirmesine mukabil ubudiyetle kendilerini ona sevdirmeseler ve -az bir kısım insanlar hâric- şükür ile O’na ihtiramda bulunmasalar, elbette bu Ma’rûf ve Vedûd olan Zat’ın şe’ni

 


[1]  Hûd, 11:102.

Seite 771

سلطنة الربوبية، تقتضي تلطيف المطيعين الملتجئين الى جناحها.. وكذا يشاهد ان له عدالة محضة حقيقية بشهادات وضعه كل شئ في الموضع اللائق، واعطاء كل ذي حق حقه الذي يستعد له؛ واسعاف كل ذي حاجة حاجته التي يطلبها - لوجوده او حفظ بقائه - واجابة كل ذي سؤال سؤاله. وبالخاصة: اذا سئل بلسان الاستعداد او بلسان الاحتياج الفطري او بلسان الاضطرار.. فهذه العدالة تقتضي محافظة حشمة مالكيته، وربوبيته، بمحافظة حقوق عباده في محكمة كبرى؛ مع أن هذه الدار الفانية أقل وأحقر وأضيق وأصغر من أن تكون مظهراً لحقيقة تلك العدالة؛ فلابد حينئذ لهذا الملك العادل والرب الحكيم ذي الجمال الجليل والجلال الجميل من جنة باقية وجهنم دائمة.

MEÂL VE ŞERH

(Ve hususan, şu âlemin mutasarrıfının âli, yüksek bir hikmet-i âmmesi vardır. Bu hikmet-i âmmenin vücûdu, her şeyde riâyet edilen fâidelerin ve mesâlihin şehâdetiyle ve bütün mahlukattaki hüsn-i san’at ve ihtimamat ile ve her şeydeki intizamatın delâletiyle kat’iyyen sabittir. İşte bu Zat’ın saltanat-ı rubûbiyyetinde hâkim olan ve her tarafı ihâta eden şu hikmet-i hâkime, elbette o hikmetin cenâhına iltica eden muti’lerin taltifini iktiza eder.

Ve keza bu Sultan-ı Kâinat’ın her şeyi mevzi-i layıkına koymasıyla, her şeyi yerli yerinde ölçülü yaratmasıyla ve her şeyin kendi istidadına layık hakkını vermesiyle ve her zihâcetin -ya vücûdu için veya beka-i vücûdu için- taleb edip istediği bütün ihtiyaçlarını is’af edip yerine getirmesinin şehâdetiyle ve her sâilin sualine icâbet etmesiyle, bilhassa isti’dâd lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla veyahut ıztırar lisanıyla

 

Seite 772

سلطنة الربوبية، تقتضي تلطيف المطيعين الملتجئين الى جناحها.. وكذا يشاهد ان له عدالة محضة حقيقية بشهادات وضعه كل شئ في الموضع اللائق، واعطاء كل ذي حق حقه الذي يستعد له؛ واسعاف كل ذي حاجة حاجته التي يطلبها - لوجوده او حفظ بقائه - واجابة كل ذي سؤال سؤاله. وبالخاصة: اذا سئل بلسان الاستعداد او بلسان الاحتياج الفطري او بلسان الاضطرار.. فهذه العدالة تقتضي محافظة حشمة مالكيته، وربوبيته، بمحافظة حقوق عباده في محكمة كبرى؛ مع أن هذه الدار الفانية أقل وأحقر وأضيق وأصغر من أن تكون مظهراً لحقيقة تلك العدالة؛ فلابد حينئذ لهذا الملك العادل والرب الحكيم ذي الجمال الجليل والجلال الجميل من جنة باقية وجهنم دائمة.

MEÂL VE ŞERH

(Ve hususan, şu âlemin mutasarrıfının âli, yüksek bir hikmet-i âmmesi vardır. Bu hikmet-i âmmenin vücûdu, her şeyde riâyet edilen fâidelerin ve mesâlihin şehâdetiyle ve bütün mahlukattaki hüsn-i san’at ve ihtimamat ile ve her şeydeki intizamatın delâletiyle kat’iyyen sabittir. İşte bu Zat’ın saltanat-ı rubûbiyyetinde hâkim olan ve her tarafı ihâta eden şu hikmet-i hâkime, elbette o hikmetin cenâhına iltica eden muti’lerin taltifini iktiza eder.

Ve keza bu Sultan-ı Kâinat’ın her şeyi mevzi-i layıkına koymasıyla, her şeyi yerli yerinde ölçülü yaratmasıyla ve her şeyin kendi istidadına layık hakkını vermesiyle ve her zihâcetin -ya vücûdu için veya beka-i vücûdu için- taleb edip istediği bütün ihtiyaçlarını is’af edip yerine getirmesinin şehâdetiyle ve her sâilin sualine icâbet etmesiyle, bilhassa isti’dâd lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla veyahut ıztırar lisanıyla

 

Seite 773

MEÂL VE ŞERH

muntazam deveran etmektedir. Ve bütün çiçeklere, sineklere ve bir çekirdekten çıkan ağaçlara dikkat edelim ne kadar san’atlıdır. Bilhassa bir damla meniden yaratılan insana nazar edelim. İnsan, bütün âlemin Hülasasıdır, ne acib bir san’at eseridir. Fâide, intizam ve san’at ise Hakîm, Hâkim ve Hakem isimleriyle müsemma bir Zat’ı gösterir. Bu ise saltanat-ı rububiyetinde hâkim olan hikmeti isbat eder.

Demek bütün âlemde müşahede edilen bu fâidelerin ve intizamatın ve hüsn-i san’atın şehâdetiyle sabittir ki; bütün kâinata hâkim bir hikmetin saltanatı vardır. O saltanat, bu hususta hiç kimseye fırsat vermemiştir. Her şeyi bizzat yed-i hikmetinde tutmuştur.

İşte böyle bir hikmet iktiza eder ki kendine itaat edip cenâh-ı himayesine iltica eden mutilere taltifte bulunsun. Bu ise ancak dar-ı ahirette, Cennet-i Bâkiye’de mümkündür. O hikmet sâhibi Zat-ı Zülkemâl, orada muti’lere ebedîyen ikramda bulunacaktır.

Hem yine Müellif (ra) isbat ediyor ki; bu kâinat sâhibinin mahza adâleti vardır. Bu adâletini de üç misâl ile üç esas ile izah ve isbat etmektedir.

Birincisi: Her şeyi yerli yerinde yaratması; layık olan mevkiine koymasıdır. Zulüm ise, bir şeyi mahall-i lâyıkına koymamaktır. Demek adâletin en birinci delîli, bu alemde her şeyin yerli yerinde yaratılması, ölçülü ve dengeli olmasıdır. Azalarımıza bakalım, ne kadar yerli yerindedir, tam ölçülü ve dengelidir. Âlemde her şey böyledir. Mesela; göz, kulak, burun, bunlar ne kadar ölçülü ve ne kadar yerli yerinde yerleştirilmiştir. Hepsi, bir adâletin ölçüsünden çıkmıştır, adâlete delîldir.

İkincisi: Her şeyin kabiliyetine göre hakkını vermesi, her ihtiyaç sahibinin vücudu ve beka-i vücudu için lüzumlu olan bütün ihtiyaçlarını yerine getirmesidir. Yani vücûdunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip tarzda vermesidir. Mesela; bir çekirdeğe ağaç olma kabiliyetini ve bunun için gerekli tüm levâzımatı vermesi veya bir insana beka-i hayatı için lâzım olan hava ve suyu ihzar etmesi gibi.

Üçüncüsü: Her sâilin sualine cevab vermesi, bilhassa lisan-ı isti’dad ile veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla yahud muztar kalınan zamanlarda lisan-ı ıztırar

 

Seite 774

MEÂL VE ŞERH

muntazam deveran etmektedir. Ve bütün çiçeklere, sineklere ve bir çekirdekten çıkan ağaçlara dikkat edelim ne kadar san’atlıdır. Bilhassa bir damla meniden yaratılan insana nazar edelim. İnsan, bütün âlemin Hülasasıdır, ne acib bir san’at eseridir. Fâide, intizam ve san’at ise Hakîm, Hâkim ve Hakem isimleriyle müsemma bir Zat’ı gösterir. Bu ise saltanat-ı rububiyetinde hâkim olan hikmeti isbat eder.

Demek bütün âlemde müşahede edilen bu fâidelerin ve intizamatın ve hüsn-i san’atın şehâdetiyle sabittir ki; bütün kâinata hâkim bir hikmetin saltanatı vardır. O saltanat, bu hususta hiç kimseye fırsat vermemiştir. Her şeyi bizzat yed-i hikmetinde tutmuştur.

İşte böyle bir hikmet iktiza eder ki kendine itaat edip cenâh-ı himayesine iltica eden mutilere taltifte bulunsun. Bu ise ancak dar-ı ahirette, Cennet-i Bâkiye’de mümkündür. O hikmet sâhibi Zat-ı Zülkemâl, orada muti’lere ebedîyen ikramda bulunacaktır.

Hem yine Müellif (ra) isbat ediyor ki; bu kâinat sâhibinin mahza adâleti vardır. Bu adâletini de üç misâl ile üç esas ile izah ve isbat etmektedir.

Birincisi: Her şeyi yerli yerinde yaratması; layık olan mevkiine koymasıdır. Zulüm ise, bir şeyi mahall-i lâyıkına koymamaktır. Demek adâletin en birinci delîli, bu alemde her şeyin yerli yerinde yaratılması, ölçülü ve dengeli olmasıdır. Azalarımıza bakalım, ne kadar yerli yerindedir, tam ölçülü ve dengelidir. Âlemde her şey böyledir. Mesela; göz, kulak, burun, bunlar ne kadar ölçülü ve ne kadar yerli yerinde yerleştirilmiştir. Hepsi, bir adâletin ölçüsünden çıkmıştır, adâlete delîldir.

İkincisi: Her şeyin kabiliyetine göre hakkını vermesi, her ihtiyaç sahibinin vücudu ve beka-i vücudu için lüzumlu olan bütün ihtiyaçlarını yerine getirmesidir. Yani vücûdunun bütün levazımatını, bekasının bütün cihazatını en münasip tarzda vermesidir. Mesela; bir çekirdeğe ağaç olma kabiliyetini ve bunun için gerekli tüm levâzımatı vermesi veya bir insana beka-i hayatı için lâzım olan hava ve suyu ihzar etmesi gibi.

Üçüncüsü: Her sâilin sualine cevab vermesi, bilhassa lisan-ı isti’dad ile veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla yahud muztar kalınan zamanlarda lisan-ı ıztırar

 

Seite 775

MEÂL VE ŞERH

İşte böyle Âdil olan bir Zat, elbette rubûbiyyetinin ve mâlikiyyetinin haşmetini muhafaza etmek ister. Madem böyle bir adâletin icrâsı, bu âlemde vardır. Öyle ise böyle bir adâlet, kendisine itaat edip iltica edenlerin hukûkunu muhafaza etmek iktiza eder ve bu kulların hukûkunu çiğneyenleri ve haddini aşanları da cezalandırmak ister. Bu da ancak bir mahkeme-i kübrada olur. O mahkeme-i kübrada mazlumların hakkını zâlimlerden alması ve her hak sâhibine hakkını vermesi ile haşmet-i mâlikiyetini muhafaza etmesi, onun adâletinin muktezasıdır. Zira bu fani, zâil dünya, böyle bir adâlete mazhar olmaktan gayet uzaktır. Bilhassa bu adâletin insan hakkında tecellîsi tam tamına bu dünyada mümkün değildir. Demek O Zat-ı Hakîm-i Cemîl, cenâh-ı himâyesine iltica eden muti’lere bir Cennet-i Bakiye’yi hazırlamış olduğu gibi, O Zat-ı Âdil-i Celîl de kullarının hukûkunu muhafaza etmek ve zâlimleri cezalandırmak için bir Cehennem-i dâimeyi hazırlamıştır. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde diyor ki:

“Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.”1

METİN

ولاسيما: أن لصاحب هذا العالم والمتصرف فيه بهذه الافعال، سخاوة وجوداً عظيماً، وخزائن مشحونة. ومن ظرائف ظروف تلك الخزائن هذه الشموس المملوءة من الانوار، وهاتيك الاشجار المشحونة من الاثمار، وهذه السخاوة السرمدية مع هذه الثروة الابدية تقتضيان وجود دار ضيافة أبدية، ودوام وجود محتاجين بأنواع الحاجات فيها؛ اذ الكرم بلا نهاية يقتضي الامتنان والتنعيم بلا نهاية؛ وهما يقتضيان قبول المنة والتنعم بلا نهاية؛ وهما يقتضيان دوام وجود الشخص المكْرَم

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 10. Hakikat, s. 87.

Seite 776

MEÂL VE ŞERH

İşte böyle Âdil olan bir Zat, elbette rubûbiyyetinin ve mâlikiyyetinin haşmetini muhafaza etmek ister. Madem böyle bir adâletin icrâsı, bu âlemde vardır. Öyle ise böyle bir adâlet, kendisine itaat edip iltica edenlerin hukûkunu muhafaza etmek iktiza eder ve bu kulların hukûkunu çiğneyenleri ve haddini aşanları da cezalandırmak ister. Bu da ancak bir mahkeme-i kübrada olur. O mahkeme-i kübrada mazlumların hakkını zâlimlerden alması ve her hak sâhibine hakkını vermesi ile haşmet-i mâlikiyetini muhafaza etmesi, onun adâletinin muktezasıdır. Zira bu fani, zâil dünya, böyle bir adâlete mazhar olmaktan gayet uzaktır. Bilhassa bu adâletin insan hakkında tecellîsi tam tamına bu dünyada mümkün değildir. Demek O Zat-ı Hakîm-i Cemîl, cenâh-ı himâyesine iltica eden muti’lere bir Cennet-i Bakiye’yi hazırlamış olduğu gibi, O Zat-ı Âdil-i Celîl de kullarının hukûkunu muhafaza etmek ve zâlimleri cezalandırmak için bir Cehennem-i dâimeyi hazırlamıştır. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde diyor ki:

“Demek ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.”1

METİN

ولاسيما: أن لصاحب هذا العالم والمتصرف فيه بهذه الافعال، سخاوة وجوداً عظيماً، وخزائن مشحونة. ومن ظرائف ظروف تلك الخزائن هذه الشموس المملوءة من الانوار، وهاتيك الاشجار المشحونة من الاثمار، وهذه السخاوة السرمدية مع هذه الثروة الابدية تقتضيان وجود دار ضيافة أبدية، ودوام وجود محتاجين بأنواع الحاجات فيها؛ اذ الكرم بلا نهاية يقتضي الامتنان والتنعيم بلا نهاية؛ وهما يقتضيان قبول المنة والتنعم بلا نهاية؛ وهما يقتضيان دوام وجود الشخص المكْرَم

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 10. Hakikat, s. 87.

Seite 777

MEÂL VE ŞERH

nazarından düşer.) Madem nimetler devam etmiyor, öyle ise kıymeti de yoktur. (Belki değil ondan lezzet almak, minnetdar olmak, bilakis bu cüz’î, devamsız tena’umla, kısa zamandaki nimetlenmekle beraber ondan ayrılmak, o şahsa elem verici hale inkılâb eder.) Aynı zamanda firak acısını da çeker. Nimet, nıkmete karışmış olur.

Müellif (ra), Cenab-ı Hakk’ın cud u keremini, sonsuz sehâvetini isbat için yer ve gök sofrasından birer numune zikretmiştir. İşte bütün semavatı güneşler, yıldızlarla şenlendirip, nurlandırması ve yer sofrasındaki hadsiz nimetlerinden misâl olarak bütün meyveli ağaçların elleri hükmünde olan dallarını meyvelerle doldurup bize ikram etmesi, elbette O Zat’ın nihayetsiz sehâvetini göstermektedir. Elbette böyle bir sehâvet ve sonsuz servet, bir ziyafetgah-ı ebedîyyeyi ve o ziyafette dâimî ikramı ve o ikramdan istifade eden muhtaçların bekasını ve ebedîyyen o nimetlerden istifade edip ona karşı minnetdar olmalarını iktiza eder.

Müellif (ra), metinde geçen “اَلشُّمُوسْ” “güneşler” manasında olan bu kelime ile yıldızları da kasdetmiştir. Zira bu kelime, cem’dir, güneşler manasındadır. Çünkü Güneş de bir yıldızdır. Güneş, müşahhas bir yıldız iken üç şeye; ışık, hararet ve cürme denir. Bu üç şey birleşmiş güneş olmuştur. Bundan dolayı Güneş, ferd iken tarifi mümkün olmuştur. Zira ferdlerin tarifi yoktur, ancak nev’in tarifi vardır. Güneş aynalarda hem ışığı, hem harareti, hem zahiri şekli ile aksettiği için tarifi mümkün olmuştur.

نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فىِ شَخْصٍ” “bir nev’ olup, bir şahısta münhasır olmak” kanununa binaen, Güneş de bir nev’ olup, Güneş’in zatında, şahsında münhasırdır. Onun için tarifi, mümkün olmuştur. Bu, eski mantık ulemasına göredir. Lakin günümüzde fen, Güneş’in bir yıldız olduğunu ve bir çok güneş bulunduğunu isbat etmiştir.

 

Seite 778

MEÂL VE ŞERH

nazarından düşer.) Madem nimetler devam etmiyor, öyle ise kıymeti de yoktur. (Belki değil ondan lezzet almak, minnetdar olmak, bilakis bu cüz’î, devamsız tena’umla, kısa zamandaki nimetlenmekle beraber ondan ayrılmak, o şahsa elem verici hale inkılâb eder.) Aynı zamanda firak acısını da çeker. Nimet, nıkmete karışmış olur.

Müellif (ra), Cenab-ı Hakk’ın cud u keremini, sonsuz sehâvetini isbat için yer ve gök sofrasından birer numune zikretmiştir. İşte bütün semavatı güneşler, yıldızlarla şenlendirip, nurlandırması ve yer sofrasındaki hadsiz nimetlerinden misâl olarak bütün meyveli ağaçların elleri hükmünde olan dallarını meyvelerle doldurup bize ikram etmesi, elbette O Zat’ın nihayetsiz sehâvetini göstermektedir. Elbette böyle bir sehâvet ve sonsuz servet, bir ziyafetgah-ı ebedîyyeyi ve o ziyafette dâimî ikramı ve o ikramdan istifade eden muhtaçların bekasını ve ebedîyyen o nimetlerden istifade edip ona karşı minnetdar olmalarını iktiza eder.

Müellif (ra), metinde geçen “اَلشُّمُوسْ” “güneşler” manasında olan bu kelime ile yıldızları da kasdetmiştir. Zira bu kelime, cem’dir, güneşler manasındadır. Çünkü Güneş de bir yıldızdır. Güneş, müşahhas bir yıldız iken üç şeye; ışık, hararet ve cürme denir. Bu üç şey birleşmiş güneş olmuştur. Bundan dolayı Güneş, ferd iken tarifi mümkün olmuştur. Zira ferdlerin tarifi yoktur, ancak nev’in tarifi vardır. Güneş aynalarda hem ışığı, hem harareti, hem zahiri şekli ile aksettiği için tarifi mümkün olmuştur.

نَوْعٌ مُنْحَصِرٌ فىِ شَخْصٍ” “bir nev’ olup, bir şahısta münhasır olmak” kanununa binaen, Güneş de bir nev’ olup, Güneş’in zatında, şahsında münhasırdır. Onun için tarifi, mümkün olmuştur. Bu, eski mantık ulemasına göredir. Lakin günümüzde fen, Güneş’in bir yıldız olduğunu ve bir çok güneş bulunduğunu isbat etmiştir.

 

Seite 779

MEÂL VE ŞERH

göstersin, hem de onu müşahade edip tahsin edenleri idam etsin, bu mümkün değildir. Öyle ise O Zat-ı Zülkemâl, ebedî bir âlemde ebedî olarak devam eden, dâimî bir hayata mazhar olan insanlara o kemâlatını ebedîyyen gösterecektir.

METİN

وكذا لصانع هذه المصنوعات الجميلات المليحات المزينات المنورات، محاسنُ جمالٍ مجرد معنوي بلا مثل، وله لطائف حسن مخفي يليق به بلا نظير؛ بل في كل اسم من أسمائه كنوز مخفية من جلوات ذلك الحسن المنزّه والجمال المجرد.

نعم! أين عقولنا وأين فهم جمال مَن: مِن بعض مراياه الكثيفة وجه الارض المتجددة التي تظهر وتصف لنا في كل عصر، بل في كل فصل، بل في كل وقت، ظلال جلوات ذلك الجمال الدائم التجلي، مع تفاني المرايا وسيالية المظاهر.. ومِن بعض أزاهيره ونقشه: الربيع.؟

MEÂL VE ŞERH

(Ve keza şu güzel, hoş, tatlı, müzeyyen, münevver masnuatın Sanii’nin misilsiz, mücerred, manevi cemâlinin pek acaib mehâsini, güzellikleri vardır. Ve kendisine, şanına layık nazîrsiz hüsn-i mahfîsinin pek çok letâifi, incelikleri vardır. Belki esma-i hüsnasından her bir isminde şu münezzeh hüsnün cilvelerinden ve bu mücerred cemâlin tecellîsinden -idrakten âciz kaldığımız- mahfî, gizli hazineler vardır.

Evet, bizim cüz’î aklımız nerede, bu Zat-ı Zülcelal’in cemâl-i binihayesini fehmetmek, onu idrak etmek nerede? O’nun öyle harika manevi bir cemâli ve hüsn-i mahfîsi vardır ki, O’nun kesif, maddi merayalarından, ayinelerinden birisi dâima teceddüd edip, tazelenmekte olan yeryüzüdür. Şu sath-ı arz ki, her asırda, belki her mevsimde, belki her

 

Seite 780

MEÂL VE ŞERH

göstersin, hem de onu müşahade edip tahsin edenleri idam etsin, bu mümkün değildir. Öyle ise O Zat-ı Zülkemâl, ebedî bir âlemde ebedî olarak devam eden, dâimî bir hayata mazhar olan insanlara o kemâlatını ebedîyyen gösterecektir.

METİN

وكذا لصانع هذه المصنوعات الجميلات المليحات المزينات المنورات، محاسنُ جمالٍ مجرد معنوي بلا مثل، وله لطائف حسن مخفي يليق به بلا نظير؛ بل في كل اسم من أسمائه كنوز مخفية من جلوات ذلك الحسن المنزّه والجمال المجرد.

نعم! أين عقولنا وأين فهم جمال مَن: مِن بعض مراياه الكثيفة وجه الارض المتجددة التي تظهر وتصف لنا في كل عصر، بل في كل فصل، بل في كل وقت، ظلال جلوات ذلك الجمال الدائم التجلي، مع تفاني المرايا وسيالية المظاهر.. ومِن بعض أزاهيره ونقشه: الربيع.؟

MEÂL VE ŞERH

(Ve keza şu güzel, hoş, tatlı, müzeyyen, münevver masnuatın Sanii’nin misilsiz, mücerred, manevi cemâlinin pek acaib mehâsini, güzellikleri vardır. Ve kendisine, şanına layık nazîrsiz hüsn-i mahfîsinin pek çok letâifi, incelikleri vardır. Belki esma-i hüsnasından her bir isminde şu münezzeh hüsnün cilvelerinden ve bu mücerred cemâlin tecellîsinden -idrakten âciz kaldığımız- mahfî, gizli hazineler vardır.

Evet, bizim cüz’î aklımız nerede, bu Zat-ı Zülcelal’in cemâl-i binihayesini fehmetmek, onu idrak etmek nerede? O’nun öyle harika manevi bir cemâli ve hüsn-i mahfîsi vardır ki, O’nun kesif, maddi merayalarından, ayinelerinden birisi dâima teceddüd edip, tazelenmekte olan yeryüzüdür. Şu sath-ı arz ki, her asırda, belki her mevsimde, belki her

 

Seite 781

MEÂL VE ŞERH

Hem kâinatı bütün mevcudatıyla mizanı altına alan ve bütün ecram-ı ulviye ve süfliyenin müvazenelerini idâme ettiren ve güzelliğin en mühim bir esası olan tenasübü veren ve her şeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk-ı hayatı verip ihkak-ı hak eden ve mütecavizleri durduran ve cezalandıran bir âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak gör.

Hem insanın geçmiş tarihçe-i hayatını, buğday tanesi küçüklüğündeki kuvve-i hâfızasında ve her nebat ve ağacın gelecek tarihçe-i hayat-ı sâniyesini çekirdeğinde yazmasına ve her zîhayatın muhafazasına lüzûmu bulunan âlât ve cihazata, meselâ arının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak ve hafîziyet ve hâfıziyet-i Rabbaniyenin letafetli cemâlini gör.

Hem zemin sofrasında Kerim-i Mutlak olan Rahman-ı Rahîm'in misafirlerine, rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi, hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk u safasına yardım eden cihazlara bak, ikram ve kerimiyet-i Rabbaniyenin gayet şirin cemâlini ve gayet tatlı güzelliğini gör.

Hem Fettah ve Musavvir isimlerinin tecellîleriyle başta insan olarak bütün hayvanatın, su katrelerinden açılan pek çok manidar suretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok cazibedar sîmalarına bak, fettahiyet ve musavviriyet-i İlahiyenin mu'cizatlı cemâlini gör.

İşte bu mezkûr misâllere kıyasen esma-i hüsnanın her birisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemâli var ki; birtek cilvesi, koca bir âlemi ve hadsiz bir nev'i güzelleştiriyor. Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cennet'i iman gözüyle görebilirsen bak gör. Cemâl-i Sermedî'nin derece-i haşmetini anla. O güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemâli ile mukabele etsen, çok güzel bir mahlûk olursun. Eğer dalaletin hadsiz çirkinliğiyle ve isyanın menfur kubhuyla mukabele edip karşılasan, en çirkin bir mahlûk olmakla beraber, bütün güzel mevcudatın manen menfurları olursun.”1

 


[1]  Şualar, 4. Şua, 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan, 4. Nokta, s. 76-78.#147527-147671

Seite 782

MEÂL VE ŞERH

Hem kâinatı bütün mevcudatıyla mizanı altına alan ve bütün ecram-ı ulviye ve süfliyenin müvazenelerini idâme ettiren ve güzelliğin en mühim bir esası olan tenasübü veren ve her şeye en güzel vaziyeti verdiren ve her zîhayata hakk-ı hayatı verip ihkak-ı hak eden ve mütecavizleri durduran ve cezalandıran bir âdiliyetin haşmetli güzelliğine bak gör.

Hem insanın geçmiş tarihçe-i hayatını, buğday tanesi küçüklüğündeki kuvve-i hâfızasında ve her nebat ve ağacın gelecek tarihçe-i hayat-ı sâniyesini çekirdeğinde yazmasına ve her zîhayatın muhafazasına lüzûmu bulunan âlât ve cihazata, meselâ arının kanatçıklarına ve zehirli iğnesine ve dikenli çiçeklerin süngücüklerine ve çekirdeklerin sert kabuklarına bak ve hafîziyet ve hâfıziyet-i Rabbaniyenin letafetli cemâlini gör.

Hem zemin sofrasında Kerim-i Mutlak olan Rahman-ı Rahîm'in misafirlerine, rahmet tarafından ihzar edilen hadsiz taamların ayrı ayrı ve güzel kokularına ve muhtelif, süslü renklerine ve mütenevvi, hoş tatlarına ve her zîhayatın zevk u safasına yardım eden cihazlara bak, ikram ve kerimiyet-i Rabbaniyenin gayet şirin cemâlini ve gayet tatlı güzelliğini gör.

Hem Fettah ve Musavvir isimlerinin tecellîleriyle başta insan olarak bütün hayvanatın, su katrelerinden açılan pek çok manidar suretlerine ve bahar çiçeklerinin habbe ve zerreciklerinden açtırılan çok cazibedar sîmalarına bak, fettahiyet ve musavviriyet-i İlahiyenin mu'cizatlı cemâlini gör.

İşte bu mezkûr misâllere kıyasen esma-i hüsnanın her birisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemâli var ki; birtek cilvesi, koca bir âlemi ve hadsiz bir nev'i güzelleştiriyor. Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir. Baharın tamamına bakabilirsen ve Cennet'i iman gözüyle görebilirsen bak gör. Cemâl-i Sermedî'nin derece-i haşmetini anla. O güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemâli ile mukabele etsen, çok güzel bir mahlûk olursun. Eğer dalaletin hadsiz çirkinliğiyle ve isyanın menfur kubhuyla mukabele edip karşılasan, en çirkin bir mahlûk olmakla beraber, bütün güzel mevcudatın manen menfurları olursun.”1

 


[1]  Şualar, 4. Şua, 6. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, 2. Bürhan, 4. Nokta, s. 76-78.#147527-147671

Seite 783

METİN

ثم انه من الحقائق المستمرة الثابتة: ان كل ذي جمال فائق يحب أن يشاهد جماله بنظره، وبنظر غيره؛ وينظر الى محاسنه بالذات، وبالواسطة؛ ويشتاق الى مرآةٍ فيها جلوة جماله المحبوب، والى مشتاق فيه مقاييس درجات حسنه المرغوب. فالحسن والجمال يقتضيان الشهود والاشهاد؛ وهما يقتضيان وجود مستحسنين متنزهين في مناظرهما، ووجود مشتاقين متحيرين في لطائفهما. ثم لأن الجمال

سرمدي، يقتضي أبدية المستحسن المتحير؛ اذ الجمال الدائم الكامل لايرضى بالمشتاق الزائل الآفل؛ اذ بسرّ أن الشخص المقيد بنفسه، له نوع عداوة لما لايصل اليه فهمهُ او يدهُ، ولمن يرده او يطرده من دائرة حضوره، فيحتمل حينئذ أن يقابل هذا الشخص ذلك الجمال - الذي يستحق أن يقابل بمحبة بلا نهاية، بشوق بلا غاية واستحسان بلا حد - بعداوة وحقد وانكار.

الحاصل: ان هذا العالم كما يستلزم صانعه بالقطع واليقين، كذلك يستلزم صانعهُ الآخرةَ بلا شك ولاريب..

ARABÇA METNİN MEÂLİ

(Sonra müstemirr ve sabit hakîkatlerdendir ki; tahkîk her yüksek cemâl sâhibi, hem kendi nazarıyla kendi cemâlini müşahede etmeyi, hem de başkasının nazarıyla kendi cemâlini seyretmeyi sever ve ister. Ve O Zat-ı Zîcemâl, bizzat kendi nazarıyla mehâsinini görmek istediği

 

Seite 784

METİN

ثم انه من الحقائق المستمرة الثابتة: ان كل ذي جمال فائق يحب أن يشاهد جماله بنظره، وبنظر غيره؛ وينظر الى محاسنه بالذات، وبالواسطة؛ ويشتاق الى مرآةٍ فيها جلوة جماله المحبوب، والى مشتاق فيه مقاييس درجات حسنه المرغوب. فالحسن والجمال يقتضيان الشهود والاشهاد؛ وهما يقتضيان وجود مستحسنين متنزهين في مناظرهما، ووجود مشتاقين متحيرين في لطائفهما. ثم لأن الجمال

سرمدي، يقتضي أبدية المستحسن المتحير؛ اذ الجمال الدائم الكامل لايرضى بالمشتاق الزائل الآفل؛ اذ بسرّ أن الشخص المقيد بنفسه، له نوع عداوة لما لايصل اليه فهمهُ او يدهُ، ولمن يرده او يطرده من دائرة حضوره، فيحتمل حينئذ أن يقابل هذا الشخص ذلك الجمال - الذي يستحق أن يقابل بمحبة بلا نهاية، بشوق بلا غاية واستحسان بلا حد - بعداوة وحقد وانكار.

الحاصل: ان هذا العالم كما يستلزم صانعه بالقطع واليقين، كذلك يستلزم صانعهُ الآخرةَ بلا شك ولاريب..

ARABÇA METNİN MEÂLİ

(Sonra müstemirr ve sabit hakîkatlerdendir ki; tahkîk her yüksek cemâl sâhibi, hem kendi nazarıyla kendi cemâlini müşahede etmeyi, hem de başkasının nazarıyla kendi cemâlini seyretmeyi sever ve ister. Ve O Zat-ı Zîcemâl, bizzat kendi nazarıyla mehâsinini görmek istediği

 

Seite 785

اقتضاء ضروريا قطعيا أن تسعف أعظم حاجة وأشدها، من أعظم عباده وأحب خلقه اليه..

وبالخاصة اذا كانت الحاجة عامة بحيث يؤمِّن على دعاء ذلك الحبيب جميعُ الخلق بألسنةِ الاقوال والاحوال..

وبالخاصة اذا كانت مهمة عند كل شئ، لكونها سبباً لصعود قيمة الاشياء الى أعلى عليين، وبدونها تسقط قيمة كل شئ الى أسفل سافلين. فحينئذ يشترك في تضرع ذلك الحبيب جميعُ الموجودات بألسنة استعداداتها..

وبالخاصة اذا كانت مطلوبة لكل الاسماء المتجلية في الكائنات. نعم! تلك الحاجة كمخزن الغايات لتلك الاسماء ولكمالاتها في ظهورها باجراء أحكامها، فحينئذ تشفع جميع الاسماء عند مسمّاها لاسعاف حاجة ذلك الحبيب..

وبالخاصة اذا كانت تلك الحاجة كلمح البصر سهلة يسيرة على مالكها الكريم..

وبالخاصة اذا تضرع ذلك الحبيب بأنواع التضرعات الحزينة، متذللا بأنواع الافتقارات المشفعة، متحبباً بأنواع العبادات المقبولة. وقد اصطف خلفه مؤتمين به مؤمّنين على دعائه، جميعُ أفاضل ثمرات شجرة الخلقة من الانبياء والاولياء والاصفياء، وهو انما يطلب من ربه الكريم الجنة، والبقاء، والسعادة الابدية والرضاء.

 

Seite 786

اقتضاء ضروريا قطعيا أن تسعف أعظم حاجة وأشدها، من أعظم عباده وأحب خلقه اليه..

وبالخاصة اذا كانت الحاجة عامة بحيث يؤمِّن على دعاء ذلك الحبيب جميعُ الخلق بألسنةِ الاقوال والاحوال..

وبالخاصة اذا كانت مهمة عند كل شئ، لكونها سبباً لصعود قيمة الاشياء الى أعلى عليين، وبدونها تسقط قيمة كل شئ الى أسفل سافلين. فحينئذ يشترك في تضرع ذلك الحبيب جميعُ الموجودات بألسنة استعداداتها..

وبالخاصة اذا كانت مطلوبة لكل الاسماء المتجلية في الكائنات. نعم! تلك الحاجة كمخزن الغايات لتلك الاسماء ولكمالاتها في ظهورها باجراء أحكامها، فحينئذ تشفع جميع الاسماء عند مسمّاها لاسعاف حاجة ذلك الحبيب..

وبالخاصة اذا كانت تلك الحاجة كلمح البصر سهلة يسيرة على مالكها الكريم..

وبالخاصة اذا تضرع ذلك الحبيب بأنواع التضرعات الحزينة، متذللا بأنواع الافتقارات المشفعة، متحبباً بأنواع العبادات المقبولة. وقد اصطف خلفه مؤتمين به مؤمّنين على دعائه، جميعُ أفاضل ثمرات شجرة الخلقة من الانبياء والاولياء والاصفياء، وهو انما يطلب من ربه الكريم الجنة، والبقاء، والسعادة الابدية والرضاء.

 

Seite 787

فبالضرورة لايمكن بوجه من الوجوه أن يقبل جمالُ هذه الشفقة الشاملة المشهودة بآثارها، قبحاً غداراً بعدم قبول مثل هذا المطلوب المعقول، من مثل ذلك المحبوب المقبول!.. نعم كما ان ذلك الحبيب الذي هو مدار الشهود والاشهاد للشاهد الازلي رسولٌ؛ وبرسالته كاشفُ طلسم الكائنات، ودلاّل الوحدة في غمرات الكثرة، وسببٌ لوصول السعادة في الجنة.. كذلك عبدٌ؛ فبعبوديته كشافُ خزائن الرحمة، ومرآة ٌلجمال الربوبية، وسببٌ لحصول مدار السعادة، وسبب لوجود الجنة. فلو فُرض عدم جميع الاسباب الغير المحصورة المقتضية للجنة الاّ مثل هذا الطلب من مثل ذلك الحبيب، لكفى لإيجاد هذه الجنة ووجودها من جُود جَوادٍ يوجد في كل ربيع جناناً مزينة كانموذجات تلك الجنة. فما هذه بأسهل من تلك، وما هي بأصعب عليه من هذه. فكما يحقّ، وحقٌ ان يُقال، وقد قيل: (لولاك لولاك لما خلقت الافلاك) يستحق أن يقال: لو لم يكن الاّ دعاؤك لخلقت الجنة لاجلك.

MEÂL VE ŞERH

(Ve bahusus şu âlemin mâlikinin pek şefkatli bir rahîmiyyeti vardır. Bilhassa imdâd isteyen musibetzedenin yardımına kemâl-i sür’atle koşar, ona yardım eder. Ve o şefkatli merhamet, dergah-ı izzetine iltica edip dua ve tazarruda bulunanların dualarına sür’atle icabet eder. Zira görüyoruz ki; O Zat-ı Mucîb-i Rahîm, en edna bir mahlûkundan, en edna bir hâcetini görüp is’af ediyor, hâcetine cevâb veriyor. Çünkü tam ihtiyaç vaktinde, ummadığı bir tarzda مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ o muhtacın

 

Seite 788

فبالضرورة لايمكن بوجه من الوجوه أن يقبل جمالُ هذه الشفقة الشاملة المشهودة بآثارها، قبحاً غداراً بعدم قبول مثل هذا المطلوب المعقول، من مثل ذلك المحبوب المقبول!.. نعم كما ان ذلك الحبيب الذي هو مدار الشهود والاشهاد للشاهد الازلي رسولٌ؛ وبرسالته كاشفُ طلسم الكائنات، ودلاّل الوحدة في غمرات الكثرة، وسببٌ لوصول السعادة في الجنة.. كذلك عبدٌ؛ فبعبوديته كشافُ خزائن الرحمة، ومرآة ٌلجمال الربوبية، وسببٌ لحصول مدار السعادة، وسبب لوجود الجنة. فلو فُرض عدم جميع الاسباب الغير المحصورة المقتضية للجنة الاّ مثل هذا الطلب من مثل ذلك الحبيب، لكفى لإيجاد هذه الجنة ووجودها من جُود جَوادٍ يوجد في كل ربيع جناناً مزينة كانموذجات تلك الجنة. فما هذه بأسهل من تلك، وما هي بأصعب عليه من هذه. فكما يحقّ، وحقٌ ان يُقال، وقد قيل: (لولاك لولاك لما خلقت الافلاك) يستحق أن يقال: لو لم يكن الاّ دعاؤك لخلقت الجنة لاجلك.

MEÂL VE ŞERH

(Ve bahusus şu âlemin mâlikinin pek şefkatli bir rahîmiyyeti vardır. Bilhassa imdâd isteyen musibetzedenin yardımına kemâl-i sür’atle koşar, ona yardım eder. Ve o şefkatli merhamet, dergah-ı izzetine iltica edip dua ve tazarruda bulunanların dualarına sür’atle icabet eder. Zira görüyoruz ki; O Zat-ı Mucîb-i Rahîm, en edna bir mahlûkundan, en edna bir hâcetini görüp is’af ediyor, hâcetine cevâb veriyor. Çünkü tam ihtiyaç vaktinde, ummadığı bir tarzda مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ o muhtacın

 

Seite 789

MEÂL VE ŞERH

Hiç mümkün müdür ki; bir hâceti, en sevgili bir kul, bütün esmayı şefaatçı kılarak Kâdiyu’l-hâcât’tan istesin de bu hâcet yerine gelmesin.

(Ve bilhassa bu hâcet, Mâlik-i Kerîm’inin yanında, O’nun kudretine nisbeten, göz açıp kapamak kadar suhuletli ve kolay olursa….

Ve bilhassa, bu habib olan Zat, gayet hazînane enva-i tazarruat ile tazarru’ ve niyazda bulunsa ve mütezellilâne şefaate vesile olan enva-ı iftikarat ile fakrını yâd ederek duada bulunsa ve bu Zat (asm), enva-ı ibadat-ı makbule ile kendini O Sultan-ı Âlem’e sevdirip mütehabbibane niyazda bulunsa ve aynı zamanda şecere-i hilkatin semerelerinin bütün efdalleri olan enbiya ve evliya ve asfiyanın tamamı da O’nun arkasında saf tutarak O’na iktida ettikleri ve O’nun duasına âmin dedikleri halde ve bu Zat-ı Ahmediye (asm) da kendi Rabb-i Kerim’inden yalnız ve yalnız saadet-i ebedîyeyi ve rıza-ı ilahiyi istese… Elbette ve elbette bizzarure, hiçbir vecihle mümkün değildir ki, âlemdeki âsârıyla meşhûd olan ve tezahüratlarıyla âlemi dolduran bu şefkat-ı şâmilenin cemâli, bu gayet ma’kul olan matlubu, şöyle mahbub ve makbul bir Zat’tan işitip adem-i kabul ile gaddarane bir kubhu, bir çirkinliği kabul etsin. Bu, hiçbir surette mümkün değildir.

Evet, Şâhid-i Ezelî’nin, medar-ı şuhûd ve işhâdı olan şu habib Zat (asm), nasıl ki bir cihetle resûldür ve bu Zat, risaletiyle kainâtın tılsımının keşşâfıdır ve gayet kesretli mahlukatta vahdaniyet dellâlıdır ve

 

Seite 790

MEÂL VE ŞERH

Hiç mümkün müdür ki; bir hâceti, en sevgili bir kul, bütün esmayı şefaatçı kılarak Kâdiyu’l-hâcât’tan istesin de bu hâcet yerine gelmesin.

(Ve bilhassa bu hâcet, Mâlik-i Kerîm’inin yanında, O’nun kudretine nisbeten, göz açıp kapamak kadar suhuletli ve kolay olursa….

Ve bilhassa, bu habib olan Zat, gayet hazînane enva-i tazarruat ile tazarru’ ve niyazda bulunsa ve mütezellilâne şefaate vesile olan enva-ı iftikarat ile fakrını yâd ederek duada bulunsa ve bu Zat (asm), enva-ı ibadat-ı makbule ile kendini O Sultan-ı Âlem’e sevdirip mütehabbibane niyazda bulunsa ve aynı zamanda şecere-i hilkatin semerelerinin bütün efdalleri olan enbiya ve evliya ve asfiyanın tamamı da O’nun arkasında saf tutarak O’na iktida ettikleri ve O’nun duasına âmin dedikleri halde ve bu Zat-ı Ahmediye (asm) da kendi Rabb-i Kerim’inden yalnız ve yalnız saadet-i ebedîyeyi ve rıza-ı ilahiyi istese… Elbette ve elbette bizzarure, hiçbir vecihle mümkün değildir ki, âlemdeki âsârıyla meşhûd olan ve tezahüratlarıyla âlemi dolduran bu şefkat-ı şâmilenin cemâli, bu gayet ma’kul olan matlubu, şöyle mahbub ve makbul bir Zat’tan işitip adem-i kabul ile gaddarane bir kubhu, bir çirkinliği kabul etsin. Bu, hiçbir surette mümkün değildir.

Evet, Şâhid-i Ezelî’nin, medar-ı şuhûd ve işhâdı olan şu habib Zat (asm), nasıl ki bir cihetle resûldür ve bu Zat, risaletiyle kainâtın tılsımının keşşâfıdır ve gayet kesretli mahlukatta vahdaniyet dellâlıdır ve

 

Seite 791

MEÂL VE ŞERH

Demek Resûl-i Ekrem (sav), risâletiyle o Cennet-i bakiye de saadet-i ebedîyyenin vusûlüne sebeb ve vesîle olduğu gibi, ubudiyetiyle de dar-ı ahiretin, Cennet-i bakiyenin icadına ve vücûduna sebebtir.

اللهم صلّ وسلّم على ذلك الحبيب الذي هو سيدُ الكَونين وفخرُ العالَمين وحياةُ الدارَين ووسيلةُ السعادتين وذو الجناحين ورسولُ الثقلين وعلى آله وصحبه أجمعين وعلى اخوانه من النبيين والمرسَلين. آمين.

“Ya Rabbi! Şu Habîb-i Edîb’e salat ve selâm eyle ki, O Zat, iki cihanın seyyidi ve serveridir ve bütün alemlerin medâr-ı iftiharıdır ve dünya ve ahiret hayatının hayatıdır ve dünya ve ahiret saadetinin vesîlesidir ve zülcenâheyndir, iki kanat sâhibidir, hem resûldür, hem abddir. Cin ve insin Resûlüdür. Ve O’nun al ve ashabının cemîine de salat u selam olsun. Ve O’nun arkadaşları olan bütün nebilere ve resullere de salat u selâm olsun. Amin.”

Müellif (ra), burada haşr-i cismanînin delîli için Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmet ve şefkatini misâl vererek diyor ki, bilhassa bu Melik-i âlemin sıkıntı zamanlarında darlığa düşen, ah u fizar eden ve meded isteyenlerin imdadına sür’atle koşması noktasında sonsuz şefkat içinde bir rahîmiyyeti vardır. Birisi meded, yardım istese, hemen o kişinin imdadına şefkatle koşar, meded verir, yardım eder, ihtiyacını karşılar.

Sığınmak isteyenlere, dergah-ı rahmetine iltica edenlere, “Ya Rabbi! Sana dehâlet ediyorum, Senin dergâhına iltica edip sığınmak istiyorum.” diyenlere mutlaka sığınma hakkını verir. Rahmet ve şefkatinin cenâh-ı himayesine alır, muhafaza eder. En ufak, en küçük bir mahlûkunun en edna bir ihtiyacını görür, ona yardım eder. Bu hususu şundan anlıyoruz ki; muhtaçların ihtiyaçlarını, tam zamanında irade ve iktidarları dışında مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ hiç ummadıkları bir zamanda, ummadıkları bir yerden imdadlarına gönderip yerine getiriyor. Mesela, bir sivrisineğin yavrusunun en ufak bir ihtiyacını görür, imdad eder. Bir insan yavrusunun en ufak bir ihtiyacını görür, mesela dünyaya gelir gelmez süte olan ihtiyacını görür, daha önce annesinin memesinde süt yok iken doğduktan bir gün sonra

 

Seite 792

MEÂL VE ŞERH

Demek Resûl-i Ekrem (sav), risâletiyle o Cennet-i bakiye de saadet-i ebedîyyenin vusûlüne sebeb ve vesîle olduğu gibi, ubudiyetiyle de dar-ı ahiretin, Cennet-i bakiyenin icadına ve vücûduna sebebtir.

اللهم صلّ وسلّم على ذلك الحبيب الذي هو سيدُ الكَونين وفخرُ العالَمين وحياةُ الدارَين ووسيلةُ السعادتين وذو الجناحين ورسولُ الثقلين وعلى آله وصحبه أجمعين وعلى اخوانه من النبيين والمرسَلين. آمين.

“Ya Rabbi! Şu Habîb-i Edîb’e salat ve selâm eyle ki, O Zat, iki cihanın seyyidi ve serveridir ve bütün alemlerin medâr-ı iftiharıdır ve dünya ve ahiret hayatının hayatıdır ve dünya ve ahiret saadetinin vesîlesidir ve zülcenâheyndir, iki kanat sâhibidir, hem resûldür, hem abddir. Cin ve insin Resûlüdür. Ve O’nun al ve ashabının cemîine de salat u selam olsun. Ve O’nun arkadaşları olan bütün nebilere ve resullere de salat u selâm olsun. Amin.”

Müellif (ra), burada haşr-i cismanînin delîli için Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz rahmet ve şefkatini misâl vererek diyor ki, bilhassa bu Melik-i âlemin sıkıntı zamanlarında darlığa düşen, ah u fizar eden ve meded isteyenlerin imdadına sür’atle koşması noktasında sonsuz şefkat içinde bir rahîmiyyeti vardır. Birisi meded, yardım istese, hemen o kişinin imdadına şefkatle koşar, meded verir, yardım eder, ihtiyacını karşılar.

Sığınmak isteyenlere, dergah-ı rahmetine iltica edenlere, “Ya Rabbi! Sana dehâlet ediyorum, Senin dergâhına iltica edip sığınmak istiyorum.” diyenlere mutlaka sığınma hakkını verir. Rahmet ve şefkatinin cenâh-ı himayesine alır, muhafaza eder. En ufak, en küçük bir mahlûkunun en edna bir ihtiyacını görür, ona yardım eder. Bu hususu şundan anlıyoruz ki; muhtaçların ihtiyaçlarını, tam zamanında irade ve iktidarları dışında مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ hiç ummadıkları bir zamanda, ummadıkları bir yerden imdadlarına gönderip yerine getiriyor. Mesela, bir sivrisineğin yavrusunun en ufak bir ihtiyacını görür, imdad eder. Bir insan yavrusunun en ufak bir ihtiyacını görür, mesela dünyaya gelir gelmez süte olan ihtiyacını görür, daha önce annesinin memesinde süt yok iken doğduktan bir gün sonra

 

Seite 793

MEÂL VE ŞERH

kat’iyyen iktiza eder ki, O Rahîm-i Kerîm, mahlukatı içinde kendi indinde en sevimli olan bir mahlukundan ve yanında en büyük mertebe sâhibi olan bir abdinden, en büyük ve en şiddetli bir matlubunu, bir ihtiyacını görsün ve yerine getirsin. Elbette O’nun şu meşhûd rahmeti, kat’iyyen habibinin en şiddetli duasını işitmiş, kabul etmiş ve en büyük matlubu olan beka ve likayı mutlaka habîb ve mahbûb olan O Zat’a verecektir.

Evet, hiç mümkün müdür ki, bütün raiyyetinin, hatta en ednasının en edna ve hafî bir ihtiyacını görsün, ifa etsin. En büyük bir abdinin, en sevimli bir mahbubunun, en büyük ve şiddetli olan matlubunu, arzusunu görmesin, yerine getirmesin, ihtiyacını is’af etmesin. Bu, hiçbir surette mümkün değildir. Adeta sivrisineğin sesini işitsin, gök gürlemesini işitmesin. Mahlûkatın en ednasının, mesela bir sineğin yavrusunun sadâsını işitsin, rızkını göndersin, en büyük bir abdinin en büyük ve umumi bir ihtiyacını, bir matlubunu görmesin, duasını işitmesin, yerine getirmesin. Bu, mümkün değildir.

Bilhassa, o mahbub olan abdin istediği hâcet, umumi olsa, herkesin arzusu ve isteği olsa. Öyle ki herkes, onun duasına iştirak ediyor, amin diyor. “Ya Rabbi! Bu Zat’ın duasını kabul eyle. Çünkü biz de aynı şeyleri senden taleb ediyoruz.” diyorlar.

Evet, Resul-i Ekrem (sav) dua edip diyor ki; “Ya Rabbi! Bana ve bütün mü’minlere ve insanlara ve mahlûkata, Güneş’e, Ay’a, yıldızlara, bütün mevcudata beka ver, lika ver. İşte bu, herkesin istediği umûmî bir hâcettir, bir duadır. O Zat diyor ki; “Ya Rabbi! Bizi Cennet-i bâkiyede saadet-i ebedîyeye mazhar kıl. Bizlere, baki, dâimî bir hayat ver. Bizi, hem cemâl-i ba kemâlinle müşerref eyle. Hem de bizi sevdiklerimize ebediyyen kavuştur. Fena ve zevâldan muhafaza eyle.

Lika iki manada olur:

Biri: Bizi lütfuna, kurbiyyetine, rızana, rü’yet-i cemaline kavuştur.

Diğeri ise; bizi, birbirimize kavuştur. Firakı ortadan kaldır.

“Başta kendi cemâlinle bizi müşerref eyle. Sonra bütün peygamberlere,

 

Seite 794

MEÂL VE ŞERH

kat’iyyen iktiza eder ki, O Rahîm-i Kerîm, mahlukatı içinde kendi indinde en sevimli olan bir mahlukundan ve yanında en büyük mertebe sâhibi olan bir abdinden, en büyük ve en şiddetli bir matlubunu, bir ihtiyacını görsün ve yerine getirsin. Elbette O’nun şu meşhûd rahmeti, kat’iyyen habibinin en şiddetli duasını işitmiş, kabul etmiş ve en büyük matlubu olan beka ve likayı mutlaka habîb ve mahbûb olan O Zat’a verecektir.

Evet, hiç mümkün müdür ki, bütün raiyyetinin, hatta en ednasının en edna ve hafî bir ihtiyacını görsün, ifa etsin. En büyük bir abdinin, en sevimli bir mahbubunun, en büyük ve şiddetli olan matlubunu, arzusunu görmesin, yerine getirmesin, ihtiyacını is’af etmesin. Bu, hiçbir surette mümkün değildir. Adeta sivrisineğin sesini işitsin, gök gürlemesini işitmesin. Mahlûkatın en ednasının, mesela bir sineğin yavrusunun sadâsını işitsin, rızkını göndersin, en büyük bir abdinin en büyük ve umumi bir ihtiyacını, bir matlubunu görmesin, duasını işitmesin, yerine getirmesin. Bu, mümkün değildir.

Bilhassa, o mahbub olan abdin istediği hâcet, umumi olsa, herkesin arzusu ve isteği olsa. Öyle ki herkes, onun duasına iştirak ediyor, amin diyor. “Ya Rabbi! Bu Zat’ın duasını kabul eyle. Çünkü biz de aynı şeyleri senden taleb ediyoruz.” diyorlar.

Evet, Resul-i Ekrem (sav) dua edip diyor ki; “Ya Rabbi! Bana ve bütün mü’minlere ve insanlara ve mahlûkata, Güneş’e, Ay’a, yıldızlara, bütün mevcudata beka ver, lika ver. İşte bu, herkesin istediği umûmî bir hâcettir, bir duadır. O Zat diyor ki; “Ya Rabbi! Bizi Cennet-i bâkiyede saadet-i ebedîyeye mazhar kıl. Bizlere, baki, dâimî bir hayat ver. Bizi, hem cemâl-i ba kemâlinle müşerref eyle. Hem de bizi sevdiklerimize ebediyyen kavuştur. Fena ve zevâldan muhafaza eyle.

Lika iki manada olur:

Biri: Bizi lütfuna, kurbiyyetine, rızana, rü’yet-i cemaline kavuştur.

Diğeri ise; bizi, birbirimize kavuştur. Firakı ortadan kaldır.

“Başta kendi cemâlinle bizi müşerref eyle. Sonra bütün peygamberlere,

 

Seite 795

MEÂL VE ŞERH

Cennet’e ve saadet-i ebedîyyeye hidayeti isteyin. Duanızın makbuliyeti için önce beni medh u sena etmeniz ve esma-i hüsnamdan meded istemeniz lazımdır.”

Bu isimler, haşirsiz olmaz. Bunlar, kat’î olarak haşr-i cismaniyi, dar-ı ahireti iktiza ederler. Bundan dolayıdır ki; biz, Fatiha-ı Şerife’de

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَالضَّٓالّ۪ينَ آمِنْ

diyoruz. Yani “Ya Rabbi! Kendilerine nimet ettiklerin yoluna bizi hidayet eyle, gazaba uğrayanların ve dalâlete sapanların yoluna değil,diye dergah-ı İlahîye iltica ediyoruz. Çünkü Yahudiler ve Hıristiyanlar, tevhidi terkedip şirke girmekle dalâlete saptıkları gibi, haşr-i cismani konusunda da şaşırmışlar, dalâlete ve küfre girmişlerdir. Zira Hıristiyanlar, haşr-i cismaniyi inkâr ediyorlar, “Haşir, sadece ruh iledir, ceseden diriliş yoktur, ruh baki kalır.” diyorlar. Yahudiler de “Cehennem sadece mahdud, sınırlı günlerden ibarettir.” diyorlar. Yani “Buzağıya taptığımız kırk gün müddetince azab çekeriz. Ondan sonra Cehennem’den çıkarız.” diyorlar.

وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلآَّ اَيَّامًا مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَالاَ تَعْلَمُونَ

Onlar (Yahûdîler), ‘Cehennem ateşi bize ancak sayılı günler (40 gün veyâhut 7 gün) dokunacaktır’ dediler. Ya Muhammed (sav)! Sen onlara de ki size ol müddetten ziyade azab olmaz diye Cenab-ı Ellah tarafından bir ahd ve va’d mı aldınız ki Ellah va’dinden hulf etmez. Yahud bilmediğiniz şeyde Ellahu Teala’ya iftira mı söylersiniz.1

İşte biz اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ile “Ya Rabbi! Bizlere, bu iki batıl inancın dışında hakiki beka ve likayı ver.” diye Rabbimizden niyaz ediyoruz. Onlar, gazaba uğramışlar, dalalete sapmışlardır.

 


[1]  Bakara, 2:80.

Seite 796

MEÂL VE ŞERH

Cennet’e ve saadet-i ebedîyyeye hidayeti isteyin. Duanızın makbuliyeti için önce beni medh u sena etmeniz ve esma-i hüsnamdan meded istemeniz lazımdır.”

Bu isimler, haşirsiz olmaz. Bunlar, kat’î olarak haşr-i cismaniyi, dar-ı ahireti iktiza ederler. Bundan dolayıdır ki; biz, Fatiha-ı Şerife’de

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَالضَّٓالّ۪ينَ آمِنْ

diyoruz. Yani “Ya Rabbi! Kendilerine nimet ettiklerin yoluna bizi hidayet eyle, gazaba uğrayanların ve dalâlete sapanların yoluna değil,diye dergah-ı İlahîye iltica ediyoruz. Çünkü Yahudiler ve Hıristiyanlar, tevhidi terkedip şirke girmekle dalâlete saptıkları gibi, haşr-i cismani konusunda da şaşırmışlar, dalâlete ve küfre girmişlerdir. Zira Hıristiyanlar, haşr-i cismaniyi inkâr ediyorlar, “Haşir, sadece ruh iledir, ceseden diriliş yoktur, ruh baki kalır.” diyorlar. Yahudiler de “Cehennem sadece mahdud, sınırlı günlerden ibarettir.” diyorlar. Yani “Buzağıya taptığımız kırk gün müddetince azab çekeriz. Ondan sonra Cehennem’den çıkarız.” diyorlar.

وَقَالُوا لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلآَّ اَيَّامًا مَعْدُودَةًۜ قُلْ اَتَّخَذْتُمْ عِنْدَ اللّٰهِ عَهْدًا فَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ عَهْدَهُٓ اَمْ تَقُولُونَ عَلَى اللّٰهِ مَالاَ تَعْلَمُونَ

Onlar (Yahûdîler), ‘Cehennem ateşi bize ancak sayılı günler (40 gün veyâhut 7 gün) dokunacaktır’ dediler. Ya Muhammed (sav)! Sen onlara de ki size ol müddetten ziyade azab olmaz diye Cenab-ı Ellah tarafından bir ahd ve va’d mı aldınız ki Ellah va’dinden hulf etmez. Yahud bilmediğiniz şeyde Ellahu Teala’ya iftira mı söylersiniz.1

İşte biz اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ile “Ya Rabbi! Bizlere, bu iki batıl inancın dışında hakiki beka ve likayı ver.” diye Rabbimizden niyaz ediyoruz. Onlar, gazaba uğramışlar, dalalete sapmışlardır.

 


[1]  Bakara, 2:80.

Seite 797

MEÂL VE ŞERH

ibâdını saadet-i ebedîyyeye mazhar kılan, ancak O’nun şefkatidir. Malik-i yevmi’d-dîn’dir. Öyle ise orada mükafat verip cezadan kurtaran yalnız O’dur. O halde sadece O’ndan meded isteriz. Demek bütün esma-i İlahiyye, kat’î olarak haşri iktiza eder.

Hem bütün mevcudat, haşri cismani ile saadet-i ebedîye ile âlâ-yı illiyyin mertebesine çıkar, esfel-i safilinden kurtulur. Onun için bütün mevcudat, haşri ister, dar-ı ahireti taleb eder ki; yüksek mertebeye çıksın, kıymetlensin. O kıymet de ancak beka ve lika ile mümkündür. Onun için bu matlub, bütün mevcudat için gayet ehemmiyetlidir. Binâenaleyh insan olsun, hayvan olsun, ot olsun, sinek olsun hiçbir şey yok olmaz. Her şeyin o ebedî âlemde kendine göre bir mükâfatı, bir saadeti vardır. Eğer bu hâcet yerine gelmezse, her şey yok olup gider, kıymetten düşer, hiçbir değeri kalmaz. Mesela; meyveyi severiz, ne kadar kıymetlidir. Ama yok olduğu zaman ne kadar kıymetsiz olur. İnsan ne kadar değerli, kıymetli bir mahlûktur. Öldüğü zaman, eğer haşr-i cismânî olmazsa ne kadar kıymetsiz bir mahlûk olur.

Demek her şeyin kıymeti, bekasıyla ve likasıyladır. Öyle ise bu âlemdeki her şey, birer numunedir, ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette dâimî bir zamanda ebedi bir vücûdu kazanacak ve hepsi ebedîyyete mazhar olacaktır.

İşte bu sırdan dolayı bütün mevcudat lisan-ı hal ve lisan-ı kalleriyle ve lisan-ı isti’dadlarıyla şu Habibullah olan Zat’ın (asm) beka ve lika duasına iştirak edip, “âmin” diyorlar. “Evet, Ya Rabbena! Bu Zat’ın isteklerini ver, duasını kabul eyle biz de istiyoruz.” diyorlar. Bu duaya bütün melekler, ruhaniler, mü’minler, bütün mevcudat “Âmin” derler. İşte namazdaki Fatiha’nın ehemmiyetini, inceliğinin tahlilini bir nebze dile getirdik.

Hem yine Müellif (ra), haşr-i cismaninin delîllerini beyan etmek, hüccetlerini takviye etmek sadedinde diyor ki;

Evet, bu Habib-i Edib’in (sav) taleb ettiği bu hâcet, bu beka ve lika ihtiyacı, bu esmanın gayelerinin mahzeni hükmündedir. Bu esmanın gayesi, bu hâceti yerine getirmektir. Ahkâmının icrasına vesile olmasıyla kemâlatının tezahüratına sebebtir. Öyle ise bütün esma-i hüsna, Müsemma-i Zülcelâl’lerinin yanında şefaatçı olurlar. Ta ki bu Habib’in şu hâceti yerine gelsin, duası

 

Seite 798

MEÂL VE ŞERH

ibâdını saadet-i ebedîyyeye mazhar kılan, ancak O’nun şefkatidir. Malik-i yevmi’d-dîn’dir. Öyle ise orada mükafat verip cezadan kurtaran yalnız O’dur. O halde sadece O’ndan meded isteriz. Demek bütün esma-i İlahiyye, kat’î olarak haşri iktiza eder.

Hem bütün mevcudat, haşri cismani ile saadet-i ebedîye ile âlâ-yı illiyyin mertebesine çıkar, esfel-i safilinden kurtulur. Onun için bütün mevcudat, haşri ister, dar-ı ahireti taleb eder ki; yüksek mertebeye çıksın, kıymetlensin. O kıymet de ancak beka ve lika ile mümkündür. Onun için bu matlub, bütün mevcudat için gayet ehemmiyetlidir. Binâenaleyh insan olsun, hayvan olsun, ot olsun, sinek olsun hiçbir şey yok olmaz. Her şeyin o ebedî âlemde kendine göre bir mükâfatı, bir saadeti vardır. Eğer bu hâcet yerine gelmezse, her şey yok olup gider, kıymetten düşer, hiçbir değeri kalmaz. Mesela; meyveyi severiz, ne kadar kıymetlidir. Ama yok olduğu zaman ne kadar kıymetsiz olur. İnsan ne kadar değerli, kıymetli bir mahlûktur. Öldüğü zaman, eğer haşr-i cismânî olmazsa ne kadar kıymetsiz bir mahlûk olur.

Demek her şeyin kıymeti, bekasıyla ve likasıyladır. Öyle ise bu âlemdeki her şey, birer numunedir, ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette dâimî bir zamanda ebedi bir vücûdu kazanacak ve hepsi ebedîyyete mazhar olacaktır.

İşte bu sırdan dolayı bütün mevcudat lisan-ı hal ve lisan-ı kalleriyle ve lisan-ı isti’dadlarıyla şu Habibullah olan Zat’ın (asm) beka ve lika duasına iştirak edip, “âmin” diyorlar. “Evet, Ya Rabbena! Bu Zat’ın isteklerini ver, duasını kabul eyle biz de istiyoruz.” diyorlar. Bu duaya bütün melekler, ruhaniler, mü’minler, bütün mevcudat “Âmin” derler. İşte namazdaki Fatiha’nın ehemmiyetini, inceliğinin tahlilini bir nebze dile getirdik.

Hem yine Müellif (ra), haşr-i cismaninin delîllerini beyan etmek, hüccetlerini takviye etmek sadedinde diyor ki;

Evet, bu Habib-i Edib’in (sav) taleb ettiği bu hâcet, bu beka ve lika ihtiyacı, bu esmanın gayelerinin mahzeni hükmündedir. Bu esmanın gayesi, bu hâceti yerine getirmektir. Ahkâmının icrasına vesile olmasıyla kemâlatının tezahüratına sebebtir. Öyle ise bütün esma-i hüsna, Müsemma-i Zülcelâl’lerinin yanında şefaatçı olurlar. Ta ki bu Habib’in şu hâceti yerine gelsin, duası

 

Seite 799

MEÂL VE ŞERH

Biri odur ki; gözü açıp kapatmak kadar kolay ve sür’atle vücûda gelir. Sür’at ve suhûlete işaret eder.

Diğeri ise, ayet-i kerime, ince ve işari bir mana olarak buyuruyor ki; “İnsanın kendi gözünü açıp kapatması için ne kadar masarif lazımsa, onu kim yapıyorsa, haşri getirmek de ona ağır gelmez. Onu düşün!” demek istiyor. Yani bütün bu alem çalışmadan, Güneş sistemi olmadan kişi bir tek gözünü açıp, kapatamaz. Çünkü hepsi birbirine bir nizamla bağlanmıştır. Öyle ise kim senin gözünü açıp kapatıyorsa, sana bu imkânı veriyorsa, dünyayı kapatıp ahireti de o açabilir, haşr-ı cismaniyi de O getirir, saadet-i ebedîyeyi de ancak O verebilir.

Demek aynı kelime hem misâldir, hem de içinde haşrin delîli ve isbatı vardır. Mantık ilminde bürhan, yani delaleti kat’î olan kaziyyelerin birisi de kıyası içinde olan kaziyyelerdir. Kat’iyyeti ifade eder.

Hem Müellif (ra), O Zat’ın hâcetinin mutlaka kabul olacağına başka bir delîl daha getirerek diyor ki; hususan Resul-i Ekrem (sav), bütün namazlarında, bilhassa beş farz namazlarında enva-ı tazarruat-ı mahzunane ile gayet hazin ayrı ayrı tazarru ve niyazlarda bulunarak çok yalvarırsa ve bilhassa Cevşenü’l-Kebir münacatında bin bir esmayı şefaatçi kılarak bütün mevcudatı arkasına alarak hepsinin namına Rabbinden taleb-i hâcet ederse, elbette O Zat’ın umûmî olan bu duası, makbul-u İlahi olmuştur.

O Zat-ı Ekrem (asm), sadece kendisi için hidayeti, beka ve likayı istemiyor, herkes için taleb ediyor. Zira Fatiha’da, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَBizi sırat-ı müstakime hidayet eyle” diyor, “Yalnız beni sırat-ı müstakîme hidayet eyle” demiyor. Hemاِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ diyor. “نَعْبُدُ” “نَسْتَع۪ينُ” cem’ siğasıyla hitab ediyor. “Bütün mevcudat-ı alem olarak hepimiz, yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.” diyor.

Müellif (ra)’ın ifadesiyle; Resul-i Ekrem (sav), hem “medâr-ı şuhûddur”, hem “medâr-ı işhâddır.” Yani hem Ellahu Teâla, kendi cemâl-i bâ kemâlini O’nda görüp seyreder. O Habib-i Ekrem (asm), bu cihette en mükemmel bir mir’attır; cemâl-i İlahiyi en cami’ bir şekilde gösteren bir ayinedir. Hem aynı zamanda medar-ı işhaddır, başkasına da o cemâli göstermeye vesiledir.

 

Seite 800

MEÂL VE ŞERH

Biri odur ki; gözü açıp kapatmak kadar kolay ve sür’atle vücûda gelir. Sür’at ve suhûlete işaret eder.

Diğeri ise, ayet-i kerime, ince ve işari bir mana olarak buyuruyor ki; “İnsanın kendi gözünü açıp kapatması için ne kadar masarif lazımsa, onu kim yapıyorsa, haşri getirmek de ona ağır gelmez. Onu düşün!” demek istiyor. Yani bütün bu alem çalışmadan, Güneş sistemi olmadan kişi bir tek gözünü açıp, kapatamaz. Çünkü hepsi birbirine bir nizamla bağlanmıştır. Öyle ise kim senin gözünü açıp kapatıyorsa, sana bu imkânı veriyorsa, dünyayı kapatıp ahireti de o açabilir, haşr-ı cismaniyi de O getirir, saadet-i ebedîyeyi de ancak O verebilir.

Demek aynı kelime hem misâldir, hem de içinde haşrin delîli ve isbatı vardır. Mantık ilminde bürhan, yani delaleti kat’î olan kaziyyelerin birisi de kıyası içinde olan kaziyyelerdir. Kat’iyyeti ifade eder.

Hem Müellif (ra), O Zat’ın hâcetinin mutlaka kabul olacağına başka bir delîl daha getirerek diyor ki; hususan Resul-i Ekrem (sav), bütün namazlarında, bilhassa beş farz namazlarında enva-ı tazarruat-ı mahzunane ile gayet hazin ayrı ayrı tazarru ve niyazlarda bulunarak çok yalvarırsa ve bilhassa Cevşenü’l-Kebir münacatında bin bir esmayı şefaatçi kılarak bütün mevcudatı arkasına alarak hepsinin namına Rabbinden taleb-i hâcet ederse, elbette O Zat’ın umûmî olan bu duası, makbul-u İlahi olmuştur.

O Zat-ı Ekrem (asm), sadece kendisi için hidayeti, beka ve likayı istemiyor, herkes için taleb ediyor. Zira Fatiha’da, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَBizi sırat-ı müstakime hidayet eyle” diyor, “Yalnız beni sırat-ı müstakîme hidayet eyle” demiyor. Hemاِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ diyor. “نَعْبُدُ” “نَسْتَع۪ينُ” cem’ siğasıyla hitab ediyor. “Bütün mevcudat-ı alem olarak hepimiz, yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.” diyor.

Müellif (ra)’ın ifadesiyle; Resul-i Ekrem (sav), hem “medâr-ı şuhûddur”, hem “medâr-ı işhâddır.” Yani hem Ellahu Teâla, kendi cemâl-i bâ kemâlini O’nda görüp seyreder. O Habib-i Ekrem (asm), bu cihette en mükemmel bir mir’attır; cemâl-i İlahiyi en cami’ bir şekilde gösteren bir ayinedir. Hem aynı zamanda medar-ı işhaddır, başkasına da o cemâli göstermeye vesiledir.

 

Seite 801

MEÂL VE ŞERH

Hem O Zat, resûldür, elçidir. Risâleti cihetiyle “kâşif-i tılsımı kâinattır.” “Kâinat, nereden gelmiş? Nereye gidiyor? Ne için gelmiş?” gibi suallere mukni cevab vermiş, tılsım-ı kâinatı feth edip açmıştır. Vazifesi, kesret-i alem içinde vahdaniyet-i İlahiyyeyi ilan etmektir. Hem O Zat, risaletiyle saadet-i ebedîyenin sebeb-i vüsûlüdür. O’nun risaleti ve tebaiyeti olmadan hiç kimse Cennet’e gidemez, saadet-i ebedîyeye mazhar olamaz.

Demek O Zat, risaletiyle hem kâinatın tılsımını açıyor, hem vahdet-i İlahiyenin dellâlıdır. Hem Cennet’in sebeb-i vücûdudur. Hem Cennet’e kavuşmanın vasıtasıdır.

Hem O Habib-i Rabbi’l-âlemin, aynı zamanda abddir. Ubudiyeti ile de Rubûbiyyet-i İlahiyyenin cemâlinin ayinesidir. Rahmet hazinelerinin keşşâfıdır. Saadet-i ebedîyenin husûlüne sebebtir. Cennet-i bakiyenin yaratılmasına vesiledir. Eğer Cennet’in faraza hiçbir sebeb-i vücûdu, muktazisi olmasaydı, tek bu Zat’ın duası, o Cennet’in icadına kâfi idi. Zaten Zat-ı Zülcelâl, ezelden bilmiş ki; bu habib olan Zat, beka ve likayı isteyecek, saadet-i ebedîyeyi taleb edecek. O’nun bu duasını bilmiş, işitmiş ve o duasını kabul etmiş, Cennet’i yaratmıştır.

Evet, Cennet’in hadsiz muktazisi, esbabı vardır. Farz-ı muhâl bu muktazi ve sebeblerden hiçbiri olmasaydı, yine Resûl-i Ekrem (sav)’in duası ve ubudiyyeti, Cennet’in icadı için kâfi idi. Cenab-ı Hak, şu âlemi yaratmadan evvel görmüş ki ileride böyle bir Zat çıkacak, bütün kâinat namına bana dua ve niyazda bulunacak, Cennet’i isteyecek diye bilmiş ve ezelden duasını kabul etmiş, Cennet-i bakiyeyi halketmiştir.

Evet, haktır ve lâyıktır ki O’nun hakkında şöyle denilsin: لَوْلَاكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلَاكَ Bu ifade lafız itibariyle hadis olsun olmasın veya zaif hadis olsun farketmez; manası haktır ve doğrudur. Zira O’nun risaleti ve nübüvveti olmasaydı, âlem de kâinat da olmazdı. Çünkü şu kâinata, bu Zat gibi bir muallim olması zaruridir.

Demek “لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ” “Eğer sen olmasaydın” cümlesinden murad,

 

Seite 802

MEÂL VE ŞERH

Hem O Zat, resûldür, elçidir. Risâleti cihetiyle “kâşif-i tılsımı kâinattır.” “Kâinat, nereden gelmiş? Nereye gidiyor? Ne için gelmiş?” gibi suallere mukni cevab vermiş, tılsım-ı kâinatı feth edip açmıştır. Vazifesi, kesret-i alem içinde vahdaniyet-i İlahiyyeyi ilan etmektir. Hem O Zat, risaletiyle saadet-i ebedîyenin sebeb-i vüsûlüdür. O’nun risaleti ve tebaiyeti olmadan hiç kimse Cennet’e gidemez, saadet-i ebedîyeye mazhar olamaz.

Demek O Zat, risaletiyle hem kâinatın tılsımını açıyor, hem vahdet-i İlahiyenin dellâlıdır. Hem Cennet’in sebeb-i vücûdudur. Hem Cennet’e kavuşmanın vasıtasıdır.

Hem O Habib-i Rabbi’l-âlemin, aynı zamanda abddir. Ubudiyeti ile de Rubûbiyyet-i İlahiyyenin cemâlinin ayinesidir. Rahmet hazinelerinin keşşâfıdır. Saadet-i ebedîyenin husûlüne sebebtir. Cennet-i bakiyenin yaratılmasına vesiledir. Eğer Cennet’in faraza hiçbir sebeb-i vücûdu, muktazisi olmasaydı, tek bu Zat’ın duası, o Cennet’in icadına kâfi idi. Zaten Zat-ı Zülcelâl, ezelden bilmiş ki; bu habib olan Zat, beka ve likayı isteyecek, saadet-i ebedîyeyi taleb edecek. O’nun bu duasını bilmiş, işitmiş ve o duasını kabul etmiş, Cennet’i yaratmıştır.

Evet, Cennet’in hadsiz muktazisi, esbabı vardır. Farz-ı muhâl bu muktazi ve sebeblerden hiçbiri olmasaydı, yine Resûl-i Ekrem (sav)’in duası ve ubudiyyeti, Cennet’in icadı için kâfi idi. Cenab-ı Hak, şu âlemi yaratmadan evvel görmüş ki ileride böyle bir Zat çıkacak, bütün kâinat namına bana dua ve niyazda bulunacak, Cennet’i isteyecek diye bilmiş ve ezelden duasını kabul etmiş, Cennet-i bakiyeyi halketmiştir.

Evet, haktır ve lâyıktır ki O’nun hakkında şöyle denilsin: لَوْلَاكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلَاكَ Bu ifade lafız itibariyle hadis olsun olmasın veya zaif hadis olsun farketmez; manası haktır ve doğrudur. Zira O’nun risaleti ve nübüvveti olmasaydı, âlem de kâinat da olmazdı. Çünkü şu kâinata, bu Zat gibi bir muallim olması zaruridir.

Demek “لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ” “Eğer sen olmasaydın” cümlesinden murad,

 

Seite 803

فهذه الحالة تقتضي بالضرورة ان يوجد خلف هذا المنزل الفاني والميدان المتغير وبعد هذا المشهر المتبدل، قصورٌ دائمةٌ ومساكن أبدية وخزائن مفتحة الابواب مشحونة من جيّدات اصول تلك الانموذجات المغشوشات لتقوم تلك السلطنة السرمدية المشهودة عليها؛ اذ من المحال أن يكون قيام هذه الربوبية المحتشمة بأمثال هذه الفانيات الوانيات 1 الزائلات الذليلات!

نعم، كما يتفطن مَن له أدنى شعور إذا صادف في طريقه منزلاً اعده ملكٌ كريم في الطريق لمسافريه الذين يذهبون اليه. ثم ان الملك قد صرف ملايين الدنانير لتزيين المنزل لتنزه ليلة واحدة. ثم رأى ان أكثر المزينات صور وانموذجات!.. ثم رأى المسافرين يذوقون من هذا وذلك للطعم لا للشبع، اذ لايشبعون من شئ، ويأخذ كل واحد (بفوطوغرافه) المخصوص صور ما في المنزل، ويأخذ خدام الملك ايضاً صور معاملاتهم بغاية الدقة.. ثم رأى ان الملك يخرب في كل يوم أكثر تلك المزينات الغاليات القيمة، ويجدد لضيوفه الجديدين مزينات اخرى.. ويتفهم بلاشك ان لصاحب هذا المنزل المؤقت منازل عالية دائمة، وثروة غالية مخزونة، وسخاوة عظيمة كريمة؛ وهو يريد ان يشوّق الى ما عنده ويرغّبهم فيما ادخره لهم..

 

Seite 804

فهذه الحالة تقتضي بالضرورة ان يوجد خلف هذا المنزل الفاني والميدان المتغير وبعد هذا المشهر المتبدل، قصورٌ دائمةٌ ومساكن أبدية وخزائن مفتحة الابواب مشحونة من جيّدات اصول تلك الانموذجات المغشوشات لتقوم تلك السلطنة السرمدية المشهودة عليها؛ اذ من المحال أن يكون قيام هذه الربوبية المحتشمة بأمثال هذه الفانيات الوانيات 1 الزائلات الذليلات!

نعم، كما يتفطن مَن له أدنى شعور إذا صادف في طريقه منزلاً اعده ملكٌ كريم في الطريق لمسافريه الذين يذهبون اليه. ثم ان الملك قد صرف ملايين الدنانير لتزيين المنزل لتنزه ليلة واحدة. ثم رأى ان أكثر المزينات صور وانموذجات!.. ثم رأى المسافرين يذوقون من هذا وذلك للطعم لا للشبع، اذ لايشبعون من شئ، ويأخذ كل واحد (بفوطوغرافه) المخصوص صور ما في المنزل، ويأخذ خدام الملك ايضاً صور معاملاتهم بغاية الدقة.. ثم رأى ان الملك يخرب في كل يوم أكثر تلك المزينات الغاليات القيمة، ويجدد لضيوفه الجديدين مزينات اخرى.. ويتفهم بلاشك ان لصاحب هذا المنزل المؤقت منازل عالية دائمة، وثروة غالية مخزونة، وسخاوة عظيمة كريمة؛ وهو يريد ان يشوّق الى ما عنده ويرغّبهم فيما ادخره لهم..

 

Seite 805

MEÂL VE ŞERH

bu meşhûd saltanat-ı sermediyeye medâr-ı ikamet ve karargâh olacak dâimî kasırlar, saraylar ve ebedî meskenler bulunsun ve kapıları dâima açık olan ve bu dünyadaki zevâl ve elemle karışık olan fani nümunelerin, nimetlerin sabit, safi, en güzel asıllarıyla dolu olan hazineler olsun, onlardan istifade eden baki mazharlar, ebedî minnetdar olacak muhtaçlar bulunsun. Zira bu muhteşem saltanatın, şu fanilerin, zaiflerin, zevâle maruz olan zelillerin emsalleri gibi şeylere kâim olması, onların üzerinde durması muhâldir, mümkün değildir.) Çünkü fani ve zâil bir menzil, zevâle maruz bir raiyyet, baki bir saltanatın medarı ve makamı olamaz.

Demek sermedî bir saltanat, dâimî bir makarr-ı saltanat iktiza eder. O da dar-ı ahirettir.

(Evet, edna bir şuura sâhib olan kimse, yolunda giderken, bir Melik-i Kerim’in kendine gelen misafirlerinin yolunda muvakkaten konup istirahat etmeleri için bir menzili hazırladığına tesadüf edip baktığı zaman görür ki, O Melik-i Kerîm, o misafirlerin bir tek gecelik keyif ve tenezzühleri için o misafirhanenin tezyinatına milyonlar dinarları, altınları sarf etmiş. Sonra görür ki, milyonlarca para sarf edilen o misafirhanedeki müzeyyenatın ekserisi, suretler ve numunelerden ibarettir, asıl ve sabit değillerdir. Sonra bakar görür ki, o misafirler, o taamlardan ve kurulan sofralardan ancak tadına bakmak ve muvakkaten zevk almak için yiyorlar. Yoksa tok olmak, karınlarını doyurmak için değil. Zira hiçbir şeyden tam doymadan gidiyorlar ve her bir misafir, kendi hususi makinasıyla o menzildeki zînetli eşyanın, suretlerin fotoğrafını çekiyorlar, resimlerini alıyorlar. Ve ayrıca O Melik’in memurları, gayet dikkatle o misafirlerin muamelelerini ve tarz-ı harekatlarını ve fiillerinin suretlerini alıyorlar, kaydedip muhafaza ediyorlar. Sonra bu yolcu adam görüyor ki, O Melik, her gün yoldaki o menzilin, kıymeti yüksek o müzeyyenatının ekserisini tahrib edip bozuyor. O güzel şeyleri değiştiriyor. Gelecek yeni misafirleri için başka ayrı ayrı yeni tezyinatı, taze suretleri yeniden icad ediyor.

İşte bütün bu vaziyetleri müşahede eden en edna bir şuura sâhib

 

Seite 806

MEÂL VE ŞERH

bu meşhûd saltanat-ı sermediyeye medâr-ı ikamet ve karargâh olacak dâimî kasırlar, saraylar ve ebedî meskenler bulunsun ve kapıları dâima açık olan ve bu dünyadaki zevâl ve elemle karışık olan fani nümunelerin, nimetlerin sabit, safi, en güzel asıllarıyla dolu olan hazineler olsun, onlardan istifade eden baki mazharlar, ebedî minnetdar olacak muhtaçlar bulunsun. Zira bu muhteşem saltanatın, şu fanilerin, zaiflerin, zevâle maruz olan zelillerin emsalleri gibi şeylere kâim olması, onların üzerinde durması muhâldir, mümkün değildir.) Çünkü fani ve zâil bir menzil, zevâle maruz bir raiyyet, baki bir saltanatın medarı ve makamı olamaz.

Demek sermedî bir saltanat, dâimî bir makarr-ı saltanat iktiza eder. O da dar-ı ahirettir.

(Evet, edna bir şuura sâhib olan kimse, yolunda giderken, bir Melik-i Kerim’in kendine gelen misafirlerinin yolunda muvakkaten konup istirahat etmeleri için bir menzili hazırladığına tesadüf edip baktığı zaman görür ki, O Melik-i Kerîm, o misafirlerin bir tek gecelik keyif ve tenezzühleri için o misafirhanenin tezyinatına milyonlar dinarları, altınları sarf etmiş. Sonra görür ki, milyonlarca para sarf edilen o misafirhanedeki müzeyyenatın ekserisi, suretler ve numunelerden ibarettir, asıl ve sabit değillerdir. Sonra bakar görür ki, o misafirler, o taamlardan ve kurulan sofralardan ancak tadına bakmak ve muvakkaten zevk almak için yiyorlar. Yoksa tok olmak, karınlarını doyurmak için değil. Zira hiçbir şeyden tam doymadan gidiyorlar ve her bir misafir, kendi hususi makinasıyla o menzildeki zînetli eşyanın, suretlerin fotoğrafını çekiyorlar, resimlerini alıyorlar. Ve ayrıca O Melik’in memurları, gayet dikkatle o misafirlerin muamelelerini ve tarz-ı harekatlarını ve fiillerinin suretlerini alıyorlar, kaydedip muhafaza ediyorlar. Sonra bu yolcu adam görüyor ki, O Melik, her gün yoldaki o menzilin, kıymeti yüksek o müzeyyenatının ekserisini tahrib edip bozuyor. O güzel şeyleri değiştiriyor. Gelecek yeni misafirleri için başka ayrı ayrı yeni tezyinatı, taze suretleri yeniden icad ediyor.

İşte bütün bu vaziyetleri müşahede eden en edna bir şuura sâhib

 

Seite 807

MEÂL VE ŞERH

müstemir meskenler, şu dünyada gördüğümüz nümunelerin ve suretlerin en hâlis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır. Demek burada çabalamak, onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin istidadına göre -eğer kaybetmezse- orada bir saadeti vardır. Evet öyle sermedî bir saltanat, muhâldir ki; şu fâniler ve zâil zeliller üstünde dursun.

Şu hakîkata, şu temsîl dûrbîniyle bak ki: Meselâ sen yolda gidiyorsun, görüyorsun ki; yol içinde bir han var. Bir büyük zât o hanı, kendine gelen misafirlerine yapmış. O misafirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyinatına milyonlar altunlar sarfediyor. Hem o misafirler o tezyinattan pek azı ve az bir zamanda bakıp, o nimetlerden pek az bir vakitte, az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat her misafir kendine mahsus fotoğrafıyla, o handaki şeylerin suretlerini alıyorlar. Hem o büyük zâtın hizmetkârları da, misafirlerin suret-i muamelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar. Hem görüyorsun ki; o zât her günde, o kıymettar tezyinatın çoğunu tahrib eder. Yeni gelecek misafirlere, yeni tezyinatı icad eder. Bunu gördükten sonra hiç şübhen kalır mı ki: Bu yolda bu hanı yapan zâtın dâimî pek âlî menzilleri, hem tükenmez, pek kıymetli hazineleri, hem müstemir, pek büyük bir sehâveti vardır. Şu handa gösterdiği ikram ile, misafirlerini kendi yanında bulunan şeylere iştihalarını açıyor ve onlara hazırladığı hediyelere rağbetlerini uyandırıyor.”1

Müellif (ra), bu mevzuya devam ederek diyor ki:

METİN

كذلك؛ لابد ان يتفطن الانسان:

ان هذه الدنيا ليست لذاتها وبذاتها، بل انما هي منزلٌ تُملأ وتُفرغ بحلول وارتحال، وان ساكنيها مسافرون، يدعوهم رب كريم الى دار السلام.. وان هذه التزيينات ليست للتلذذ بالتنزه فقط، بدليل انها تُلذّك آناً، ثم تؤلمك بفراقها أزماناً، وتذيقك وتفتح اشتهاءك، ثم لاتشبعك

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 6. Hakikat, s. 73-74.

Seite 808

MEÂL VE ŞERH

müstemir meskenler, şu dünyada gördüğümüz nümunelerin ve suretlerin en hâlis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır. Demek burada çabalamak, onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin istidadına göre -eğer kaybetmezse- orada bir saadeti vardır. Evet öyle sermedî bir saltanat, muhâldir ki; şu fâniler ve zâil zeliller üstünde dursun.

Şu hakîkata, şu temsîl dûrbîniyle bak ki: Meselâ sen yolda gidiyorsun, görüyorsun ki; yol içinde bir han var. Bir büyük zât o hanı, kendine gelen misafirlerine yapmış. O misafirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyinatına milyonlar altunlar sarfediyor. Hem o misafirler o tezyinattan pek azı ve az bir zamanda bakıp, o nimetlerden pek az bir vakitte, az bir şey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat her misafir kendine mahsus fotoğrafıyla, o handaki şeylerin suretlerini alıyorlar. Hem o büyük zâtın hizmetkârları da, misafirlerin suret-i muamelelerini gayet dikkat ile alıyorlar ve kaydediyorlar. Hem görüyorsun ki; o zât her günde, o kıymettar tezyinatın çoğunu tahrib eder. Yeni gelecek misafirlere, yeni tezyinatı icad eder. Bunu gördükten sonra hiç şübhen kalır mı ki: Bu yolda bu hanı yapan zâtın dâimî pek âlî menzilleri, hem tükenmez, pek kıymetli hazineleri, hem müstemir, pek büyük bir sehâveti vardır. Şu handa gösterdiği ikram ile, misafirlerini kendi yanında bulunan şeylere iştihalarını açıyor ve onlara hazırladığı hediyelere rağbetlerini uyandırıyor.”1

Müellif (ra), bu mevzuya devam ederek diyor ki:

METİN

كذلك؛ لابد ان يتفطن الانسان:

ان هذه الدنيا ليست لذاتها وبذاتها، بل انما هي منزلٌ تُملأ وتُفرغ بحلول وارتحال، وان ساكنيها مسافرون، يدعوهم رب كريم الى دار السلام.. وان هذه التزيينات ليست للتلذذ بالتنزه فقط، بدليل انها تُلذّك آناً، ثم تؤلمك بفراقها أزماناً، وتذيقك وتفتح اشتهاءك، ثم لاتشبعك

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 6. Hakikat, s. 73-74.

Seite 809

الوظيفات وتفريغات لوفود مخلوقات جديدات، واحضارات لنزول مصنوعات موظفات، وتنبيهات للغفلات والسكرات. وان لصانع هذا العالم عالماً آخر باقياً يسوق اليه عباده ويشوقهم اليه، وانه قد أعد لهم مالاعين رأت ولااذن سمعت ولاخطر على قلب بشر.

MEÂL VE ŞERH

(Kezâlik insan, bu menzilin ve içindeki ahalinin gidişatından ve ahvalinden aşağıdaki esasları anlaması, idrak etmesi lazımdır. Yani şu misafirhane-i dünyaya bakan insan anlar ki:

Muhakkak bu dünya, kendi zatı için değildir. Kendisi için dâimî kalmak üzere yaratılmamıştır. Ve bizatihi müstakil de değildir. Ne kendi zatı için yaratılmış ne de kendi kendine olmuştur. Belki bu dünya, dâima hulûl ve irtihal ile yani devamlı gelen gidenler ile dolar boşalır bir menzildir. Ve misafirler için yolda kurulmuş bir handır.

Ve anlar ki, bu dünyada oturanlar, misafirlerdir. Onların Rabb-ı Kerim’i, onları ebedî saadet mahalli olan Dârü’s-Selâm’a davet etmektedir.

Ve tahkik anlar ki, bu dünyadaki tezyinat ve görünen leziz şeyler, sadece burada tenezzüh ile telezzüz etmek, zevk ve lezzet almak, keyf sürmek için olmadığına delîl, bu lezzetli şeyler, zînetler bir zaman sana lezzet verse bile, sonra firaklarıyla çok zaman sana elem verir.) Firakın elemi, visalin lezzetini tahrib ediyor, acılaştırıyor. (Burada o geçici, leziz şeyleri sana tattırır, iştahını açar. Sonra seni doyurmaz. Zira senin ömrün kısadır. Doymaya kâfi değildir.) Onun için hiç kimse, bu fani âlemde, bu geçici menzilde tam manasıyla muradına nâil olamaz, arzularına kavuşamaz. (Belki bu tezyinat, bu lezzetli taamlar, güzel şeyler nümunelerdir. İbret içindir, şükür içindir. Dâimî olan asıllarına teşvik içindir ve başka ulvi gayeler içindir.

Ve tahkik anlar ki, şu müzeyyenat, zînetli şeyler, suretlerdir. Ve

 

Seite 810

الوظيفات وتفريغات لوفود مخلوقات جديدات، واحضارات لنزول مصنوعات موظفات، وتنبيهات للغفلات والسكرات. وان لصانع هذا العالم عالماً آخر باقياً يسوق اليه عباده ويشوقهم اليه، وانه قد أعد لهم مالاعين رأت ولااذن سمعت ولاخطر على قلب بشر.

MEÂL VE ŞERH

(Kezâlik insan, bu menzilin ve içindeki ahalinin gidişatından ve ahvalinden aşağıdaki esasları anlaması, idrak etmesi lazımdır. Yani şu misafirhane-i dünyaya bakan insan anlar ki:

Muhakkak bu dünya, kendi zatı için değildir. Kendisi için dâimî kalmak üzere yaratılmamıştır. Ve bizatihi müstakil de değildir. Ne kendi zatı için yaratılmış ne de kendi kendine olmuştur. Belki bu dünya, dâima hulûl ve irtihal ile yani devamlı gelen gidenler ile dolar boşalır bir menzildir. Ve misafirler için yolda kurulmuş bir handır.

Ve anlar ki, bu dünyada oturanlar, misafirlerdir. Onların Rabb-ı Kerim’i, onları ebedî saadet mahalli olan Dârü’s-Selâm’a davet etmektedir.

Ve tahkik anlar ki, bu dünyadaki tezyinat ve görünen leziz şeyler, sadece burada tenezzüh ile telezzüz etmek, zevk ve lezzet almak, keyf sürmek için olmadığına delîl, bu lezzetli şeyler, zînetler bir zaman sana lezzet verse bile, sonra firaklarıyla çok zaman sana elem verir.) Firakın elemi, visalin lezzetini tahrib ediyor, acılaştırıyor. (Burada o geçici, leziz şeyleri sana tattırır, iştahını açar. Sonra seni doyurmaz. Zira senin ömrün kısadır. Doymaya kâfi değildir.) Onun için hiç kimse, bu fani âlemde, bu geçici menzilde tam manasıyla muradına nâil olamaz, arzularına kavuşamaz. (Belki bu tezyinat, bu lezzetli taamlar, güzel şeyler nümunelerdir. İbret içindir, şükür içindir. Dâimî olan asıllarına teşvik içindir ve başka ulvi gayeler içindir.

Ve tahkik anlar ki, şu müzeyyenat, zînetli şeyler, suretlerdir. Ve

 

Seite 811

MEÂL VE ŞERH

gibi, keyfemayeşa hareket etmek üzere serbest bırakılmamıştır. Belki bütün amellerinin suretleri alınıyor ve mahkeme-i kübradaki muhasebesi için bütün ef’al ve harekâtının suretleri alınıyor, yazılıp muhafaza ediliyor, tesbit edilip kaydediliyor.) Hiç bir şeyi boşa gitmiyor. Hiçbir surette serbest bırakılmamıştır. Dikkatli bir kontrol ve murakabe altındadır.

(Ve keza bahar mevsimindeki güzel, zînetli masnuatın, güz mevsiminde tahribatı, fena ve zevâli ise, ancak ve ancak o masnuat-ı cemîlenin vazifelerinin bitmesiyle terhisatlarıdır ve gelecek yeni mevcudat kafilelerine yer boşaltmaktır, onlara tedarik yapmaktır. Ve muvazzaf yeni masnuatın gelip konmaları için ihzarattır, onlara hazırlık yapmaktır. Ve güz mevsimindeki o tahribat-ı mevcudat, aynı zamanda gafletten ve gaflet sarhoşluklarından bir tenbihattır. Gafil insanları ikaz etmek, ebedî bir âleme yüzlerini çevirmek içindir.

Ve keza bu âlemin gidişatından ve buradaki tasarrufat-ı İlahiyyeden anlaşılıyor ki; tahkik şu Sani-i Âlem’in baki bir alem-i âheri vardır. Buradaki kullarını, o baki âleme sevkediyor ve onları bu âleme teşvik ediyor.

Ve tahkik bu âlemin Malik-i Kerîm’inin buradaki cûd u ikramından anlaşılıyor ki, O Zat-ı Kerîm, buradaki ibadı için, o alem-i bekada öyle ikramlar, öyle in’amlar hazırlamıştır ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalb-i beşere hutur etmiştir.) Âmennâ ve saddeknâ.

Müellif (ra) diyor ki, bu dünyanın gidişatına bakan ve buradaki müzeyyen masnuatın sür’atle değişmesine ve halden hale inkılab etmesine dikkat eden insan, şu esasları anlar:

Tahkik bu dünya, hem zatı için yaratılmamış, hem de bizzat müstakil de değildir. Ne zatı içindir, ne bizatihidir. Yani Ellahu Teâla, âlemi, âlemin zatı, nefsi için halk etmemiştir. Belki başka diğer bir âlem ve ulvî gayeler için yaratmıştır. Hem bu âlem bizatihi de değildir. Vücudu haşa Ellah gibi kendinden değildir. Kendi kendine olmuş, halıksız da değildir. Belki bu dünya, dâima doldurulur, boşaltılır bir menzildir. Gelen geçen yolcuların yolunda konmak ve göçmek için geçici olarak kurulmuş bir handır, bir misafirhanedir.

 

Seite 812

MEÂL VE ŞERH

gibi, keyfemayeşa hareket etmek üzere serbest bırakılmamıştır. Belki bütün amellerinin suretleri alınıyor ve mahkeme-i kübradaki muhasebesi için bütün ef’al ve harekâtının suretleri alınıyor, yazılıp muhafaza ediliyor, tesbit edilip kaydediliyor.) Hiç bir şeyi boşa gitmiyor. Hiçbir surette serbest bırakılmamıştır. Dikkatli bir kontrol ve murakabe altındadır.

(Ve keza bahar mevsimindeki güzel, zînetli masnuatın, güz mevsiminde tahribatı, fena ve zevâli ise, ancak ve ancak o masnuat-ı cemîlenin vazifelerinin bitmesiyle terhisatlarıdır ve gelecek yeni mevcudat kafilelerine yer boşaltmaktır, onlara tedarik yapmaktır. Ve muvazzaf yeni masnuatın gelip konmaları için ihzarattır, onlara hazırlık yapmaktır. Ve güz mevsimindeki o tahribat-ı mevcudat, aynı zamanda gafletten ve gaflet sarhoşluklarından bir tenbihattır. Gafil insanları ikaz etmek, ebedî bir âleme yüzlerini çevirmek içindir.

Ve keza bu âlemin gidişatından ve buradaki tasarrufat-ı İlahiyyeden anlaşılıyor ki; tahkik şu Sani-i Âlem’in baki bir alem-i âheri vardır. Buradaki kullarını, o baki âleme sevkediyor ve onları bu âleme teşvik ediyor.

Ve tahkik bu âlemin Malik-i Kerîm’inin buradaki cûd u ikramından anlaşılıyor ki, O Zat-ı Kerîm, buradaki ibadı için, o alem-i bekada öyle ikramlar, öyle in’amlar hazırlamıştır ki, ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalb-i beşere hutur etmiştir.) Âmennâ ve saddeknâ.

Müellif (ra) diyor ki, bu dünyanın gidişatına bakan ve buradaki müzeyyen masnuatın sür’atle değişmesine ve halden hale inkılab etmesine dikkat eden insan, şu esasları anlar:

Tahkik bu dünya, hem zatı için yaratılmamış, hem de bizzat müstakil de değildir. Ne zatı içindir, ne bizatihidir. Yani Ellahu Teâla, âlemi, âlemin zatı, nefsi için halk etmemiştir. Belki başka diğer bir âlem ve ulvî gayeler için yaratmıştır. Hem bu âlem bizatihi de değildir. Vücudu haşa Ellah gibi kendinden değildir. Kendi kendine olmuş, halıksız da değildir. Belki bu dünya, dâima doldurulur, boşaltılır bir menzildir. Gelen geçen yolcuların yolunda konmak ve göçmek için geçici olarak kurulmuş bir handır, bir misafirhanedir.

 

Seite 813

MEÂL VE ŞERH

masnuat-ı fâniye, hepsi bir araya gelmiş, kısa bir zaman için toplanmışlardır. Ta ki suretleri, fotoğrafları çekilsin, ebedî Cennet’te ehl-i Cennet’e gösterilsin. Timsalleri, manaları, neticeleri alınıyor, muhafaza ediliyor. Ta ki film şeridi gibi ebedî manzaralar, ayrı ayrı levhalar onlardan teşkil edilsin, ebedîyyen dar-ı bekada gösterilsin. Mesela; şu anda bir filmin çekilmesi, ayrı ayrı levhalar, bölümler halinde gösterilmesi ve seyircilerin nazar-ı dikkatlerinin celbedilmesi için bu maksadla ne kadar toplanmalar ve bir araya gelmeler ve dağılmalar yapılıyor. Ve değişik şekil ve suretlerin elde edilmesi, ayrı ayrı manzaraların teşkil edilmesi için ne kadar masraf yapılıyor. Dünyanın parası sarf ediliyor. Teşbihte hata olmasın. Cenab-ı Hak da Cennet’te ehl-i imana ebedîyyen film şeritlerinde göstermek üzere burada masnuatı toplar, yan yana getirir, dizer, ayrı ayrı manzaralar, suretler teşkil eder. Mevcudat-ı âlemi düzene sokar, harekât ve sekenatlarının fotoğraflarını çeker, sonra dağıtır, öteki âleme gönderir. Ardından yenilerini getirir, aynı muameleye tabi tutar. Ta ki ayrı ayrı film levhalarını, ayrı ayrı ebedî manzaraları ehl-i Cennet için halk etsin. Veya bu toplanmalardan, dağılmalardan bizim bilmediğimiz başka manaları ifade etmek, ayrı ayrı başka şeyleri âlem-i bekada yapmak, halketmek için Sani-i Âlem böyle mevcudatı değiştiriyor, götürüyor, getiriyor.

Ve keza yine bu âlemden anlaşılıyor ki eşya, fena için yaratılmamıştır. Mevcudat-ı âlemin fena için yaratılmadığına, belki beka için halk edildiğine delîl ise, eşyanın fenası, zahiri ve maddî sureti itibariyledir. Ve gözden kaybolması, onun için vatan-ı aslisine gitmek üzere bir terhistir. Çünkü ölüme mahkûm olan bir şey, bir cihette fenaya gider, çok cihetlerle bekaya mazhar olur.

Evet, mevcudat-ı âlemin her biri, burada askerî kışladaki bir nefer gibidir. Burada görevini, vazifesini bitirir, terhis olup başka bir âleme, yani vatan-ı aslîsi olan dar-ı ahirete intikal eder.

Peki, nasıl bileceğiz ki eşya beka içindir, fena ve yokluk için değildir?

Elcevab: Sûreten fena, tamam-ı vazife olup idam ve adem olmadığını, bilakis terhis olduğunu şundan anlıyoruz ki, fani olan bir şey, bir vecihle fenaya gider, sayılmayacak kadar vecihlerle bekaya mazhar olur, bakileşir. Mesela; kudretin kelimelerinden olan, bize bakıp gülümseyen şu çiçeğe

 

Seite 814

MEÂL VE ŞERH

masnuat-ı fâniye, hepsi bir araya gelmiş, kısa bir zaman için toplanmışlardır. Ta ki suretleri, fotoğrafları çekilsin, ebedî Cennet’te ehl-i Cennet’e gösterilsin. Timsalleri, manaları, neticeleri alınıyor, muhafaza ediliyor. Ta ki film şeridi gibi ebedî manzaralar, ayrı ayrı levhalar onlardan teşkil edilsin, ebedîyyen dar-ı bekada gösterilsin. Mesela; şu anda bir filmin çekilmesi, ayrı ayrı levhalar, bölümler halinde gösterilmesi ve seyircilerin nazar-ı dikkatlerinin celbedilmesi için bu maksadla ne kadar toplanmalar ve bir araya gelmeler ve dağılmalar yapılıyor. Ve değişik şekil ve suretlerin elde edilmesi, ayrı ayrı manzaraların teşkil edilmesi için ne kadar masraf yapılıyor. Dünyanın parası sarf ediliyor. Teşbihte hata olmasın. Cenab-ı Hak da Cennet’te ehl-i imana ebedîyyen film şeritlerinde göstermek üzere burada masnuatı toplar, yan yana getirir, dizer, ayrı ayrı manzaralar, suretler teşkil eder. Mevcudat-ı âlemi düzene sokar, harekât ve sekenatlarının fotoğraflarını çeker, sonra dağıtır, öteki âleme gönderir. Ardından yenilerini getirir, aynı muameleye tabi tutar. Ta ki ayrı ayrı film levhalarını, ayrı ayrı ebedî manzaraları ehl-i Cennet için halk etsin. Veya bu toplanmalardan, dağılmalardan bizim bilmediğimiz başka manaları ifade etmek, ayrı ayrı başka şeyleri âlem-i bekada yapmak, halketmek için Sani-i Âlem böyle mevcudatı değiştiriyor, götürüyor, getiriyor.

Ve keza yine bu âlemden anlaşılıyor ki eşya, fena için yaratılmamıştır. Mevcudat-ı âlemin fena için yaratılmadığına, belki beka için halk edildiğine delîl ise, eşyanın fenası, zahiri ve maddî sureti itibariyledir. Ve gözden kaybolması, onun için vatan-ı aslisine gitmek üzere bir terhistir. Çünkü ölüme mahkûm olan bir şey, bir cihette fenaya gider, çok cihetlerle bekaya mazhar olur.

Evet, mevcudat-ı âlemin her biri, burada askerî kışladaki bir nefer gibidir. Burada görevini, vazifesini bitirir, terhis olup başka bir âleme, yani vatan-ı aslîsi olan dar-ı ahirete intikal eder.

Peki, nasıl bileceğiz ki eşya beka içindir, fena ve yokluk için değildir?

Elcevab: Sûreten fena, tamam-ı vazife olup idam ve adem olmadığını, bilakis terhis olduğunu şundan anlıyoruz ki, fani olan bir şey, bir vecihle fenaya gider, sayılmayacak kadar vecihlerle bekaya mazhar olur, bakileşir. Mesela; kudretin kelimelerinden olan, bize bakıp gülümseyen şu çiçeğe

 

Seite 815

MEÂL VE ŞERH

ليس سدي حبله علي غاربه

Yani "insan, ipi boynuna sarılmış başıboş, vazifesiz olarak serbest bırakılmamıştır."

Evet, insan serbest değildir, şeriata bağlıdır. Bu dünyaya başıboş olarak, imtihansız, mes’uliyetsiz olarak gönderilmemiştir. Belki bütün amellerinin suretleri alınıyor, yazılıyor ve muhafaza ediliyor ve bütün ef’alinin neticeleri kaydediliyor. Hayrı ve şerri yazılıyor. Ta ki ona göre muhasebeye çekilsin. Âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى

(İnsan dünyada sahipsiz ve başıboş bırakılacağını) hiç bir şey ile mükellef tutulmayacağını (mı zanneder.) Yahut (İnsan, kabrinde terk edilip bir daha hayata kavuşturulmayacağını mı zanneder?) Gafil insan, hiç yaratılışındaki hikmetleri ve hayatının gayesini düşünmüyor. Ellah'ın kudreti ile öldükten sonra tekrar hayata kavuşacağını, hesaba çekileceğini hiç aklına getirmiyor.”1

Ve keza bahar mevsimindeki güzel, sevimli masnuatın güz mevsimindeki tahribatı, fenası, vazifelerinin bitmesiyle terhisattır. Taze mahlûkların gelmesi için bir yer boşaltmaktır. Vazifeli yeni masnuların gelip konaklamaları için bir hazırlamadır. Ta ki eskiler gitsin, yenileri vazife başına gelsinler. Hem insan-ı gâfili, gaflet uykusundan uyandırmak, ikaz etmek içindir.

Evet, insan, bahar mevsiminin câzibesiyle adeta gaflet sarhoşluğuna kapılır. Ama birdenbire güz mevsiminde o güzel masnuatın vefatını, zevâlini görünce uyanır. Her şeyin böyle fani, geçici olduğunu anlar, Rabbine döner, ahireti için ciddi çalışır. Yüzünü âlem-i bekaya çevirir. Demek bu tahribatta dört esas vardır:

1. Terhisattır.

2. Tefriğattır, yeni gelenlere yer boşaltmaktır.

 


[1]  Kıyâmet, 75:36.

Seite 816

MEÂL VE ŞERH

ليس سدي حبله علي غاربه

Yani "insan, ipi boynuna sarılmış başıboş, vazifesiz olarak serbest bırakılmamıştır."

Evet, insan serbest değildir, şeriata bağlıdır. Bu dünyaya başıboş olarak, imtihansız, mes’uliyetsiz olarak gönderilmemiştir. Belki bütün amellerinin suretleri alınıyor, yazılıyor ve muhafaza ediliyor ve bütün ef’alinin neticeleri kaydediliyor. Hayrı ve şerri yazılıyor. Ta ki ona göre muhasebeye çekilsin. Âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor:

اَيَحْسَبُ الْاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًى

(İnsan dünyada sahipsiz ve başıboş bırakılacağını) hiç bir şey ile mükellef tutulmayacağını (mı zanneder.) Yahut (İnsan, kabrinde terk edilip bir daha hayata kavuşturulmayacağını mı zanneder?) Gafil insan, hiç yaratılışındaki hikmetleri ve hayatının gayesini düşünmüyor. Ellah'ın kudreti ile öldükten sonra tekrar hayata kavuşacağını, hesaba çekileceğini hiç aklına getirmiyor.”1

Ve keza bahar mevsimindeki güzel, sevimli masnuatın güz mevsimindeki tahribatı, fenası, vazifelerinin bitmesiyle terhisattır. Taze mahlûkların gelmesi için bir yer boşaltmaktır. Vazifeli yeni masnuların gelip konaklamaları için bir hazırlamadır. Ta ki eskiler gitsin, yenileri vazife başına gelsinler. Hem insan-ı gâfili, gaflet uykusundan uyandırmak, ikaz etmek içindir.

Evet, insan, bahar mevsiminin câzibesiyle adeta gaflet sarhoşluğuna kapılır. Ama birdenbire güz mevsiminde o güzel masnuatın vefatını, zevâlini görünce uyanır. Her şeyin böyle fani, geçici olduğunu anlar, Rabbine döner, ahireti için ciddi çalışır. Yüzünü âlem-i bekaya çevirir. Demek bu tahribatta dört esas vardır:

1. Terhisattır.

2. Tefriğattır, yeni gelenlere yer boşaltmaktır.

 


[1]  Kıyâmet, 75:36.

Seite 817

MEÂL VE ŞERH

1. İhzarattır, vazife başına gelenlere zemin hazırlamaktır.

2. Tenbihatdır, insanı gafletten uyandırmaktadır.

Ve keza insan, bu âlemden anlar ki; bu Sani-i Âlem’in baki başka bir âlemi vardır. İbadını oraya sevkediyor, oraya teşvik ediyor. Hadisin ifadesiyle; kulları için orada öyle nimetler hazırlamış ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ne de kalb-i beşere hutûr etmiştir.

عن ابى هريرة رضى الله عنه، قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: قال الله عز وجل: اعددتُ لعبادى الصالحين ما لاعين رأت ولا أُذن سمعت ولا خطر على قلب بشر، واقرأوا ان شئتم فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍ (السجدة: 17) .

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah (sav) buyurdu ki: Ellah Azze ve Celle şöyle buyurdu: “Cennet’te sâlih kullarım için öyle ni’metler ve ikrâmlar hazırlamışım ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalb-i beşere hutûr etmiştir.”

Ebû Hureyre (ra), daha sonra şöyle dedi: Şâyet istiyorsanız, bu hakîkata işâret eden şu âyeti okuyunuz:

فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا اُخْفِىَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Yani, “Hiçbir nefis, yaptıkları salih amellerinin karşılığı olarak kendileri için, gözleri rûşen edecek, aydınlatacak ni’metlerden neler gizlenmiş, hazırlanmış olduğunu bilemez.”1 2

Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu mevzu ile alakalı şöyle diyor:

“Şu misafirhane-i dünyadaki vaziyeti, sarhoş olmadan dikkat etsen; şu dokuz esası anlarsın:

 


[1]  Secde, 32:17.

[2]  Buhârî, Bed’ül-Halk, 8; Müslim, Cennet, 2.

Seite 818

MEÂL VE ŞERH

1. İhzarattır, vazife başına gelenlere zemin hazırlamaktır.

2. Tenbihatdır, insanı gafletten uyandırmaktadır.

Ve keza insan, bu âlemden anlar ki; bu Sani-i Âlem’in baki başka bir âlemi vardır. İbadını oraya sevkediyor, oraya teşvik ediyor. Hadisin ifadesiyle; kulları için orada öyle nimetler hazırlamış ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş ne de kalb-i beşere hutûr etmiştir.

عن ابى هريرة رضى الله عنه، قال: قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: قال الله عز وجل: اعددتُ لعبادى الصالحين ما لاعين رأت ولا أُذن سمعت ولا خطر على قلب بشر، واقرأوا ان شئتم فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍ (السجدة: 17) .

Ebû Hüreyre (ra)’dan rivâyet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah (sav) buyurdu ki: Ellah Azze ve Celle şöyle buyurdu: “Cennet’te sâlih kullarım için öyle ni’metler ve ikrâmlar hazırlamışım ki; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de kalb-i beşere hutûr etmiştir.”

Ebû Hureyre (ra), daha sonra şöyle dedi: Şâyet istiyorsanız, bu hakîkata işâret eden şu âyeti okuyunuz:

فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا اُخْفِىَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

Yani, “Hiçbir nefis, yaptıkları salih amellerinin karşılığı olarak kendileri için, gözleri rûşen edecek, aydınlatacak ni’metlerden neler gizlenmiş, hazırlanmış olduğunu bilemez.”1 2

Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu mevzu ile alakalı şöyle diyor:

“Şu misafirhane-i dünyadaki vaziyeti, sarhoş olmadan dikkat etsen; şu dokuz esası anlarsın:

 


[1]  Secde, 32:17.

[2]  Buhârî, Bed’ül-Halk, 8; Müslim, Cennet, 2.

Seite 819

MEÂL VE ŞERH

anlaşılır. Çiçekli ve meyveli koca nebatatın bir parça ruha benzeyen her birinin kanun-u teşekkülatı, timsal-i sureti; zerrecikler gibi tohumlarda kemâl-i intizamla, dağdağalı inkılablar içinde ibka ve muhafaza edilmesiyle, gayet cem'iyetli ve yüksek bir mahiyete mâlik, haricî bir vücûd giydirilmiş, zîşuur nuranî bir kanun-u emrî olan ruh-u beşer; ne derece beka ile merbut ve alâkadar olduğu anlaşılır.

Altıncı Esas: Hem anlarsın ki: İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zabtedilir.

Yedinci Esas: Hem anlarsın ki: Güz mevsiminde yaz-bahar âleminin güzel mahlukatının tahribatı, i'dam değil. Belki vazifelerinin tamamıyla terhisatıdır. Hem yeni baharda gelecek mahlukata yer boşaltmak için tefrîgattır ve yeni vazifedarlar gelip konacak ve vazifedar mevcudatın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır. Hem zîşuura vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan ikazat-ı Sübhaniyedir.

Sekizinci Esas: Hem anlarsın ki: Şu fâni âlemin sermedî Sâni'i için başka ve bâki bir âlemi var ki, ibadını oraya sevk ve ona teşvik eder.

Dokuzuncu Esas: Hem anlarsın ki: öyle bir Rahman, öyle bir âlemde, öyle has ibadına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ...”1

METİN

ولاسيما: أن لمتصرف هذا العالم حفيظيةً تامة بحيث لا تغادر صغيرة ولا كبيرة إلا تحفظها في كتاب مبين. ومن أبواب هذا الكتاب المبينِ النظامُ والميزانُ المشهودان، إذ نشاهد أن كل ما تمّ عمرُه بتمام وظيفته، وذهب عن الوجود في عالم الشهادة، يُثبت فاطرهُ كثيرا من صوره

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 6. Hakikat, s. 74-77.

Seite 820

MEÂL VE ŞERH

anlaşılır. Çiçekli ve meyveli koca nebatatın bir parça ruha benzeyen her birinin kanun-u teşekkülatı, timsal-i sureti; zerrecikler gibi tohumlarda kemâl-i intizamla, dağdağalı inkılablar içinde ibka ve muhafaza edilmesiyle, gayet cem'iyetli ve yüksek bir mahiyete mâlik, haricî bir vücûd giydirilmiş, zîşuur nuranî bir kanun-u emrî olan ruh-u beşer; ne derece beka ile merbut ve alâkadar olduğu anlaşılır.

Altıncı Esas: Hem anlarsın ki: İnsan, ipi boğazına sarılıp, istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır; belki bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zabtedilir.

Yedinci Esas: Hem anlarsın ki: Güz mevsiminde yaz-bahar âleminin güzel mahlukatının tahribatı, i'dam değil. Belki vazifelerinin tamamıyla terhisatıdır. Hem yeni baharda gelecek mahlukata yer boşaltmak için tefrîgattır ve yeni vazifedarlar gelip konacak ve vazifedar mevcudatın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır. Hem zîşuura vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan ikazat-ı Sübhaniyedir.

Sekizinci Esas: Hem anlarsın ki: Şu fâni âlemin sermedî Sâni'i için başka ve bâki bir âlemi var ki, ibadını oraya sevk ve ona teşvik eder.

Dokuzuncu Esas: Hem anlarsın ki: öyle bir Rahman, öyle bir âlemde, öyle has ibadına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ...”1

METİN

ولاسيما: أن لمتصرف هذا العالم حفيظيةً تامة بحيث لا تغادر صغيرة ولا كبيرة إلا تحفظها في كتاب مبين. ومن أبواب هذا الكتاب المبينِ النظامُ والميزانُ المشهودان، إذ نشاهد أن كل ما تمّ عمرُه بتمام وظيفته، وذهب عن الوجود في عالم الشهادة، يُثبت فاطرهُ كثيرا من صوره

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 6. Hakikat, s. 74-77.

Seite 821

MEÂL VE ŞERH

hıfz ve hafîziyyetin azamet-i ihatasını fehmedip anlayasın.) Bir meyve ağacının bütün teşekkülatı meyvesinde, meyve süzülüp çekirdeğinde dercedildiği gibi insanın da bütün tarihçe-i hayatı, kuvve-i hafızasında kaydedilmektedir. (Hatta seyyalat-ı zâilatta, çabuk zevâle maruz kalan mevcudatta da bu kanun-u hafîziyyet hâkimdir.

İşte sen, bu misâllerden gaybî ve uhrevî âlemlerde mühim semereler ve neticeler veren ehemmiyetli şeylerde ve işlerdeki hafiziyeti) şu hafîziyyetin kuvvet-i cereyanını, derece-i ihatasını (kıyas et!

Evet, şu tam ve ihatalı kanun-u hafîziyyetten anlaşılıyor ki, şu mevcudatın sâhibi ve mâliki olan Cenâb-ı Hakk’ın, kendi mülkünde cereyan eden her şeyin, her hadisenin inzibatında, kayd altına alıp muhafaza etmesinde, azîm bir ihtimamı vardır. Gayet ehemmiyetle her şeyi taht-ı hıfz ve hafîziyyetine almaktadır. Küçük, büyük her şeyi kaydediyor, muhafaza ediyor. Ve bu Zat’ın hâkimiyet vazifesinde, âlemi sevk ve idaresinde nihayet bir dikkati, sonsuz bir kontrolü vardır. Ve saltanat-ı rubûbiyyetinde tam bir intizam vardır. Onun rubûbiyyeti, âleme öyle hâkimdir, öyle bir saltanat derecesindedir ki, mülkünde cereyan eden edna bir hâdiseyi, ehven, adi bir ameli, az bir hizmeti dahi yazar ve yazdırır. Ve emr-i tekvîniyle mülkünde cereyan eden her şeyin suretinin alınmasını emreder. Ve her fiil ve ameli muhafaza eder ve ettirir.

İşte bu derece ihatalı ve dikkatli ve ihtimamlı hafîziyyet kanunu, elbette dar-ı ahirette yapılacak olan muhasebeye, bir mahkeme-i kübraya işaret eder, belki kat’î ve zaruri olarak bir muhasebe divanının açılmasına delâlet eder.

Bu hafiziyyet kanunu her şeyde câri olduğu gibi bilhassa ef’alin en a’zamında ve en ehemmiyetlisinde daha ziyade câridir ki; bu ef’al, mahlûkatın en ekremi ve mevcudatın en eşrefi olandan, yani nev-i insandan sudur etmiştir. Elbette nev-i insanın bütün ef’al ve ahvali gayet dikkatle ve ehemmiyetle kaydedilip muhafaza ediliyor. Zira insan, rubûbiyyet-i İlahiyyeye aid şuunatın ve ahvalin külliyatına bir şâhid; ve kesret dairelerinde tecellî eden vahdaniyyet-i İlahiyyeye bir dellal ve ilancı; ve mevcudatın tesbihatına müşâhid, onların üzerine bir zâbit

 

Seite 822

MEÂL VE ŞERH

hıfz ve hafîziyyetin azamet-i ihatasını fehmedip anlayasın.) Bir meyve ağacının bütün teşekkülatı meyvesinde, meyve süzülüp çekirdeğinde dercedildiği gibi insanın da bütün tarihçe-i hayatı, kuvve-i hafızasında kaydedilmektedir. (Hatta seyyalat-ı zâilatta, çabuk zevâle maruz kalan mevcudatta da bu kanun-u hafîziyyet hâkimdir.

İşte sen, bu misâllerden gaybî ve uhrevî âlemlerde mühim semereler ve neticeler veren ehemmiyetli şeylerde ve işlerdeki hafiziyeti) şu hafîziyyetin kuvvet-i cereyanını, derece-i ihatasını (kıyas et!

Evet, şu tam ve ihatalı kanun-u hafîziyyetten anlaşılıyor ki, şu mevcudatın sâhibi ve mâliki olan Cenâb-ı Hakk’ın, kendi mülkünde cereyan eden her şeyin, her hadisenin inzibatında, kayd altına alıp muhafaza etmesinde, azîm bir ihtimamı vardır. Gayet ehemmiyetle her şeyi taht-ı hıfz ve hafîziyyetine almaktadır. Küçük, büyük her şeyi kaydediyor, muhafaza ediyor. Ve bu Zat’ın hâkimiyet vazifesinde, âlemi sevk ve idaresinde nihayet bir dikkati, sonsuz bir kontrolü vardır. Ve saltanat-ı rubûbiyyetinde tam bir intizam vardır. Onun rubûbiyyeti, âleme öyle hâkimdir, öyle bir saltanat derecesindedir ki, mülkünde cereyan eden edna bir hâdiseyi, ehven, adi bir ameli, az bir hizmeti dahi yazar ve yazdırır. Ve emr-i tekvîniyle mülkünde cereyan eden her şeyin suretinin alınmasını emreder. Ve her fiil ve ameli muhafaza eder ve ettirir.

İşte bu derece ihatalı ve dikkatli ve ihtimamlı hafîziyyet kanunu, elbette dar-ı ahirette yapılacak olan muhasebeye, bir mahkeme-i kübraya işaret eder, belki kat’î ve zaruri olarak bir muhasebe divanının açılmasına delâlet eder.

Bu hafiziyyet kanunu her şeyde câri olduğu gibi bilhassa ef’alin en a’zamında ve en ehemmiyetlisinde daha ziyade câridir ki; bu ef’al, mahlûkatın en ekremi ve mevcudatın en eşrefi olandan, yani nev-i insandan sudur etmiştir. Elbette nev-i insanın bütün ef’al ve ahvali gayet dikkatle ve ehemmiyetle kaydedilip muhafaza ediliyor. Zira insan, rubûbiyyet-i İlahiyyeye aid şuunatın ve ahvalin külliyatına bir şâhid; ve kesret dairelerinde tecellî eden vahdaniyyet-i İlahiyyeye bir dellal ve ilancı; ve mevcudatın tesbihatına müşâhid, onların üzerine bir zâbit

 

Seite 823

MEÂL VE ŞERH

Müellif (ra) burada, Sultan-ı Kâinat’ın bu âlemde gayet derecede şiddetli bir kontrolü, her şeye şâmil tam bir hafîziyyeti olduğunu delîllerle isbat ediyor. Sonra diyor ki, bu derece kuvvetli bir hafîziyyet, elbette kâinatı alakadar eden insanın mühim ve azîm olan amellerinde de câridir. Ve bu muhafazanın mutlaka bir muhasebe için yapıldığına ve dar-ı ahirette insan, ona göre muamele göreceğine delâlet edip istilzâm eder.

Evet,

وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا ف۪يهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ لاَ يُغَادِرُ صَغ۪يرَةً وَلاَ كَب۪يرَةً اِلآَّ اَحْصٰيهَۚا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًۜا وَلاَ يَظْلِمُ رَبُّكَ اَحَدًا

“(Ve) o kıyamet gününde (kitab) herkesin amel defteri meydana (konmuştur.) Herkesin amel defteri ya sağ veya sol tarafından eline verilecektir. (Artık günahkarları) ahiret âleminde (onda) o amel defterlerinde yazılı (olanlardan dolayı korkar kimseler görürsün.) O kitaplarda yazılı olan çirkin amellerinden dolayı Ellah katında azaba ve insanlar katında da zillete uğrayacaklarını anlayarak titrer dururlar. (Ve) o günahkârlar (derler ki: Eyvah bizlere!) Ey helakimiz! Nerdesin? Gel, artık şu korkunç âfeti görmeğe takatimiz kalmadı. (Bu kitaba ne oluyor ki) bu ne kadar hassas bir amel defteri ki (küçük, büyük birşey bırakmaksızın hepsini saymış, tesbit etmiş.) Herkesin en küçük, en basit bir ameli dahi, meselâ; tebessümü, birisine merhamet veya düşmanlık gözüyle bakmış olması bile o kitabta tesbit edilmiştir. (Ve) o mahşere sevk olunanlar, dünyada iken (yapmış oldukları şeyleri) iyi ve kötü bütün amelleri, o kitabta (hazır) yazılmış, tesbit edilmiş (buldular.) Haklarında ilâhî delil, ilâhî adalet bu şekilde tecelli etmiş olacaktır. (Ve Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez.) Herkese hak ettiğine göre muamele eder. Salih ibadını fazlıyla ilâhî lütuflarına nail buyurur. Kâfir ve günahkâr olanları da hak ettikleri azablara kavuşturur.”1 âyet-i kerimesi sarahatınca, insanın bütün ef’al, akval ve ahvali yazılıp, kaydediliyor ve her şeyde bilhassa insanın ef’alinde tam bir hafiziyyetin tecellîsi olduğu haber veriliyor.

 


[1]  Kehf, 18:49

Seite 824

MEÂL VE ŞERH

Müellif (ra) burada, Sultan-ı Kâinat’ın bu âlemde gayet derecede şiddetli bir kontrolü, her şeye şâmil tam bir hafîziyyeti olduğunu delîllerle isbat ediyor. Sonra diyor ki, bu derece kuvvetli bir hafîziyyet, elbette kâinatı alakadar eden insanın mühim ve azîm olan amellerinde de câridir. Ve bu muhafazanın mutlaka bir muhasebe için yapıldığına ve dar-ı ahirette insan, ona göre muamele göreceğine delâlet edip istilzâm eder.

Evet,

وَوُضِعَ الْكِتَابُ فَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ مُشْفِق۪ينَ مِمَّا ف۪يهِ وَيَقُولُونَ يَا وَيْلَتَنَا مَالِ هٰذَا الْكِتَابِ لاَ يُغَادِرُ صَغ۪يرَةً وَلاَ كَب۪يرَةً اِلآَّ اَحْصٰيهَۚا وَوَجَدُوا مَا عَمِلُوا حَاضِرًۜا وَلاَ يَظْلِمُ رَبُّكَ اَحَدًا

“(Ve) o kıyamet gününde (kitab) herkesin amel defteri meydana (konmuştur.) Herkesin amel defteri ya sağ veya sol tarafından eline verilecektir. (Artık günahkarları) ahiret âleminde (onda) o amel defterlerinde yazılı (olanlardan dolayı korkar kimseler görürsün.) O kitaplarda yazılı olan çirkin amellerinden dolayı Ellah katında azaba ve insanlar katında da zillete uğrayacaklarını anlayarak titrer dururlar. (Ve) o günahkârlar (derler ki: Eyvah bizlere!) Ey helakimiz! Nerdesin? Gel, artık şu korkunç âfeti görmeğe takatimiz kalmadı. (Bu kitaba ne oluyor ki) bu ne kadar hassas bir amel defteri ki (küçük, büyük birşey bırakmaksızın hepsini saymış, tesbit etmiş.) Herkesin en küçük, en basit bir ameli dahi, meselâ; tebessümü, birisine merhamet veya düşmanlık gözüyle bakmış olması bile o kitabta tesbit edilmiştir. (Ve) o mahşere sevk olunanlar, dünyada iken (yapmış oldukları şeyleri) iyi ve kötü bütün amelleri, o kitabta (hazır) yazılmış, tesbit edilmiş (buldular.) Haklarında ilâhî delil, ilâhî adalet bu şekilde tecelli etmiş olacaktır. (Ve Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez.) Herkese hak ettiğine göre muamele eder. Salih ibadını fazlıyla ilâhî lütuflarına nail buyurur. Kâfir ve günahkâr olanları da hak ettikleri azablara kavuşturur.”1 âyet-i kerimesi sarahatınca, insanın bütün ef’al, akval ve ahvali yazılıp, kaydediliyor ve her şeyde bilhassa insanın ef’alinde tam bir hafiziyyetin tecellîsi olduğu haber veriliyor.

 


[1]  Kehf, 18:49

Seite 825

MEÂL VE ŞERH

Cenab-ı Hak, mülkünde cereyan eden ne sağir, ne kebir, ne az, ne çok hiç bir şeyi bırakmayarak hepsini Kitab-ı Mübin’de hıfzeder. İşte bu Kitab-ı Mübin’in bablarından, bölümlerinden birisi de âlemdeki nizam ve mizandır. Ölçülü düzgünlüktür. Bu âlemde gözümüzle müşahede ediyoruz ki; her şey, kanun dairesinde intizamlı yaratılıyor. Her şeyde ince bir mizan vardır, maddî olarak ölçülüdür. Bununla beraber her şeyin ömrü kısa, müddet-i hayatı çok azdır. Bundan anlaşılıyor ki; bu dehşetli hafîziyyet, bu noksansız zabt u rabt, başka bir âlemde bir muhasebe divanının açılması içindir. İnsanın hayır ve şer her ameli, bu hafîziyyete göre mizana girecek ve neticede insan, ona göre muamele görecektir. Ya taltif edilecek ya tokat yiyecektir.

Evet, bu âlemin mutasarrıfı olan Cenâb-ı Hak, vazifesinin bitmesiyle ömrünü tamamlayan ve bu âlem-i şehâdetten başka âleme intikal eden her şeyin çok suretlerini alır, muhafaza eder ve tarihçe-i hayatlarını çekirdeklerinde derceder, neticelerinde nakşeder ve gayb ile şehâdet âlemlerinin müteaddid ayinelerinde ibka eder.

Bu âlemde pek çok manevi kameralar, fotoğraf çeken manevi makinalar eşyanın suretini, tarz-ı muamelatını ve bilhassa nev-i insanın bütün kâinatı alakadar eden ef’alini alıp kaydeden, muhafaza eden çok vazifeli memurlar vardır. Başta “Kiramen Kâtibin” olmak üzere muvazzaf melekler, Levh-i Mahfuz ve Levh-i Mahfuz’un küçük numuneleri olan kuvve-i hafızalar, çekirdekler ve tohumlar ve başta hava unsuru olmak üzere Güneş, toprak ve su unsuru eşyanın suretlerini alıp muhafaza ederler. Üzerinde yaşadığımız bu yer,

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا

“(Kıyamet gününde) Arz (haberlerini) üzerinde işlenen hayr ve şerri (Rabbinin ona vahyetmesi) bildirmesi (sebebiyle anlatır.)1 ayetin sarâhatıyla senin her söz, fiil ve halini zabt eder, haşir meydanında ortaya döker. Yani manevi bir kamera, bir fotoğraf makinesi gibi bütün ef’al, akval ve ahvalimizi alıp muhafaza eder ve kıyamet gününde gelip hepsini söyler. Ve hakeza bilhassa hava unsuru çok acayip bir muhafaza memurudur. Bir anda bütün sesleri ve suretleri alır, muhafaza eder. Su ve Güneş unsurları da bu

 


[1]  Zilzal, 99:4-5.

Seite 826

MEÂL VE ŞERH

Cenab-ı Hak, mülkünde cereyan eden ne sağir, ne kebir, ne az, ne çok hiç bir şeyi bırakmayarak hepsini Kitab-ı Mübin’de hıfzeder. İşte bu Kitab-ı Mübin’in bablarından, bölümlerinden birisi de âlemdeki nizam ve mizandır. Ölçülü düzgünlüktür. Bu âlemde gözümüzle müşahede ediyoruz ki; her şey, kanun dairesinde intizamlı yaratılıyor. Her şeyde ince bir mizan vardır, maddî olarak ölçülüdür. Bununla beraber her şeyin ömrü kısa, müddet-i hayatı çok azdır. Bundan anlaşılıyor ki; bu dehşetli hafîziyyet, bu noksansız zabt u rabt, başka bir âlemde bir muhasebe divanının açılması içindir. İnsanın hayır ve şer her ameli, bu hafîziyyete göre mizana girecek ve neticede insan, ona göre muamele görecektir. Ya taltif edilecek ya tokat yiyecektir.

Evet, bu âlemin mutasarrıfı olan Cenâb-ı Hak, vazifesinin bitmesiyle ömrünü tamamlayan ve bu âlem-i şehâdetten başka âleme intikal eden her şeyin çok suretlerini alır, muhafaza eder ve tarihçe-i hayatlarını çekirdeklerinde derceder, neticelerinde nakşeder ve gayb ile şehâdet âlemlerinin müteaddid ayinelerinde ibka eder.

Bu âlemde pek çok manevi kameralar, fotoğraf çeken manevi makinalar eşyanın suretini, tarz-ı muamelatını ve bilhassa nev-i insanın bütün kâinatı alakadar eden ef’alini alıp kaydeden, muhafaza eden çok vazifeli memurlar vardır. Başta “Kiramen Kâtibin” olmak üzere muvazzaf melekler, Levh-i Mahfuz ve Levh-i Mahfuz’un küçük numuneleri olan kuvve-i hafızalar, çekirdekler ve tohumlar ve başta hava unsuru olmak üzere Güneş, toprak ve su unsuru eşyanın suretlerini alıp muhafaza ederler. Üzerinde yaşadığımız bu yer,

يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا

“(Kıyamet gününde) Arz (haberlerini) üzerinde işlenen hayr ve şerri (Rabbinin ona vahyetmesi) bildirmesi (sebebiyle anlatır.)1 ayetin sarâhatıyla senin her söz, fiil ve halini zabt eder, haşir meydanında ortaya döker. Yani manevi bir kamera, bir fotoğraf makinesi gibi bütün ef’al, akval ve ahvalimizi alıp muhafaza eder ve kıyamet gününde gelip hepsini söyler. Ve hakeza bilhassa hava unsuru çok acayip bir muhafaza memurudur. Bir anda bütün sesleri ve suretleri alır, muhafaza eder. Su ve Güneş unsurları da bu

 


[1]  Zilzal, 99:4-5.

Seite 827

MEÂL VE ŞERH

Evet, insan kabre girip kalkmamak üzere yatamaz. Müellif (ra)’ın başka bir eserindeki ifadesiyle, “Size böyle nimet eden bir zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.1 Belki insan haşir meydanına gelecek ve küçük-büyük, cüz’î-küllî her amelinden hesaba çekilecek, neticede ya Cennet’e layık ya da Cehennem’e müstahak olacaktır. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu mevzu ile alakalı olarak şöyle buyuruyor:

“Yedinci Hakîkat: Bâb-ı hıfz ve hafîziyet olup, ism-i Hafîz ve Rakib'in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki: Gökte, yerde, karada, denizde; yaş kuru, küçük büyük, âdi âlî herşeyi kemâl-i intizam ve mizan içinde muhafaza edip, bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen bir hafîziyet; insan gibi büyük bir fıtratta, hilafet-i kübra gibi bir rütbede, emanet-i kübra gibi büyük vazifesi olan beşerin, rububiyet-i âmmeye temas eden amelleri ve fiilleri muhafaza edilmesin, muhasebe eleğinden geçirilmesin, adâlet terazisinde tartılmasın, şâyeste ceza ve mükâfat çekmesin? Hâyır, aslâ!..

Evet şu kâinatı idare eden zât, herşeyi nizam ve mizan içinde muhafaza ediyor. Nizam ve mizan ise; ilim ile hikmet ve irade ile kudretin tezahürüdür. Çünki görüyoruz her masnu' vücûdunda, gayet muntazam ve mevzun yaratılıyor. Hem hayatı müddetince değiştirdiği suretler dahi, birer intizamlı olduğu halde, heyet-i mecmuası da bir intizam tahtındadır. Zira görüyoruz ki; vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehâdetten göçüp giden herşeyin Hafîz-i Zülcelal, birçok suretlerini elvah-ı mahfuza hükmünde olan hâfızalarda ve bir türlü misâlî âyinelerde hıfzedip, ekser tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor. Zahir ve bâtın âyinelerde ibka ediyor. Meselâ: Beşerin hâfızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun-u hafîziyetin azamet-i ihatasını gösteriyor.

Görmüyor musun ki: Koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün mevcudatı ve bunların kendilerine göre bütün sahaif-i a'mali ve teşkilâtının kanunları ve suretlerinin timsalleri; mahdud bir miktar tohumcuklar içlerinde yazarak, muhafaza ediliyor. İkinci bir baharda, onlara göre bir muhasebe içinde sahife-i amellerini neşredip, kemâl-i intizam ve hikmet ile koca diğer bir bahar

 


[1]  Sözler, 10. Söz, Zeylin Dördüncü Parçası, s. 115.

Seite 828

MEÂL VE ŞERH

Evet, insan kabre girip kalkmamak üzere yatamaz. Müellif (ra)’ın başka bir eserindeki ifadesiyle, “Size böyle nimet eden bir zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.1 Belki insan haşir meydanına gelecek ve küçük-büyük, cüz’î-küllî her amelinden hesaba çekilecek, neticede ya Cennet’e layık ya da Cehennem’e müstahak olacaktır. Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu mevzu ile alakalı olarak şöyle buyuruyor:

“Yedinci Hakîkat: Bâb-ı hıfz ve hafîziyet olup, ism-i Hafîz ve Rakib'in cilvesidir.

Hiç mümkün müdür ki: Gökte, yerde, karada, denizde; yaş kuru, küçük büyük, âdi âlî herşeyi kemâl-i intizam ve mizan içinde muhafaza edip, bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen bir hafîziyet; insan gibi büyük bir fıtratta, hilafet-i kübra gibi bir rütbede, emanet-i kübra gibi büyük vazifesi olan beşerin, rububiyet-i âmmeye temas eden amelleri ve fiilleri muhafaza edilmesin, muhasebe eleğinden geçirilmesin, adâlet terazisinde tartılmasın, şâyeste ceza ve mükâfat çekmesin? Hâyır, aslâ!..

Evet şu kâinatı idare eden zât, herşeyi nizam ve mizan içinde muhafaza ediyor. Nizam ve mizan ise; ilim ile hikmet ve irade ile kudretin tezahürüdür. Çünki görüyoruz her masnu' vücûdunda, gayet muntazam ve mevzun yaratılıyor. Hem hayatı müddetince değiştirdiği suretler dahi, birer intizamlı olduğu halde, heyet-i mecmuası da bir intizam tahtındadır. Zira görüyoruz ki; vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehâdetten göçüp giden herşeyin Hafîz-i Zülcelal, birçok suretlerini elvah-ı mahfuza hükmünde olan hâfızalarda ve bir türlü misâlî âyinelerde hıfzedip, ekser tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor. Zahir ve bâtın âyinelerde ibka ediyor. Meselâ: Beşerin hâfızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun-u hafîziyetin azamet-i ihatasını gösteriyor.

Görmüyor musun ki: Koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün mevcudatı ve bunların kendilerine göre bütün sahaif-i a'mali ve teşkilâtının kanunları ve suretlerinin timsalleri; mahdud bir miktar tohumcuklar içlerinde yazarak, muhafaza ediliyor. İkinci bir baharda, onlara göre bir muhasebe içinde sahife-i amellerini neşredip, kemâl-i intizam ve hikmet ile koca diğer bir bahar

 


[1]  Sözler, 10. Söz, Zeylin Dördüncü Parçası, s. 115.

Seite 829

METİN

ولاسيما: أن مالك هذا العالم قد وَعد مكررا بما إيجادُه عليه هيّن سهل يسير، ووجوده لخلقه وعباده مهمّ بلا نهاية، وغال بلا غاية. مع أن خُلف الوعد في غاية الضدية لعزّة اقتداره ومرحمة ربوبيته؛ إذ خُلفُ الوعد نتيجةُ الجهل أولا والعجز آخرا. فخلف الوعد محال على العليم المطلق والقدير المطلق. فليس إيجاد الحشر بانقلاباته وبجنّاته بأعسر عليه من إيجاد الربيع بتحولاته وبجنانه. وأما وعدُه سبحانه فثابت بتواتر كل الأنبياء بإجماع جميع الأصفياء. استمع قوةَ وعدِه سبحانه من هذه الآية: ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هوۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ فيهِۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَديثًا﴾ (النساء:87).. ﴿قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُ﴾ (عبس:17) لا يصدِّق حديثَ مَن هذه الموجودات كلماتُه الصادقة بالحق، وهذه الكائنات آياتُه الناطقة بالصدق؛ ويعتمد على هذيانات وهمِه وحماقات نفسِه وأباطيل شيطانه. نعوذ بالله من الخذلان ومن شر النفس والشيطان..

MEÂL VE ŞERH

(Ve bahusus, bu âlemin Mâlik-i Zülcelâl’i, icadı, kendi kudretine pek suhuletli ve kolay ve rahat olan ve mahlûkatına ve ibadına nihayet derecede mühim olan ve gayet derecede kıymetli ve şiddetli ihtiyac olan haşri, dar-ı ahireti getireceğini kat’î olarak mükerrer va’detmiştir. Halbuki hulfu’l-va’d, izzet-i iktidarına ve rububiyetinin merhametine gayet derecede zıddır. Zira hulfu’l-va’d, verdiği sözü yerine getirmemek, ya cehâletin neticesidir veya aczin alâmetidir.) Yani va’dini yerine getirmemek, ya cehâletten, şeref ve haysiyyetini düşünmemekten veya

 

Seite 830

METİN

ولاسيما: أن مالك هذا العالم قد وَعد مكررا بما إيجادُه عليه هيّن سهل يسير، ووجوده لخلقه وعباده مهمّ بلا نهاية، وغال بلا غاية. مع أن خُلف الوعد في غاية الضدية لعزّة اقتداره ومرحمة ربوبيته؛ إذ خُلفُ الوعد نتيجةُ الجهل أولا والعجز آخرا. فخلف الوعد محال على العليم المطلق والقدير المطلق. فليس إيجاد الحشر بانقلاباته وبجنّاته بأعسر عليه من إيجاد الربيع بتحولاته وبجنانه. وأما وعدُه سبحانه فثابت بتواتر كل الأنبياء بإجماع جميع الأصفياء. استمع قوةَ وعدِه سبحانه من هذه الآية: ﴿اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هوۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَا رَيْبَ فيهِۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَديثًا﴾ (النساء:87).. ﴿قُتِلَ الْاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُ﴾ (عبس:17) لا يصدِّق حديثَ مَن هذه الموجودات كلماتُه الصادقة بالحق، وهذه الكائنات آياتُه الناطقة بالصدق؛ ويعتمد على هذيانات وهمِه وحماقات نفسِه وأباطيل شيطانه. نعوذ بالله من الخذلان ومن شر النفس والشيطان..

MEÂL VE ŞERH

(Ve bahusus, bu âlemin Mâlik-i Zülcelâl’i, icadı, kendi kudretine pek suhuletli ve kolay ve rahat olan ve mahlûkatına ve ibadına nihayet derecede mühim olan ve gayet derecede kıymetli ve şiddetli ihtiyac olan haşri, dar-ı ahireti getireceğini kat’î olarak mükerrer va’detmiştir. Halbuki hulfu’l-va’d, izzet-i iktidarına ve rububiyetinin merhametine gayet derecede zıddır. Zira hulfu’l-va’d, verdiği sözü yerine getirmemek, ya cehâletin neticesidir veya aczin alâmetidir.) Yani va’dini yerine getirmemek, ya cehâletten, şeref ve haysiyyetini düşünmemekten veya

 

Seite 831

MEÂL VE ŞERH

halde bu va’dini yerine getirmemesi, haşri getirmemekle kendini tekzib etmesi mümkün müdür?

Evet, haşri inkâr eden insan,قُتِلَ اْلاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُ “Helâk olsun, lanet olsun o insana! Ne kadar da nankör ve inkarcıdır! Onu küfre, haşri inkâra sevkeden nedir?”1 ayetin tehdidine masadak olup, Ellah’ı tasdik etmez, küfre girer. Haşri inkâr eder. Acaba Ellah’tan daha doğru sözlü kim olabilir? İnsan düşünsün ki kimi tasdik etmiyor? Öyle bir Zât-ı tasdik etmiyor ve küfrüyle tekzib ediyor ki, bütün mevcudat, O’nun sâdık kelimeleridir. Bütün yaratılan mahlukat, O’nun sonsuz kudretinin delîlidir, O’nun kudretini ve ilmini isbat ediyor. Hem de haşrin, dâr-ı ahiretin delîlidir.

İşte insan, bu kadar sıdkına delâlet eden hadsiz delîller olan bir Zât’ı, va’dinde tasdik etmez, kendi vehminin hezeyanlarını ve nefis ve şeytanın ahmakça sözlerini ve vesveselerini dinler, ona kulak verir. Böylece tevfik-i İlâhîden mahrum olup hızlanda, dalâlette kalır, kendini azab-ı elîme müstehak eder. El-iyazu billah!

METİN

ولاسيما: أنّا نشاهد في هذا العالم تظاهراتِ ربوبيةٍ محتشمة سرمدية، وآثارَ سلطنةٍ مشعشعةٍ مستقرة. وقس عظمة صاحب هذه الربوبية من كون هذه الأرض بسَكَنَتها كحيوان مسخّر مذلل تحت أمره يحييها ويميت، ويربّيها ويدبّر. والشمس بسياراتها مسخرةً منظمة بقدرته ينظمها ويدَوِّر، ويقدرها ويكوّر. مع أن هذه الربوبية السرمدية المستمرة والسلطنة المستقرة المحيطة -بشهادة تصرفاتها العظيمة المحيّرة للعقول- لا تقومان على هذه الأمور الزائلة الواهية المتبدلة

 


[1]  Abese, 80:17.

Seite 832

MEÂL VE ŞERH

halde bu va’dini yerine getirmemesi, haşri getirmemekle kendini tekzib etmesi mümkün müdür?

Evet, haşri inkâr eden insan,قُتِلَ اْلاِنْسَانُ مَٓا اَكْفَرَهُ “Helâk olsun, lanet olsun o insana! Ne kadar da nankör ve inkarcıdır! Onu küfre, haşri inkâra sevkeden nedir?”1 ayetin tehdidine masadak olup, Ellah’ı tasdik etmez, küfre girer. Haşri inkâr eder. Acaba Ellah’tan daha doğru sözlü kim olabilir? İnsan düşünsün ki kimi tasdik etmiyor? Öyle bir Zât-ı tasdik etmiyor ve küfrüyle tekzib ediyor ki, bütün mevcudat, O’nun sâdık kelimeleridir. Bütün yaratılan mahlukat, O’nun sonsuz kudretinin delîlidir, O’nun kudretini ve ilmini isbat ediyor. Hem de haşrin, dâr-ı ahiretin delîlidir.

İşte insan, bu kadar sıdkına delâlet eden hadsiz delîller olan bir Zât’ı, va’dinde tasdik etmez, kendi vehminin hezeyanlarını ve nefis ve şeytanın ahmakça sözlerini ve vesveselerini dinler, ona kulak verir. Böylece tevfik-i İlâhîden mahrum olup hızlanda, dalâlette kalır, kendini azab-ı elîme müstehak eder. El-iyazu billah!

METİN

ولاسيما: أنّا نشاهد في هذا العالم تظاهراتِ ربوبيةٍ محتشمة سرمدية، وآثارَ سلطنةٍ مشعشعةٍ مستقرة. وقس عظمة صاحب هذه الربوبية من كون هذه الأرض بسَكَنَتها كحيوان مسخّر مذلل تحت أمره يحييها ويميت، ويربّيها ويدبّر. والشمس بسياراتها مسخرةً منظمة بقدرته ينظمها ويدَوِّر، ويقدرها ويكوّر. مع أن هذه الربوبية السرمدية المستمرة والسلطنة المستقرة المحيطة -بشهادة تصرفاتها العظيمة المحيّرة للعقول- لا تقومان على هذه الأمور الزائلة الواهية المتبدلة

 


[1]  Abese, 80:17.

Seite 833

السيّالة، ولا تُبْنَيان على مثل هذه الدنيا الفانية المغيّرة المتخاذلة المنغّصة. بل لا يمكن أن تكون هذه الدنيا في سرادقات هذه الربوبية إلا كميدان بُنيت فيها منازلُ مؤقتة للتجربة والامتحان والتشهير والإعلان، ثم تُخرَّب وتبدل بقصور دائمة ويساق إليها الخلق. فبالضرورة لابدّ أن يوجَد لربّ هذا العالم الفاني المتغير عالمٌ آخر باقٍ مستقر. ومع ذلك قد أَخبر كلُّ مَن ذهب من الظاهر إلى الحقيقة من ذوي الأرواح النيّرة والقلوب المنوّرة والعقول النورانية، ودخل في حضور قُربه سبحانه أنه أعدّ للمطيعين والعاصين دارَ مكافأة ومجازاة، وأنه يَعِدُ وعدا قويا ويوعد وعيدا شديدا، وهوأجلُّ وأقدس من أن يَذِلّ ويتذلّل بخُلف الوعد، وأعلى وأعزّ من أن يَعجز عن إنجاز الوعيد. مع أن المخبِرِين الذين هم الأنبياء والأولياء والأصفياء متواترون، وأهلُ اختصاص لمثل هذه المسألة، وقد أجمعوا واتفقوا -مع تخالفهم في المسالك والمشارب والمذاهب- على هذا الإخبار الذي تؤيده الكائنات بآياتها. فهل عندك أيها الإنسان حديثٌ أصدقُ من هذا الحديث؟ فهل يمكن أن يكون خبر أصدقَ من هذا الخبر وأحقَّ؟

MEÂL VE ŞERH

(Ve bahusus bu âlemde muhteşem, sermedi bir rubûbiyyetin tezahüratını müşahede etmekteyiz. Ve şa’şalı, müstakarr, dâimî bir saltanatın eserlerini, şualarını görüyoruz.

 

Seite 834

السيّالة، ولا تُبْنَيان على مثل هذه الدنيا الفانية المغيّرة المتخاذلة المنغّصة. بل لا يمكن أن تكون هذه الدنيا في سرادقات هذه الربوبية إلا كميدان بُنيت فيها منازلُ مؤقتة للتجربة والامتحان والتشهير والإعلان، ثم تُخرَّب وتبدل بقصور دائمة ويساق إليها الخلق. فبالضرورة لابدّ أن يوجَد لربّ هذا العالم الفاني المتغير عالمٌ آخر باقٍ مستقر. ومع ذلك قد أَخبر كلُّ مَن ذهب من الظاهر إلى الحقيقة من ذوي الأرواح النيّرة والقلوب المنوّرة والعقول النورانية، ودخل في حضور قُربه سبحانه أنه أعدّ للمطيعين والعاصين دارَ مكافأة ومجازاة، وأنه يَعِدُ وعدا قويا ويوعد وعيدا شديدا، وهوأجلُّ وأقدس من أن يَذِلّ ويتذلّل بخُلف الوعد، وأعلى وأعزّ من أن يَعجز عن إنجاز الوعيد. مع أن المخبِرِين الذين هم الأنبياء والأولياء والأصفياء متواترون، وأهلُ اختصاص لمثل هذه المسألة، وقد أجمعوا واتفقوا -مع تخالفهم في المسالك والمشارب والمذاهب- على هذا الإخبار الذي تؤيده الكائنات بآياتها. فهل عندك أيها الإنسان حديثٌ أصدقُ من هذا الحديث؟ فهل يمكن أن يكون خبر أصدقَ من هذا الخبر وأحقَّ؟

MEÂL VE ŞERH

(Ve bahusus bu âlemde muhteşem, sermedi bir rubûbiyyetin tezahüratını müşahede etmekteyiz. Ve şa’şalı, müstakarr, dâimî bir saltanatın eserlerini, şualarını görüyoruz.

 

Seite 835

MEÂL VE ŞERH

memlekete sevk edilecektir. Binâenaleyh şu fani, mütegayyir âlemin Rabbi ve Sanii için bizzarure baki, dâimî, müstakarr başka bir âlem-i âherin mevcudiyyeti lazımdır.

Bununla beraber zâhirden hakîkate geçen ve O’nun mukaddes kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervah-ı neyyire ashabı, bütün kulûb-u münevvere aktabı ve bütün ukûl-ü nuraniyye erbabı şehâdet ediyorlar ve kat’î olarak haber veriyorlar ki, tahkik O Zât-ı Zülcelâl, mutiler için bir dar-ı mükâfat ve asiler için bir dar-ı mücazat ihzar etmiştir. Ve ilan ediyorlar ki O Zat, pek metin, kuvvetli va’dediyor ve çok şiddetli tehdid edip korkutuyor. Halbuki O Zat-ı Alîm-i Kadîr, hulfü’l-va’d etmekle zilletten ve tezellülden münezzeh ve mukaddestir. Hulfü’l-va’d, O’nun dâmen-i merhametine yakışmaz. Ve keza O’nun izzet-i iktidarı, vaîdini ve tehdîdini incâz ve icrâ etmemekten a’la ve e’azzdır.) Çünkü va’dini ve vaîdini yerine getirmemek, aczden ve cehldendir. Alîm-i Mutlak, Kadîr-i Mutlak aczden, cehlden, zilletten, tezellülden müberradır. Zillet, O’nun kudretine yanaşamaz.

(Mahaza ihbar edenler ki, onlar enbiya, evliya ve asfiyalardır. Hepsi bu mes’elede ittifak halinde olup tevatür yolu ile haber veriyorlar. Ve onlar, bu mes’elede ehl-i ihtisastırlar. Ve bu zevât-ı âliyeler, mesleklerinde, meşreblerinde ve mezheblerinde birbirlerine muhâlif ve ayrı oldukları halde -kâinat bütün âyâtıyla, kelimâtıyla te’yid ve takviye ettiği- bu ihbarda icma edip hepsi ittifak etmişlerdir. Müttefikan haşri, dar-ı ahireti haber vermişlerdir.

Ey insan! Senin yanında bu sözden daha doğru bir söz var mıdır? Ve şu kâinatta bu haberden daha esdak, daha doğru, daha ehakk bir haberin olması, bundan daha hakîkatlı bir mes’elenin bulunması mümkün müdür?) Demek bütün ehl-i ihtisas ve bütün kâinat, haşr-i cismânînin geleceğinde ittifak etmişlerdir. Öyle ise bu mes’elede şek ve şübhe yoktur.

Müellif (ra), haşr-i cismânînin delîli sadedinde diyor ki; hâsseten biz, bu âlemde muhteşem, sermedi bir rubûbiyyetin tezahüratını gözle görüyoruz. Rububiyet kelimesinin tarifi:

 

Seite 836

MEÂL VE ŞERH

memlekete sevk edilecektir. Binâenaleyh şu fani, mütegayyir âlemin Rabbi ve Sanii için bizzarure baki, dâimî, müstakarr başka bir âlem-i âherin mevcudiyyeti lazımdır.

Bununla beraber zâhirden hakîkate geçen ve O’nun mukaddes kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervah-ı neyyire ashabı, bütün kulûb-u münevvere aktabı ve bütün ukûl-ü nuraniyye erbabı şehâdet ediyorlar ve kat’î olarak haber veriyorlar ki, tahkik O Zât-ı Zülcelâl, mutiler için bir dar-ı mükâfat ve asiler için bir dar-ı mücazat ihzar etmiştir. Ve ilan ediyorlar ki O Zat, pek metin, kuvvetli va’dediyor ve çok şiddetli tehdid edip korkutuyor. Halbuki O Zat-ı Alîm-i Kadîr, hulfü’l-va’d etmekle zilletten ve tezellülden münezzeh ve mukaddestir. Hulfü’l-va’d, O’nun dâmen-i merhametine yakışmaz. Ve keza O’nun izzet-i iktidarı, vaîdini ve tehdîdini incâz ve icrâ etmemekten a’la ve e’azzdır.) Çünkü va’dini ve vaîdini yerine getirmemek, aczden ve cehldendir. Alîm-i Mutlak, Kadîr-i Mutlak aczden, cehlden, zilletten, tezellülden müberradır. Zillet, O’nun kudretine yanaşamaz.

(Mahaza ihbar edenler ki, onlar enbiya, evliya ve asfiyalardır. Hepsi bu mes’elede ittifak halinde olup tevatür yolu ile haber veriyorlar. Ve onlar, bu mes’elede ehl-i ihtisastırlar. Ve bu zevât-ı âliyeler, mesleklerinde, meşreblerinde ve mezheblerinde birbirlerine muhâlif ve ayrı oldukları halde -kâinat bütün âyâtıyla, kelimâtıyla te’yid ve takviye ettiği- bu ihbarda icma edip hepsi ittifak etmişlerdir. Müttefikan haşri, dar-ı ahireti haber vermişlerdir.

Ey insan! Senin yanında bu sözden daha doğru bir söz var mıdır? Ve şu kâinatta bu haberden daha esdak, daha doğru, daha ehakk bir haberin olması, bundan daha hakîkatlı bir mes’elenin bulunması mümkün müdür?) Demek bütün ehl-i ihtisas ve bütün kâinat, haşr-i cismânînin geleceğinde ittifak etmişlerdir. Öyle ise bu mes’elede şek ve şübhe yoktur.

Müellif (ra), haşr-i cismânînin delîli sadedinde diyor ki; hâsseten biz, bu âlemde muhteşem, sermedi bir rubûbiyyetin tezahüratını gözle görüyoruz. Rububiyet kelimesinin tarifi:

 

Seite 837

MEÂL VE ŞERH

vardır. Öyle ise bu âlemin Rabbi için bu fani dünyadan başka baki, dâimî bir diyar-ı aherin bulunması zaruridir. Bu dünya, devamlı değişiyor. İnsan, burada muradına ermeden gidiyor.

Evet, bu dünya, kendini fenadan kurtaramıyor, vefasızdır, bulanıktır, belalı ve elemlidir. Kimseye yar olmaz. Ancak bu dünya, o rubûbiyyetin pay-i tahtı idaresinde olan o meydan da imtihan ve tecrübe için ve kudretin mucizelerini teşhir için kurulmuş muvakkat menzillerdir. Sonra tahrib edilip ebedî saraylara, dâimî bağ ve bahçelere tebdil edilecek ve buradaki ahali de o ebedî memlekete sevk edilecektir.

Hem Müellif (ra) diyor ki, bununla beraber Cenab-ı Hakk’ın kurb-u huzuruna giden ve O’nun manevi huzuru ile müşerref olup O’na yakınlık peyda eden, başta nurlu ruhlar sâhibi enbiyalar, münevver kalbler sâhibi evliyalar ve nurani akıl sâhibi olan ulemalar, hepsi ittifaken tevatür derecesinde ihbar etmişler ki; şu âlemin Mâlik-i Kerîm’i muti’ler için bir dar-ı mükâfat, bir Cennet-i A’la hazırlamış ve O Kahhar-ı Zülcelâl, ehl-i küfür ve isyan için de dâimî bir Cehennem’i hazırlamıştır.

Ve O Zat, kelamında pek şiddetli vaîd ediyor ve çok kuvvetli tehdidat yapıyor. O Zat-ı Akdes ise, va’dini yerine getirememekten ve vaîdini, tehdidatını icra etmemekten münezzehtir. Zira va’dini yerine getirmezse, zilleti kabul etmiş olur. Tehdid edip korkuttuğu kimseleri de cezalandırmazsa, mağlubiyeti kabul etmiş olur. O Zat-ı Alîm-i Kadîr ise, bundan mukaddestir.

Bu mes’eledeki muhbirler ise, hepsi bu konuda ehl-i ihtisastırlar. Bu nurani zatların meslekleri, meşrebleri, mezhebleri ayrı ayrı olduğu halde hepsi tevhîd ve haşirde, erkân-ı imaniyyede, esâsât-ı İslamiyyede ittifak etmişlerdir.

Evet, peygamberlerin ayrı ayrı şeriatları, kitabları var. Evliyanın ayrı ayrı meslek ve meşrebleri var. Ulema ve asfiyanın ayrı ayrı mezhebleri vardır. Fakat bütün bu ehl-i ihtisas nurani zatlar, bu va’d u vaîd-i İlahinin ihbarında ittifak edip icma’ etmişlerdir. Aynı bu ihbarı kâinat da bütün âyat ve kelimâtıyla te’yid edip tasdik ediyor. Mesela; gece ve gündüz, kış ve yaz, bahar ve güz mevsimi, kıyamet ve haşrin birer numuneleri ve kat’î delîlleridirler. Baharlar, Cennet’in numunesi; kışlar ise, Cehennem’in numunesidir. Acaba şu

 

Seite 838

MEÂL VE ŞERH

vardır. Öyle ise bu âlemin Rabbi için bu fani dünyadan başka baki, dâimî bir diyar-ı aherin bulunması zaruridir. Bu dünya, devamlı değişiyor. İnsan, burada muradına ermeden gidiyor.

Evet, bu dünya, kendini fenadan kurtaramıyor, vefasızdır, bulanıktır, belalı ve elemlidir. Kimseye yar olmaz. Ancak bu dünya, o rubûbiyyetin pay-i tahtı idaresinde olan o meydan da imtihan ve tecrübe için ve kudretin mucizelerini teşhir için kurulmuş muvakkat menzillerdir. Sonra tahrib edilip ebedî saraylara, dâimî bağ ve bahçelere tebdil edilecek ve buradaki ahali de o ebedî memlekete sevk edilecektir.

Hem Müellif (ra) diyor ki, bununla beraber Cenab-ı Hakk’ın kurb-u huzuruna giden ve O’nun manevi huzuru ile müşerref olup O’na yakınlık peyda eden, başta nurlu ruhlar sâhibi enbiyalar, münevver kalbler sâhibi evliyalar ve nurani akıl sâhibi olan ulemalar, hepsi ittifaken tevatür derecesinde ihbar etmişler ki; şu âlemin Mâlik-i Kerîm’i muti’ler için bir dar-ı mükâfat, bir Cennet-i A’la hazırlamış ve O Kahhar-ı Zülcelâl, ehl-i küfür ve isyan için de dâimî bir Cehennem’i hazırlamıştır.

Ve O Zat, kelamında pek şiddetli vaîd ediyor ve çok kuvvetli tehdidat yapıyor. O Zat-ı Akdes ise, va’dini yerine getirememekten ve vaîdini, tehdidatını icra etmemekten münezzehtir. Zira va’dini yerine getirmezse, zilleti kabul etmiş olur. Tehdid edip korkuttuğu kimseleri de cezalandırmazsa, mağlubiyeti kabul etmiş olur. O Zat-ı Alîm-i Kadîr ise, bundan mukaddestir.

Bu mes’eledeki muhbirler ise, hepsi bu konuda ehl-i ihtisastırlar. Bu nurani zatların meslekleri, meşrebleri, mezhebleri ayrı ayrı olduğu halde hepsi tevhîd ve haşirde, erkân-ı imaniyyede, esâsât-ı İslamiyyede ittifak etmişlerdir.

Evet, peygamberlerin ayrı ayrı şeriatları, kitabları var. Evliyanın ayrı ayrı meslek ve meşrebleri var. Ulema ve asfiyanın ayrı ayrı mezhebleri vardır. Fakat bütün bu ehl-i ihtisas nurani zatlar, bu va’d u vaîd-i İlahinin ihbarında ittifak edip icma’ etmişlerdir. Aynı bu ihbarı kâinat da bütün âyat ve kelimâtıyla te’yid edip tasdik ediyor. Mesela; gece ve gündüz, kış ve yaz, bahar ve güz mevsimi, kıyamet ve haşrin birer numuneleri ve kat’î delîlleridirler. Baharlar, Cennet’in numunesi; kışlar ise, Cehennem’in numunesidir. Acaba şu

 

Seite 839

MEÂL VE ŞERH

kâinatta bundan daha doğru bir söz, daha haklı bir haber var mıdır? Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu ile alakalı şöyle buyuruyor:

“Elhasıl: Haşre mani' hiçbir şey yoktur. Muktazi ise her şeydir. Evet, mahşer-i acaib olan şu koca Arzı, âdi bir hayvan gibi imate ve ihya eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve Güneş'i onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyaratı meleklerine tayyare yapan bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rububiyeti ve bu derece muazzam ve muhit hâkimiyeti; elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz. Demek ona şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var. Başka bâki bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya davet eder ve oraya nakledeceğine; zahirden hakîkate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervah-ı neyyire ashabı, bütün kulûb-u münevvere aktabı, bütün ukûl-ü nuraniye erbabı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfat ve mücazat ihzar ettiğini müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.

Hulfü’l-va'd ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiç bir cihetle celal-ü kudsiyetine yanaşamaz. Hulf-ül vaîd ise ya afvdan, ya acizden gelir. Halbuki küfür; cinayet-i mutlakadır, afva kabil değil. Kadîr-i Mutlak ise, acizden münezzeh ve mukaddestir. Şahidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları halde kemâl-i ittifak ile şu mes'elenin esasında müttehiddirler. Kesretçe tevatür derecesindedirler, keyfiyetçe icma' kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev'-i beşerin bir yıldızı, bir taifenin gözü, bir milletin azizidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl-i ihtisas, hem ehl-i isbattırlar. Halbuki bir fende veya bir san'atta iki ehl-i ihtisas, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ Ramazan hilâlinin sübutunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.

Elhasıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dava, daha zahir bir hakîkat olamaz. Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.”1

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 9. Hakikat, s. 82-83.

Seite 840

MEÂL VE ŞERH

kâinatta bundan daha doğru bir söz, daha haklı bir haber var mıdır? Müellif (ra), Sözler adlı eserinde bu konu ile alakalı şöyle buyuruyor:

“Elhasıl: Haşre mani' hiçbir şey yoktur. Muktazi ise her şeydir. Evet, mahşer-i acaib olan şu koca Arzı, âdi bir hayvan gibi imate ve ihya eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve Güneş'i onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyaratı meleklerine tayyare yapan bir zâtın, bu derece muhteşem ve sermedî rububiyeti ve bu derece muazzam ve muhit hâkimiyeti; elbette yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekasız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz. Demek ona şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar-ı âher var. Başka bâki bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya davet eder ve oraya nakledeceğine; zahirden hakîkate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervah-ı neyyire ashabı, bütün kulûb-u münevvere aktabı, bütün ukûl-ü nuraniye erbabı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfat ve mücazat ihzar ettiğini müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.

Hulfü’l-va'd ise hem zillet, hem tezellüldür. Hiç bir cihetle celal-ü kudsiyetine yanaşamaz. Hulf-ül vaîd ise ya afvdan, ya acizden gelir. Halbuki küfür; cinayet-i mutlakadır, afva kabil değil. Kadîr-i Mutlak ise, acizden münezzeh ve mukaddestir. Şahidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları halde kemâl-i ittifak ile şu mes'elenin esasında müttehiddirler. Kesretçe tevatür derecesindedirler, keyfiyetçe icma' kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev'-i beşerin bir yıldızı, bir taifenin gözü, bir milletin azizidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl-i ihtisas, hem ehl-i isbattırlar. Halbuki bir fende veya bir san'atta iki ehl-i ihtisas, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ Ramazan hilâlinin sübutunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.

Elhasıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dava, daha zahir bir hakîkat olamaz. Demek, şübhesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.”1

 


[1]  Sözler, 10. Söz, 9. Hakikat, s. 82-83.

Seite 841

وبين الثمرات الجزئية الفانية في زمان قصير! بل إنما هي تمثيل وتقليد لتؤخَذ صورُها، وتُركَّب وتحفَظ نتائجُها، وتكتب لتدور المعاملة في المجمع الأكبر عليها، وتدومَ المشاهدة في المحضر الأشهر بها؛ فتثمر هذه الفانيات صورا دائمة وأثمارا باقية ومعاني أبدية وتسبيحات ثابتة. فما هذه الدنيا إلّا مزرعة، والبيدرُ الحشرُ، والمخزنُ الجنةُ والنار.

MEÂL VE ŞERH

(Ve bahusus, şu âlemin mutasarrıfı, her vakitte -her günde ve her senede ve her karnda ve her devirde- dar ve muvakkat olan bu Arz meydanında o âlem-i ahiretin büyük ve geniş meydanının pek çok misâllerini ve numunelerini ve işaretlerini izhar ediyor, gözümüze gösteriyor.

Eğer buna misâl istersen, o zaman haşrin sabahına benzeyen bahar mevsiminde Küre-i Arz’ın nebatat ve hayvanat taifeleriyle ihyasının keyfiyetine, nasıl diriltildiğine teemmül edip dikkatle bak! Ta ki altı gün zarfında kemâl-i intizamla icad edilen haşrin ve neşrin takriben üç yüz bin numunelerini, misâllerini göresin. Ve ta ki gayr-i mahsûr, sayısız şu emvâtın, ölmüş mahlûkatın yeraltında gayet derecede ihtilatıyla, karışıklığıyla ve birbirinin içine girmesiyle, girift olmasıyla ve her tarafa intişar edip yayılmasıyla beraber kemâl-i imtiyaz ve tam teşhis ile beraber mütedâhil bir surette yeryüzü sahifesinde diriltilmelerini ve iâde edilmelerini göresin.

Acaba) ölmüş, çürümüş üç yüz bin çeşit nebatat ve hayvanatı, yer altında son derece karışık ve ihtilat içinde iken ve her tarafa dağılmış bir tarzda iken kemâl-i imtiyaz ve kemâl-i intizam ve tam teşhis ile tekrar ihya edip bahar mevsiminde yaratan ve (bu işleri böyle yapan bir Zat’a, nasıl bir şey ağır gelebilir? Acaba bu işleri yapan Zat’a hiçbir şey zor ve kudretine ağır gelebilir mi? Haşa!

 

Seite 842

وبين الثمرات الجزئية الفانية في زمان قصير! بل إنما هي تمثيل وتقليد لتؤخَذ صورُها، وتُركَّب وتحفَظ نتائجُها، وتكتب لتدور المعاملة في المجمع الأكبر عليها، وتدومَ المشاهدة في المحضر الأشهر بها؛ فتثمر هذه الفانيات صورا دائمة وأثمارا باقية ومعاني أبدية وتسبيحات ثابتة. فما هذه الدنيا إلّا مزرعة، والبيدرُ الحشرُ، والمخزنُ الجنةُ والنار.

MEÂL VE ŞERH

(Ve bahusus, şu âlemin mutasarrıfı, her vakitte -her günde ve her senede ve her karnda ve her devirde- dar ve muvakkat olan bu Arz meydanında o âlem-i ahiretin büyük ve geniş meydanının pek çok misâllerini ve numunelerini ve işaretlerini izhar ediyor, gözümüze gösteriyor.

Eğer buna misâl istersen, o zaman haşrin sabahına benzeyen bahar mevsiminde Küre-i Arz’ın nebatat ve hayvanat taifeleriyle ihyasının keyfiyetine, nasıl diriltildiğine teemmül edip dikkatle bak! Ta ki altı gün zarfında kemâl-i intizamla icad edilen haşrin ve neşrin takriben üç yüz bin numunelerini, misâllerini göresin. Ve ta ki gayr-i mahsûr, sayısız şu emvâtın, ölmüş mahlûkatın yeraltında gayet derecede ihtilatıyla, karışıklığıyla ve birbirinin içine girmesiyle, girift olmasıyla ve her tarafa intişar edip yayılmasıyla beraber kemâl-i imtiyaz ve tam teşhis ile beraber mütedâhil bir surette yeryüzü sahifesinde diriltilmelerini ve iâde edilmelerini göresin.

Acaba) ölmüş, çürümüş üç yüz bin çeşit nebatat ve hayvanatı, yer altında son derece karışık ve ihtilat içinde iken ve her tarafa dağılmış bir tarzda iken kemâl-i imtiyaz ve kemâl-i intizam ve tam teşhis ile tekrar ihya edip bahar mevsiminde yaratan ve (bu işleri böyle yapan bir Zat’a, nasıl bir şey ağır gelebilir? Acaba bu işleri yapan Zat’a hiçbir şey zor ve kudretine ağır gelebilir mi? Haşa!

 

Seite 843

MEÂL VE ŞERH

ve çürüdükten sonra içindeki nebatat ve hayvanatıyla tekrar diriltilmesi, ihya edilip intizam dairesinde terbiye edilmesi keyfiyetinde, yukarıdaki şu temsîlin hakîkatini ve doğruluğunu görüp anlayacaksın.)

Evet, bu âyet-i kerîme, şu temsîlin hakîkat olduğuna, onda şek ve şübhe olmadığına sarahaten delâlet edip haber veriyor. (İşte Cenab-ı Hakk’ın kâinattaki şu tasarrufatından fehmediliyor ve bu şuûnâtından, faaliyetinden hads-i yakîn ile anlaşılıyor ki, şu dar, muvakkat Küre-i Arz meydanında müşahede edilen bu ictimaat ve iftirakat, nebatî ve hayvanî mahlûkatta yapılan haşirler, neşirler, toplanmalar, dağılmalar, maksud-u bizzat değillerdir. Kendi zatları, nefisleri için toplanıp dağılmıyorlar. Zira bu kadar ehemmiyetli ihtifâlât-ı mühimme, gayet derecede kıymetli intizamlı bu toplanmalar ile kısa bir zaman içinde fenaya giden, zevâle mahkûm olan şu cüz’i semereler, neticeler arasında bir münasebet görünmüyor.) Bu kadar masrafla yapılan ve ehemmiyetle bir araya getirilen şu güzel masnuat ile onlardan elde edilen cüz’î, fani meyveler, fâideler arasında hiçbir münasebet yoktur. (Öyle ise şu ictima ve iftirakat esas-ı maksad değildir, başka gayeler vardır. Belki bu toplanmalar ve dağılmalar, bu fani semereler, ancak birer temsîl ve takliddirler, bir takım numunelerdirler. Ta ki suretleri alınsın ve neticeleri terkib edilip muhafaza edilsin ve tarz-ı muameleleri kaydedilip yazılsın ki, ta mecma-ı ekberde, haşir meydanında muameleler ona göre tatbik ve icra edilsin ve muhasebe ona göre yapılsın ve her şeyi apaçık teşhir eden, ortaya çıkaran en meşhur olan mahzarda, yani meşhur toplanma yeri olan huzur-u İlahi meydanında müşahedeler, ona göre yapılsın devam etsin.

Öyle ise bu fani, zâil şeyler, öteki âlemde dâimî suretleri ve baki semereleri ve ebedî manaları ve sabit tesbihatları netice verecektir. Dâimî olarak fenaya gidip yok olmayacaktır. Ve şu dünya, ancak bir mezraadır. Teklîfen ve tekvînen her şey, burada ekilir. Haşir meydanı ise bir beyder, bir harmandır. Mahzen ise, Cennet ve Cehennem’dir.) Yani tasfiye neticesinde hayır ve şer tamamen birbirinden ayrılıp ya Cennet’te veya Cehennem’de karar kılacaktır. Böylece Cennet, bütün ehl u ashabı ile bir tarafa, Cehennem ise bütün malzemeleri ve mevâdd-ı rezîlesiyle

 

Seite 844

MEÂL VE ŞERH

ve çürüdükten sonra içindeki nebatat ve hayvanatıyla tekrar diriltilmesi, ihya edilip intizam dairesinde terbiye edilmesi keyfiyetinde, yukarıdaki şu temsîlin hakîkatini ve doğruluğunu görüp anlayacaksın.)

Evet, bu âyet-i kerîme, şu temsîlin hakîkat olduğuna, onda şek ve şübhe olmadığına sarahaten delâlet edip haber veriyor. (İşte Cenab-ı Hakk’ın kâinattaki şu tasarrufatından fehmediliyor ve bu şuûnâtından, faaliyetinden hads-i yakîn ile anlaşılıyor ki, şu dar, muvakkat Küre-i Arz meydanında müşahede edilen bu ictimaat ve iftirakat, nebatî ve hayvanî mahlûkatta yapılan haşirler, neşirler, toplanmalar, dağılmalar, maksud-u bizzat değillerdir. Kendi zatları, nefisleri için toplanıp dağılmıyorlar. Zira bu kadar ehemmiyetli ihtifâlât-ı mühimme, gayet derecede kıymetli intizamlı bu toplanmalar ile kısa bir zaman içinde fenaya giden, zevâle mahkûm olan şu cüz’i semereler, neticeler arasında bir münasebet görünmüyor.) Bu kadar masrafla yapılan ve ehemmiyetle bir araya getirilen şu güzel masnuat ile onlardan elde edilen cüz’î, fani meyveler, fâideler arasında hiçbir münasebet yoktur. (Öyle ise şu ictima ve iftirakat esas-ı maksad değildir, başka gayeler vardır. Belki bu toplanmalar ve dağılmalar, bu fani semereler, ancak birer temsîl ve takliddirler, bir takım numunelerdirler. Ta ki suretleri alınsın ve neticeleri terkib edilip muhafaza edilsin ve tarz-ı muameleleri kaydedilip yazılsın ki, ta mecma-ı ekberde, haşir meydanında muameleler ona göre tatbik ve icra edilsin ve muhasebe ona göre yapılsın ve her şeyi apaçık teşhir eden, ortaya çıkaran en meşhur olan mahzarda, yani meşhur toplanma yeri olan huzur-u İlahi meydanında müşahedeler, ona göre yapılsın devam etsin.

Öyle ise bu fani, zâil şeyler, öteki âlemde dâimî suretleri ve baki semereleri ve ebedî manaları ve sabit tesbihatları netice verecektir. Dâimî olarak fenaya gidip yok olmayacaktır. Ve şu dünya, ancak bir mezraadır. Teklîfen ve tekvînen her şey, burada ekilir. Haşir meydanı ise bir beyder, bir harmandır. Mahzen ise, Cennet ve Cehennem’dir.) Yani tasfiye neticesinde hayır ve şer tamamen birbirinden ayrılıp ya Cennet’te veya Cehennem’de karar kılacaktır. Böylece Cennet, bütün ehl u ashabı ile bir tarafa, Cehennem ise bütün malzemeleri ve mevâdd-ı rezîlesiyle

 

Seite 845

MEÂL VE ŞERH

ihtilat etmiş, birbiri içine girmiş ve her tarafa dağılmış bir vaziyette iken bak ki bahar mevsiminde rahmet-i İlahiyyenin eseri olan yağmur vasıtasıyla o ruy-i zemin sahifesinde altı yedi günde nasıl kemâl-i intizam, kemâl-i imtiyaz ve teşahhusat-ı muayyene ile diriltiliyor, vücûd sahasına çıkarılıyor. Peki, bu üç yüz bin nev’i nebatat ve hayvanatı bir tek sahifede toplayıp yaratan bir Zat’a hiçbir şey, hiçbir fiil ağır gelir mi? Böyle bir Zat-ı Kadîr hakkında, “Semavat ve Arz’ı altı günde, yani altı devrede yaratamaz?” Denilir mi? Hem böyle bir Zât-ı Zülcelâl’e, insanın haşri göz açıp kapatmak kadar kolay olmaz mı?

Müellif (ra) diyor ki, Halık-ı Âlem’in bu acib ve harika tasarrufatından anlaşılıyor ve hads-i yakîni ile biliniyor ki, Küre-i Arz’daki bütün bu toplanmalar, dağılmalar, ictimaat ve iftirâkatlar maksud-u bizzat değillerdir. Yani mevcudat, sadece kendi zatları için boşu boşuna toplansınlar, dağılıp fenaya gitsinler diye bu tasarrufat yapılmıyor. Zira bu kadar mühim masraflar yapılsın, bu kadar nizam ve intizamla eşya halk edilsin, sonra da bu dünyaya âid cüz’î bir meyve verip fenaya ve zevâle mahkûm olsun, bu mümkün değildir. Çünkü bu kadar ehemmiyetli ihtifâlat ve toplanmalar ile bu cüz’î semereler arasında münasebet yoktur. Dünyadaki bu kadar toplanmaların neticesi ne olabilir? Acaba sadece yemek, içmek ve şehevani arzuları tatmin etmek ve mal-mülk edinmek için midir? Peki, bunların sonu ne olur? İnsan da ölür, elindeki her şey de fani olur, gider. Kısa bir zaman içindeki bu cüz’i semereler nerede? O kıymetdar, mühim ihtifaller, masraflar nerede? Elbette bu kadar masarif, bu faniler için olamaz.

Demek bunlar, maksud-u bizzat değillerdir. Belki bütün bu tasarruflar, bu suretler, birer taklid, birer numune, birer timsaldir. Film şeridi gibi suretleri alınıyor, terkib ediliyor, neticeleri muhafaza ediliyor ki, mecma-ı ekberde muameleler bunların üzerine dönsün. Muhasebe bunlara göre yapılsın. Hem de kıyamette birer meşher olurlar. Herkes, haşir meydanında bunları seyreder. Cennet’te de ebedî manzaralar teşkil ederler. Ehl-i Cennet, onları film şeridi gibi seyredeceklerdir. Demek bütün bu ictimaat ve iftirakat, dâimî suretleri, baki semereleri ve ebedî manaları ve tesbîhâtları netice vereceklerdir.

Hülasa: اَلدُّنْيَا مَزْرَعَةُ الْاٰخِرَةِ hadîsi sırrınca; bu dünya, ahiretin tarlası

 

Seite 846

MEÂL VE ŞERH

ihtilat etmiş, birbiri içine girmiş ve her tarafa dağılmış bir vaziyette iken bak ki bahar mevsiminde rahmet-i İlahiyyenin eseri olan yağmur vasıtasıyla o ruy-i zemin sahifesinde altı yedi günde nasıl kemâl-i intizam, kemâl-i imtiyaz ve teşahhusat-ı muayyene ile diriltiliyor, vücûd sahasına çıkarılıyor. Peki, bu üç yüz bin nev’i nebatat ve hayvanatı bir tek sahifede toplayıp yaratan bir Zat’a hiçbir şey, hiçbir fiil ağır gelir mi? Böyle bir Zat-ı Kadîr hakkında, “Semavat ve Arz’ı altı günde, yani altı devrede yaratamaz?” Denilir mi? Hem böyle bir Zât-ı Zülcelâl’e, insanın haşri göz açıp kapatmak kadar kolay olmaz mı?

Müellif (ra) diyor ki, Halık-ı Âlem’in bu acib ve harika tasarrufatından anlaşılıyor ve hads-i yakîni ile biliniyor ki, Küre-i Arz’daki bütün bu toplanmalar, dağılmalar, ictimaat ve iftirâkatlar maksud-u bizzat değillerdir. Yani mevcudat, sadece kendi zatları için boşu boşuna toplansınlar, dağılıp fenaya gitsinler diye bu tasarrufat yapılmıyor. Zira bu kadar mühim masraflar yapılsın, bu kadar nizam ve intizamla eşya halk edilsin, sonra da bu dünyaya âid cüz’î bir meyve verip fenaya ve zevâle mahkûm olsun, bu mümkün değildir. Çünkü bu kadar ehemmiyetli ihtifâlat ve toplanmalar ile bu cüz’î semereler arasında münasebet yoktur. Dünyadaki bu kadar toplanmaların neticesi ne olabilir? Acaba sadece yemek, içmek ve şehevani arzuları tatmin etmek ve mal-mülk edinmek için midir? Peki, bunların sonu ne olur? İnsan da ölür, elindeki her şey de fani olur, gider. Kısa bir zaman içindeki bu cüz’i semereler nerede? O kıymetdar, mühim ihtifaller, masraflar nerede? Elbette bu kadar masarif, bu faniler için olamaz.

Demek bunlar, maksud-u bizzat değillerdir. Belki bütün bu tasarruflar, bu suretler, birer taklid, birer numune, birer timsaldir. Film şeridi gibi suretleri alınıyor, terkib ediliyor, neticeleri muhafaza ediliyor ki, mecma-ı ekberde muameleler bunların üzerine dönsün. Muhasebe bunlara göre yapılsın. Hem de kıyamette birer meşher olurlar. Herkes, haşir meydanında bunları seyreder. Cennet’te de ebedî manzaralar teşkil ederler. Ehl-i Cennet, onları film şeridi gibi seyredeceklerdir. Demek bütün bu ictimaat ve iftirakat, dâimî suretleri, baki semereleri ve ebedî manaları ve tesbîhâtları netice vereceklerdir.

Hülasa: اَلدُّنْيَا مَزْرَعَةُ الْاٰخِرَةِ hadîsi sırrınca; bu dünya, ahiretin tarlası

 

Seite 847

MEÂL VE ŞERH

Ve aynı zamanda bu ef’al-i hakîme, rahîme, kerîme ve âdile sâhibinin –haşa, sümme haşa!- sefih, oyuncu ve zâlim, gaddar olmasını kabul etmek lazım gelir. Bu ise hakîkatlerin zıddına inkılabını istilzâm eder. Hakaikın zıddına inkılabı ise, -eşyanın vücudunu, hatta kendisinin dahi vücûdunu inkâr eden sofestailerden başka- bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhâldir, mümkün değildir.

Öyle ise haşr-i cismaniyi tasdik etmeyen, dar-ı ahireti inkâr eden kimse, sofestailer gibi olur. Akıldan istifa etmiş, kendi vücûdunu, bütün kâinatın vücûdunu ve hakîkatlerini inkâr etmiş olur. Hatta böyle insanlar, kendi nefsinden başka, hiç kimseyi tanımayan ve kendi nefsini de ancak başındaki serpuşu ile tanıyan meşhur ahmak “Hebenneka”dan daha ziyade ahmak bir kimse olur. Hatta “Hebenneka” denilen bu ahmak adam, kendi “serpuşuna, külahına” benzer bir serpuşu başka birinin başında görünce, onu kendi nefsi zanneder.) انت انا ، فمن انا yani “Sen bensin, peki ben kimim?” der.

İşte haşri inkâr eden adamın fikri, bu ahmak adamın serpuşu gibidir. Yani hem kendini, hem kâinatı bile bile inkâr eden, tanımayan bir ahmak insan olur.)

Bu âlemin Rabbi, ezeli, ebedi ve sermedi olduğu halde, şu memleket ve ahalisi zâil, fani ve zevale mahkumdur. Bununla beraber bu alemde maddi dört unsur gibi manevi dört unsurun her tarafı ihata ettiğini müşahede ediyoruz.

O manevi unsurlardan birincisi: Hikmettir. Evet, her yerde bir hikmet ve maslahatın varlığı gözle görülmektedir. Zira bu memleketin sultanı tarafından her şeye fıtri bir kanun tayin edilmiş. Her şey kendisine mahsus o kanuna riayet etmekle hem intizamlı vücuda geliyor, hem onda hadsiz fayda ve maslahatlar vücud buluyor, hem de hüsn-ü san’at görünüyor. Peki bu hikmet ve maslahat, böyle kararsız, müteğayyir bir memleketin varlığıyla bağdaşır mı?

O manevi unsurların ikincisi: İnayettir. Evet her yerde bir inayet var. Zira

 

Seite 848

MEÂL VE ŞERH

Ve aynı zamanda bu ef’al-i hakîme, rahîme, kerîme ve âdile sâhibinin –haşa, sümme haşa!- sefih, oyuncu ve zâlim, gaddar olmasını kabul etmek lazım gelir. Bu ise hakîkatlerin zıddına inkılabını istilzâm eder. Hakaikın zıddına inkılabı ise, -eşyanın vücudunu, hatta kendisinin dahi vücûdunu inkâr eden sofestailerden başka- bütün ehl-i aklın ittifakıyla muhâldir, mümkün değildir.

Öyle ise haşr-i cismaniyi tasdik etmeyen, dar-ı ahireti inkâr eden kimse, sofestailer gibi olur. Akıldan istifa etmiş, kendi vücûdunu, bütün kâinatın vücûdunu ve hakîkatlerini inkâr etmiş olur. Hatta böyle insanlar, kendi nefsinden başka, hiç kimseyi tanımayan ve kendi nefsini de ancak başındaki serpuşu ile tanıyan meşhur ahmak “Hebenneka”dan daha ziyade ahmak bir kimse olur. Hatta “Hebenneka” denilen bu ahmak adam, kendi “serpuşuna, külahına” benzer bir serpuşu başka birinin başında görünce, onu kendi nefsi zanneder.) انت انا ، فمن انا yani “Sen bensin, peki ben kimim?” der.

İşte haşri inkâr eden adamın fikri, bu ahmak adamın serpuşu gibidir. Yani hem kendini, hem kâinatı bile bile inkâr eden, tanımayan bir ahmak insan olur.)

Bu âlemin Rabbi, ezeli, ebedi ve sermedi olduğu halde, şu memleket ve ahalisi zâil, fani ve zevale mahkumdur. Bununla beraber bu alemde maddi dört unsur gibi manevi dört unsurun her tarafı ihata ettiğini müşahede ediyoruz.

O manevi unsurlardan birincisi: Hikmettir. Evet, her yerde bir hikmet ve maslahatın varlığı gözle görülmektedir. Zira bu memleketin sultanı tarafından her şeye fıtri bir kanun tayin edilmiş. Her şey kendisine mahsus o kanuna riayet etmekle hem intizamlı vücuda geliyor, hem onda hadsiz fayda ve maslahatlar vücud buluyor, hem de hüsn-ü san’at görünüyor. Peki bu hikmet ve maslahat, böyle kararsız, müteğayyir bir memleketin varlığıyla bağdaşır mı?

O manevi unsurların ikincisi: İnayettir. Evet her yerde bir inayet var. Zira

 

Seite 849

MEÂL VE ŞERH

her bir mevcud, neye muhtaç ise, daha istemeden bütün ihtiyaçları yerine getiriliyor. Mesela; insanın Güneş’e, havaya, suya ihtiyacı vardır. Daha insan yaratılmadan evvel bütün bunlar, bu memleketin sahibi tarafından inayet eseri olarak yaratılmıştır. Peki böyle bir kerem ve inayet, böyle kararsız, müteğayyir bir memleketin varlığıyla bağdaşır mı?

Kerim odur ki; verdiğini bir daha geri almaz. Bahar mevsiminde mevcudatın her birine ayrı ayrı sofralar serildiğini ve hadsiz nimetler ikram edildiğini görüyoruz. Elbette bu fiil, Kerim olan bir Zat’ın vücuduna delalet eder. Böyle hadsiz ikramlarda bulunan böyle Kerim bir Zat, eğer bu sofraları bir daha serilmemek üzere kaldırırsa, elbette bu, O Zat’ın keremine zıd düşer ve elem ve adavete sebeb olur. Zira zeval-i elem lezzet olduğu gibi; zeval-i lezzet dahi elemdir. Onun için Kerim olan bu âlemin sahibi, misafirlerine, bahusus sâdık dostlarına ve kullarına bu elemi çektirmemek ve onların muhabbetlerini adavete kalbettirmemek için bunu yapmaz. Halbuki bu dünyada görüyoruz; ya verdiği nimetin ömrü kısa, ya da bizim ömrümüz kısadır. Demek o kerem ve inayetin daimi tecelli edeceği bir memleket ve o memleketin daimi sâkinleri olacaktır.

O manevi unsurların üçüncüsü: Adalettir. Bu âlemde yüksek bir adaletin hükümferma olduğunu bilmüşahede görüyoruz. O adalet de iki kısımdır:

Biri: Müsbet adalettir ki, her hak sahibine hakkını vermektir.

Diğeri: Menfi adalettir ki, o da haksızları cezalandırmaktır. Adaletin bu menfi şıkkı, bu alemde bazen icra edilmektedir.

Evet, bu dünyada tekvini olarak her şeyin ölçülü yaratıldığını, yapılan dualara icabet edildiğini, her hak sahibine hakkının verildiğini ve haksızların tecziye edildiğini müşahede ediyoruz. Bütün bunlar bir adaletin emaratıdır ve Adil bir Zat’ı gösterir. Madem teklifi olarak haklılar layık oldukları mükafatı, haksızlar da müstehak oldukları cezayı görmeden bu dünyadan göçüp gidiyorlar. Ölümle her iki taife müsavi oluyor. Eğer bir mükafat ve ceza mahalli bulunmazsa, bunda zulüm görünür. Halbuki bu alemin sahib ve maliki mutlak adalet sahibidir, zulümden münezzehtir. Elbette bu derece adaletle hükmeden bir Zat, haşri getirecek, muti’leri mükafatlandıracak, asileri cezalandıracaktır.

 

Seite 850

MEÂL VE ŞERH

her bir mevcud, neye muhtaç ise, daha istemeden bütün ihtiyaçları yerine getiriliyor. Mesela; insanın Güneş’e, havaya, suya ihtiyacı vardır. Daha insan yaratılmadan evvel bütün bunlar, bu memleketin sahibi tarafından inayet eseri olarak yaratılmıştır. Peki böyle bir kerem ve inayet, böyle kararsız, müteğayyir bir memleketin varlığıyla bağdaşır mı?

Kerim odur ki; verdiğini bir daha geri almaz. Bahar mevsiminde mevcudatın her birine ayrı ayrı sofralar serildiğini ve hadsiz nimetler ikram edildiğini görüyoruz. Elbette bu fiil, Kerim olan bir Zat’ın vücuduna delalet eder. Böyle hadsiz ikramlarda bulunan böyle Kerim bir Zat, eğer bu sofraları bir daha serilmemek üzere kaldırırsa, elbette bu, O Zat’ın keremine zıd düşer ve elem ve adavete sebeb olur. Zira zeval-i elem lezzet olduğu gibi; zeval-i lezzet dahi elemdir. Onun için Kerim olan bu âlemin sahibi, misafirlerine, bahusus sâdık dostlarına ve kullarına bu elemi çektirmemek ve onların muhabbetlerini adavete kalbettirmemek için bunu yapmaz. Halbuki bu dünyada görüyoruz; ya verdiği nimetin ömrü kısa, ya da bizim ömrümüz kısadır. Demek o kerem ve inayetin daimi tecelli edeceği bir memleket ve o memleketin daimi sâkinleri olacaktır.

O manevi unsurların üçüncüsü: Adalettir. Bu âlemde yüksek bir adaletin hükümferma olduğunu bilmüşahede görüyoruz. O adalet de iki kısımdır:

Biri: Müsbet adalettir ki, her hak sahibine hakkını vermektir.

Diğeri: Menfi adalettir ki, o da haksızları cezalandırmaktır. Adaletin bu menfi şıkkı, bu alemde bazen icra edilmektedir.

Evet, bu dünyada tekvini olarak her şeyin ölçülü yaratıldığını, yapılan dualara icabet edildiğini, her hak sahibine hakkının verildiğini ve haksızların tecziye edildiğini müşahede ediyoruz. Bütün bunlar bir adaletin emaratıdır ve Adil bir Zat’ı gösterir. Madem teklifi olarak haklılar layık oldukları mükafatı, haksızlar da müstehak oldukları cezayı görmeden bu dünyadan göçüp gidiyorlar. Ölümle her iki taife müsavi oluyor. Eğer bir mükafat ve ceza mahalli bulunmazsa, bunda zulüm görünür. Halbuki bu alemin sahib ve maliki mutlak adalet sahibidir, zulümden münezzehtir. Elbette bu derece adaletle hükmeden bir Zat, haşri getirecek, muti’leri mükafatlandıracak, asileri cezalandıracaktır.

 

Seite 851

مقرّ سلطنة ربوبيته الدائمة.. ويلوّح إلى ما لا يحد ولا يستقصى من علامات: أنه سيبدل هذه المملكة السيّالة السيارة بتلك المملكة المستمرة السرمدية..

وكذا لا تحسبنّ أنّ ما يقتضي الآخرة والحشر من الأسماء الحسنى، منحصرٌ على:»الحكيم والكريم والرحيم والعادل والحفيظ». كلا، بل كل الأسماء المتجلية في تدبير الكائنات، تقتضيها بل تستلزمها.

الحاصل: إن مسألة الحشر مسألة قد اتَّفق عليها:

الحقُ سبحانه بجماله وجلاله وجميع أسمائه..

والقرآنُ المبين المتضمن لإجماعِ كلِ كتبِ الأنبياء والأولياء والأصفياء..

وأكملُ الخلق محمدٌ الأمينُ عليه الصلاة والسلام، الحاملُ لسرّ اتفاق ذوي الأرواح النيّرة الصافية العالية، من الرسل والنبيين ومن أهل الكشف والصديقين..

وهذه الكائناتُ بآياتها، حتى إن لكلٍ من هذه الموجودات -كلا وجزءا وكليا وجزئيا- وجهين:

فوجه؛ ينظر إلى خالقه وفي ذلك الوجه ألسنةٌ كثيرة، تشهد وتشير إلى الوحدانية..

ووجه آخر؛ ينظر إلى الغاية والآخرة، وفي هذا الوجه أيضا ألسنةٌ كثيرة تدل وتشهد على الدار الآخرة واليوم الآخر.

 

Seite 852

مقرّ سلطنة ربوبيته الدائمة.. ويلوّح إلى ما لا يحد ولا يستقصى من علامات: أنه سيبدل هذه المملكة السيّالة السيارة بتلك المملكة المستمرة السرمدية..

وكذا لا تحسبنّ أنّ ما يقتضي الآخرة والحشر من الأسماء الحسنى، منحصرٌ على:»الحكيم والكريم والرحيم والعادل والحفيظ». كلا، بل كل الأسماء المتجلية في تدبير الكائنات، تقتضيها بل تستلزمها.

الحاصل: إن مسألة الحشر مسألة قد اتَّفق عليها:

الحقُ سبحانه بجماله وجلاله وجميع أسمائه..

والقرآنُ المبين المتضمن لإجماعِ كلِ كتبِ الأنبياء والأولياء والأصفياء..

وأكملُ الخلق محمدٌ الأمينُ عليه الصلاة والسلام، الحاملُ لسرّ اتفاق ذوي الأرواح النيّرة الصافية العالية، من الرسل والنبيين ومن أهل الكشف والصديقين..

وهذه الكائناتُ بآياتها، حتى إن لكلٍ من هذه الموجودات -كلا وجزءا وكليا وجزئيا- وجهين:

فوجه؛ ينظر إلى خالقه وفي ذلك الوجه ألسنةٌ كثيرة، تشهد وتشير إلى الوحدانية..

ووجه آخر؛ ينظر إلى الغاية والآخرة، وفي هذا الوجه أيضا ألسنةٌ كثيرة تدل وتشهد على الدار الآخرة واليوم الآخر.

 

Seite 853

MEÂL VE ŞERH

memleketi o sermedî, müstemirr, dâimî olan memlekete, yani dar-ı ahirete tebdil edecektir.

Ve keza yine zannetme ki dar-ı ahireti ve haşri iktiza eden esma-i hüsnadan, yalnız Hakîm ve Kerîm ve Rahim ve Âdil ve Hafîz isimleridir. Kella! Hayır. Belki kâinatın tedbirinde mütecellî olan bütün esma-i hüsna, haşri, dar-ı ahireti iktiza eder, belki istilzâm eder.

Elhâsıl: Haşir mes’elesi, öyle bir mes’ele ve öyle bir hakîkattir ki; bu mes’ele üzerine;

1. Cenab-ı Hak Subhanehu ve Teâla, cemâliyle ve celâliyle ve bütün esmasıyla ittifak etmiştir.

2. Ve bütün peygamberan-ı izamın ve onlara inzal buyrulan semâvî kitabların, bütün evliya ve asfiyanın icmaını tazammun eden Kur'ân-ı Azîmüşşan ittifak etmiştir.

3. Ve keza ervah-ı neyyire, sâfiye ve âliye sâhibleri olan bütün resûllerin, nebîlerin ve ehl-i keşfin ve sıddıkînin sırr-ı ittifaklarına hâmil olan Ekmelü’l-halk Muhammed-i Emîn aleyhisselatu vesselam ittifak etmiştir.

4. Ve yine şu kâinat dahi bütün ayatıyla, kelimatıyla haşrin geleceğine şehâdet edip bu mes’elede ittifak etmiştir. Hatta şu mevcudattan küll olsun, cüz’ olsun, küllî olsun, cüz’î olsun her birisinin iki vechi, iki ciheti vardır.

Bir vechiyle Hâlık’ına bakar, nazar eder. Bu vecihde pek çok lisanlar vardır ki, onlarla vahdaniyyete, Halık-ı Âlem’in birliğine işaret edip şehâdet eder.

Diğer vechi ile de âlemin gayesine, neticesine ve ahirete nâzırdır. Bu vecihde dahi pek çok diller vardır ki, dar-ı ahirete şehâdet eder, delâlet edip isbat eder. Mesela; nasıl ki sen, vücûdunla, hüsn-i san’atınla, kendi Saniinin vücûb-u vücûduna ve vahdaniyetine delâlet edersin. Kezalik emellerin, arzuların, ebede kadar uzanan cami’ istidadınla beraber, böyle bir kabiliyete müstaid olduğun halde, pek sür’atle zevâle,

 

Seite 854

MEÂL VE ŞERH

memleketi o sermedî, müstemirr, dâimî olan memlekete, yani dar-ı ahirete tebdil edecektir.

Ve keza yine zannetme ki dar-ı ahireti ve haşri iktiza eden esma-i hüsnadan, yalnız Hakîm ve Kerîm ve Rahim ve Âdil ve Hafîz isimleridir. Kella! Hayır. Belki kâinatın tedbirinde mütecellî olan bütün esma-i hüsna, haşri, dar-ı ahireti iktiza eder, belki istilzâm eder.

Elhâsıl: Haşir mes’elesi, öyle bir mes’ele ve öyle bir hakîkattir ki; bu mes’ele üzerine;

1. Cenab-ı Hak Subhanehu ve Teâla, cemâliyle ve celâliyle ve bütün esmasıyla ittifak etmiştir.

2. Ve bütün peygamberan-ı izamın ve onlara inzal buyrulan semâvî kitabların, bütün evliya ve asfiyanın icmaını tazammun eden Kur'ân-ı Azîmüşşan ittifak etmiştir.

3. Ve keza ervah-ı neyyire, sâfiye ve âliye sâhibleri olan bütün resûllerin, nebîlerin ve ehl-i keşfin ve sıddıkînin sırr-ı ittifaklarına hâmil olan Ekmelü’l-halk Muhammed-i Emîn aleyhisselatu vesselam ittifak etmiştir.

4. Ve yine şu kâinat dahi bütün ayatıyla, kelimatıyla haşrin geleceğine şehâdet edip bu mes’elede ittifak etmiştir. Hatta şu mevcudattan küll olsun, cüz’ olsun, küllî olsun, cüz’î olsun her birisinin iki vechi, iki ciheti vardır.

Bir vechiyle Hâlık’ına bakar, nazar eder. Bu vecihde pek çok lisanlar vardır ki, onlarla vahdaniyyete, Halık-ı Âlem’in birliğine işaret edip şehâdet eder.

Diğer vechi ile de âlemin gayesine, neticesine ve ahirete nâzırdır. Bu vecihde dahi pek çok diller vardır ki, dar-ı ahirete şehâdet eder, delâlet edip isbat eder. Mesela; nasıl ki sen, vücûdunla, hüsn-i san’atınla, kendi Saniinin vücûb-u vücûduna ve vahdaniyetine delâlet edersin. Kezalik emellerin, arzuların, ebede kadar uzanan cami’ istidadınla beraber, böyle bir kabiliyete müstaid olduğun halde, pek sür’atle zevâle,

 

Seite 855

MEÂL VE ŞERH

kâinatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedid, sarsılmaz, daimî olan aşk-ı beka ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet, bilbedahe işaret ve delaletiyle bu âlem-i fâniden sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat'î bir surette isbat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedahe âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler.”1

Her akl-ı selim sahibi, böyle hadsiz delillerle müeyyed olan bir davayı kabul eder. Böyle bir davayı inkar edenler ise, ancak akılları bozulmuş ve kalbleri tefessüh etmiş olan ehl-i küfür ve tuğyandır ki, kâinatta tecelli eden esma-i İlahiyeyi görmeyen, enbiya, evliya ve asfiya gürühunun hak sözlerine karşı kulaklarını tıkayan, semavi kitabları dinlemeyen, mevcudatın şehadetini tekzib eden, nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi belki hayvandan daha aşağı bir derekeye düşen kör, sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur. Böylelerinin inkarının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zira Ellah’ın iki ayaklı hayvanları pek çoktur.

Acaba Vacibu’l-Vücud bütün esmasıyla, semavi kitablar ve suhuflar binler ayatıyla, bütün peygamberler mu’cizatıyla, bütün evliyalar keramatıyla, bütün asfiyalar delilleriyle, kâinat da bütün ayat-ı tekviniyesiyle isbat ettikleri haşir meselesinde kıl kadar şübhe kalır mı? Bu açılan muazzam cadde-i kübra kapatılır mı? Asla ve kat’a!

O halde haşir haktır. Madem haşre gidilecek ve her insan, bütün akval, ef’al ve ahvalinden suale tabi tutulacak. Öyle ise rıza-i İlahi dairesinde amel etmekten başka çare yoktur. Rıza-i İlahi ise, ancak Kitab ve Sünnet’e göre amel etmekle elde edilebilir.

METİN

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ أهْلِ السَّعَادَةِ وَاحْشُرْنَا فِي زُمْرَةِ السُّعَدَاءِ وَأدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ السُّعَدَاءِ بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ. فَصَلِّ عَلَيْهِ وَعَلى آلِهِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ وَسَلِّمْ وَسَلِّمْنَا وَ سَلِّمْ د۪ينَنَا اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ.

 


[1]  Lem’alar, 26. Lem’a, 5. Rica, s. 226-227.

Seite 856

MEÂL VE ŞERH

kâinatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedid, sarsılmaz, daimî olan aşk-ı beka ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet, bilbedahe işaret ve delaletiyle bu âlem-i fâniden sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat'î bir surette isbat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedahe âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler.”1

Her akl-ı selim sahibi, böyle hadsiz delillerle müeyyed olan bir davayı kabul eder. Böyle bir davayı inkar edenler ise, ancak akılları bozulmuş ve kalbleri tefessüh etmiş olan ehl-i küfür ve tuğyandır ki, kâinatta tecelli eden esma-i İlahiyeyi görmeyen, enbiya, evliya ve asfiya gürühunun hak sözlerine karşı kulaklarını tıkayan, semavi kitabları dinlemeyen, mevcudatın şehadetini tekzib eden, nefis ve şeytana tabi olup yalnız hayat-ı dünyeviyeyi tanıyan, hayvan gibi belki hayvandan daha aşağı bir derekeye düşen kör, sağır, dilsiz, dâllîn güruhudur. Böylelerinin inkarının hiçbir ehemmiyeti yoktur. Zira Ellah’ın iki ayaklı hayvanları pek çoktur.

Acaba Vacibu’l-Vücud bütün esmasıyla, semavi kitablar ve suhuflar binler ayatıyla, bütün peygamberler mu’cizatıyla, bütün evliyalar keramatıyla, bütün asfiyalar delilleriyle, kâinat da bütün ayat-ı tekviniyesiyle isbat ettikleri haşir meselesinde kıl kadar şübhe kalır mı? Bu açılan muazzam cadde-i kübra kapatılır mı? Asla ve kat’a!

O halde haşir haktır. Madem haşre gidilecek ve her insan, bütün akval, ef’al ve ahvalinden suale tabi tutulacak. Öyle ise rıza-i İlahi dairesinde amel etmekten başka çare yoktur. Rıza-i İlahi ise, ancak Kitab ve Sünnet’e göre amel etmekle elde edilebilir.

METİN

اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ أهْلِ السَّعَادَةِ وَاحْشُرْنَا فِي زُمْرَةِ السُّعَدَاءِ وَأدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ السُّعَدَاءِ بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ. فَصَلِّ عَلَيْهِ وَعَلى آلِهِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ وَسَلِّمْ وَسَلِّمْنَا وَ سَلِّمْ د۪ينَنَا اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ.

 


[1]  Lem’alar, 26. Lem’a, 5. Rica, s. 226-227.

Seite 857

MEÂL VE ŞERH

Ellahım! Bizi, Nebiyy-i Muhtar (sav)’in şefaatiyle ehl-i saâdetten eyle ve bizi saadete mazhar olan kulların arasında haşreyle ve ebrâr zümresiyle beraber Cennet’e koy.

Ya Rabbi! Senin rahmetine lâyık ve O Zat’ın hürmetine şâyeste bir şekilde O Zât-ı Ahmediyyeye ve ehl-i beytine salat eyle, selâm eyle ve bizi ve dinimizi selamette bulundur. Amin… “Velhamdu lillahi Rabbi’l-âlemin.

 

Seite 858

MEÂL VE ŞERH

Ellahım! Bizi, Nebiyy-i Muhtar (sav)’in şefaatiyle ehl-i saâdetten eyle ve bizi saadete mazhar olan kulların arasında haşreyle ve ebrâr zümresiyle beraber Cennet’e koy.

Ya Rabbi! Senin rahmetine lâyık ve O Zat’ın hürmetine şâyeste bir şekilde O Zât-ı Ahmediyyeye ve ehl-i beytine salat eyle, selâm eyle ve bizi ve dinimizi selamette bulundur. Amin… “Velhamdu lillahi Rabbi’l-âlemin.